Etiket » röportaj

Ressam “Gustav Just” ile Röportaj

26 Ağustos 2010
IMG_5640

Gustav Just

Gustav Just’u “İstanbul’a Sevgilerle” resim sergisinden tanıdık. Arkadaşı ressam Harro Pirch ile son 12 senedir Türkiye’ye gelip burada resim çalışmalarını sürdüren sanatçı ile yaptığımız röportajı siz sanatseverlerin ilgisine sunuyoruz.

A.Viyana denilince aklımıza ilk Gustav Klimt geliyor. Sizin de isminiz Gustav. İsimdaşsınız. Bu konuda size takılıyorlar mı?

G. Birde aynı isimde meşhur bir Viyanalı kompozitörümüz var. Sadece Gustav Klimt yok meşhurlar arasında yani.

A. Sizi  “İstanbul’a Sevgilerle” sergisinde tanıdık. Buradaki bütün resimleriniz suluboya. Sadece suluboya mı çalışıyorsunuz?

G. Bu sergiye özel suluboya çalıştım. Yoksa sadece suluboya yapmıyorum.Yağlıboya, taş baskı çalışmalarımda mevcut.

A. Bunca İstanbul resmi yapmışsınız. Sizin İstanbul sevginiz nereden geliyor?

G. Bu sevgi aslında bana “Harro Pirch” den geçti. 1997′den beri her yıl en az iki kez Türkiye’ye geliyoruz.

A. İstanbul’la ilgili en çok neyi seviyorsunuz? Viyana ile kıyaslayınca…

G. Viyana’da İstanbul gibidir. Karışık ve streslidir. Viyana’da insanların birbirine tahammülü yoktur. Ancak Türkiye’de insanların birbirine daha töleranslı olduğunu görüyorum. Ayrıca Türkiye’de özellikle son zamanlarda teknik anlamda gelişim çok iyi. Burada metro da var, tramvay da var, tünel de var ve de en önemlisi Akbil var. (Gülüşmeler)

A. Peki, eğitiminizi de resim üzerine mi aldınız?

G. Ben aslında heykeltraşım. Eğitimimi de ahşap üzerine aldım. Ahşap heykeller yapmak benim esas işim.

A. Sanat dışında nelerle uğraşıyorsunuz?

G. Ailem. Zamanımın büyük bir kısmı onlarla geçiyor. İki kızım var. İkiside evli. İki de torunum var.

A. Türkiye’de güzel sanatlarla uğraşmak ve bundan ekmek yemek oldukça zordur. Avrupa’da da sanatçı olmak zor mu?

G. Ben şu anda emekli bir öğretmenim. Emekli maaşım ile yaşıyorum. Dolayısı ile ekmeğimi resimden kazanmak zorunda değilim.  Ancak yine de resim sattığım zaman çok seviniyorum.

A. Daha önce “Harro Pirch” e de sorduk. Sizler İkinci Dünya savaşı çocuklarısınız. Savaşın size etkisi nasıl oldu? Onca yıkım, hissiyatınıza nasıl nüfuz etti? Sanatınızı nasıl etkiledi.

G. Ben 1939 senesinde doğdum. Çok zorluklar yaşadık. Isınamadık, yatacak yer bulamadık, korkular yaşadık ama şu bir gerçek ki hiç aç kalmadık. Bir gözlemim var; savaştan bu yana her anlamda grafik hep yukarıya ve iyiye doğru gitti. Ancak şu anki durumda daha yukarı maalesef gidemiyor. Ulaşılan noktayı da tutmakta zorluk çekiyoruz.

A. Her şey teknoloji ile birlikte son derece rahat ulaşılabilir ve tüketilebilir olduğu için bunun zorluğunu ve insanı boşa çıkarışını yaşıyoruz hepimiz. Bunu bir başka deyişle kriz diye de adlandırabiliriz. Örneğin eskiden mahallede bir ressam’ın ya da sanatçı’nın olması son derece önemli bir olaydı. Şimdi Google’a girip suluboya sanatçısı diye arattığınızda karşınızda binlerce sonuç görüyorsunuz. İyi ya da kötü. Doğru ya da yanlış.  Referans noktamızı kaybetmiş durumdayız. Ortada bir enflasyon var.

G. Tabi, bu durumda sanatçı kapasitesi veya kalitesi değil daha iyi pazarlanması ile ön plana çıkıyor. Galeriler de bunda belirleyici oluyor.

A. Burada ismiyle manidar bir sergi yaptınız… Türkiye hakkında neler söyleyeceksiniz?

G. Şimdi tabi Avusturya’dan bakınca Türkiye bir tatil ülkesi olarak tanınıyor. İstanbul çok büyük bir şehir. Nasıl doğudan gelenlerin burada uyum sağlaması zor oluyorsa, buradan da Viyana’ya gidenlerin uyum sağlaması aynı şekilde zor olabiliyor. Bu olumsuz bir şey olarak algılanmasın. Mesela Türkler mangal yapmayı severler. Viyana’da da Türkler bir araya gelir ve mangal yaparlar. İçlerine dönük yaşıyorlar. Uyum sağlamaya çalışmıyorlar. Uyumlarını kendilerine dönük oluşturuyorlar. Aslında birlikte yaşıyor gibi görünüyorlar ama aslında yan yana yaşıyorlar.

A. O muhtemelen göçebe olmamızdan kaynaklanıyor. Atalarımızdan gelen bir miras bu. Tekrar sanata dönecek olursak. Yeni sanat akımları ve bunların sanatçıları hakkında neler düşünüyorsunuz? Enstolasyonlar, videolar, performanslar…

G. Özellikle benim ikinci alanım olan heykelde bütün hepsi değil tabi ama “Yeni Sanatçılar” dedikleriniz örneğin, iş detaya geldi mi geri basıyorlar. Mesela heykelde göz yapılacaksa iki delik açıyorlar. Budur diyorlar. Mesela ben göz yapılacaksa o gözü yaparım. Detay çalışmaktan kaçınmam. İş zorlaşmaya başladığı zaman onlar bırakıyorlar, bu benim sanat anlayışım diyorlar. Sanatları da orada bitiyor. Bir eserin karşısında durup düşünüyorsanız o sanattır. Şu anki akımda ise halledilmiş olan değilde, tamamlanmamış olan şey sanat olarak adlandırılıyor. Biz eski nesiliz tabiki, daha tutucu düşünüyoruz.

A. Çok teşekkürler bu keyifli sohbet için.


Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
1 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Röportajlar

Ressam “Harro Pirch” ile Röportaj

23 Temmuz 2010
Harro_Pirch_Salih_Seckin_Sevinc

Harro Pirch ve Salih Seckin Sevinc

Geçtiğimiz ay Taksim Sanat Galerisi’nde İstanbul Sanat Evi‘nin organize ettiği “Mon Amour Istanbul” isimli resim sergisi vardı. İki usta Viyana’lı sanatçı Gustav Just ve Harro Pirch’in fırçasından İstanbul’u izledik. Yaz olmasına rağmen yine de sergiye ilgi büyük oldu. Bu sergi esnasında iki sanatçıyla da ayrı ayrı röportaj yaptık ve onları daha yakından tanımaya çalıştık. Önümüzdeki dönemlerde bu iki ressam’ın Türkiye’de daha çok sergisine tanıklık edeceğiz. Çünkü onlar İstanbul’u ve Türkiye’yi çok seviyorlar. İlk röportajımız Harro Pirch ile oldu. Severek okumanız ümidi ile…

A. Evet, nedir? Nereden gelmektedir bu İstanbul sevdası?

H. Daha önce beş yıl İstanbul’da yaşadım. Bu zaman içinde İstanbul’u sevmeyi öğrendim. Son yirmi yıldır da her sene iki üç kere geliyorum.

A. En son “İstanbul’a Sevgilerle” isimli resim serginizde değişik teknikler gördük. Yağlıboya, suluboya, pastel gibi. Biraz bundan bahseder misiniz?

H. Suluboya’da önce kurşun kalem ile taslağı çiziyorum daha sonra suluboya ile renklendiriyorum. Ve yine bu taslaklardan yola çıkarak yağlıboya yapıyorum.

A. Peki en çok hangi teknik ile haşır neşir olmayı seviyorsunuz?

H. Pastel.

A. Peki neden?

H. İpek üzerine çalışıyorum ve çok hoşuma gidiyor.

A. Bu serginizde sadece peyzajlar görüyoruz. Daha öncesinde ne tarz çalışıyordunuz?

H. Önceleri portreler ve natürmortlar yaptım ve farklı tarzlar denedim tabi ve son durağım ve oturmuş olan tarzım peyzaj oldu.

A. Yeni jenerasyon sanat anlayışı için ne düşünüyorsunuz? Yani, tuvalsiz sanat? Yaptım işte, sanat oldu.” denen sanat için? Başka bir deyişle “emeksiz” sanat için?

H. Enstalasyonlar ve yeni sanat anlayışı da bir kendini tanımlama biçimi ama tabi bütün bunlar için bir de açıklama lazım. Ben öykü’nün dilini öğrendim. Benim bir yazım var bunu renklerle ve yaptıklarımla anlatıyorum. Bu yeni jenerasyon işler için yanında bir de açıklayıcı olması gerekebiliyor.

A. Serginizin ismi’nin “İstanbul’a Sevgilerle” olması çok manidar. Bunu iki Viyana’lı sanatçının söylemesi ise bu manidarlığı iki misli arttırıyor. Türkiye hakkında neler düşünüyorsunuz?

H. Ben İstanbul’u çok seviyorum. İstanbul’da yaşayan birçok arkadaşım, dostum var. Onlarla gayet iyi anlaşıyorum fakat farklı kültürlerden geliyoruz.  Bu da uyumu bazen zorlaştırabiliyor.

A. Resim dışında ne yaparsınız?

H. Viyana’da bir bahçem var. Çoğunlukla onunla uğraşırım.

A. Çocuklarınız?

H. Bir oğlum bir kızım var.

A. Maaşallah  (Gülüşmeler)

H. Oğlum yedi yaşına kadar burada okudu ve çok iyi Türkçe biliyor. Ayrıca daha sonra Viyana’da Türkoloji ve Arap Filolojisi okudu. Osmanlıca’da biliyor.

A. Çocuklarınızdan sizin gibi resme, sanata ilgi duyan var mı?

H. Kızım Amerika’da çift dalda eğitim gördü. Politika ve Sanat. O da resim yapar.

A. Başka eklemek isteyeceğiniz bir şey var mı? İlerleyen dönemlerde Türkiye’de yeni sergileriniz olacak mı?

H. Resimle uğraşmak isteyenlere söyleyeceğim; bu işi bir meslek haline getirsinler. Yetenek ayrı birşey ama üzerine çok emek vermek gerekiyor. Daha çok sergi açmam gerektiği hissiyatı bende hala hakim mesela.

A. Birde siz İkinci Dünya Savaşı üzerine dünya’ya geldiniz. “Savaş Çocukları”sınız. Bunun sanatınıza ne gibi etkileri oldu?

H. Dedem savaş zamanında çiftçiydi. Bizim de onların yanında yaşamamız gerekiyordu. Bir çiftlik hayatı yaşanıyordu ve biz bu savaşın etkisini çiftlikte hiç hissetmedik.


Etiketler:
Kategoriler: Röportajlar

Canvastar İle Türkiye Tuval Baskı Resim Piyasası Üzerine Görüştük

25 Mart 2010

Ezgi Esen – Artimetre

Geçtiğimiz günlerde Gallateria’da düzenlenen “İstanbul Fotoğrafları Sergisi”nde görüştüğümüz Canvastar yetkilisi Serdar Gençer ile canvas baskı (tuval baskı) resim piyasası ve sektörde lider Canvastar markasına dair  bir söyleşi gerçekleştirdik.

  

Canvastar kaç senesinde kuruldu?

 

2007 senesinin başında faaliyete geçtik. Tabi 2007’de bu işi öğrenmeye başlamadık. Meslek hayatımızın içinde sanat hep vardı. Resim konusunda da bilgiliydik ve İstanbul Sanat Evi çatısı altında çalışarak bu işleri iyice öğrendik diyebiliriz.

Canvastar Editörü Serdar Gençer

Canvastar Editörü Serdar Gençer

Art Print piyasası dünyada yaygınken ve ciddi bir sektör oluşturuyorken Türkiye’de yeni yeni gelişiyor. Canvas baskıları ülkemizde son 5-6 senedir yaygın bir şekilde görüyoruz. Sizin bu işi yapma isteğiniz nasıl oluştu? Böyle bir eksikliği nasıl gördünüz?

İnsanların evlerine, ofislerine bir şeyler alıp asabilmelerinde ilk alternatif; yağlıboya tablodur. Sonra suluboyalar gelir. Bunların fiyatları da yüzüne bakabileceğiniz bir kalitede en düşüğü 500 – 1000 TL arasında değişir. O yüzden doğal olarak orta gelirli insanlar evlerinin dekorasyonunu tamamlayacak bir ürün alırken çok fazla düşünüyorlar.  Zengin sayılabilecek bir kesimin değil de artık orta halli diyebileceğimiz insanların da evlerine alıp asabilmeleri için biz tuval baskı posterler üretmeye başladık. Canvastar girmeden önce de bu piyasa vardı. Ama biz bu işe tam manasıyla fark ve standartlar getirdik.

Bu doğrultuda Canvastar’ı farklı kılan ne olmuş oluyor?

Bizim bakış açımızdır, koyduğumuz kalite çıtasıdır. Belli bir çözünürlüğün altındaki görselleri basmayız. Daha çok para kazanacak olsak da kataloğa koymayız mesela. Resmin orjinaline en yakın renginde ve durumunda basılması için uğraşırız hep. İşin kalitesi bizim için her zaman ön plandadır.

Bunun için gerekli görsel kaynağı nereden sağlıyorsunuz? Görsellerin teminini nasıl yapıyorsunuz?

İstanbul Sanat Evi’nin bu konuda 20 yıllık bir tecrübesi ve arşivi var. Biz kendileri ile bu konuda ortak çalışıyoruz.

Canvastar markasını kurmak nasıl ortaya çıktı? Sadece canvas baskı mı var? Örneğin kağıt postere baskınız var mı?

Bizim ürünümüz sadece tuvale baskıdır. Tamamen bu işe odaklandık. Canvastar bu işin liderliğine soyunmuş ve sadece bu konuda uzman olmak üzere yola çıkmış bir kurumdur. Örneğin çerçeve işine hiç girmedik. Başka baskı türevlerini de üretelim demedik.  Bunun için gücümüzün çoğunu, işimizin kalitesine ve sadece tuvale baskı resim teknolojisi’nin geliştirilmesi üzerine harcadık. İşte bu yüzden Türkiye’de kendi alanımızda lideriz diyoruz. Ayrıca sanatseverler en geniş resim portföyünü sadece Canvastar’da bulabilirler.

Canvastar’ın çeşitli yerlerde bayiisi var mı? Nasıl bir pazarlama stratejiniz var?

Temel olarak internette ürünlerimizi pazarlıyoruz. Bu iş için bir mağaza, dükkan, galeri gibi bir yer kullanmıyoruz. Ürünün, orijinal bir yağlıboyaya göre daha kolay elde edilebilir bir fiyatta internet ortamında bir katalog haline getirip oradan hızlı şekilde satışını sağlıyoruz. Şu an sadece İstanbul içerisinde belirli merkezi yerlerde bayilerimiz mevcut. Ancak her yere ürünlerimizi kesinlikle vermiyoruz. Yani Beyoğlu’nda bir yerde. Kadıköy’de bir yerde bayimiz var.  Bu konuda çok dikkatli davranıyoruz. Canvastar ile çalışacak firmalara ayrıca bir müşteri/bayi gözü ile  bakmıyoruz. Onları iş ortağımız olarak görüyoruz. Ayrıca sitemiz üzerinden sadece Türkiye’ye değil, ingilizce dil seçeneğimizle de tüm dünyaya hitap ediyoruz.

Yutdışına da gönderiyor musunuz?

Ürünlerimizin çoğu yurt dışına gidiyor zaten. Satışlarımızın büyük kısmı yurt dışına gitmekle birlikte yurt dışının da büyük bir kısmı Amerika’dır. Onun dışında çoğunlukla Avrupa’ya, Avustralya ve Yeni Zellanda‘ya  Canvastar baskılarımızı gönderiyoruz.

Almak isteyenler için fiyat aralığınız nedir?

gallerwrap_border

"Gallery Wrap" Uygulama Örnekleri

Bizde ürünler iki türlü sunuluyor. Birincisi rulo halde teslimattır. Bu ürünümüz kargo ücretinin düşük olması sebebiyle tercih edilebilir. Kişi ürünü aldığında şasisini yaptırabilir. Canvas baskı kağıt olmadığı için duvara bantla yapıştırılması söz konusu değildir. Bezdir ve gerilmesi gerekir. Bir de şasiye gerili vaziyette ürünümüz vardır. Bu ürünümüz ise piyasadan farklı bir formatta sunulmaktadır. Genellikle piyasadaki ürünlerde zımbayı kenarına çakarlar, tuval daha az fire versin diye. Üstelik de kenarını beyaz bırakırlar. Biz kenarını da renkli yapıyoruz ve zımbaları arkadan çakıyourz ki; bu vaziyette duvara asıldığında da çerçevesiz kullanılabiliyor. Yani şasili ürünlerimiz çerçevesiz kullanılabilir özelliktedir. Buna yurtdışında “Gallery Wrap” diyorlar. Fiyat aralıklarımız 20 – 150 TL arasında rulo veya şasili olmak üzere değişiyor.  Yani ebada göre değişen fiyatlarımız var. Örneğin, 60cm uzun kenarı olan bir Canvastar baskıyı şasili “Gallery Wrap” olarak 47 TL’ye alabiliyorsunuz.

Tuvale baskı resim tam anlamıyla nedir?

Orijinal bir yağlıboya resmin fotoğrafı çekilir, bu çekilen fotoğrafın orjinaline uygun bir hale getirelecek şekilde grafik ve görsel ayarları yapılır. Daha sonra buna uygun büyük baskı makinesinde %100 pamuktan dokunmuş tuvale orjinal mürekkepler vasıtasıyla basılır ve üzerine ışık ve tozdan korunması maksadıyla laminasyon yapılır. İşte tuvale baskı resim budur. Biz buna Canvastar diyoruz.  Birçok müşterimiz Canvastar baskıların, malzemesinin tuval olması sebebiyle kağıttan çok daha sıcak ve gerçek bir ürün olduğunu söylüyor.

Türkiye’deki  canvas baskı piyasasını nasıl görüyorsunuz?

gallery_wrap

Kenar Rengi ve Gallery Wrap Uygulaması

Ozalitçi mantığıyla yapan çok yer var. Bir takım şeyler moda olur da o işi yapan bir sürü insan peyda olur ya; örneğin çiğ köfteciler, simit saraycılar gibi. Bu iş yapılır, bu işten iyi para kazanılır diye bir tane baskı makinesi, bir tane de rulo tuval alıp, daha sonra işin aslında o kadar kolay olmadığını, daha çok  tecrübe gerektiğini ve farklı bir uzmanlık alanı olduğunu zamanla anlarlar. O tür yaklaşımda olanlar zamanla eleneceklerdir. Bu tarz firmalar Türkiye’de birçok sektörde olduğu gibi bizde de var, çok ucuza mal edip maalesef iyi işler çıkarmıyorlar. Estetik kaygıları yok. Düşünsenize güzellik ve güzelleştirme üzerine bir iş yapıyorsunuz ama estetik değerler hakkında hiçbir fikriniz yok. Maalesef kalitesiz tuval ve orijinal olmayan boyalarla daha ucuza mal edip kötü baskılar üreten çok yer var.

Bildiğimiz kadarıyla Canvastar bu işi yapan firmalar arasında, online kataloğuyla beraber en çok çeşite sahip olan firma.

Şu anda kataloğumuzda 3000 civarında seçeneğimiz mevcut. Bu kataloğun gelişmesi de sürekli devam ediyor. Sürekli yerli ve yabancı sanatçılarla irtibat halideyiz. Şu anda çağdaş sanatçılar da firmamızın kataloğunda bulunarak dünyaya kendini pazarlayabilirler. Bununla ilgili seçim ve düzenlemeyi yine biz kendi bünyemizde yapıyoruz.

Şöyle bir şey anlatmak istiyorum size;

İnternetin büyük bir hazine olduğu, aradığınız herşeyin hemen iki tık uzakta olduğu üzerine hep konuşulur, duymuşsunuzdur. İki tık dediğimiz şey Google’dır aslında. Oraya yazdığınız kelimenin karşısına o kadar çok sonuç çıkar ki, gerçekten de çok büyük bir hazine var sanabilirsiniz. Oysa gerçekten doğru bilgiye, kaliteli malzemeye ulaşmak internette belki daha da zor. Şunu gururla söylüyorum ki, biz gerçekten burada en iyi malzeme ile en iyi resimleri hazırlıyoruz.

Peki bu satışlardan sanatçılara bir pay veriliyor mu?

Sanatçının popüleritesine ve satış grafiğine göre farklı oranlarda değişen bir ücreti vardır. Çünkü, ürünlerimiz sanatçılara bir orjinal tablo kadar çok para kazandıran işler değil. Ancak bununla birlikte hem yurt içi hem de yurt dışı pazara hitap ettiğimiz için Çağdaş Türk Sanatçılarının görünürlüğünü arttırıyoruz. Böylece sanatçılar da  kendi pazarlarını daha net bir şekilde analiz etme fırsatı buluyor.

Canvastarı kimler, niçin tercih etmeli?

Orijinal resim almaya bütçesi yetmeyenler.  Yahut yetebilir ama bir mekanın dekorasyonunu yaptınız ve daha sonra ondan sıkıldınız ve duvardaki resimleri değiştirmek istiyorsunuz. 10 tane resim koydunuz oraya, bunların hepsinin orijinal olması demek en az 15.000-20.000 TL demek ama bunu Canvastar’la yaparsanız on resim ortalama 100 TL’den 1000 TL’ye değişir.

Alışveriş merkezlerinde çok ucuz fiyatlara satılan yağlıboya tablolar var.

Evet, piyasada bu çeşit yağlıboya reprodüksiyonlar da var. Tablonun orijinalini de bozarak resimleri çeşitli alışveriş merkezlerinde satıyorlar. İnsanlar da bunu orjinal yağlıboya zannederek “el emeği” diyor.  Oysa çoğu Çin’de fabrikasyonla yapılan işler. Ve canvas baskı gibi makineden çıkıyorlar. Üstelik resmin aslına da sadık da değiller.

Bu noktada canvas baskının farkı nedir peki?

Sanatsever yağlıboya bir reprodüksiyonu bozulmuş bir şekilde tercih edeceğine, bu şekilde Canvastar’ı tercih etsin. Bizim yaptığımız ürünün orijinal bir çalışma olmadığını biz de biliyoruz, bunu alan da biliyor. Ama bu sunumla alakalı. Biz bunu yakışıklı bir halde alıcılara sunuyoruz. Çin’de yaptıkları;  fabrikada deforme edilmiş son derece kalitesiz, kötü, berbat kokan ve dökülen  boyalarla ve çok kötü şartlarda çalışan zavallı Çin’li ressamların işleri. Kiloyla havlu satılır ya hani onun gibi kiloyla resim getiriyorlar ülkemize. Büyük çerçeveciler hep Çin’lilerden alıyorlar. Büyük alışveriş merkezlerinde çerçeveli 100×100 cm orijinal tablolar 100 TL’nin altında satılıyor. Bu şekilde manipüle edilmiş herhangi bir ürün yerine, doğru estetik değerlerle değerlendirilip düzenlemesi yapılmış bir görselin tuval üzerine baskısı -ki bu Canvastar’dır zaten- bu şekilde sunumu en iyisidir.

Canvastar Editörü Serdar Gençer

Canvastar Editörü Serdar Gençer

Kendi çektiğimiz fotoğrafları da canvas baskı olarak sizden temin edebilir miyiz?

Elbette. Çözünürlüğü yettiği sürece, mümkündür. Şu an çok yaygın olarak kullanılan dijital fotoğraf makinelerinin çektiği orta boy fotoğraflar da bizim için yeterlidir. Hatta 1 metrelik baskılar alabiliyoruz bunlardan. Normal hayatını sürdürmekte olan, resimle sanatla yakın ilgisi olmayan insanlar bize gönderip tuvale bastırabilir. Onun dışında grafik sanatçıları, fotoğraf sanatçıları sergileri için Canvastar’ı tercih edebilir. Portföyümüzde olan sanatçılar Canvastar’ın satış ve pazarlama ağından yararlanarak kendilerini bütün dünyaya internet üzerinde eserlerini tanıtmış, böylece dünya pazarlarlarına girmiş oluyorlar. Bununla beraber sembolik bir rakam da satışlardan kazanıyorlar. Canvastar portföyü ile sanatçı görünürlüğünü arttırıyor.

Temsil ettiğiniz  yerli sanatçılardan birkaç örnek verebilir misiniz?

Ekrem Kahraman, Peyami Gürel, Burhan Özer, Kamil Fırat, Sabahattin Kayış, Mustafa Yılmaz, Osman Karamehmetoğlu gibi isimler portföyümüzde bulunan çağdaş yerli sanatçılarımızdır.

Son olarak Canvastar‘da en çok satılan isimler kimlerdir?

Gustav Klimt genel olarak çok rağbet edilen bir sanatçı. Peyami Gürel yurt içinde ve yurt dışında oldukça rağbet gören bir sanatçı. Hiçbir sanatçımızı öne çıkarmıyoruz ama Gustav Klimt ve Peyami Gürel, birer ay arayla satış grafiğinde başı çekiyorlar. Adı öne çıkan diğer sanatçılar; deniz resimlerinde Ayvazovski, orientalistlerde Jean-Leon Gerome, suluboyada Burhan Özer, yerli klasiklerde Osman Hamdi bey ve Türkiye fotoğraflarında da Mustafa Yılmaz ilgi görmekteler.

Sevgili Serdar Gençer’e yoğun iş temposunda bizlere vakit ayırdığı ve ilgiyle sohbetimizi gerçekleştirdiği için kendisine teşekkürlerimizi sunuyor, Canvastar’ın başarılarının devamını diliyoruz.



“Her Zevke ve Mekana Uygun Çözümler”

www.canvastar.com


Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
2 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Röportajlar

Seba Uğurtan Röportajı

11 Şubat 2010

Ezgi Esen – Artimetre

İzmir’deki sanat alemini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Seba Uğurtan

Seba Uğurtan

Kuşlar yuvalarından düşer ya hani yere, uçmak için çırpınırlar; İzmir sanat aleminde de binlerce kuş yere düşmüş, uçmak için çırpınıyor. Sanatçı var ama onlar için ortam yok. Sanat galerileri çok az, ağırlıklı olarak ücretli. Sergi açmak için yerler yok, sanatçılar belirli atölyelerde kısılmış bir şekilde çalışıyorlar, satış durumu çok az. Özgün eser satışı çok kısıtlı bir şekilde. Yine de hiç yılmadan sergilerin açıldığı çok sevimli bir kent İzmir.

Bu konuda sizin ve galerinizin de oldukça fazla katkısı var. Yıllardır aktif bir şekilde sanatı besliyorsunuz.

Önce Obje Sanat Galerisi’nin sahibiydim, daha sonra kendi adımla Seba Sanat Galerisi’ni açtım. Hemen hemen 30 yıldır bilfiil aktif bir şekilde öğrenci hazırlıyorum. Hem Güzel Sanatlar’a hem atölye-hobi şeklinde öğrencileri hazırlıyorum. Ancak bu tür öğrenciler hazırlarken birden baktım onları yavaş yavaş güzel sanatların çağdaş anlatımlı eserlerinin içine sokmayı  başardık. Hemen hemen 10-15 yıldır aynı atölyede beraber çalışan arkadaşlarım var. Bir atölyede bu kadar uzun süre çalışan kişiler otomatikman çok mükemmel bir şekilde bir eğitim almış oluyorlar. Çünkü geziyoruz, görüyoruz, çağdaş resim sanatıyla ilgili araştırmalar yapıyoruz.

Akademiden gelseniz de öğrencilerinize kişiselliği vurguladığınızı biliyoruz.

Okulda biraz daha ‘liderlik’ hakim. Burada biraz daha insanların yüreklerine özgün eser serpiliyor, daha kolay yaratmaya geçiyorlar. Standartlardan daha çabuk kurtuluyorlar. Belli şartlar yok, daha kolay kanatlanıyorlar.

Peki bunu nasıl yapıyorsunuz?

Önce dünya klasiklerinden örnekler verdim, renkli çalışanlara. Karakalem, desen çalışmaları yapıyoruz, yazın sokaklardayız. Bizim galerimiz denize karşı, dışarda yüzlerce çocuk resim yapıyor. Az sayıda öğrenci alıyorum. Güzel Sanatlara hazırlanan gruplarım 10-15 kişiyi geçmiyor. Ağırlıklı olarak Güzel Sanatlar Fakültelerine, Eğitim Fakültelerine öğrenci hazırladım, Su Grubu’nun yanı sıra.

Su Grubu hepsinden farklı bir yerde tabii.

O ayrı, 40 kişilik bir grup. Onlar benim canlarım, onlar benim artık atölye arkadaşlarım, çünkü hepberaber ödüller alıyoruz. Yurtdışından davetler alıyoruz, özgün resimde uzmanlar. Su Grubu 2002 yılında kuruldu, ‘Kadın Ressamlar’ adı altında. Daha sonra çok sayıda erkek ressam da aramıza katıldı.

Bu şartlar altında, ayakta kalmak ve sanatçılarınızı ayakta tutmak için neler yapıyorsunuz?

Sanat adına ayakta kalabilmeleri için çok dikkat etmem gereken bir şey var, o da öğrencilerimin önce para kazanmaları. Parası olmayan kişinin zaten tuval almasına imkan yok. Bu insanlar bu parayı dünyadaki gibi sponsorlarla bulamıyorlar; önce resim satılacak. O resmi satmak için de doğru yoldan gidelim dedim ben ve Dünya Klasiklerinden örnekleri dijital baskılar halinde tuvallere bastırdım. Onları bir yandan yapıp satıyoruz, bir yandan da tamamen bakarak dünya klasiklerini çalışıyoruz. Daha sonra özgün resim çalışmaları kişilerin kendi sergilerini açmaları için gerekiyor.

Demek boya paralarını Dünya Klasiklerini yapıp satarak para kazanıyorlar.

Bu bizim hem el alıştırmamız oluyor hem boya tonunu bulmak için yararlı oluyor. Hem de çok uygun fiyata insanlar fotoğraf koymaktansa yağlıboya bir eser koyuyorlar duvarlarına.

Kanseri bir ödülle yendiniz. Bu hikayeden biraz bahseder misiniz?

2005 yılında bir televizyon programı dönemim oldu. Bir gün canlı yayın sırasında telefonla katılan bir izleyici, kanser hastalarının problemlerini anlatacak, Lily Onkoloji Firması tarafından İngiltere’de düzenlenecek bir resim yarışmasından bahsetti. Kanserli hastalar bunu nasıl anlatabilir diye sanatın terapide kullanılması konusunda bir tetiklemeydi bu. Benden çok rica ettiler, ‘Seba Hanım sanatta aktifsiniz, bir de göğüs kanserinden ameliyatlısınız, bunu anlatın lütfen’ diye. Bunu yaparken de ağladım çünkü hem profesyonel olup, hem kanserli olup da hem de bir yarışmaya katılmak çok farklıydı. Duygularımızı ifade etme için ya bir insanla konuşuruz ya da bir tuvale bunu aktarırız. Ben bu resimleri yaparken ‘konuştum’. Kanser, hayatımda süregelen, 30 yaşından beri tedavi gördüğüm bir hastalıktı. Dördüncü safha kanserden dönen tek kişiydim.  Ve ayakta durmak için sanatın terapi gücüne çok inandım. Aynı zamanda da her sene bir sonraki sene için bir aktivite koyarsam, ölmeyeceğimi hissettim. Ölsem bile bir şey yaparken ölmenin, ölmemek olduğunu kavradım. İnsan sanatta iz bıraktığı zaman,  ölmek diye bir şey söz konusu olmuyor, bu gerçekte de ölmemeye neden oluyor ve o gün bugün 20 yıldır ölmüyorum.

3 Eserinizle katıldınız: Kanserle Tanışma, Ameliyat ve Tedavi Ve Sonrası ‘Ayağa Kalkma’.

Dünya ikincilğini aldığımı öğrendim fakat ilginçtir, bir hemşire birinci olmuş ama tüm dünyaya dağıtılacak kapağın benim bir eserim kondu ve bu sergi dünyada tüm ülkeleri gezdi. Kanserli bir kadının yaşam öyküsünü anlatan bir sergiydi bu. Yıkılımayı anlatmak çok kolay, ama ayağa kalkmayı anlatan tek kişiydim. Onun için herhalde kapağa koydukları resim daha çok umudu anlattığı için ve sanatın da kanserli insanlara umut olduğunu anlatabilmem için hoş oldu. Bundan sonra çok güzel bir şey yakaladım ve uluslararası ataklara başladım.

Yurtdışında tanınmanıza büyük katkısı olmuş olmalı bu ‘Ayağa Kalkma’nın.

O yarışmadan ismim duyulunca, İngiltere’den bir küratör beni aradı ve oradan 2007 yılındaki İtalya’daki Floransa Bienali’ne katılmam için bir davet aldım. Oraya gittiğimde dünyanın çok hoş şeyler yaptığını, ancak maddi avantajlar gerektirdiğini gördüm. Yani bizler gibi kırk etkinlik hazırlayıp da kırk kuruş kazanmamak yok orada. Her şeyin bir bedeli var ve bunun tadını alarak yapıyorlar.

Floransa Bienali’ndeyken İzmir’de gerçekleştirmek üzere olduğunuz bir bienal hayalinizi duymuştuk.

Bazı şeylerin ilki vardır dedim ve İzmir’e döndükten sonra ‘Biz neden yapmayalım?’ diye düşündüm. Döndükten sonra çok sayıda arkadaşımın Floransa Bienali’ni merak ettiğini gördüm. Onlar için bu bienali ve dünyadan seçme eserleri İzmir’e getirelim diye düşündük. Herkesin çok yürekten bu işe gönül verdiğini gördüm. İsmail Acar ve Münevver Üçer bu yılki Floransa Bienali’nde ödül aldılar, çok hoştu bu. Onların anlayamadığı Geleneksel Sanatlarımızla dünya birinciliklerini, ikinciliklerini aldık. Gönül isterdi ki çağdaş sanatlarda da Türkiye bir ödül alsın. Ama dünya sanat bienallerinde daha farklı şeyler de yarışıyor ve ben de onların içinde bir Türk’ün yer alması gerektiğine inandım.

Floransa Bienali’ne 2007 yılında ilk davetinizi aldınız, 2009 yılında ise Bilimsel Komiteye seçildiniz. Bunlar size neler kattı?

Bienal çok şekerdi, bir sürü sanatçıyla tanıştık. 2005 yılından bu yana çok aktif bir şekilde sanatçıların adreslerine kendilerine ulaşmaya çalışıyorum. Oradaki bienalden kazanmış olduğum tecrübelerle bu sanatçılara ulaşmak için mücadele veriyorum. Çok enteresan bir şey dikkatimi çekti, bir bienal dünyadaki sanatçıların birbiriyle kaynaşması için yapılıyorsa o katalogda sanatçıların adresleri neden yok. Bir akademisyen olarak, bu konulara gönül vermiş biri olarak diyorum ki insanlar ellerindeki potansiyeli başkalarıyla paylaşarak bölüşmüyor, bizim gibi. Şimdi Türkiye’de hazırlayacağım bienal için onlardan belge istiyorum, kataloglara bakıyorum bir tek sanatçıya ulaşamıyorum. Böylece benim 1500-2000 sanatçıya ulaşmam için, o kişileri tek tek internetten bulmam, kartlarını biriktirmem, bir arşiv çalışması yapmam gerekiyor.

İzmir’de gerçekleşecek bu bienalin hazırlıkları nasıl gidiyor?

Bu hazırlayacağım bienalin ön çalışmaları bu şartlarla 4 yıldır devam ediyor. 4 yılda bu potansiyele ulaştım. İzmir’de büyük bir sanat bienali hazırlamanın çalışmaları içindeyim, 2011 Mayıs ayında bunu mükemmel bir şekilde yapmaya çalışacağız.

Bu büyük organizasyon insanlara neleri anlatacak?

Burda kafamızda büyütmememiz gereken bir şey var. Dünyada sanat bienallerini görünce bir tek şeyin çok önemli olduğunu anladım. Bizdeki gibi sanatın akademik yarış olmadığını, sadece kişilerin birey olarak kendileri olabildikleri kadar sanatçı olabildiklerini gördüm dünyada. Kişi eğer yüreğinin sesini dinleyerek kendisini ifade edebiliyorsa, ona saygı duyuyorlar. İsterse iki tane çöpten adam çizsin, bir sonraki tuvalinde ifade tarzının yine kendisi olması gerektiğini gördüm. Sanatçı olmak, kişinin kendisi olması demekmiş. Bizim en büyük yanlışımız, kendisi olabilen bir kişiyi ‘Neden biz olmadık?’ diye eleştirmemiz. Türkiye’de sanatçının kimliğine sahip çıkma duygusunu  elinden alma çabasından kaynaklanıyor. Güzel sanatlar öğrencilerine bakıyoruz, birinin atölyesinde o biri gibi 15 öğrenci yetişiyor. Bu umut, özgünlük, kendisi olabilme, bu kimlik arayışlarının en fazla sanatçıda olması gerekiyor ve bunların ezilmemesi gerekiyor. Eğitimde esas aldığım bir tek şey, teknik eğitimleri çok iyi olmalı.

Bienal fikrine destekleriniz nasıl?

Sponsor arayışına girdim, çok sayıda yerden destek sağlayacağız, öyle dışardaki gibi sanatçılar ciddi paralar vermek durumunda kalmayacaklar. Başvurular Mayıs’a kadar devam edecek ama neredeyse  şimdiden yeterli sanatçı sayısına ulaştık. Ege Üniversitesi Resim-Heykel Müzesi’ni,  Aziz Kocaoğlu da bize  Fuar alanını verecek. Böylece İzmir’de ilk sanat fuarı gerçekleşecek.

İstanbul’da henüz gerçekleşmiş bir bienal var. Onu nasıl değerlendiriyorsunuz?

İstanbul Bienali beni hayal kırıklığına uğrattı. Oradaki genç küratörler biraz basamakları görmeden atlıyorlar, sanki çağ onlarla başlamış gibi. Burada Türkiye’de binlerce insan var ve çok büyük oranı sanatı hiç bilmeyen kişiler. Tutup onların önüne kavramsal sanatı ve enstelasyonu koyarsanız burada ne oluyor diye bakarlar. Millet alay eder sizle. Adım adım çıkılacak bu merdivenler, bu halkı eğitmek gerekiyor. Önce insanlara sanatın düşünce olduğunu anlatalım ki düşünebilerek izleyebilsin. İnsanlara düşünen bir beyini empoze etmediğimiz için bugün bu durumdayız zaten. Önce toplumları var olan bir şeyi görme konusunda eğitmemiz gerekiyor. Biraz zaman ve yavaş ataklar gerekiyor, bunlarla her şeyi çok güzel başaracağımıza inanıyorum. Sağlıklı toplumlar için görmeyi bilen toplumlar gerekir, görmeyi bilen toplumlar için gösterdiğiniz şeylerin akılda kalması gerekiyor.

Bu arada, Su Gurubu’yla emektar çalışmalarınız da yılları aşıyor.

Su Grubuyla birlikte 40 etkinlik hazırladım. İlk, sokaklarda resim yaptım bağdaş kurup, Uluslararası Agamemnon Festivali çerçeveside. Bana dediler ki; “Sanatı sokağa düşürdü”. Hemen onun ardından resim yarışması için İtalya’ya gittik, bütün profesörler yerde bağdaş kurmuş resim yapıyorlardı. Benim sokağa düşmüş diyen akademisyen arkadaşlarım, sanatın sokaktan geldiğinin farkında bile değil henüz. Bizimkiler koltuk ararken millet yere bağdaş kurup resmini bitirmişti bile. Medici Yarışması’ndan dünya beşinciliği ve altıncılığıyla dönmüştüm. Buradan beraber gittiğimiz sanatçı arkadaşım dünya ikinciliğini almıştı. Bu iş böyle. Bu iş, görebildiğine kendi ruhunu katarak sanat olarak ortaya koymaktan geçiyor. Görmek bilmeyen böyle yürekler de böyle sadece eleştirerek vakit geçiriyorlar. Biraz sanatın içinde olanı destekleyin, elinden tutun. Sanatın içine olan kimsenin para kazandığına inanmıyorum. Sanattan gelen para sanata gidiyor. Bu insanlar sponsorlu çalışacak. Bizim gözümüz ne mekanda ne yatlarda ne katlarda, sadece bırakılan histe ve yürekte.

Su Grubu şu sıralarda neler yapıyor? Yeni sergileriniz neler?

Su Grubu olarak aktif olarak şu an için Altın Şehirlerimiz projesini bitirdi, 8 Mart Dünya Kadınlar gününde Ege Üniversitesi’nde büyük bir sergiye hazırlanıyoruz. Enstelasyonların ağırlıklı olarak yer aldığı çok hoş bir sergi olacak. Kadın olmanın duyarlılığı içinde, gruptan erkek arkadaşlarımız da katıldı ki bu sorunlara sadece kadınlar eğilmiş olmasın diye. Bereket Tanrıçası Artemis’le başladık. ‘Boş Ol’ adında bir tablo var mesela testinin kapıya konması ile ilgili. Alev gibi yüreği yanan ve bir şeyler yapmaya çalışan kadını anlattık. Bir kozanın içinde iki büklüm kendi dünyasında kapanan kadını anlattık. Duygusal resimleri anlatmayı seviyoruz biz. Bunu yaptıktan sonra da yazın yine ‘Altın Şehirlerimiz’ projesi ile İzmir’i tüm davet gelen şehirlerimize tanıtmaya gidiyoruz. Onlar orada Su Grubu’nu ağırlıyorlar biz de onlara harikulade bir sergi açıyoruz ve gittiğimiz yeri araştırıp onların resimlerini de yapıp, onlara bırakıyoruz. Bana denize yürümek, güneşe çıkmak yasak olduğu için, yine yazları resim yapıyorum.

Atölyede çalışmalarınız nasıl gidiyor?

Atölye çalışmalarımız devam ediyor. Benim kurslarım Salı, Çarşamba, Perşembe ve Cumartesi günleri.

Katılmak isteyenler nasıl ulaşabilirler? Galerinizde onları neler bekliyor?

Galerinin telefonundan ulaşabilirler. Galeri Seba olarak internet sitemiz var. Çok çaresiz olup çok yetenekli çocukları ücretsiz alıyorum atölyeye, onlara da bir grup ayırıyorum her zaman. Ben bir emekli astsubay çocuğuyum ve zaman geldi kurslara verecek paramız olmadı. Boyaların içinde resim yaptık. Hatta zaman sınırı da koymadım galeride, şu saatten şu saate kadar çalışılır diye. ‘Galeri kapanıyor, hadi evine git’ dedikleri zaman çok kızıyordum, bu zaman sınırlaması olmaması da buradan geliyor. Ne kadar yetenekli olursanız olun, yaratma yaratmayı tetikliyor ve çalıştığınız kadar sanatçı olabiliyorsunuz, eser üretebildiğiniz zaman daha farklı oluyor. Çok ağır bir eleştiri de bulundum Güzel sanatlar öğrencileri için. Sanatın çeşitli aktiviteleri var bu entelasyona, kavramsal sanatlara değiniyorum. ‘Artık biz okumayalım, bir duvar tepesinde oturalım. Sanat hakkında iki entelektüel kelime kullanırız, onu bunu eleştiririz, sanatçı oluruz’diye çocuklar çok farklı yönlere itiliyor. Çok üzücü bir şey bu. Öğretmenlerin havası, kasıntısı çocuklara yansıyor. ‘Biz o kadar büyüğüz ki kimse bize ulaşamaz’ derlerken ortada bir eserin olmaması çok enteresan. ‘Birine kızdım, eser üretmiyorum’.

Bu tip kasıntılı kadroya sahip birçok Güzel Sanatlardan bir şey çıkmıyor ama siz bugün galerinizde bütün güzel sanatlara öğretim kadrosu yetiştiriyorsunuz.

Daha çok ihtiyarlamadım, şimdilik doçent filan hepsi. Profesör olan yok ama ülkenin üniversitelerinde çok sayıda okulda öğrencilerim var. 20 yıldır 15 öğrenciden desem, 250-300 tane öğretim görevlim ve doçentim var. Çünkü hiç kaçan olmadı ve hepsi kazandı. Kimi liselerde, ortaokullarda resim öğretmeni oldu. Ben kendi öğrencilerime çok önemli bir şey önerdim. O da, ‘Önce ekmek paranızı kazanın’. Öğretmen olun sanatçı olunuyor beraberinde. Sanatçı Sigortası yok daha Türkiye’de. Sanatçılık meslek sayılmıyor, hobi olarak algılanıyor.

Öğretmen olunarak sanatçı olunmaz gibi yaygın bir kanı var. Ama şu zamanda hayalleri de bununla somuta dönüyor aslında.

Artık, bir atölyeyi çalıştırmak için de formasyon isteniyor. Aynı zamanda çok önemli bir şey başarıyorum burda, atölyeyi Halk Eğitim’e de bağladım. İzmirdeki ilk ruhsatlı sanat atölyesiyiz. Bir zamanlar İzmir’de atölye ruhsatı yoktu, atölyeler M.E.B’e bağlıydı. Sanat atölyesi diye belediyeden ilk ruhsat çıkaran kişiyim. Bakanlığa bir yazı yazdım ‘Ben atölye işletiyorum’ dedim, araştırdılar ve ‘Böyle bir iş kolu yok’ dediler. Resim üretilen, herkesin kendi başına özgün resim ürettiği bir yer yok, ‘kurs’ adı altında ya da sanat galerisi adı altında. Hem sanat galerisi hem atölye olan ilk ruhsat bende. Daha sonra bu yaygınlaştı tabi. Halk eğitime bağladım galeriyi çünkü iş kadını şu anda çoğunlukla öğrencilerim ya da iş adamı, çok aktif olarak çalışıyorlar. İleride bir atölye açmak istedikleri zaman formasyona ihtiyaçları olacak, bu nedenle de halk eğitime bağladım burayı. Ne kadar sağlıklı olacağım, ne kadar bu işi yapacağım belli olmaz ama onların ayaklarının üzerine sanat adına basmaları benim için çok önemli. Benim hayalim bu; 1. Kordonun sahilini buradan bütün otoparkların kalkıp resim yapan atölyelerle dolmasını istiyorum. Ben hayalimi kurayım da siz ister görün bunu ister gülün bana. Ben böyle bir İzmir hayal ediyorum.

Biraz da size dönelim. Bütün bu koşturmacaları yapan Seba Uğurtan’a, en başta sormamız gereken o soruya: Seba kimdir? Buralara kadar nasıl yetişti?

Sekiz çocuklu bir ailenin ortanca kızıyım. Bir emekli astsubay kızıyım. Ailemde babam ressamdı, orduda kaldığı dönemde ordu evinin duvarlarına duvar resimleri yapardı. Kendi ailesinden genetik faktörle kardeşlerimden dördü profesyonel sanatçı, ikisi resim öğretmeni, bugün profesyonel olarak resim yapıyorlar. Evin içinde hep sanat vardı. Sanatın olduğu her zaman neşe vardı, mızıka çalarak bizi çok mutlu eden bir babaya sahiptik. Akşamları toplanır, şarkılar söylerdik, kalabalık bir aile, kurallı ancak çok sevgi dolu bir ailede büyüdüm. Anadolu’nun çok çeşitli yerlerini gezdikten sonra İzmir Kız Lisesi’ne geldik ve lise 2 den sonra sanat hayatım aktif bir şekilde başladı. Anadolunun çeşitli yerlerinde böyle kurs imkanları yoktu hemen lise 1’de Devlet Resim Heykel Müzesi’ne yazıldım. O zamanlar Güzel Sanatlara Hazırlık diye bir şey yoktu, resim yapmayı sevenler giderdi galerilere. Buca Eğitim Fakültesi’ne birincilikle girdim, bütün girdiğim sınavları dereceyle kazandım ama o dönemde nişanlıydım ‘gidemezsin bir yere’ dendi.  Hatta gündüz yasaklandı, gece bölümüne girdi okul birincisi. Son sınıfta evlendim, bir oğlum oldu. O biraz büyüdükten sonra aktif olarak sanatın içerisine girdim. O zaman Obje Sanat Galerisi’ni açtım, o zaman hastalandım. O galeriyi eşim hediye olarak açtı aslında bana, çok sevdiğim bir şeyi yaparsam umut olur diye düşündü nitekim de öyle oldu. Ard arda çok değişik sanatçılarla çok değişik sergiler açmaya başladık.

Bir toplulukla çalışmak çok şeyi değiştirmiş ve çok şey katmış olmalı. Birlikte neler yaptınız?

Sanat Galerisi sahibi olmak çok güzel eğitiyor insanı, çok sayıda sanatçı tanıyor. Dünyada ve Türkiye’de sanat adına neler yapıldığının farkına varıyor. İlk günden beri bir atölyede 20-30 yıldır çalışan kişileri ben nadir gördüm. Bu galeride gerçekten hayatı paylaştığımız kişilerle vakit geçiriyoruz ve gönülleri o kadar zengin ki… Onlara, ‘Hergün biraz daha iyi eser yaratıyoruz o nedenle eski resimlerimizi devlet hastanesine hediye edelim’ diyorum, birden 160-200 tablo toplanıyor hastanelerinin duvarlarına resim hediye ediyoruz. Hadi gelin diyorum, Ege Üniversitesi’ne hediye edelim, 160 tablo da oraya hediye ediyoruz. Yani, üniversitelere, hastanelere, insanların umuda ihtiyacı olan ve çocukların sanatın içinde olmalarını sağlayacak bilhassa üniversitelerde aşina olmaları için, sanata karşı duyarlı olmaları için belki 1000’e yakın tabloyu bu şekilde kullandık. Daha sonra İzmir Fuarı’nda ilk defa açık alanda özgün resimlerin yer aldığı bir fuar alanı kurduk. Çamların altına minderler koyduk, çağdaş müzik örnekleri koyduk, akşamları gençler müzik yaptı. Mükemmel aydınlanmayla harikulade bir serginin gezildiği bir ortam hazırladık.

Duyarlılık çalışmalarınız başınızı ağrıttı mı hiç? Eminim çok olmuştur.

Dünya’da müzeleri gezmek için para toplanıyor, bunlar para karşılığı olmasın da birkaç çocuğun hayatını kurtaralım dedik ve Lösemili Çocuklar Vakfı’na bir telefon ettik. Bir sandık koyduk kapıya ‘Kim içeri girerse, hazırlayan ben dahil olmak üzere, birkaç kuruş bu sandığa atmadan içeri geçilmeyecek’ dedik. Çok ilginç bir şey oldu, bir gün biri bas bas bağırıyor kapıda, ‘Ben bu sandığa zorla para atmam’ diye. O sandığın ne olduğunun farkında bile değil insanlar. Birileri için bir şey yapmanın terbiyesine sahip değiller. Bir lösemili çocuğun hastane yataklarının alınacağı bir paraydı o. ‘Kadın kendisi kansermiş, zorla para topluyor’diye gazetelere düştüm. Sandığın benle alakası yok ki. Yani bu tür tepkiler normalde insanları vazgeçirir, ama bende tetikliyor. Ne derlerse desinler bu iş böyle olacak. Sanat eğitimi toplumları insanca içine alan önemli etkinlikler olduğu için bu kadar mücadele ediyorum. Böyle sohbetlerle yorulmak istemiyorum, benim ülkemin insanına yakışmıyor. Anlamlı yaşadığıma inanıyorum.

Bunun için de aktif olarak hep üretiyorsunuz.

Mesela Mardin’e gittik, Darül Zefaran Manastırı’nın duvar restorasyonlarını yaptık. Patrik İlyas Şakir Alkan’ın salonunu biz düzenledik. Müslüman bir kişi olarak da gurur duydum bununla. 8-10 metrekarelik tablolar İzmir’den özel kamyonlar tutarak, bütün grup arkadaşlarım yerlerde emekleyerek bu çalışmaları yaptık. Daha sonra Mardin Belediye Başkanı bizi ağırladı, onlara da Altın Şehir Mardin projesini götürdük. Belediye Başkanı çok duyarlıymış, o projenin tamamını satın aldı. Şimdi Mardin’de Su Grubu’nun hazırladığı bir Altın Şehir projesi var. Hayat doğru insanların elinde sanata karşı duyarlı kişilerin elinde olduğu zaman, daha anlamlı oluyor. Ona buna sataşan kişilerin elinde de sefil hale geliyor.

Akademik anlamda İzmir’de iki önemli kurum, iki önemli üniversite var. Onlara dair düşünceleriniz nelerdir?

Sanat adına bir şeyler yapmak istedikleri zaman insanlar yapar. İzmir’de Ege ve Dokuz Eylül Üniversitelerini karşılaştıralım. Dokuz Eylül Üniversitesi ‘nin başında Güzel Sanatlar Fakültesi var. Ege Üniversitesi’nin böyle bir fakültesi yok ama 4 büyük sanat galerisi, 10’a yakın küçük sanat galerisi var; Dokuz Eylül Üniversitesi’nin bir tane sanat galerisi Buca Eğitim Fakültesi’nin içinde bir salonda var, o da dökülüyor. Biri yapıp biri yapmayınca dikkat çekiyor. Yapmayan yapacak bu işin başka şansı yok.

Son olarak ülkemizde sanat ve sanatçının durumuna dair görüşleriniz neler?

Sanat güzel şey, herkes kendisi için yapmaz. Sanat para için yapılmaz. Sanat yapan kişiyi başının tacı yapacak insanlar. Sanatçıdan sergi açmak, davetiye basmak için para istenmez. Küçücük  emekli öğretmen maaşımla bir sanat galerisini açık tutabiliyorum, yapabileceksen bu işi yapacaksın. Artık benim ülkemin idarecileri benim ülkemde belirli yerlere sahip sanatçılara sahip çıkma zamanı geldi de geçiyor bile. Eğer bu sanatçılara sahip çıkılmazsa sanatçıların olumsuz görüşleri, ülkemiz açısından çok çağdaş yarınlar yaratmayacaktır. Acı çeken bir sanatçı patlama noktasına gelir, kasvetli resimlerle ülkemin aydınlık yüzünü dünyaya karanlık gösterir. Sağlıklı toplumlar, iyi yarınlar için, gelecekteki güzel sanatlar öğrencilerine örnek olmak için bu tür bienalleri hazırlayıp, onlara para kazanacakları bir taht bırakmak için mücadele vermeliyiz. Toplumun henüz saçmasapan algıladığı eserlerle bienal hazırlamayacak,basamağı adım adım çıkacak,  derinden toplum eğitilecek. Pis bir okulun içinde eserler sergileniyor. Bir kere bir sanat ortamında döküntüyü sunuyorsanız, döküntü bile cilalı olmalı. Döküntü dediğiniz şey tarihtir ve saygı duymamız gerekiyor. Yerler süpürülmemiş, çöpler ortada, e sanat yaptı kenara kağıt attı. Nedir o? Önce yerin çöpünü temizle, o kağıtları onun üzerine at. Ben vatanımın bir evladıyım ben bunu yapmak zorundayım. Duyarlı, hassas, çağdaş, laik, demokrat Türk kadını gibi hareket etmek zorundayım. Ben buyum yani. Bunu yapmaya da devam edeceğim.

Hayatta daima azimli, sanatı öldürenlere hatta gerçek ölüme bile meydan okuyan İzmir’li güçlü kadın ressam Seba Uğurtan’a bu samimi sohbetinden dolayı çok teşekkür ediyoruz. İzmir ve Türkiye adına çalışmaları her zaman takdir edilen sevgi dolu sanatçımıza yürekten sevgilerimizi iletiyor, başarılarının devamını diliyoruz.



Galeri Seba

Adres: Mithatpaşa Cad. No: 664/A Yalı, Alsancak – İZMİR
Tel: +90 232 445 33 40

http://www.galleryseba.com


Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
5 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Röportajlar

Burhan Özer: ‘Bir gün herkes suluboya yapacak’

21 Ocak 2010

Ezgi Esen, Serdar Gençer – Artimetre

Burhan Özer ve Serdar Gençer

Burhan Özer ve Serdar Gençer

Çok yoğun bir çalışma temponuz var, öncelikle bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Şu sıralar nerelerde dersler veriyorsunuz?

Pazartesi, Caddebostan’da; Çarşamba, Akatlar’da; Perşembe Hisarüstü’nde; Cuma, ARTEV’de, Cumartesi ve Pazarsa, Asmalımescitte atölyemde öğrencilerime ders veriyorum. Ben yapacağımı derste yapıyorum. Bugün atölyede olsam yine kağıdımı çıkarır, çektiğim fotoğraflardan ya da daha önce hazırladığım eskiz ve skeçlerden birini alır, resim yapardım. Bunu, öğrenciler arasında yapıyorum. O yüzden, sanat yapmaya nasıl zaman ayırıyorum? Hep onu yapıyorum çünkü.

Derslerde kullandığınız teknik öğrencilerinize ağır gelmiyor mu?

Ders verdiğim gruplar arasında 14-15 senedir öğrenen gruplar  var. Ders vermiyorum aslında, birlikte atölye yapıyoruz. Bazen evliliklerin bile birkaç sene sürmediği oluyor, bizim 14-15 sene kimisi ile 9. senesinde yine beraberiz. Demek ki insanlar o çalışmalarımızdan hoşnut. Bir doyum noktasına gelmiş değiller, hala bir şey alabiliyorlar diye düşünüyorum.

Resimleriniz derste bitiyor mu?

Tabi ki. Suluboya bunu gerektirir. Mesela buradaki  ambiyans çok güzel, şu an bir resim yapsam farklı olur. Sonra bir telefon gelir, kötü haber olabilir, çok iyi bir haber olabilir. Resme başladığınız anla bitirdiğiniz anki duygunuz aynı olmaz.

Resimleriniz ne kadar sürede bitiyor?

Ebatlarına göre değişiyor. Bazen ıslakken müdahale etmek gerekir, bazen üzerinden belli bir süre geçmesi gerekir. Kuruması için makineler var, çabuklaştırmaya yarıyor. Ama suluboyanın temelinde ‘rastlantılar ve tesadüfler’ var, o yüzden çoğunlukla müdahele etmeden beklemeyi tercih ediyorum.

Suluboya haricinde sanatınızda başka bir malzeme kullanıyor musunuz?

Tabi. Pastel, akrilik, guaj kullanıyorum ama ağırlıklı olarak suluboyayı tercih ediyorum. Bir doktor her konuda fikir sahibi olmalıdır ama bir konuda ihtisası olması gerekir. Sadece suluboya dahi yapsam onun için de resmin tüm inceliklerini bilmek, hepsine hakim olmak gerekir.

Resimlerinizde sık olarak İstanbul’u görüyoruz, ama çalışmalarınız arasında başka şehirler de var, kadın figürler de.

Venedik, Hollanda, Ankara, Adana, Paris resimlerim var. Gittiğim yerlerin resimlerini yapıyorum. Ama en çok İstanbul’dayım. İstanbul çok estetik, çok zengin bir şehir. Bana göre Ankara’da bir tek Kaleiçi resmedilebilir bir yer. İstanbul’unsa gerçekten hemen her yeri resmetmeye uygun. İstanbul’a aşık olduğum için belki de, aslında çok kötü şeyler de var bu şehirde. Bakış açısının farklılığı.

Biz okul hayatımız boyunca Pelikan’larla suluboya yaptık..

İşte bu yüzden suluboya gelişmiyor, suluboya tekniğinin eğitimi okullarda verilmiyor. Kağıtta hiç boş yer kalmayacak, badanacı mantığıyla öğretiyorlar. Hayatımı verdiğim suluboyadan bir dönem bu sebeplerden soğuyabilirdim. Şimdiki insanlar çok şanslı, öğrenmek istediklerinde ellerinin altında dünyalar var. Ben resim yapmaya başladığım zaman yüzlerce ressamın paletlerini incelemiştim. Sonra onlar arasında olmazsa olmaz olanları buldum. Onlar nelerdir diye baktığımda çok özel renkler buldum. Herkesin tamam dediği rengi ben nasıl kullanacağım, onu denemeye başladım. Kaliteli malzeme kullanmak istiyorsun, yüzlerce kağıt ve boya seçeneğin var. Kendim için yıllarca araştırdıklarımı bugün öğrencilerime derslerde aktarıyorum. Derste gelenlere bazen basit malzemelerle yapayım diyorum. Burada 3-4 saatinizi harcayacaksınız ve sonunda kötü bir şey çıkacak. İyi bir malzemeyle daha iyisi olabilir belki, ama suluboya emek ister, zaman çok önemlidir.

Bilinçaltımızda suluboyanın ucuz bir malzeme olduğuna dair bir kalıp var, yağlıboyaysa her zaman en pahalısıdır gibi bir görüşe sahibiz sanki.

Bugün bir kırtasiyenin önünde gördüm, büyük yağlıboya tüpleri vardı, 2.5 liraydı. Ucuz bir marka tabi ki. Ama aynı boyda 80-90 liraya boyalar da var. Parmak boyutunda bir tüp, suluboyada 50 lira. Ucuz alırsınız az verim alırsınız, iyisini alır işinizi tamamlarsınız. Yağlıboyadan hiç ucuz değil. Aynı ebatlardaki bir tuval ve iyi bir suluboya kağıdının da fiyatları aşağı yukarı aynı.

Her yaştan öğrencileriniz var mı?

Her yaştan kişiler suluboya dersi almak istemiyorlar. Pedogojik formasyon aldım, çocuklara ders verebiliyorum. Öğrenciyken anaokulunda 3 sene resim müzik öğretmenliği yaptım, harçlığımı çıkartmak için.

Suluboyayla ilgilenenlerin resim sanatının diğer dallarıyla ilgilenen kişilerden ne gibi farkları olabilir?

Suluboya; şiirsellik, transparanlık, hassasiyet gerektiriyor. Tembel insandan suluboyacı olmaz. Suluboyada bir şey oluşuyor, o arada iki seçeneğiniz var. Çok hızlı düşünmeniz lazım. Kararsızlık da olmaz. Pratik olunmalı, esnek olmak lazım. Espritüel, kıvrak zekalı olmak lazım. Biraz kendime iltifat gibi görünse de suluboyayla ilgilenen insanlar arasında gördüğüm ortak özellikler bunlar. İnsanlar yağlı boya yapıyor, akrilik yapıyor. Aynı bilgiyle suluboya yapmaya çalışıyor. Ne yapıyorsanız, onun inceliklerini bileceksiniz ki, size dönsün. Suluboyayı küçümseyen ressamlar var. Sevmeyebilirsin, basit gelebilir, ama bir gün yaparsın, konuşmaya hakkın olur. Benim arşivlerimde pastel de var guaj da var; öğrenciyken yaptığım afişler var, kitap tasarımları var. Bugün onları yapmam ama onları yapabiliyorum. Küçümsüyor muyum, hayır. Hatta ben okula resimli roman ressamı olmak için girmiştim. Hep söylerim, azın değeri çoktur. O yüzden suluboyaya karar vermiştim. Çok kötü olsan onuncu olursun. Öteki türlü en kötü bininci olursun, bilinmezsin.

25 Aralık’taki ‘Ressamların Gözüyle İstanbul Söyleşisi’nde iki ressamın sohbetini keyifle dinledik, söyleşi sizin için nasıl geçti?

Çok keyifliydi, ben daha çok soru gelsin isterdim ama belediye binasında süremiz kısıtlıydı. Oradaki arkadaşlar çok ilgiliydi, Peyami Bey ressam olduğu için zaten alt yapı hazırdı. Peyami Gürel öyle bir konu yakalamış ki, yıllarca sürecek bir program olur. Keşke süresi biraz daha uzun olsaydı, diğer programları merakla bekliyorum.

Türk resim sanatında suluboyanın geleceğini nasıl görüyorsunuz ?

‘Bir gün herkes suluboya yapacak’ diyorum.

Siz suluboyaya başladığıdınızdaki dönemle şimdiki dönemde suluboya arasında ne gibi farklar var?

Şu an ders verdiğim altı grup var. Bunların içinde pastel yapanlar da var, akrilik yapanlar da yağlıboya yapanla da… Şimdi bakıyorum hepsi suluboya yapıyor. Çünkü, insanın kendine ayıracağı zaman o kadar az ki, kendimizi dışında bizi bağlayan çocuklarımız, işimiz çok şey var. Benim en büyük şansım, işimin aynı zamanda hobim olması. Bugün ders vermesem yine resim yapacaktım. Dersten çıkıyorum, eve gitmeden atölyede bir şeyler hazırlıyorum. Eve gittiğimde resimle ilgili araştırma yapıyorum. İnsanlar bütün gün çalışıyorlar, resimle stres atmak istiyorlar. Psikolog önerisiyle geliyorlar, resim veya müzik seçeneklerinde resmi, daha sonra suluboyayı tercih etmiş insanlar. Küçük bir bloknot, küçük bir suluboya takımı, üç fırça, bir kap su, hepsi bu kadar. Yağlıboyada onlarca malzeme var, bir resme başladığınız zaman tüpünüzün kuruma riski var, yarım bırakma şansınız çok az. Suluboyada böyle bir risk yok, isterseniz açıkta bırakın gidin, dönün devam edin. Suluboyanın avatajları çok fazla. Öyle öğrenci arkadaşlarım var ki, yağlıboya dışında hiçbir şey yapmayacaklarını biliyorum. Onlar da kendilerini bu şekilde ifade ediyorlar. Kimi siyasetçi olarak kimi palyaço olarak kendini ifade eder, gerçi ikisine de gülüyorsunuz zaman zaman ama. Herkesin kendini ifade ediş biçimi var.

Bugün size yağlıboya yap deseler herhalde sizin için zorlama olur.

Zaman zaman yapıyorum. ‘Kararsız Çiçekler’ serisi yapmıştım. İrili ufaklı 80’e yakın yağlıboya tablo yapmıştım, bir iki tane kaldı elimde. Öğrenciliğimden beri hamursu boyayı seviyorum. Empresyonistler belki de o yüzden çok yakın geliyor bana. Resme bakınca dokunası gelsin insanın istiyorum.

Burhan Özer ve Serdar Gençer

Burhan Özer ve Serdar Gençer

Son olarak neler söylemek istersiniz?

Resimle uğraşan her insanın kendini sorgulaması lazım. Çok düzgün, detaylı şeyleri ben sevmem, ama hayranlık duyarsınız o başka. ‘Beni heyecanlandırmasına rağmen neden bunları yapmak istemiyorum? Ankara’yı seviyorsunuz ama orada yaşamak istemiyorsunuz. İstanbul, sefillik ama niye burada kalmak istiyorum? Bunları niye seviyorum, bunlar arasındaki fark ne?’ Derken yıllar önce bir gün aklıma gelen maddeleri yazdım, bugün hala onları söylüyorum. O hayranlık duyduğum resimlerde bulduğum, beni etkileyen şeyler bugün resmimde var. Ama kimse resmime bakıp ‘Bu Rembrandt’ diyemez. Hayranlık duyduğum o sanatçıların tortusu resimlerimde var ama resimlerim onlar gibi değil. İyi bildiğin şeyi yapmalısın, kendini ifade etmelisin, neyse artık onun adı. Siz yolunuza devam ediyorsunuz, o yol sizi zaman zaman yol ayrımlarına getiriyor. Bugün bu konuşma oluyorsa, benim 25-30 sene önce ‘ressam olmak istiyorum’ deyip, onu takip etmemin sonucudur.



Burhan Özer’in manifestosu diyebileceğimiz kendine ait bir yazısı ile röportajımıza son veriyoruz. Çok değerli üstadımıza ülkemiz sanatı ve geleceği adına yaptığı önemli çalışmalardan dolayı ve az vaktini bize ayırıp bu güzel sohbeti gerçekleştirdiği için kendisine yürekten teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Sürekli güncellenen, sade ve pratik bir tasarımı olan www.burhanozer.com adresinden sanatçıya ulaşabilir, burhan@burhanozer.com adresine maillerinizi gönderebilirsiniz.


‘Ben Resim yaparak yaşamımı belgeliyorum. Tanık olduğum doğaya aracılık edip, insanların onu görebilecekleri yere koyuyorum. Bizler daima kendimizi etkin kılma çabası içerisindeyiz. Hatta bu özümüzün temel bir ihtiyacıdır. Başkalarının katlandığı acılar elbette ki sanatçının içinde uyuşmamalı. Sanatçı, çağına, ülkesine, insanlara ve onların sorunlarına yabancı kalmamalıdır.

Sanat, insanın doğa ile hesaplaşması, toplumsal ve kişisel değerleri özümseme mekanizmasıdır. Sanat, hayatı kavramanın bir yoludur ve bir eylem biçimidir. Sanatçının amaçlarından birisi de duygu, düşünce ve heyecanlarını belli bir biçime kavuşturup başkalarına ulaştırmasıdır. Algı özneldir, doğa da ancak bir veri. Yaşamın biçimleri ile, biçimlerin yaşamı arasında hiçbir ilişki yoktur. Doğaya bakıp biçimlerimizi almalıyız sadece. Ona uygun rengi, duyguyu, ruhu biz katmalıyız. Bir anlamda duygunun mantıkla örtüşmesi diyebiliriz. Rengi sıradanlıktan çıkartıp plastik bir araç yapan, renkler arasındaki ilişki ve gerilimdir. Başka bir deyişle doğayı görsel bir dile çevirmek gerekir. Herkes kendi resmini yapar, konu seçimi olsa olsa bir çıkış noktası olur. Zaten bir resim, doğadaki bir şeyin taklidi değildir. Doğanın kuralları ayrı, resmin yasası farklıdır; gülün adını değiştirdiğimizde kokusunun değişmeyeceği gibi.

Yaşam önceden planlanamaz, kestirilemez, sürprizlere açıktır. Tesadüfler bazen olayların akışını değiştirebilirler. Suluboya da doğası gereği böyledir, bazen siz rastlantılara yön verirsiniz, bazen de rastlantılar sizi yönlendirir. Zaten suluboyanın amacı, gerçeği yansıtmak değildir. O gerçek, gerçeğin farklı bir yansımasıdır. Saydamlık, şeffaflık, şiirsellik esastır. Suluboyada gizem ve büyü olmalıdır. İnsan ruhu biliyoruz ki en hassas noktasına dokunulduğu zaman cevap verir. Bir şey çirkinse, gerçekten onu görmüyorsunuzdur. Bu yüzden doğa bazı özelliklerini fark edemeyenler için her yıl kendini tekrarlar ve yeniler, sanki bir şans daha veriyor gibidir. Çağımızın her şeyi enerjiye dönüştürüldüğü bir dönemi yaşıyoruz. Sesten hızlı araçlar, sistemler var. iletişimin maksimum noktada olduğu bu noktada insan bu akışa ilgisiz, duyarsız kalamıyor. Duygularında bitmeden rsme dönüşmesi gerekiyor bana göre bu isteğe ancak suluboya cevap verebilir. Malzemenin ruhunu tanıtmak gerek önce teknik beceri kısmı halledildikten sonra geriye sadece duygunun ifade bulması, biçime kavuşması kalıyor.’

Burhan Özer.


Etiketler:
Kategoriler: Röportajlar