Etiket » Sinema

İki Film Birden: Leaves of Grass ve Soul Kitchen

04 Mayıs 2010
SoulKitchen

Soul Kitchen Film Afiş

Sinem Ergun – Artimetre

Şans eseri peşpeşe seyrettiğim iki film ilginç derecede pekçok yönüyle kesişiyor. O yüzden ikisinden de aynı anda bahsetmek istiyorum. Bunlardan biri Edward Norton’un son filmi “Leaves of Grass” ve ilk gösterimi 2009 Toronto Film Festiavlinde yapıldı. Diğeri ise Fatih Akın’ın yazdığı ve yönettiği ödüllü filmi “Soul Kitchen”.

Genel hatlarına bakıldığında iki filmde de birbirlerinden çok farklı yaşam tarzları olan iki kardeşin kendi içlerinde dengeyi bulma mücadelesi yaşanmakta. İkisinde de biryanda dürtüleriyle hareket eden ve yasal olmayan yollarla geçinen bir kardeş varken diğer yanda düzgün ve mütevazi bir hayat sürmeye çalışan hatta kendini işe adamaya yönelmiş diğer kardeş bulunmakta.

İki hikayenin de tartıştığı benzer sorular şunlar: Birgün bu kardeşler aynı aileden oldukları için birbirlerinin hayatlarının içinde yeralmaka zorunda kalırsa ne olur? Daha doğrusu kendi halinde yaşayan kardeşin başına ne işler gelir? Kardeşine güvenmek doğal bir içgüdü müdür?

Asıl ilgimi çeken bir benzerlik daha var ki, bu belki de felsefi altyapılarını oluşturuyor iki filmin. Leaves of Grass’ın açılış sahnesinde profesör öğrencilerine Sokrates’ten bahseder, insanın hayatını kontrol etmesi gerektiğini, tutkuların ne kadar masum gözüksede disiplinize edilmesi gerektiği düşüncesini anlatır. Sokrates’i ön plana çıkaran bir açılışa sahip olan bu filmden sonra Soul Kitchen’a baktığımızda esas kahramanımızın yaşlı kiracısının ismi Sokrates’tir ve yine ilk sahnede karşımıza çıkar.

Peki Sokrates’e hangi amaçla gönderme yapıyor olabilirler diye düşündüm ve şununla karşılaştım: Ahlak felsefesinin kurucusu Sokrates’in inançlarından birisi şudur: “Ruhunun temiz kalması koşuluyla insanın başına gelen talihsizlikler görece önemsiz şeylerdir. Kişinin uğrayacağı gerçek felaket ruhun çürümesidir. Bunun içindir ki adaletsizliğe katlanmak, adaletsiz bir iş yapmaktan çok daha az zarar verir insana.” İşte bu iki filmi de ve özellikle Soul Kitchen’i epey açıklıyor bence.

Soul Kitchen, pişmiş tavuğun başına gelenlerden daha fazla aksiliklerin yaşandığı fakat gerçekçi ve hayatın içinden yansımalarla kaleme alınmış bir senaryo. Öyle ki, komedi unsurları olayların akışıyla, karakterlerin düştükleri durumlar üzerine oturtulmuş. Baş kahramanlar olan Kazancakis kardeşlerin rum kanından olmasıyla da, akdeniz ruhunu yansıttıkları için duygularını çok doğal ve yüksek seviyede ortaya koydukları bir hikaye bu. Baştan sona çok eğlenceli, yüksek tempolu ve harika müziklerin eşlik ettiği bir film. İnsana dair herşey var içinde, dostluk, aşk, aile ilişkileri ve hayallerini farklı yöntemlerle gerçeklemeye çalışan bir dolu insan. Emin olun bittiğinde yüzünüzde küçük bir gülümseme bırakacak

Kazancakis kardeşlerden Zinos, eski bir fabrikayı restorana çevirmiş ve fast food tarzında özensiz yemekler hazırlamaktadır. Buna rağmen belli bir müşteri potansiyeli de bulunmaktadır. Bir restorandan kovuluşuna tanık olduğu gurme şefi işe alır. Kendi bildiğini okuyan, sanatçı ruhlu, deli dolu şef az olan müşteriyide kaçırır. Maliyeciler ve sağlık müfettişleri ile iyice daralan Zinos’un kız arkadaşı Nadine ise iş için Shangaya gider, tüm bunların üzerine bir de bel fıtığı olur.

Bu arada hapisten hergün izinli çıkan kardeşi İllias abisinin restoranında çalışmaya başlar. Sokakta karşılaştığı okul arkadaşı emlakçı olmuştur ve restoranınıı ona satması için tüm gücünü kullanmaktadır.

leaves_of_grass

Leaves of Grass Film Afiş

Bir müddet sonra restoranın civarında açılan bir müzik okulu sayesinde para kazanmaya başlarlar ve Nadine’in yanına gitmek üzere mekanı kardeşinin üzerine devreder. Fakat bu kararı herşeyi alt üst edecektir.

Edward Norton’un tek yumurta ikizlerini canlandırdığı, Leaves of Grass filmine baktığımızda ise, ikizlerden biri olan Bill, Ivy League’de yani ABD’nin en seçkin üniversitelerinden birinde felsefe profesörü olmuş ve hayatını akademik kariyerine adamışken, kardeşi Brady doğduğu şehir olan Oklahoma’da modern bir marihuana üretim çiftliği kurmanın peşinde ve mafyaya borçlanmış durumdadır.

Kokain bağımlısı anneleri huzur evinde kalmaktadır ve yıllardır Bill ile görüşmemektedirler.

Brady, başındaki beladan kurtulmak ve büyük projesini hayata geçirmek için kardeşi Bill’e ihtiyaç duyar ve kendi cenazesi yalanıyla onu Oklahoma’ya getirtir. Her ne kadar istemesede Bill bu planın bir parçası durumuna düşer.

Bu filmin eğlence seviyesi diğerine göre düşük olsa da asıl özelliği dijital teknolojinin harika bir örneği olması. Edward Norton’un canlandırdığı ikizler, çoğu sahnede beraber gözükmekle kalmıyor, kavga ediyor, birbirlerine sarılıyor ve yakın temasta bulunuyorlar. İkizlerden birini ağır aksanlı diğerini ise büyükşehir tiplemesiyle canlandıran Edward Norton, hem şive, hem karakteristik özellikleri ortaya çıkarmakta çok ustaca bir iş yapmış.

Aslında kara mizah türünde olan Leavse of Grass çok akıllarda kalacak bir film gibi gözükmüyor, hikaye sanki “olması gereken de buydu” vicdanıyla zorlama bir finalle bitiriliyor.

Edward Norton hayranıysanız ve onu bir komedi – dram filmiyle uzun zaman sonra tekrar izlemek isteyenlere tavsiye ederim.

Leaves of Grass IMDB Bilgileri için tıklayın.

Soul Kitchen IMDB Bilgileri için tıklayın.

Leaves of Grass ve Soul Kitchen Fragmanları;





Etiketler:
Kategoriler: Sinema

Vavien

19 Nisan 2010
vavien-afis

Vavien - Film Afis

Sinem Ergun – Artimetre

Gösterimdeyken birtürlü gidememiştim ve sanki ne kaçırdığımı biliyormuşum gibi hep aklımda kalan bir film olmuştu. Aylar sonra dvd’si çıktı da nihayet izledim ve çok beğendim. Belki Engin Günaydın’ın Burhan Abi karakterinden sonra bir önyargı oluşabilir zihinlerde ama bu büyük hata olur, burada bambaşka bir karakter var, sıradan, içimizden biri var. Buram buram espri kokmuyor film, zorlama güldürü yok, durumların yarattığı komik anlar var, bir insanın düştüğü haller var, beynin durduğu anlar var, tüm bunların yanında izleyiciyi diken üstünde oturtan bir hikaye var.

Vizyonda gereken ilgiyi ve başarıyı yakalayamayan Vavien haklı ödüllerine birer birer kavuşuyor. Önce 3 dalda Yeşilçam Ödüllerinin, arkasından 5 dalda Siyad Ödüllerinin ve son olarak da İstanbul Film Festivalinde 3 ödülün sahibi oldu.

Beyaz perdede çok az süre gösterimde kalan film bence yeterli ilgiyi göremedi. Dvd’sinin piyasaya çıkması ise aylar sürdü. Reklam ve halkla ilişkiler çalışmalarının yetersiz kaldığının varsayımıyla elde ettiği ödüller sayesinde tekrardan dikkatleri çekeceğini umuyorum.

Senaryosunu Engin Günaydın’ın yazdığı ve yönetmenliğini Yağmur ve Durul Taylan kardeşlerin yaptığı filmde Engin Günaydın’ın yanısıra, muhteşem oyunculuklarıyla Binnur Kaya, Settar Tanrıöven ve İlker Aksum’da yeralmakta.

Vavien, özünde yalın bir hikayeyi anlatan film ama işlenişiyle hem komedi hem gerilim unsurlarını çok iyi yansıtıyor. Karakterlerin zaman zaman verdiği “es”ler izleyiciyi güldürürken aslında bazı göndermelerin saklandığı sahneler oluyor. Filmin en önemli özelliklerinden biri de tüm karakterler hakkında detaylı bilgi verilmesi böylelikle hikayede havada kalan hiçbir nokta olmuyor.

Önce belki de Vavien’in anlamıyla başlamak gerek.

Engin Günaydın, yaptığı bir söyleşide şöyle diyor, “Vavien’in kelime anlamı ‘gittigeldi’ demek, elektrikle ilgili bir terim. Biraz zihnin ikircikli hali ile de alakalı; insan zihniyle, lambanın yanıp sönmesiyle…. Zihin bazen gider, bazen de geri gelir. Bazen akıllı olursun, bazen gerizekâlı! Buralara da temas eden bir film.”

Tokat’ta yaşayan ve abisiyle bir elektrikçi dükkanının sahibi olan Celal borç içinde, mutsuz bir evliliğe sahip ve pavyonlara gitmeyi seven bir adamdır. Lise çağındaki oğlunun işi gücü yan komşularının kızıyla vakit geçirmektir. Karısı Sevilay, güzel yemek yapan bir yandan da ilçenin kadın kollarında görev alan, evine ve eşine bağlı sıradan bir kadındır. 3 kişilik bu aile içinde herkesin özenle gizlediği bir sırrı vardır ama aslında hiçbiri gizli değildir. Sevilay Almanya’da çalışan babasına ait olan ve her ay oradan gönderdiği paraları evde saklamaktadır. Celal, işteki mali sıkıntısı ve pavyondaki gözdesine sahip olabilmek için bu paralara el koymak üzere gözünü karartıp bir plan yapar.

Baştada söylediğim gibi Engin Günaydın burada bambaşka bir tipleme çiziyor, canlandırdığı karakterde hiçbir abartı yok, kendi halinde tipik bir yurdum insanı. Sevilay’ın her işe koşan, sevgi göremese de, aşağılansa da kocasına düşkün saf kadın rolünü mükemmel canlandıran Binnur Kaya ise bence filmin lokomotifi.

Cesur bir çıkışla başlayan filmde senaryo çok güzel ince ayrıntılarla donatılmış ve Atilla Özdemiroğlu’nun müzikleriyle harika bir bütünlük sağlanmış.Toplumsal birçok konunun detaylarda ele alındığı senaryoda evliliklerde kadın-erkek ilişkisi en uç noktada tartışılıyor aslında. Erkek figürünün ezici güç olduğu, iletişimsizliğin başgösterdiği, kadının psikolojik ve fiziksel şiddete maruz kalsa bile bununla bilerek isteyerek yaşamaya devam etmesi, soğuk ilişkiler dolayısıyla erkeklerin porno ve pavyon ihtiyacı, baba-oğul ilişkisinde dönüm noktası olan erkeklik belirtileri hikayenin içinde fark ettirilmeden ve komedi unsurlarıyla gözler önüne seriliyor.

Basit bir hikayesi varmış gibi görünen Vavien, birçok altmetinlerle donatılmış, traji-komik bir öykü, mükemmel oyuculuklar, akıllıca göndermeler, yerinde bir komedi ve gerilim dozuyla akıllarda kalacak bir film olacak.

Filmin IMDB bilgileri için tıklayın.


Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
1 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Sinema

The Imaginarium of Doctor Parnassus

07 Nisan 2010
DrParnassus_film_afis

Dr. Parnassus

Sinem Ergun – Artimetre

Hikayeler anlatıldıkça dünya varolmaya devam edecektir, diyor Dr. Parnassus, bin yaşındaki keşiş.

Peki ya birgün şeytan gelip de hikayeleri anlatanların ağzını mühürlerse, ne olur, hiçbirşey! Çünkü dünyanın herhangi biryerinde mutlaka hikaye anlatan biri olacaktır. Dr. Parnassus’un da hikayesi anlatılmalıdır. Terry Gilliam harika görsel efektlerle hayalgücünün yansıdığı bu dünyaya şeytanla köşe kapmaca oynamak için bizi davet ediyor.

Dr. Parnassus bundan bin yıl önce, hikayelerin anlatılmaya devam edeceğine inanırken Mr. Nick (şeytan) ise insanların bağımlılık ve aptalca arzularının peşilerinde koşup hayalgücünün sona ereceğini iddia eder. Bir düzine insanın hangi yolu seçeğine dair bahse girerler. Doktor kazanır ve ölümsüzlükle ödüllendirilir. Yıllar içinde bedeni yaşlanan Parnassus bir kadına aşık olur ve Mr.Nick ile bir anlaşma yapar, gençliğinin karşılığında, olursa çocukları 16 yaşına gelince Mr. Nick’e ait olacaktır.

Bizim asıl hikayemiz işte bu noktada başlar. Dr. Parnassus’un 16 yaşına basmasına çok az süre kalmış Valentina adında bir kızı vardır. Babasıya birlikte gezici bir tiyatroda, yanlarında çığırtkanlık yapan Anton ve cüce Percy ile insanları büyülü bir dünyaya davet eden interaktif bir gösteri yapmaktadırlar.

Sahnede bulunan bir ayna ile katılımcı hayallerini Dr. Parnassus’un düşüncelerinin içine girerek yaşamaktadır. Fakat burası aynı zamanda tehlikelerle doludur, çünkü Mr.Nick onun arzularını kullanarak kendi yoluna yönlendirmeye çalışacaktır.

Tahtadan yapılma, tekerlekli, sahnesi katlanabilir köhne tiyatroları aynı zamanda küçük odaları olan ve mistik tarzda döşenmiş evleridir. Hergece başka bir yerde gösteri yapmaktadırlar. Bir gece köprünün altında asılı bir adam görürler ve yanlarına alırlar, adam yaşıyordur. Hafızasını kaybettiğini söyleyen Tony, daha sonra bir hayır merkezi işlettiğini hatırlar ve bir müddet Dr. Parnassus’un ekibinde yeralır. Fakat Tony ile ilgili gerçek bununla sınırlı değildir.

Bu sırada Mr. Nick, Dr. Parnassus’a yeni bir teklifte bulunur. Buna göre 5 ruha kim sahip olursa Valentina’ya o sahip olacaktır. Yani aynanın arkasına geçenler şeytanın yolunu mu seçecektir yoksa masum hayallerinin peşinden mi gidecektir.

Masalsı, fantastik öğelerle dolu olan bu film aynı zamanda didaktik bir özellik de taşımakta.

101003

Dr. Parnassus'dan Bir Sahne

Hayal dünyasının görsel olarak ifade edildiği sahneler gerçekten etkileyiciydi, keşke daha çok olsaydı bile dedirtti bana.

Alegori sanatının doğal olarak etkin olduğu bu dünyada, göğe uzanan merdivenler, basamakları kırılınca tepesinde kalıp uzun tahta bacaklarla yürümek zorunda kalan kahrmanımız, kırık aynalarla çevrili Valentina’nın onlara vurarak birer birer parçalaması, nehrin kobra yılanı gibi hareketlenmesi harikaydı. Bunun yanısıra zengin kadınların hayal dünyasının ayakkabılarla dolu ve idollerinin Leydi Di olduğunun ortaya konması bir tebessüm de yarattı açıkçası.

Hikayeler anlatılmalıdır ve anlatılmaktadır diyen film sanki bunu gerçeklemek üzere bir misyon edinmiş. Başrol oyuncusu Heath Ledger’in filmin çekimlerinin yarısında hayatını kaybedişi, çok üzücü olmakla beraber, yönetmen Tery Gilliam filmi tamamlamaya karar vermiş. Ledger gerçek dünyada geçen bölümlerin tüm çekimlerini tamamladığı için aynanın arka tarafındaki görüntüsü için yakın arkadaşları Johnny Depp, Jude Law ve Colin Farrel onun yerini almışlar. Geliri de ailesine bırkamışlar.

Bu geçişler hikayeye çok güzel adapte edilmiş, ilk olarak Johnny Depp’in kullanılması ikisinin çok benzerlik göstermesinden olabilir. Böylelikle yumuşak bir geçiş yaratılmış. En uzun sahne ise Colin Farrel’inki.

Filmin oyuncu listesindeki bu mecburi değişiklik birçok ünlü ve işinde iyi olan aktörü biraraya getirdiği için elbetteki film kalitesinden bir şey kaybetmemiş bence, ama tabiiki Heath Ledger’ın hayatta olup filmi kendisinin tamamlayabilmiş olmasını tercih ederdim.

Bir masalı görsel olarak izlemek, kendi seçimlerinizi sorgulayarak iyiyle kötünün zekice mücadelesine şahit olmak ve fantastik dünyalarda gezinmek istiyorsanız Dr. Parnassus ile tanışmalısınız. Yalnız dikkatli olun Mr. Nick asla vazgeçmez, uzattığı elmadan bunu anlayabilirsiniz.

IMDB Bilgileri için tıklayın!

Link: Dr. Parnassus (2009)


Etiketler:
Kategoriler: Sinema

El Secreto De Sus Ojos : The Secret In Their Eyes

26 Mart 2010
el-secreto-de-sus-ojos_grande

El Secreto De Sus Ojos

Sinem Ergun – Artimetre

Bu yıl “Yabancı dilde en iyi film” Oscar ödülünü alan Argantin-İspanya ortak yapımı film haklı bir ödülün sahibi. Bir yanda hukuk sistemini eleştiren, diğer yanda geçmiş bir cinayetin izleriyle gerilim yaratan, fakat hepsinin ötesinde romantizmin ağırlığını baştan sona yayan bir hikaye bu. Çok natürel, yumuşak, duru ve kırılgan bir dille anlatılmış. Sonuna kadar hipnotize vaziyette seyrediyor insan.

Tutkunun biçimleri tartışılıyor esasında. Cinayete sebep olan bir tutku, yıllarca gizlenen bir tutku, sarhoşluk tutkusu, futbol tutkusu, intikam tutkusu. Ve tüm tutkuları ele veren gözler. İşte filmin çıkış ve zirve noktası.

Film 1999 yılında başlar. Eski dostu bir hakimi ziyarete gelen Esposito emekliliğinde bir roman yazacağını ve hikayenin beraber çalıştıkları eski bir davayla ilgili olduğunu fakat nereden başlayacağını bilemediğini söyler. Flashback ile geçmişe gideriz.

Esposito adliyede memurdur. Sene 1974. Bir cinayeti soruşturmak üzere görevlendirilir. 23 yaşında yeni evli bir kız tecavüz edilerek öldürülmüştür. Adliyenin diğer departmanı dava kapansın diye 2 işçiyi olaydan sorumlu tutar ama Esposito gerçek katili bulmakta kararlıdır. Alkolik ortağı Sandoval ve üniversiteli avukat Irene’yi ikna etmeye çalışır.

Esposite öldürülen kızın eşi Ricardo ile birlikte fotoğraf albümünü incelerken resimlerde bir adamın gözlerinin hep kızın üzerinde olduğu dikkatini çeker ve bunun üzerine bunun bir tutku cinayeti olabileceğini düşünür.

Esposito 20 yıllık geçmişi hafızasının derinliklerinde eşelerken, romanını oluşturmaya başlamıştır. Film günümüz ve geçmişle içiçe ilerler. Irene ile aralarında itiraf edilmeyi bekleyen aşk 20 yıldır sürmektedir. Ayrı hayatlar yaşanmıştır ama sınıf ve sosyal farklılıklar yüzünden bunca yıl dile getirilmemiştir. Ama gözlerde ve bakışlarda bu tango hala yaşanmaya devam etmektedir.

Bunun yanısıra Ricardo, aşkını kaybetmenin acısıyla yaşamak zorundadır ve bunun intikamı onda bir tutku haline gelmeye başlar.

Alkolik Sandoval filmin komedi unsurlarını yaratan hazırcevap, sevimli bir karakter. Aynı zamanda önemli noktalarda kilit rol oynamakta.

Hikaye ilerledikçe hukuk sisteminin yozlaşması gözler önüne daha da fazla serilir. Çaresizlik tüm kahramanların hayatlarında bir dönüm noktası olacaktır.

Yönetmen Juan José Campanella‘nın Oscar’a aday gösterilen ikinci filmi bu kez ödülü almayı başardı. 2001 yılında “Son of the Bride” ile aday olan filminde de bu filmde olduğu gibi başrolü Ricardo Darin canlandırmıştı.

1959 doğumlu Campanella şu sıralar birçok ülkede yayınlan ünlü diziler “House”,  “Law & Order: Special Victims Unit”, “Law & Order: Criminal Intent” gibi dizilerin yönetmenliğini yapmakta.

Bahsetmeden geçmemek gerek. Bu filmin çekimlerinde en çok zorlanılan sahne futbol sahasında çekilen olmuş. Bu sahneye özellikle dikkat etmenizi öneririm. Çünkü havadan stadyuma yaklaşarak başlayan çekim, futbolcuların arasına inerek devam eder ve ardından tribünlere seyricilerin yanında son bulur. Montajı öyle etkileyicidir ki sanki tek bir kamerayla yapılmış gibi kesintisiz bir devamlılık vardır. Zaten ön çalışması 2 yıl, çekimleri 3 gün ve montajı da 9 ay sürmüş bu sahnenin.

20 yıllık bir geçmişi sorgulayan hikayenin seyirciye sorduğu bir soru vardır. “Boş bir hayatı nasıl yaşarsın?” Film bu sorunun cevabıyla son bulacaktır.

IMDB bilgileri için tıklayın.


Etiketler:
Kategoriler: Sinema

Shutter Island: Zindan Adası

23 Mart 2010

Sinem Ergun – Artimetre

Shutter Island: Zindan Adası, 2010

Shutter Island: Zindan Adası, 2010

Bu film izleyicileri ikiye bölmüş durumda: Çok beğenenler ve hiç beğenmeyenler.

Psikolojik-gerilim-gizemli polisiye türünü, Martin Scorsese‘yi ve karmaşık karakterleri mükemmel olarak canlandıran Leonardo di Caprio’yu biraraya getiren bu unsurlar elbetteki izleyecinin beklentilerini biraz şekillendirebilir.

Scorsese bu filmde de kendi tarzını uygulamayı sürdürüyor.
Öncelikle cast oluştururken son dönemde birlikte başarılı işlere imza attıkları Leonardo di Caprio’yu seçmesinden bu anlaşılıyor.
Beraber çalıştıkları son üç film Gangs of New York, Aviator, The Departed ile toplam 9 Oscar ve 6 Altın Küre elde ettiler. Gelecek dönem için ise iki film için de çalışmaya başladıkları belirtiliyor. Bunlardan biri “The Rise of Theodore Roosevelt” olacak. Birçok eleştirmen Scorsese’nin uzun yıllar işbirliği içinde olduğu Robert de Niro‘nun yerini Di Caprio’nun alacağı yönünde düşünmekteler.

Ünlü yönetmen, filmlerinde şiddet, suç, adalet, psikopat karakterler, suçluluk duygusu içerikli hikayeleri ağırlıklı olarak seçerken kronolojisi bozulmuş kurgularda uygulamaktadır. Shutter Island‘da da benzer unsurlar yer almakta.

Filmde asıl önemli olan, hikayenin işlenişi ve son ana kadar gizemini koruması. Şiddetli fırtına, yağmur, iri dalgalar, kayalık uçurumlar, mezarlıkla yaratılan atmsoferle adada kapana kısılmışlık ve gerilim hissi seyriciyede aynen geçiyor. Sert ve keskin bir müzik seçimiyle de bu gerilim film boyunca destekleniyor.

Filmin su yüzündeki konusuna gelince; 1954 yılında, polis müdürü Teddy Daniels (Leonardo DiCaprio) ve partneri, Chuck Aule (Mark Ruffalo), akıl hastası Rachel Solando’nun hastaneden kaçışını araştırmak üzere Ashecliff Hastahanesine gelirler. Rachel, üç çocuğunu boğarak öldürmüştür. Teddy araştırması sırasında hastane yönetimi tarafından birçok sınırlamayla ve prosedürle karşılaşır, bir yandanda gördüğü deniz feneri onu hep tedirgin etmektedir.

Teddy adada kaldığı günler içinde iki yıl önce bir yangında kaybettiği eşi ile ilgili tuhaf rüyalar görür. Rüyasında eşi ona yangını başlatan adamın o adada olduğunu söyler. Bu arada Teddy hastaların iyileştirilme yöntemlerini doğru bulmamakta ve başhekimle hep ters düşmektedir.

Leonardo di Caprio, bugüne kadar canlandırdığı karakterler arasında en çok bu rolde zorlandığından bahsetmiş. Gerçektende son zamanlarda bu tarz rollerin en çok yakıştığı aktör olarak düşünüyorum. Blood Diamond, The Departed ve Body of Lies filmlerindeki rollerinin üstesinden başarıyla gelmişti.

Shutter Island’da baş psikiyatrist rolünde oynayan Ben Kingsley ise bence harika bir seçim olmuş.
İyi seyirler diliyorum.

http://www.dailymotion.com/videox9k4w6

Etiketler:
Kategoriler: Sinema