<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Artimetre &#187; eleştiri</title>
	<atom:link href="http://www.artimetre.com/tag/elestiri/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.artimetre.com</link>
	<description>sanatın nabzı</description>
	<lastBuildDate>Thu, 29 Jul 2010 10:19:25 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.6</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Art Dubai Çağdaş Sanat Fuarı</title>
		<link>http://www.artimetre.com/2010/04/08/art-dubai-cagdas-sanat-fuari-sm-art-dubai/</link>
		<comments>http://www.artimetre.com/2010/04/08/art-dubai-cagdas-sanat-fuari-sm-art-dubai/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 Apr 2010 14:58:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ezgi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sanat Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[eleştiri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.artimetre.com/?p=3376</guid>
		<description><![CDATA[İster sanatı, ister turizmi geliştirmeyi hedeflemiş olsun doğru vizyon politika ve stratejilerle, kalifiye iş gücü çalıştırarak 15-20 Mart 2010 arası Dubai zenginleri ağırladı, parasına para kattı!!!]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img alt="" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/wp-post-thumbnail/_1k1Qh.jpg" class="wppt_float_left" /><p><em>Banu Küçüksubaşı &#8211; Artimetre</em></p>
<div id="attachment_3377" class="wp-caption alignright" style="width: 360px"><img class="size-medium wp-image-3377" title="Bahdad Lahooti" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/04/bahdad-lahooti-350x261.jpg" alt="Bahdad Lahooti" width="350" height="261" /><p class="wp-caption-text">Bahdad Lahooti</p></div>
<p><strong>Orayntalizm’e asırlar sonra verilen yanıtlardan başlıcası, ART DUBAI.<br />
</strong></p>
<p>Oryantalizm Batı’nın Doğu’ya bakış açısıdır.  19 yüzyıl ile birlikte Batı medeniyetleri çoğu zaman doğu toprakları üzerindeki sömürgeciliğini haklı çıkarmak üzere taraflı propaganda aracı olarak sanatı kullanmıştır. Bu bakış açısı hala günümüzde ki savaşlara da bahane oluyor.  İslam ve Batı medeniyeti arasındaki mücadelede Batı uygarlığı lehine veriler elde etmeye çalışılmasına Orta Doğu coğrafyasından son yıllarda gelen yanıt ve aksini gösterme yolunda yapılan  atılımların birçoğu da sanat üzerinden olmakta. Batıya yanıt batının sanat enstrumanları kullanılarak verilmekte. Doğu artık sanatsal üretimlerini sahipleniyor ve bunu da batıya satmayı beceriyor!!!</p>
<p>Art Dubai şu Orta Doğu coğrafyasında gerçekleştirilen birçok sanatsal faaliyetin başlıcası olan Çağdaş Sanat Fuarı. Fuara bu yıl Orta Doğu, Avrupa ve denizaşırı ülkelerden yaklaşık 70 kadar galeri katılım gösterdi. Avrupalı galerilerin çoğunun sahiplerinin doğu kökenli olup yurtdışında kendi coğrafyasının sanatçılarını tanıtma misyonu edinmiş olmaları dikkatimi çekti.</p>
<div id="attachment_3379" class="wp-caption alignright" style="width: 352px"><img class="size-medium wp-image-3379" title="Hassan Meer, Moon Series Photograpy" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/04/hassan-meer-moon-series-photograpy-342x300.jpg" alt="Hassan Meer, Moon Series Photograpy" width="342" height="300" /><p class="wp-caption-text">Hassan Meer, Moon Series Photograpy</p></div>
<p>Genelde başka fuarlar şehrin finans sektörünün yer aldığı bölgede yapılırken sanat fuarının Dubai’nin en pahalı otellerinin bulunduğu Jumeirah’da yapılması aslında yeni bir Arap kimliği oluşturma politikasının ve bu yolla  ön yargılı batı toplumunu yumuşatma ve daha çok turist çekme amacının bir parçası olduğu da gözden kaçmamalı. Yani sanat sadece sanat sektörüne ve bunun aktörlerine değil doğru politikalar güdüldüğünde bütünün refahına hizmet edecek bir kaynaktır. Sanatı çoğu zaman gereksiz bulan ve sadece 2010 Kültür Başkenti gibi hedefini tutturmasını  sağlayamadığı  projelerle kendi propagandasını yaptığını sanan hükümet rahatlıkla bu konuda bu faaliyetleri maddi ve manevi destekleyen ve ülkesini kalkındıracak &#8220;kültür politikaları&#8221; üretilmesini sağlayan  Dubai Şeyhi Al Maktoum’u örnek alabilir diye düşünüyorum.</p>
<p>Özellikle fuarın açılış akşamı davetlilerin çoğunun yabancı olması bu fuarın özellikle yabancılara ülkeyi tanıtmak, temelde batı kültürüne ait bir iletişim biçimi olan plastik sanat uygulamalarına sanılanın aksine açık olduklarının fakat bu pratikleri kendi kültürleri ölçüsünde yansıtma kararında olduklarının manifestosu gibiydi.</p>
<p>Gerçekten de fuarda yer alan eserler coğrafyanın geleneklerine ters düşecek şekilde bir çıplaklık ve pornografi içermemekle birlikte bu gibi dinsel ve geleneksel kısıtlamaların, çoğunluğu  yurtdışında yaşayan ve eğitim alan Orta Doğulu sanatçıların, sanatın temel ögeleri olan renk,biçim ve geometriyi İslam sanatının pratikleri ola gelen kaligrafi(hat), minyatür, çerçeve ile sınırlanmadığında sonsuza giden  geometrik ve bitksel motiflerle sentezleyerek başarılı soyut ve kavramsal işler çıkarmalarına sebep olduğu gözümden kaçmadı.</p>
<div id="attachment_3381" class="wp-caption alignright" style="width: 360px"><img class="size-medium wp-image-3381" title="Kate Eric" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/04/kate-eric-350x130.jpg" alt="Kate Eric" width="350" height="130" /><p class="wp-caption-text">Kate Eric</p></div>
<p>Orta Doğulu sanatçıların seçtiği konular ise genel olarak Emperyalizm eleştirisi, Amerikan işgaline tepki, Doğu Toplumlarında kadının kimliğinin sorgulanması, petrolün neden olduğu savaş ve getirdiği yıkım ile ilgili olmakla beraber tarihe mal olmuş İslam kaynaklı sanatların çağdaş yorumları idi. Fotoğraflara konu olarak da genelde Doğulu kadın, erkek ve çocuklara rastalanıyordu.</p>
<p>Avrupa, Amerika, Avusturalya’dan gelen ve Doğu kökenli olmayan galerilerde de  soyut ve kavramsal işler yanında doğuluların hoşuna gidebilecek arabesk kıvrımlar ve canlı renkli işler  yer aldi. Uzak Doğu’lu sanatçıların işlerin genelde doğu mistisizmin bir ögesi olan sabır ve süreci işleyen eserler çoğunluktaydı.Uzak  Doğulu sanatçıların eserlerinin bazıları tuval üzerine boncuk, payet vb. maddeler ile adeta dantel gibi işlenmişti. Bu sanatçıların bir diğer eğilimide parçalardan yola çıkarak bütüne ulaştıkları portreler resmetmekti. Her iki şekilde de Uzak Doğunun  uzun sürelere yayılan ve sabır erdemini geliştiren detaylı işleri felsefe ve geleneklerinin bir uzantısı olarak hala önem verdiklerinin göstergesiydi.</p>
<div id="attachment_3382" class="wp-caption alignright" style="width: 248px"><img class="size-medium wp-image-3382" title="Kim Dong Yoo &quot;Diana vs  Queen Elizabeth&quot;" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/04/kim-dong-yoo-diana-vs-Queen-Elizabeth-238x300.jpg" alt="Kim Dong Yoo &quot;Diana vs  Queen Elizabeth&quot;" width="238" height="300" /><p class="wp-caption-text">Kim Dong Yoo &quot;Diana vs  Queen Elizabeth&quot;</p></div>
<p>Fuara katılan tek Türk galeri Dirim Art’tı. Standında Ekrem Yalçındağ, Ramazan Bayrakoğlu, Ebru Uygun, Ghada Amer’in işlerini sergilerdiler ve satışlardan da gayet memnun olduklarını belirttiler. Bunun dışında Türk sanatçılardan Gülay Semercioğlu’nun bir işi İsviçreli bir galeri olan Galerie Kashya Hildebrand’ta Nazif Topçuoğlu’nun fotoğrafları ise Dubai’li bir galeri olan Green Art Gallery de yer aldı. Türk galeriler de bu tür uluslararsı fuarlarda yer almalılar diye düşünüyorum. Zaten fuarlara katılan bir elin parmağını geçmeyecek kadar Türk sanat galerisi var benim lafım diğerlerine. Galeriler gerek işletme anlayışı gerek sanatçı seçiminde reform yapmadıkları takdirde yetenekli,başarılı ve de genç sanatçılarımız  bu platformlarda yabancı galeriler üzerinden yerlerini alıyorlar ve alacaklar, fakat Türkiye ve Türk sanat piyasası maalesef bundan kar edemeyecek.<br />
Fuara yabancı basının ilgisi yoğundu. Organizasyon gayet başarılı fuar dışı plananlanan etkinlikler renkli ve doyurucuydu. Bunlar dışında Art Dubai de satışı yapılan birkaç iş ve fiyatları şöyle: Bahdad Lahooti ‘A cliche for mass media’ 4700 $, Nja Mahdaoui eserleri 14.000-45.000$ arası,Nazif Topçuoğlu ‘Suicide’ 9360$,Sadquain Naqqash 200.000$, Havy Kahraman ‘Passing Time’ 30.000$.</p>
<p>Faurdaki işleri alanların arasında Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri kraliyet ailesi üyeleri, Dubai, Katar, İran ve Avrupalı koleksiyonerler vardı. Avrupa basınının fuara ilgisi yoğundu. Doğu ile batının birleşme noktası olan İstabulda böylesi bir faaliyet ve uluslararası dolaşım beklenirdi. Bu ilgiyi bize göstermemelerinin sebebi bir kimliğimizin  ve kültür politikamızın olmaması maalesef. Dubai Emirinin kızı ve hanedan üyesi kadınlar açılıştan önce sergiyi gezdiler, galeri ve eserlerle tek tek ilgilendiler ve sorular sordular. Bizde ise bunu yapması gerekenler hala türbanı nerelerine takacaklarını düşüne dursun.</p>
<div id="attachment_3383" class="wp-caption alignright" style="width: 159px"><img class="size-medium wp-image-3383" title="Nja Mahdaoui, Oil On Canvas" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/04/nja-mahdaoui-oil-on-canvas-149x300.jpg" alt="Nja Mahdaoui, Oil On Canvas" width="149" height="300" /><p class="wp-caption-text">Nja Mahdaoui, Oil On Canvas</p></div>
<p>Bazı kişilerin ‘Para olduktan sonra tabi yapılır bunlar’ dediğini duyar gibiyim. Fakat Dubai’de gerçekten kumdan başka hiçbir şey olmamasına rağmen burayı otelleri, alışveriş ve iş merkezleri ve çeşitli uluslararsı fuarları  ile yatırım yapılacak ve para harcanacak bir nokta haline dönüştürmüşler. Düzenledikleri sanat fuarında bizdeki fuarları fersah fersah geçecek derecede çağdaş işlere yer vermişler. Bizde olay sadece satış kaygısı maalesef. Sanatsal içeriği dikkate alan yok. Sanat bir dil ve evrensel bir dil. İşte Araplar bu dili konuşarak ülkelerinin imajlarını parlatıyorlar ve paraya çeviriyorlar. Bizde ‘çağdaş’ adı altında sanat galerilerinde yer alan işlerin ve sanatçıların kaçı günümüzün çağdaş sanat lisanını konuşuyor sorarım size. Satıyor diye tekrar tekrar üretilen işlerden geçilmiyor Türkiye. 21. yüzyılın sanat dilini konuşmayı başaranları  yakında Sotheby’s de dinleyeceğiz zaten.</p>
<p>Bütün bunlar paradan çok vizyon meselesi. Bizim ülkemizin  de bunları ve hatta daha iyilerini yapacak kapasitesi olmasına rağmen vizyon sahibi insanlar dışlanıp en sonunda da yurtdışına kaçmak zorunda bırakılıyorlar. Halbuki olay her sektörde sen-ben çekişmelerinden öteye gidebildiğinde herkes kazanacak. ‘Senin sanatın benim dinime-düşünceme aykırı &#8220;Bu çok saçma kim alır bunu, satmaz bu canım&#8221; diye bir düşünceleri olsaydı Dubai başarılı olamazdı. Oryantalizmi doğuyu aşşağılamak için ortaya çıkaranların torunları bayıla bayıla eser aldılar, tatil ve alışveriş yaptılar. Halbuki Oryantalizme ilk cevabı verenler bizim Osman Hamdi’lerimiz, Halife Abdül Mecidlerimiz,  Halil Paşalarımızdı. Bizler onların misyonunu devam ettiremedik. Sonuçta ister sanatı, ister turizmi geliştirmeyi hedeflemiş olsun doğru vizyon politika ve styaratejilerle, kalifiye iş gücü çalıştırarak 15-20 Mart 2010 arası Dubai zenginleri ağırladı, parasına para kattı!!!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.artimetre.com/2010/04/08/art-dubai-cagdas-sanat-fuari-sm-art-dubai/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sakın “2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul!” Demeyin Bana! Artık Kusacağım Geliyor!</title>
		<link>http://www.artimetre.com/2010/03/20/sakin-2010-avrupa-kultur-baskenti-istanbul-demeyin-bana/</link>
		<comments>http://www.artimetre.com/2010/03/20/sakin-2010-avrupa-kultur-baskenti-istanbul-demeyin-bana/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 20 Mar 2010 11:24:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ezgi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[eleştiri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.artimetre.com/?p=3058</guid>
		<description><![CDATA[Sakın  “2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul!” Demeyin Bana! Artık Kusacağım Geliyor!
 Daha baştan söyleyeyim de… Sakın yanlış anlaşılmasın! 
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img alt="" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/wp-post-thumbnail/_xVDvO.jpg" class="wppt_float_left" /><p style="text-align: left;"><em>Ekrem Kahraman</em></p>
<p style="text-align: left;"><em><br />
</em></p>
<p><img class="alignright size-full wp-image-3062" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/03/baslik4.jpg" alt="" width="150" height="173" /></p>
<p><strong>Daha baştan söyleyeyim de…</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Sakın yanlış anlaşılmasın!</p>
<p>2010’a da, İstanbul’a da, <em>kültür başkenti</em> kavramını da, çağdaş düşünce, sanat ve kültüre de, bu uygarlıklar merkezi (başkenti), güzelim İstanbul’un <em>Avrupa kültür başkenti</em> olmasına da, demokratik devrimci aydınlanmacı uygarlık Avrupa’sına da,  hiçbir itirazım yok.</p>
<p>Aksine İstanbul bundan çok daha fazlasını hak ediyor…</p>
<p>İtirazım burjuva demokratik devrimci, aydınlanmacı Avrupa uygarlığının insani, kültürel, sanatsal, siyasal, tarihsel değerlerini gerçekten benimsemek, gelişmek bir yana bu aydınlanmacı birikimi ısrarla görmezden gelip onu reddedişe… Dahası bir yandan da bu büyük insanlık birikimini (Avrupa modernitesi) Amerikancı post modern safsatalarla <em>‘eskimiş, demode olmuş, tıkanıp donmuş ve çağdışı’</em> olarak gören, özünü sinsice boşaltıp salt bir kabuğa indirgeyen kaba bakış açısına… Fakat öte yandan da bu büyük tarihsel devrimci birikimi arsızca kendisine çıkar ve gelecek kapısı etmekten de kaçınmayan ikiyüzlü kültürel görgüsüzlüğe…</p>
<p>Avrupa kültür başkenti diye diye bir kültürsüzleşme odağı haline getirilen bu AKP’li belediyecilik faaliyetlerine, cehalet ve rant üzerine kurulan ve kültür başkenti programlarına sokulan sözde şehircilik projelerine, kaldırım döşemeciliğine…</p>
<p>İtirazım, kültür başkenti diye diye para peşinde bunca şaklabanlaşmaya, derin kültürel yozlaşmaya, sözde demokrasi ve ideal goygoyculuğuna, aşırı kirlenmiş güncel kofluğa…</p>
<p>Her nerede, kim ya da hangi kurum tarafından nasıl beceriliyorsa çağdaş diye diye çağdaşlığı iğdiş etmeye çalışan bu çağdaş kültürsüzlüğe, sanatsızlığa, insanlığı yok eden küreselleşmeci ideolojiye, derin hayalsizliğe ve ütopyasızlığa&#8230;</p>
<p>İtirazım bu şahane körlüğe, akılsızlığa, ufuksuzluğa, özsüzlüğe, kendine inançsızlığa, güvensizliğe, bu ümitsiz, amansız geleceksizliğe, basiretsizliğe…</p>
<p>Ah duyar gibiyim şimdi; yine denilecek ki: <em>“Bu ülkede ne zaman iyi bir şeyler yapılacak olsa hemen bir kulp takılıp eleştirilir; zamanı mı şimdi!”</em></p>
<p>Hayır, hayır tam zamanı!</p>
<p>Üstelik de kültürel S.O. S</p>
<p>(…&#8212;…)</p>
<p>Fakat benim derdim sadece bu da değil!</p>
<p>İtirazım bu vasatlığa, can sıkıcı ortalamaya…</p>
<div id="attachment_3060" class="wp-caption alignright" style="width: 310px"><img class="size-full wp-image-3060" title="Fazıl Say" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/03/cp139856_6034814352.jpg" alt="Fazıl Say" width="300" height="291" /><p class="wp-caption-text">Fazıl Say</p></div>
<p>İtirazım Fazıl Say’ın bestesi <em>‘İstanbul’</em>un ilk defa kendi ülkemizde, İstanbul’da değil de ancak bir diğer kardeş Avrupa kültür başkenti Ruhr’da çalınmak zorunda kalınmasına, buna yol açan kör hesapsızlığa, yönetim densizliğine…</p>
<p>Hayalsiz, hesapsız, kitapsız, kütüphanesiz, galerisiz, müzesiz, kültürsüz kültürsüzlüğe…</p>
<p>Tarihsel, geleneksel kültürüne bile sahip çıkmakta bunca yıldır aciz kalmış bu sahte kültür severliğe (!)… Sürekli olarak ikiyüzlü davranmakta marifet bulan, çağdaş bir düşünce/sanat/kültür ütopyası, programı, projesi olmayan bir iktidarın/ülkenin hangi yüzle, hangi kültürle hangi Avrupa’nın kültür başkenti olabileceğinin söylenebilmesine…</p>
<p>Aklı başında sayılan bazı sözde aydınların, sanatçıların, kültür adamlarının, güncel akılların da buna inanabilmesine…</p>
<p>Eğer gerçekten de öyle bir niyetiniz varsa siz önce kendi ülkenizin bir ya da birkaç şehrini <em>kültür </em>üreten bir merkeze, sonra da sadece Avrupa’nın değil bütün dünyanın gıptayla baktıkları <em>kültür başkenti</em> haline getirin de görelim…</p>
<p>Siz önce kendi insanınızı, toplumunuzu düşünce/sanat/kültür üreten, üretilenlerin özgürce paylaşıldığı çağdaş ve özgür bir Türkiye’de yaşatın da görelim. Bakın bakalım o zaman aslında bir turizm faaliyetinden ibaret o kıytırık unvanlara bu kadar sevinmenize, böbürlenmenize gerek kalacak mı?</p>
<p>Haydi diyelim ki kendi ülkeniz için bu kadarcık bile hayaliniz, ütopyanız, planınız, programınız yok. Siz İstanbul’u önce kendi ülkenizin gerçekten de kültür üreten başkenti haline getirip de göğsünüzü gere gere bunu bütün dünyaya ilan etseniz ya… Bu da mı aklınıza gelmiyor ey akıllılar! Elerinizdeki bunca olanağa rağmen buna da mı gücünüz yok? Sizlere sanatı, kültürü, kültür başkenti olmayı, ütopyayı, çağdaş demokrasiyi, insan haklarını, hukuku vb illa da ABD ya da AB’nin mi hatırlatması gerekiyor?</p>
<p>Nerede Avrupa kültür başkenti olarak böbürlendiğiniz İstanbul’un çağdaş sanat galerileri, müzeleri, çağdaş konser salonları, tiyatroları, konferans salonları, çağdaş kütüphaneleri?</p>
<p>Nerede ülkenizin modern, çağdaş sanat ve kültür kurumları, hani bunun için ayrılmış yeterli devlet olanakları, bütçeleri?</p>
<p>Hani nerede, hangi koşullarda sanat üretiyor çağdaş sanatçılarınız, sanatınız, kültürünüz, sanat/kültür kurumlarınız ne durumda? Hani çağdaş düşünürleriniz, felsefecileriniz, kültür adamlarınız, kültür dergileriniz, araştırma/planlama kurumlarınız, kendi yetiştirdiğiniz ve dünyaya sunup da insanlığa katacağınız sanat/kültür değerleriniz?</p>
<p>Düşüneni, konuşanı, yazanı, yapanı, gazeteciyi, kültür adamını, üniversite rektörlerini, siyasi parti liderlerini, milli kurtuluş savaşı mirasçısı askerleri, hukuku, insan haklarını hukuksuzca Silivri hapishanelerine koyup da hangi kültürün başkenti olunabilir ki Allah aşkına?</p>
<p>Eğer bu sorulara hesap soran gözlerimizin içine bakarak başınızı dik tutup da ve gururla cevap veremiyorsanız ne yapsanız fasa fiso…</p>
<p>İtirazım bütün bu fasa fisolarınıza…</p>
<p>İtirazım sahici ve samimi olmayan niyetlerinize, sözde planlarınıza, programlarınıza, özgün ve çağdaş olmayan güncel hezeyanlarınıza…</p>
<p>Aha buradan altını çiziyorum ki; bir sanatçı olarak eğer gaflete düşüp de sizin o çağdaşlık diye sunmaya çabaladığınız güncel körlüğünüze ortak olursam, eğer kültür-sanat diye yutturmaya çalıştığınız bunca yaygara ve yolsuzluğa batmış, kalitesiz <em>taşra panayırı</em> filminizde rol alırsam yuh olsun bana!</p>
<p>Bu, bu ülkenin onurlu geçmişine ve geleceğine verilmiş bir namus sözüdür!</p>
<p>Başkasını bilemem, bir şey de diyemem! Ama kendimi bilirim: Avrupa kültür başkenti fonlarınızdan gelip de gırtlağımdan 3 kuruşunuz geçmez!</p>
<p>Fakat eğer farkına varamayıp da dolaylı bir yoldan geçerse de her kuruşu, her lokması haram olsun bana! Eğer bir gün bir yerlerde o alabildiğine kirlenmiş AB fonları bütçelerinizden 3 kuruş para alma niyetiyle “<em>hiç olmazsa günlük harcamalarımı karşılayayım bari”</em> diye taşra tüccarı kurnazlığıyla küçük, akıl almaz, sipariş projeler hazırlayarak etrafınızda el pençe divan dolaşırken gören olursa beni, yuh olsun bana!</p>
<p>İsmime de, varlığıma da, bugüne kadar düşünce, sanat, kültür adına onca yaptıklarıma da, hala söndürülemeyen içimdeki derin insani, devrimci sanatçı ruhuma da, aklıma da, ayaklarıma da, hayatıma da yuh olsun!</p>
<p>Aha buradan bir kez daha ikaz ediyorum kendimi: Bugüne kadar olduğu gibi, sanat/kültür ortamındaki diğer benzer onurlu, kardeş sanatçılar, yazarlar, düşünürler, siyasiler ve kültür adamları gibi… bütün dürüst ve namuslu insanlar gibi… adam gibi… aydın gibi… gerçek sanatçı gibi… ve her nerede, ne olursa olsun…</p>
<p>Yine hep böyle bu <em>‘han-ı yağmacı’ ‘egemen sisteme muhalif’</em>, onurlu, ahlaklı akıllı, bilgili, birikimli, dürüst, çalışkan, dik duruşlu ve hayalperest kal ey Ekrem Kahraman!</p>
<p>Ya sizler, ey köşe başlarını ele geçirmiş bu devrin güncel<strong><em> ‘</em></strong><em>han-ı yağma’</em>cıları? <em> </em></p>
<div id="attachment_3069" class="wp-caption alignright" style="width: 253px"><img class="size-medium wp-image-3069" title="Tevfik Fikret" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/03/Untitled-1-243x300.jpg" alt="Tevfik Fikret" width="243" height="300" /><p class="wp-caption-text">Tevfik Fikret</p></div>
<p>Sizlere de ancak <strong>Tevfik Fikret</strong>’in o ünlü şiiri armağan edilir artık!</p>
<p>Başka ne denilebilir ki?</p>
<p>Tam zamanıdır!</p>
<p><strong>“</strong><strong><em>Han-ı Yağma</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>Bu sofracık, efendiler &#8211; ki iltikaama muntazır</em></strong></p>
<p><strong><em>Huzurunuzda titriyor &#8211; bu milletin hayatıdır;</em></strong></p>
<p><strong><em>Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtaz</em></strong><strong><em>ır!</em></strong></p>
<p><strong><em>Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hupur…</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,</em></strong></p>
<p><strong><em>Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>Efendiler pek açsınız, bu çehrenizden bellidir</em></strong></p>
<p><strong><em>Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?</em></strong></p>
<p><strong><em>Bu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftehir!</em></strong></p>
<p><strong><em>Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir…</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı zi-safa sizin,</em></strong></p>
<p><strong><em>Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say</em></strong></p>
<p><strong><em>Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray,</em></strong></p>
<p><strong><em>Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;</em></strong></p>
<p><strong><em>Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay…</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,</em></strong></p>
<p><strong><em>Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar</em></strong></p>
<p><strong><em>Gurur-ı ihtişamı var, sürur-ı intikaamı var.</em></strong></p>
<p><strong><em>Bu sofra iltifatınızdan işte ab ü tab umar.</em></strong></p>
<p><strong><em>Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar…</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,</em></strong></p>
<p><strong><em>Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını</em></strong></p>
<p><strong><em>Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini</em></strong></p>
<p><strong><em>Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini.</em></strong></p>
<p><strong><em>Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini…</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,</em></strong></p>
<p><strong><em>Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!</em></strong></p>
<p><strong><em>Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!</em></strong></p>
<p><strong><em>Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,</em></strong></p>
<p><strong><em>Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak…</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı pür-neva sizin,</em></strong></p>
<p><strong><em>Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!”</em></strong></p>
<p>…</p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Fakat sakın sanattan, kültürden, kültür başkentinden, çağdaşlıktan, insanlıktan söz etmeyin bana!</p>
<p>Sanat da, kültür de, çağdaşlık da sizin o günübirlik alabildiğine <em>‘paragöz’</em>, <em>‘gelgeç’</em> plastik, güncel yollarınızdan asla geçmez!</p>
<p>Olur a eğer gaflete düşüp geçerse de aç/susuz kalır, kurur ve oradan bir daha asla yeşermez!</p>
<p>Hani ne demişler:</p>
<p><em>“Dökme suyla değirmen taşı dönmez!” </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em> </em></p>
<div id="attachment_3061" class="wp-caption alignright" style="width: 360px"><img class="size-medium wp-image-3061" title="Ruhr, Almanya" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/03/fft5_mf72961-350x231.jpg" alt="Ruhr, Almanya" width="350" height="231" /><p class="wp-caption-text">Ruhr, Almanya</p></div>
<p><strong>Ne olmuş, ne olmuşmuş da İstanbul Avrupa Kültür başkenti olmuşmuş?</strong></p>
<p>Hikaye şu:</p>
<p>Üç şehir: <strong>Essen?Ruhr</strong> (Almanya), <strong>İstanbul </strong>(Türkiye), <strong>Peç</strong> (Macaristan).</p>
<p>Üçü de bu yıl  <em>“2010 Avrupa Kültür Başkenti”.</em></p>
<p>Fakat İstanbul’da bizimkilerin kopardıkları yaygaraya, sanal <em>olacaklar/yapılacaklar</em> iddiasına bakarsan sanırsın ki sadece İstanbul Avrupa’nın kültür başkenti.</p>
<p>Sanırsın ki bütün Avrupa bir araya gelmiş de <em>“çok hak ediyor, bu yüzden de  bu yıl da kültür başkentimiz İstanbul olsun bari!”</em> demişler.</p>
<p>Sanırsın ki İstanbul’un yanı sıra Essen/Ruhr ve Peç şehirleri de Avrupa kültür başkenti filan değiller. Çünkü ne konuşmalarda, ne programlarda bu şehirlerin adları geçiriliyor. Aksine ıkına sıkına bu şehirlerin adları gizlenmeye, anılmamaya, görülmemeye, onların adında İstanbul geçen olağan, sahici programları bile telaffuz edilmemeye çalışılıyor.</p>
<p>Elbette bu da bir <em>“kültür”</em> olsa gerek ama neyin kültürü?</p>
<p>Oysa <em>“kültür başkenti”</em> projesi Avrupa’da çeyrek yüzyıldır gürültüsüzce uygulanıp duran, hayatlarının sıradan bir parçası ve olağan bir AB projesi. Bizim için ise kültürden, sanattan çok Türkiye’nin tepesinde sallanıp durulan, kılıç biçiminde olağan bir siyasi faaliyet… Kim yaparsa yapsın, öyle abartıldığı gibi bundan ötesi de, fazlası da yok aslında…</p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Bakın ne olmuş da, nasıl olmuşmuş da kültür adına İstanbul gibi onca badireden geçmiş, büyük tarihsel birikimlere, tecrübelere sahip, görmüş geçirmiş bir şehir bile böyle zaafa düşmüş, düşürülmüş?</p>
<p>Bilindiği üzere, <em>Avrupa Kültür Başkenti</em> kavramı başlangıçta dönemin <strong>Yunanistan</strong> Kültür Bakanı <strong>Melina Mercouri</strong>’nin önerisiyle <em>“Avrupa kültürüne değer katan, Avrupa’ya katkı sağlayan”</em> Avrupa kentlerini onurlandırmak ve Avrupa içi dolaşımı teşvik amacıyla ilk kez, 1980’li yıllarda dillendirmeye başlanmış. Önerinin Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi tarafından benimsenmesiyle de bu unvana ilk kez Mercuri’nin Yunanistan’ın başkenti <strong>Atina </strong>1985’te sahip olmuş.</p>
<p>Unvan 1985-2000 yılları arasında daha baştan belirlendiği gibi sadece AB’ye üye ülke şehirlerinden birine verilmiş. Fakat 2000 yılına gelindiğinde yeni bir kültürel özgürlük/anlayış adına değil ama <em>“yeni bir bin yıl”</em> nedeniyle hem aynı yılda birden fazla kente, hem de AB adayı olan ülkelerin şehirlerine de verilmeye başlanmış…</p>
<p>Peki, bugüne kadar Avrupa’da hangi şehir <em>kültür başkenti</em> şanına kavuşmuş, şöyle bir hatırlayalım:</p>
<p>1985. <strong>Atina</strong> – Yunanistan</p>
<p>1986. <strong>Floransa</strong> – İtalya</p>
<p>1987. <strong>Amsterdam</strong> – Hollanda</p>
<p>1988. <strong>Berlin</strong> – Almanya</p>
<p>1989. <strong>Paris</strong> – Fransa</p>
<p>1990. <strong>Glasgow</strong> – İskoçya</p>
<p>1991. <strong>Dublin</strong> &#8211; İrlanda</p>
<p>1992. <strong>Madrid </strong>– İspanya</p>
<p>1993. <strong>Anvers</strong> – Belçika</p>
<p>1994. <strong>Lizbon </strong>– Portekiz</p>
<p>1995. <strong>Lüksemburg</strong></p>
<p>1996. <strong>Kopenhag</strong> &#8211; Danimarka</p>
<p>1997. <strong>Selanik</strong> &#8211; Yunanistan</p>
<p>1998. <strong>Stockholm</strong> – İsveç</p>
<p>1999. <strong>Weimar</strong> &#8211; Almanya</p>
<p>2000. <strong>Avignon</strong> &#8211; Fransa,<br />
<strong> Bergen</strong> &#8211; Norveç,<br />
<strong> Bologna</strong> &#8211; İtalya,<br />
<strong>Brüksel</strong> &#8211; Belçika,<br />
<strong> Helsinki</strong> &#8211; Finlandiya,<br />
<strong>Krakov</strong> &#8211; Polonya,<br />
<strong>Reykjavik </strong>- İzlanda,<br />
<strong>Prag </strong>- Çek Cumhuriyeti,<br />
<strong>Santiago de Compostela</strong> &#8211; İspanya</p>
<p>2001. <strong>Porto </strong>- Portekiz,</p>
<p><strong> Rotterdam</strong> &#8211; Holanda</p>
<p>2002. <strong>Bruges</strong> &#8211; Belçika,</p>
<p><strong>Salamanca </strong>- İspanya</p>
<p>2003. <strong>Graz </strong>- Avusturya</p>
<p>2004. <strong>Genova</strong> &#8211; İtalya,</p>
<p><strong>Lille</strong> &#8211; Fransa</p>
<p>2005. <strong>Cork</strong> &#8211; İrlanda</p>
<p>2006. <strong>Patras </strong>- Yunanistan</p>
<p><a href="http://www.mcesr.public.lu/presse/annee_culturelle_2007/index.html" target="_blank">2007. <strong>Lüksemburg</strong></a></p>
<p><a href="http://http/www.sibiu2007.ro" target="_blank"><strong>Sibiu </strong>[Romanya]</a></p>
<p><a href="http://www.culturelive09.lt/" target="_blank">2008. <strong>Stavanger</strong> [Norveç]</a></p>
<p><a href="http://www.liverpool08.com/" target="_blank"> <strong>Liverpool</strong> [İngiltere]</a></p>
<p><a href="http://www.culturelive09.lt/" target="_blank">2009. <strong>Vilnius</strong> [Litvanya]</a>,</p>
<p><a href="http://www.linz09.at/de/index.html" target="_blank"><strong>Linz</strong> [Avusturya]</a></p>
<p><a href="http://www.essen-fuer-das-ruhrgebiet.ruhr2010.de/" target="_blank">2010. <strong>Essen/Ruhr</strong> [Almanya]</a>,</p>
<p><a href="http://www.istanbul2010.org/" target="_blank"> <strong>İstanbul</strong> [Türkiye]</a>,</p>
<p><a href="http://www.pecs2010.hu/" target="_blank"><strong>Peç </strong>[Macaristan]</a></p>
<p>Önümüzdeki 2011 yılında da <a href="http://www.turku2011.fi/" target="_blank"><strong>Turku</strong> [Finlandiya]</a> ve <a href="http://www.tallinn.ee/" target="_blank"><strong>Tallinn</strong> [Estonya]</a> Avrupa kültür başkentleri olacaklarmış…</p>
<p>Sonrakiler de şimdiden belliymiş…</p>
<p>…</p>
<p>Fakat burada ilginç bir ayrıntı var ve işin sırrı da bu ayrıntıda gizli zaten.</p>
<p>Her ne kadar kültür başkenti olarak seçilmiş olsa da bu şehirler arasında sadece İstanbul Avrupa tarafından doğrudan Avrupa’ya ait bir kültür/şehir sayılmıyor.</p>
<p>Kaldı ki zaten Türkiye de AB üyesi değil ve AB’nin bugünkü benmerkezci kafası değişmediği sürece hiçbir zaman da yapılmayacak.</p>
<p>Çünkü öyle bir <em>muhtemel niyet ve irade</em> AB’de hala yok.</p>
<p>Çünkü Avrupa-Batı için kendi deyimleriyle İstanbul -ve elbette Türkiye- <em>‘her zaman ve şimdi’</em> daima <em>‘Orient’</em>&#8230;</p>
<p>Yani onlara göre İstanbul-Türkiye kendileri gibi Avrupa-Batı değil daha baştan Doğu… Bu yüzden de ortada kültür dışı başka bir hesap durumu söz konusu…</p>
<p>Her nedense Avrupa kültür başkenti olan her şehir doğrudan uluslararası seçici kurulun önerisi ve Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi inisiyatifi ile seçilirken sadece İstanbul bizimkilerin oluşturmuş oldukları sözde <em>‘sivil toplum hareketi’</em>nin ısrarı ve mahareti ile Avrupa kültür başkenti seçilmiş.</p>
<p>Niye?</p>
<p>Çünkü iktidarda AB yanlısı AKP hükümeti bulunsa da Türkiye Cumhuriyeti devletiyle AB arasında hala tarihten gelen derin bir kültürel/siyasi menfaat çatışması var. Siz görmezden gelip yok deseniz de var. Bu yüzden de sözünü etmiş oldukları o sivil toplum hareketleri ile AB arasında kültürel olmaktan çok doğrudan AB çıkarlı siyasi bağlantılar ve ilişkiler söz konusu ve bu iki kültür arasında olması gerekenden çok daha farklı bir zeminde yürüyor&#8230;</p>
<div id="attachment_3063" class="wp-caption alignright" style="width: 160px"><img class="size-full wp-image-3063" title="Sir Jeremy Isaacs" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/03/Sir-Jeremy-Isaacs.jpg" alt="Sir Jeremy Isaacs" width="150" height="180" /><p class="wp-caption-text">Sir Jeremy Isaacs</p></div>
<p>IKSV’nin kendi Web sitesinden öğrendiğimize göre, uluslararası seçici kurulun başkanı, İngiliz Sir <strong>Jeremy Isaacs</strong> da bu durumu doğruluyor. Isaaks 2010 seçimiyle ilgili yapmış olduğu basın toplantısında, İstanbul’un hangi kültürel değerlerinden ötürü böyle bir karar verdiklerini şöyle açıklıyor: <em>“İstanbul önerisinin hazırlanışında görülen, hem aşağıdan yukarı olan süreç hem de sivil toplumun etkin işlevi, (seçimde) kritik nitelikler olarak görülmüştür.”</em></p>
<p>Yani neymiş?</p>
<p><em>“Aşağıdan yukarı bir süreç… sivil toplum… etkin işlev… ve kritik işlev…”</em></p>
<p>Yani kültür, ulusal kültür, tarihsel kültür, Doğu-Batı kültürü, çağdaş kültür, kültürler arası diyalog filan hak getire… Ne varsa ne yoksa o çok anlamlı <em>kritik işlev</em>de…</p>
<p>O nedenle de iddiam o ki salt bu nedenlerle bile şu andaki Avrupa/AB -gerçek Avrupa uygarlığına yabancılaşarak onun karşıtı haline gelmiş olan Avrupa-, Türkiye’de cumhuriyet kültürüne bağlı hiçbir şehre o şatafatlı unvanı layık görmez!</p>
<p>Örneğin Ankara  hiçbir zaman Avrupa kültür başkenti seçilemez…</p>
<p>Anti emperyalist tutumunda direndiği ve cumhuriyetin merkezi olmaya devam ettiği sürece vermezler çünkü…</p>
<p>Ne demişti Hürriyet Gazetesi köşe yazarı <strong>Yılmaz Özdil</strong>?</p>
<p><em> “Tırışkadan Teyyare!”</em></p>
<p>Kardeşim benim!</p>
<p><em> </em></p>
<p><em>“Ayniyle vaki!”</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.artimetre.com/2010/03/20/sakin-2010-avrupa-kultur-baskenti-istanbul-demeyin-bana/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>En Pahalı Mı? En Değerli Mi? &#8211; Ekrem Kahraman</title>
		<link>http://www.artimetre.com/2010/02/13/en-pahali-mi-en-degerli-mi-ekrem-kahraman/</link>
		<comments>http://www.artimetre.com/2010/02/13/en-pahali-mi-en-degerli-mi-ekrem-kahraman/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 13 Feb 2010 10:24:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bienal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[eleştiri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.artimetre.com/?p=2682</guid>
		<description><![CDATA[Ekrem Kahraman
Sanat A.Ş. 
FORBES (Türkiye) ekonomi/finans dergisi Ekim/2009 sayısında Türkiye’nin “En Pahalı Ressamları 50” başlıklı bir dosya yayımladı. Dosya içerisinde bu ‘en pahalı 50 ressam’dan oluşturulmuş bir de isim listesi/sıralaması yer alıyor. Liste birkaç yıldır ticari olarak aşırı zorlanıp sıkıştırılan ve altüst edilen sanat piyasasını biraz daha karıştırmaya yetti de arttı bile. Zaten ortamda bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_2683" class="wp-caption alignright" style="width: 360px"><a href="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/02/mavi-senfoni1.jpg"><img class="size-medium wp-image-2683" title="mavi-senfoni" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/02/mavi-senfoni1-350x198.jpg" alt="mavi-senfoni" width="350" height="198" /></a><p class="wp-caption-text">Mavi Senfoni - Burhan Doğançay</p></div>
<p>Ekrem Kahraman</p>
<p><strong>Sanat A.Ş. </strong></p>
<p><strong>FORBES</strong> (Türkiye) ekonomi/finans dergisi Ekim/2009 sayısında Türkiye’nin “En Pahalı Ressamları 50” başlıklı bir dosya yayımladı. Dosya içerisinde bu ‘en pahalı 50 ressam’dan oluşturulmuş bir de isim listesi/sıralaması yer alıyor. Liste birkaç yıldır ticari olarak aşırı zorlanıp sıkıştırılan ve altüst edilen sanat piyasasını biraz daha karıştırmaya yetti de arttı bile. Zaten ortamda bir süredir bienaller ekseninde oluşturulmaya çalışılan <em>güncel sanat</em> merkezli uluslararası isimler manipülasyonu ile <strong>İstanbul Modern Sanat Müzesi</strong> kanalıyla yaratılmaya girişilen <em>yeni değerler</em> hiyerarşisi sanat çevrelerinde yeterince tartışma yaratmıştı.</p>
<p>Buna bir de <strong>Burhan Doğançay</strong>’ın 1 milyon TL açılış fiyatıyla müzayedeye çıkarılan bir resminin 2.777.000 TL’ye satılması da eklenince övgüler, dedikodular, soru işaretleri bir kez daha ortalığı kaplamakta gecikmedi.</p>
<p>Basına yansıyan bilgilere göre resmi yine FORBES’in dünyanın ‘en zenginleri’ listesine yerleştirilen <strong>Murat Ülker</strong> satın almış. Satış sonrasında Murat Ülker ile resmin asıl sahibi olup da müzayede kanalıyla satışa çıkaran <strong>Oktay Duran</strong>’ın iş dünyasında ortak oldukları ortaya çıkmış. İlginç! Fakat burada ilginç olan bir başka nokta daha var: “En pahalı 50 ressam” listesinde daha aradan bir ay bile geçmeden sıralama değişmiş durumda. Yani artık o listede <em>ikinci</em> olan birinci, <em>birinci</em> olan da ikinciliğe düşmüş bile…</p>
<p>Hatırlayalım: söz konusu resim müzayedeye <em>“Pazar günü şehirde milli maç havası esecek”</em>&#8230;<em> </em>kehanetleriyle konulmuş, sanatçısı ise <em>“resminin 1 milyon TL’ye satılmaması durumunda Türkiye’de bir ‘felaket’ yaşanacağını…”</em> ileri sürmüş ve hemen arkasından da <em>“Resmim satılmazsa bence Türkiye sanat meselesini kapatsın”</em> demişti. Sanatçıya göre eğer <em>“ Bu resim yüksek fiyata satılırsa dünyada pek çok galerinin dikkatini çekecek, yabancı koleksiyonerler Türkiye’ye gelecek”</em>ti.</p>
<div id="attachment_2684" class="wp-caption alignright" style="width: 360px"><a href="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/02/Omer-Uluc.jpg"><img class="size-medium wp-image-2684" title="Omer Uluc" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/02/Omer-Uluc-350x270.jpg" alt="Omer Uluc" width="350" height="270" /></a><p class="wp-caption-text">Ömer Uluç - (1931 - 28 Ocak 2010)</p></div>
<p>Açıklamalara göre, ayrıca aynı müzayede de <strong>Fahrelnisa Zeid</strong>’in bir resmi 1.325.000 TL’ye, <strong>Ömer Uluç</strong>’un bir resmi 536.000 bin TL’ye, <strong>Adnan Çoker</strong>’in bir resmi 176.000 TL’ye ve ilk kez müzayedeye çıkarılan <strong>Canan Şenol</strong> imzalı bir video art çalışması da 24 bin TL’ye satılmış.</p>
<p>Satışın arkasından medyada atılan başlıklar ise şöyle: <em>“Biraz spekülasyon, biraz merak </em>(<strong>Ömer Uluç</strong>)<em>”,  “Kalıcı olacak mı? </em>(<strong>Ahu Antmen</strong>)<em>”, “Birçok müze açılacak </em>(<strong>Yahşi Baraz</strong>)<em>”, “Dünya müzeleri almazsa olmaz! </em>(<strong>Raffi Portakal</strong>)<em>” vb…</em></p>
<p>Fakat bütün bu bilgilere karşın sanat çevrelerinde ise -medya dışında- çok daha başka şeyler konuşuluyor. Sanat piyasasında <em>“bir balon şişirildiği”, “bunun da hiç kimseyi ikna etmediği”, “bu balonların çok geçmeden patlayacağı ve gerçeğin ortaya çıkacağı”</em> vb öne sürülüyor…</p>
<p>Öyle görünüyor ki önümüzdeki süreçte çok daha tartışılır fiyat hareketleri, manipülasyonlar, sözde satışlar, kabuller, retler, sert çekişmeler, gruplaşmalar olacak. Bazı isimlerin fiyatları hızla ‘artacak’, bazı isimler aynı hızla ‘düşecek’, bazı isimler ise bir süre bir kenarda unutulacak fakat bir süre sonra da onlar parlatılacak. Çünkü artık sanat piyasasında da <em>vahşi kapitalizm</em> dedikleri ekonomik sistemin ‘en’ <em>vahşi </em>çekim<em> </em>alanına doğru hızla ilerliyoruz. Ünlü Amerikalı romancı <strong>Jack London</strong>’nun o ünlü romanının adındaki gibi <em>“vahşetin çağrısı”</em> sadece çağımız insanının değil aynı zamanda çağdaş sanatçıların ve sanat piyasasının üstüne üstüne geliyor. Kapalı kapılar ardında kotarılan kurgular, sanatçılara önerilen ‘teklif’ler kulakları, niyetleri, masumiyet alanlarını, toplumsal kültürel ve insani ‘ütopya’ları tırmalayıp duruyor…</p>
<p>Piyasa, piyasa denilen ve uzunca zamandır gelmesi temenni edilen pazar sistemi de bu aslında. Yani son zamanlarda büyük bir hevesle/çabayla öne çıkarılmaya çalışılan da bundan başka bir şey değil… Elbette bu da bir önceki <em>galeriler süreci</em>nin değerlerinin göz ardı edilmesini, en azından bir süre alt raflara konulmasını da öne çıkarıyor ve yeni müzayedeler sürecini iktidara taşıyor&#8230;</p>
<p>Fakat kim ne derse desin, ne yaparsa yapsın -söz konusu isimler de dahil- çağdaş sanatçı telaffuz edilen onca abartılı rakamlara rağmen yine de parayla bu yeni ilişkisine henüz alışmakta zorlanıyor. Sanatçı hala sözü edilen paranın kaynağı, niyeti, miktarı ve anlamıyla ilgili büyük bir şaşkınlık içerisinde… Bu yüzden de resim fiyatları, yüzdeler, oranlar, sözleşmeler, üzerinden yürütülen pazarlıklar karşısında yaşadığı utangaçlığı aşmaya çalışıyor. Bir yandan bu yeni duruma uymaya çalışıyor, diğer yandan da yeni ve çok daha büyük, farklı karakterde bir atölyede yeni bir ‘üretim’ tesisi kurmaya girişiyor. Çünkü piyasaya yeterince ve gerektiği evsafta mal verilmesi, arz edilmesi gerekiyor. Bunun için de bu yeni üretim alanlarında bundan önceleri hiç rastlanmadığı kadar -ücretleri bu yeni sistemin patronlarınca ödenen fakat SSK’ya da tabi kılınmayan- sürekli sanatçı sekreterleri, asistanları ile 8-10 <em>sanat işçisi </em>çalıştırılmaya başlanıyor. Üstelik de bu durum sadece Türkiye’de değil bütün dünyada da böyle işliyor…</p>
<div id="attachment_2685" class="wp-caption alignright" style="width: 209px"><a href="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/02/sanat-as.jpg"><img class="size-medium wp-image-2685" title="sanat as" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/02/sanat-as-199x300.jpg" alt="sanat as" width="199" height="300" /></a><p class="wp-caption-text">Sanat A.Ş.</p></div>
<p>Uluslararası küresel liberal sisteme ait küresel sermaye ile çağdaş sanat ilişkisini, oluşturulmaya çalışılan yeni sanat piyasasını, bunun küreselleşmeci ideolojisini, sanatçı da dahil bunun yeni enstrümanlarını, <strong>Uluslararası İstanbul Bienali</strong>’nin adım adım bu doğrultuda nasıl da dönüştürüldüğünü 1995 yılından bu yana yazıp duruyorum ama yazdıklarım bazı çevrelerce çoğunlukla ‘komplo teorileri’ gibi algılanmaya çalışıldı. Bir de şu var: Ne yazık ki ne oluyor olduğuyla ilgili siz çok daha önceden yazmış olsanız da yazdıklarınız özgün düşünceler olarak kabul görebilmesi için illa da bunun bir Batılı tarafından yazılmış olması lazım ki inanılsın. Yazının girişine ara üst başlık olarak kullanmış olduğum <strong>Sanat A.Ş. </strong>İngiliz sanat tarihçi ve yazar Julian Stallabras’ın <em>(yazılış tarihi 2004)</em> Türkçe’ye de çevrilen bir kitabının adı. (Sanat A.Ş., İletişim yayınları, 1.baskı 2009; İstanbul)</p>
<p>Belki bu kitaptan birkaç alıntı aktarırsam ne demeye çalıştığım daha kolay anlaşılır?</p>
<p><em>“Şöminenin üstünde asılı bir Picasso, bir tütün patronu için ne işe yarıyorsa, sanat da küresel piyasada bir yer kapabilmek için girdiği kaba saba itiş kakış içindeki bir kent için aynı işlevi görür. (sh. 43) (…) Sanat eseri fiyatları ve satış hacmi, hisse senedi piyasasıyla at başı gider ve dünyanın belli başlı finans merkezlerinin aynı zamanda en önemli sanat satış merkezleri olması hiç de rastlantı değildir. Bu paralelliği tespit ettiğimizde, sanatın yalnızca amaçsız bir serbest oyun </em>(özgürlük)<em> bölgesi olmadığını kavrarız; sanat piyasası, aynı zamanda sanat eserlerinin, yatırım, vergiden kaçınma ve kara para aklama gibi çeşitli amaçlar için kullanıldığı ikincil bir spekülasyon piyasasıdır</em><em>.(sh.15) (…)  Mesela İstanbul Bienali, Türkiye hükümetinin, üyeliğin gerektirdiği seküler ve neoliberal standartlara güçlü uyum sağlandığı konusunda Avrupa Birliği’ne (AB) güvence verme çabasının ürünüdür. </em><em>(sh. 43) En çok rağbet gören çağdaş sanat, neoliberal ekonominin çıkarlarına hizmet eden sanattır -ticaretin önündeki engelleri, yerel dayanışmaları ve kültürel bağlılıkları kesintisiz bir melezleme süreci içinde yıkarak neoliberal ekonomiyi güçlendiren sanat-. Bu kimseyi şaşırtmamalı ama çağdaş sanat dünyasının kendisi hakkındaki görüşü ile gerçekte yerine getirdiği işlev arasında büyük bir uyumsuzluk var. </em><em>(sh.165) </em>(Fakat ne iyidir ki yine de)<em> çağdaş sanat ile sermaye arasındaki yakınlaşmayı farklı düzeylerde ve eleştirel bir yaklaşımla irdeleyen birçok sanatçı var. </em><em>(sh.17)” </em><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Sanat piyasasında aslında neler oluyor? </strong></p>
<p>Sanatçı-sanat-piyasa ilişkisi başlangıçta bazı sanat galerileri ve sanat dergileri tarafından gündeme özellikle taşınmaya çalışılıyor, bunun için aşırı çaba harcanıyordu. Bir süredir buna antik eserler ile sanatın artık yaşamayan eski ustaları üzerinden bir piyasa kuran müzayede evlerinin de katılımları ve çağdaş sanata da yönelmeleriyle durum başka bir boyuta yükseltilmiş oldu. Zaman içerisinde müzayede evleri birer pazar enstrümanı olarak hızla gelişerek galerilerin önlerine geçtiler. Önceleri galeriler ile müzayede evleri arasında oluşan bu rekabet alanı sonradan doğrudan piyasanın asıl sahipleri paranın yöneticisi bankalar ile ilgili küresel ekonomi, borsa, medya vb. çevrelerinin de ‘iş çevirme’ye, kurmaya giriştikleri bir alan haline dönüşmekte gecikmedi. Geçtiğimiz yıl bu alana uluslararası müzayede kuruluşlarının da katılımlarıyla pazar çok daha fazla miktarda paranın at koşturduğu, karakteri gereği manipülasyonlara giriştiği farklı bir noktaya gelip dayandı. Yani önceleri <em>“Çağdaş Türk sanatının uluslararası pazarlara taşınması gerektiği”</em> temennilerinin dillendirilmesiyle başlayan süreç giderek<strong> </strong><em>“Avrupalı koleksiyonerler kapımızı çalmaya başladı”</em> türü reklama dayalı bir pazar açılımına gelip oturdu. <em>“Borsaya, dolara güvenmeyen sanat eserine koşuyor!”</em>, <em>“Dolardan daha fazla kazandırdı”</em>, <em>“Küresel dalgadan çıkış yolunu buldular”,</em> <em>“Düşük fiyatlar da bile yüksek kar elde ediliyor”, “Resmin psikolojik getirisi yüzde 28”, “Bu da yatırımın sanat boyutu!”</em> vb. manşetlerle piyasalar küresel sermaye ile bağlantılı ‘piyasa kurucuları’ tarafından aşırı abartılı ve tümüyle reklam kokan bir psikolojik harekatla canlandırılmaya, yönetilmeye çalışılıyor. Yani bir bakıma <em>konu</em> ilk kez ciddi anlamda sanat ortamlarının ‘dar alan paslaşmaları’nın, naif niyetlerin, temennilerin dışında tam da <em>beklenmesi gerektiği</em> gibi bir profesyonel küresel ekonomik alanın nesnesi haline geliyor. Sanat ortamı ise buna karşı naif bir biçimde hala “Sanat mı, para mı?” türü -yine de- tümüyle <em>kültürel-sanatsal ekonomi</em>nin gerçek değerlerine dikkat çekmeye ve bu argümanlar üzerinden haklı bir <em>gerçek sanatsal değerler</em> tartışması açmaya çalışıyor ama sesi ‘vahşetin çağrısı’ altında boğulup kalıyor… Çünkü artık kalk borusu çalmış, uzunca bir süredir kurumlaştırılan İstanbul bienalinin de sürüklemesiyle küresel sermaye bağlantılı bir küreselleşmeci sanat piyasası harekatı başlamış durumda… Kimsenin hiç kimsenin sesini duyamayacağı ‘vahşi’ bir arenadayız artık.</p>
<p>Bugüne kadar elbette<em> sanat</em> sanat alanında kotarılıyordu ama piyasa çok daha başka bir şeydi ve kendi <em>sahici </em>ulusal<em> </em>piyasasını onca yıldır oluşturamamış ya da çarpık geliştirmiş çağdaş sanat ortamı neredeyse bambaşka bir gerçekle karşı karşıya kalmıştı. Buna uluslararası küresel sermayenin kendi enstrümanlarıyla para kazanma planları, projeleri ile yönlendirdiği küresel kültür/sanat ekonomisinin niyetleri de eklendiğinde durum daha da karmaşıklaştı ve sözünü etmiş olduğumuz yeni duruma bağıra çağıra böyle böyle gelindi.</p>
<p>İşte Türkiye’nin “En pahalı 50 ressamı” listesi de tam bu toz duman arasında kotarıldı.</p>
<p>Medyadan bazı bilgiler aktaralım ve zihinlerimizi tazeleyelim:</p>
<p><strong><em>“İki iktisatçıdan Türk resim piyasası analizi </em></strong><em> </em></p>
<div id="attachment_2686" class="wp-caption alignright" style="width: 173px"><a href="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/02/kaplumbaga-terbiyecisi.jpg"><img class="size-medium wp-image-2686" title="kaplumbaga-terbiyecisi" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/02/kaplumbaga-terbiyecisi-163x300.jpg" alt="kaplumbaga-terbiyecisi" width="163" height="300" /></a><p class="wp-caption-text">Kaplumbağa Terbiyecisi - Osman Hamdi</p></div>
<p><em>1990’larda bazı özel banka ve işadamları resme yatırım yapmaya başladı. Birçoğunun da bunu spekülatif amaçlı yaptığını biliyoruz. Fiyatlar bu şekilde yukarı çıktı. Türkiye’de toplam koleksiyonerler belki 200’ü bulmaz. Gelir oldukça, borsa büyüdükçe, kaliteli modern binalar yapıldıkça sanata ilgi artıyor. Artık müzeler de resim fiyatlarını yukarı çıkarabiliyor. Mesela portre koleksiyonu yapıyorlar, eksik olan iki portre varsa onu almak için fiyatları yukarı itiyorlar. Bazı sanat eleştirmenleri <strong>Kaplumbağa Terbiyecisi</strong>’nin böyle bir kızışmadan dolayı bu fiyatı bulduğunu, uluslararası piyasaya çıksa bu fiyatlara satılamayacağını söyledi.”</em></p>
<p><em> (…)</em></p>
<p><em>EKONOMİK KRİZ SANATI ANINDA ETKİLİYOR</em></p>
<p><em>Piyasada iki grup var, biri spekülatif grup, diğeri de koleksiyoner grup. Piyasaya koleksiyonerler hakim olursa getiri daha az oluyor, spekülatörler baskın olunca fiyat hareketleri daha yüksek, piyasa daha dalgalı. Sanat yatırımı, kendi başına riskli, dalgalı ama bir yatırım sepetinin içine girdiğinde toplam riski azaltan bir unsur…” </em></p>
<p>(20. 04. 2008 tarihli Hürriyet gazetesi)</p>
<p><strong><em>“Küresel dalgadan çıkış yolunu buldular</em></strong></p>
<p><em>Dünyada kriz beklentisinin arttığı ve küresel dalgalanmanın tüm yatırım araçlarını riske attığı bir dönemde sanata yönelim, Türkiye`de özellikle bankacılar tarafından yakından izleniyor. Çünkü bankalar, yıllardır sanat alanındaki girişimlerinden elde ettikleri birikimi müşterileri için ciddi bir yatırıma dönüştürme peşinde. <strong> </strong></em></p>
<p><em>(…)</em></p>
<p><em>Yıllardır prestij ve tanıtım amacıyla sanata destek veren bankalar, edindikleri birikimi artık varlıklı müşterileri için karlı bir yatırıma dönüştürmeye başladı. </em></p>
<p><em>Bu alanda ilk adımı Yapı Kredi attı, peşi sıra Akbank hızlı bir giriş yaptı. Dünyada müzecilik alanının iki devinden Christie`s ile Yapı Kredi, Sotheby`s ile Akbank işbirliğine gitti. Bankalar sadece Türkiye sanat piyasasını değil, küresel piyasayı da takibe alarak öneriler hazırlıyor.</em></p>
<p><strong><em>Yapı Kredi Bankası</em></strong><em> ve <strong>Akbank</strong>, özel bankacılık hizmetinin kapsamına sanat danışmanlığını da alarak, bankacılık kulvarında yeni bir rekabet alanı açıyor. Her iki banka da uluslararası müzayede devleri ile işbirliği içinde sanat danışmanları ve ekspertizlerden oluşan kadrolarıyla milyon dolarlık hesapları bulunan müşterilerine sanat eserlerinden oluşmuş güvenli ve karlı bir yatırım portföyü oluşturmak için yarışta. Üstelik bankalar sadece Türkiye sanat piyasasını değil, küresel piyasayı da takibe alarak öneriler hazırlıyor, müzayedeleri izliyor, hangi sanatçıların ön plana çıktığını tespit ediyorlar. Bankaların bu atağı, sanat piyasasında önümüzdeki yıllarda daha da hızlanacak ciddi bir kabuk değişiminin de başlangıcı oluyor.</em></p>
<p><em>(…)</em></p>
<p><strong><em>‘Bir bankanın sanat tarihini değiştirdiği görülmüş şey mi?’</em></strong></p>
<p><em>Yapı Kredi Bankası`nın son zamanlarda sessiz sedasız yayımlanan reklam sloganı bu. Kampanyanın sanat piyasasındaki hareketliliğe denk gelmesi elbette tesadüf değil…”</em></p>
<p>(10. 06. 2008, <a href="http://www.rotahaber.com/">www.rotahaber.com</a>)</p>
<p><strong><em>“Eserleri dünyada trend oldu Türk sanatçılara gün doğdu</em></strong></p>
<p><em>DÜNYANIN önde gelen sanat merkezleri rotayı Uzak Doğu’dan Türkiye’ye çevirince bir anda prim rekorları kırılmaya başlandı.</em></p>
<p><em>Bunda da Sotheby’s, Christie’s gibi müzayede kuruluşlarının oryantalistlerin yanı sıra, çağdaş Türk sanatçılarını da ön plana çıkarması etkili oldu. Türkiye’de organize edilen müzayedelerin yılık hacmi, 100 milyon dolara ulaşırken, bu organizasyonlara yurtdışından da teklif akmaya başladı…”</em></p>
<p>(04.10. 2009 tarihli Hürriyet gazetesi)</p>
<p>Bu bilgiler tümüyle ve olduğu gibi gazetelerden aktarıldı. Kuşkusuz ki bunlara benzer çok daha fazla manipüle haber ve bilgi aktarmak mümkün. Fakat ilginçtir, her nedense sanatçılar ile medya ve sanatçıların kendi aralarında alandaki en sert tartışma FORBES dergisinde yayımlanan söz konusu dosyada yer alan ‘en pahalı 50 ressam’ listesi yüzünden patlak vermiş görünüyor. Bu da söz konusu dosyanın, reklam kokan yazıların, hedefine ulaştığını gösteriyor: Piyasa -sahici değerler üzerine oturmamış ve yeterince geniş çaplı olmasa da- iyice kızışmış durumda ve sanat ortamının/piyasasının dikkate değer isimlerinin de –bir biçimde- bu oyunun içerisine çekilmeleriyle sonuçlandı. Bu da ortamdaki yaratıcı enerjilerin giderek ve hızla <em>sanat</em>tan <em>piyasa</em>ya doğru bir eksen kırılmasına doğru kaydırıldığını gösteriyor.</p>
<p>Bu da ister istemez bir tartışmayı gündeme taşıyor:</p>
<p><strong>‘En pahalı’ mı, yoksa en değerli mi? </strong></p>
<div id="attachment_2687" class="wp-caption alignright" style="width: 360px"><a href="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/02/Mehmet_Guleryuz.jpg"><img class="size-medium wp-image-2687" title="Mehmet_Guleryuz" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/02/Mehmet_Guleryuz-350x233.jpg" alt="Mehmet_Guleryuz" width="350" height="233" /></a><p class="wp-caption-text">Mehmet Güleryüz</p></div>
<p>Söz konusu “en pahalı 50 ressam” listesinin ilk sırasında yer alan<strong> Mehmet Güleryüz</strong>’e göre <em>“Türk resmine olan ilgi biraz gecikti ama arttı. Resim en sağlam yatırım aracı olarak gözüküyor. Fiyatlar kitleleri ilgilendiriyor. 1 milyon TL konusu kritik bir konu. Rakamlar vardır, bir de reel rakamlar vardır. Reel değerleri alıcılar bilir. 1 milyon TL’yi konuşturuyorlar bize. 1 milyon TL’yle neler alınabilir? Önce bunu sorgulamak lazım. 1 milyon TL’yle Türk resminin kaçta kaçından büyük bir koleksiyon yaparsınız? Bu resmin yurtdışı karşılıkları var mıdır?” </em>(15.11. 2009 Milliyet Gazetesi)</p>
<p>Ekonomik değeri olan her mal ve metanın her zaman aynı değeri taşıyıp taşımadığı bir yana sanat söz konusu olduğunda ‘en pahalı’ olanın da her zaman ‘en değerli’ olmadığı biliniyor. Hele hele ‘en değerli’ olanın çoğunlukla <em>zaman</em>ında, çağında fark edilemediği yönündeki tarihsel tecrübe bütün görkemiyle önümüzde duruyor. Fakat bu tarihsel bilgiler günümüz için ne kadar geçerli? Yani <em>değerli</em> ile <em>pahalı</em> arasındaki kritik nokta günümüzde bu piyasa ve oyun kurucuları arenasının yarattığı değerler kargaşasında nerede duruyor? Bu iki bıçak sırtı kavram arasında kurulan yeni oyun alanı <em>piyasa</em> yakın gelecekte daha başka nelere gebe?  Para piyasalarında bile uluslararası küresel manipülatif mali güçlere bağlı <em>piyasa</em> -sadece Türkiye’de değil küresel alanda da- çağdaş sanata neyi getirip karşılığında neleri alıp yanında götürüyor/götürecek acaba? Korkarım bu tarihsel soruların muhtemel bilimsel, kültürel cevapları her zaman olduğu gibi kısır ve konuşulduğunda hiç de şık olmayan bir alana çekilip orada boğulmak üzere. Çünkü sorun aslında neler oluyordan ya da kültürel/sanatsal değerlilikten çıkarılıp “Kim hangi sırada?” ya da “niye benim adım listede yok?” türü sıradan, günübirlik, bencil sızlanmalara dönüştürülmüş durumda. Öyle ki dergideki dosyayı hazırlayan imza sahipleri bile yazılarında ‘ressam’ diye tanımladıkları, kendilerince önemli ve ‘pahalı ressam’ların bu listede yer alamamasına bir hayli üzüldüklerini, söz konusu ettikleri ‘müstakbel’, ‘en pahalı’ o isimler adına hayıflandıklarını itiraf etmekten kaçınmıyorlar. İlgili sanat çevreleri ise konunun toplumsal/kültürel/sanatsal/insani özünden, piyasanın gadrine uğramış birçok sanatçının tırpanlanmış olmasından, liste hazırlanırken galeri ve atölyeden satış rakamlarının hesaba katılmamasından şikayetle listenin salt küresel mali/piyasa niyetinden çok oradaki isimlere yönelik “Neden o, nasıl olur?” türü duygusal bir tepkiye sarılıyor. Öte yandan ‘en pahalı ressam’ listesinde yer alabilmiş olanlardan bazılarının da listedeki yerlerine itiraz ettikleri, aslında daha üst sıralarda yer almayı hak ettikleri, kendilerine karşı ‘pis’ bir oyun oynandığı yönünde bir itirazla bir başka kavga verdikleri kulaktan kulağa yayılıyor…</p>
<p><strong>Lebriz.com</strong> internet sitesinin veritabanından* yola çıkılarak hazırlandığı özellikle belirtilen FORBES dergisindeki yazının girişinde Amerikalı ‘kültür ekonomisti’ ekonomi profesörü, yazar ve sanat koleksiyoncusu <strong>William Jack Baumol</strong>’a ait bir alıntı yer alıyor:</p>
<p><em>“Bu ‘pis’ bir oyun. Para kazanılıp kazanılmayacağı da belli değildir.”</em></p>
<p>Gerek bu alabildiğine salt piyasa/para oyunu kokan sözlere, gerek dergide yazılanlara, gerekse oluşturulan listenin, telaffuz edilen rakamların gerçek ve hakkaniyetli olup olmadığına katılıp katılmamayı bir yana koyalım hemen altını çizmeliyiz ki alıntı yapılan yazı 1986 yılında yazılmış. Yani aradan tam 23 yıl geçmiş. Çünkü o günlerden bu yana köprülerin altından çok sular geçmiş durumda ve sanatın kendi masumiyet alanı düşünce/atölye/yapma/satma/kullanma mecraları bile küresel sermaye tarafından kimliği değiştirilerek başka bir yere taşındı. Artık tümüyle küresel sermayeye ve onun ideolojisine ‘angaje’ bir ‘kültürel Ceo’ olarak yeniden kurumlaştırılan <em>küratör</em> kanalıyla sanatın kavramları ve formları tıpkı son günlerin tartışma konusu GDO’lu ürünler gibi sürekli olarak manipüle edilip duruluyor. Üstüne üstlük sözüm ona bu küreselleşmeci sözde <em>entelektüel, kültürel Ceo</em>’lar, küresel kültür/sanat ekonomisinin de baş aktörleri durumundalar… Günümüzde bu aktörler de dahil küresel ekonominin bütün ceo’larının planları, stratejileri sonucu bu ‘pis oyun’a çok daha başka ‘mide bulandırıcı’ oyunlar eklenerek küresel bir ekonomik sanat/kültür sisteminin kurgulandığı da bilinmez değil…</p>
<p>Biliniyor ki artık yeni bir dönemdeyiz ve bu dönemde bir iş adamı, <em>iş </em>olarak GDO’lu ürünler ürettirip büyük bir bilimsel manipülasyon ile reklamlar yaptırıyor ve sonucunu bile bile insanlara satıyor ve servetine servet katıyor. Fakat aynı iş adamının kendisi çocuklarına o ürünlerden asla yedirmiyor, kendisine ait küçük tarlasında/bahçesinde organik tarım yöntemleriyle domates/biber/patlıcan yetiştirip sadece onları tüketiyor. Değişen bir şey yok aslında: Bu iki yüzlülük sanatta da aynen geçerli… Yani sanata yatırım yapan, koleksiyon oluşturan, müze kuran, sanat tacirliği yapan sermaye sahibinin bir satmak üzere ressamlar listesi var; bir de asla satmak, elinden çıkarmak istemediği, çok sevdiği ama satış listesine koymadığı başka bir ressamlar listesi daha var…</p>
<p>Baumol’un ifadesiyle “bu pis bir oyun” gerçekten de…</p>
<div id="attachment_2689" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/02/forbes_ekim1.jpg"><img class="size-full wp-image-2689" title="forbes_ekim" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/02/forbes_ekim1.jpg" alt="forbes_ekim" width="200" height="267" /></a><p class="wp-caption-text">Forbes Ekim 2009</p></div>
<p>Peki, FORBES dergisi kapısını kendisinin de aralamaya çalışıyor göründüğü <em>bu ‘pis oyun’</em>un neresinde duruyor? Bu sorunun cevabı tam da oynandığını ima ettiği ‘oyun’un neresinden tutmaya çalıştığı sorusunun cevabında gizli: Pis bir oyun çevrildiğini ima edip de hemen arkasından bir liste hazırlayarak bir ‘en pahalı’lar hiyerarşisi kurulmaya ya da tartışması yaratılmaya çalışılıyor. Öyle ya da böyle; bu da ister istemez aynı ‘pis oyun’un parçası olarak önümüze getirilip konuluyor ve gördüğünüz gibi bizler de sanatın tarihsel, kültürel, düşünsel, dilsel, estetik, özgün insani değerleri yerine tümüyle paraya dayalı bunları tartışıp duruyoruz.</p>
<p>Son yıllarda başta <em>borsa</em> olmak üzere ekonominin her alanında olduğu gibi bilgi, düşünce, sanat ve kültür ekonomilerinde de sürekli bir manipülasyonla karşı karşıya olduğumuzu herkes görüyor. Tartışmasız, “en pahalı ressamlar 50” listesi de bu manipüleler dizisinden ve kuşku yok ki ‘en pahalı’ tanımlaması da tıpkı diğer ‘en’ sınıflandırmalarında olduğu gibi doğrudan pazarlamayla ilgili ticari bir niyetin, yöntemin sonucudur. (Hürriyet Gazetesi Pazar ekindeki en iyi pizza, en iyi kebap, köfte, kelle-paça, baklava, muhallebi, en iyi brunch, en iyi cafe vb.) Bu da her zaman ‘en’ olanın medya kanalıyla sonradan yerleştirilen değeri üzerinden oluşturulmaya çalışılan kurgusal bir oyuna işaret eder. Bu türden samimiyetsiz art niyetli oyunlar üzerinden kurulan entrikalar ve manipülasyonların çağdaş sanat ticaretinde bir süre sonra büyük ticari kayıplara, hayal kırıklıklarına yol açacağı bir yana oluşabilecek gerçek bir piyasayı da daha doğmadan öldürür ya da iyice geciktirir.</p>
<p>Forbes dergisindeki söz konusu yazıda İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi <strong>Prof. Aylin Seçkin</strong>’in şu sözleri aktarılıyor: <em>“Piyasada temel alınacak veri yok. Galerilerden birinci el piyasa hakkında sağlıklı veri almak imkansız. Atölyeden yapılan satışları hiç söylemiyorum bile…”</em> Yine listenin ilk sırasına yerleşmiş olan <strong>Mehmet Güleryüz</strong>’ün oğlu, Galeri X-ist’in kurucularından <strong>Kerimcan Güleryüz</strong> ise <em>“…sonuçta sanatçı ve galerilerin düzgün olmayan bir zeminde iş yaptığı, yapıtların ise tamamen manipülatif fiyat hareketlerine maruz kaldığı bir pazardan söz ediyoruz.” </em>diyor ki doğrudur. Bu durumda -kendi aktarımlarına rağmen yine de- FORBES dergisinin kaynak olarak göstermiş olduğu ‘Lebriz.com’ veri tabanındaki müzayede satış sonuçları ile ne kadar sağlıklı bir sonuca gidilebilir ki? Galerilerin birer ticari kuruluş olarak mali sırlarını açıklamıyor olmaları elbette anlayışla karşılanabilir. Ne var ki çoğunlukla ‘manipüle” üzerinden iş kuran müzayede kuruluşlarının sanat alanındaki gerçek satış rakamlarını bütün boyutlarıyla ve açıklıkla gösterdiklerin/göstereceklerini kim iddia edebilir ki? Kaldı ki zaten ilgili ekonomi literatüründe ‘manipülatif’ kavramı da bu yüzden kullanılmıyor mu? Yani gerçek bilgi, değer ya da durum çıkar amaçlı spekülatif bir çarpıtmayla karşı karşıya…</p>
<div id="attachment_2692" class="wp-caption alignright" style="width: 240px"><a href="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/02/Leo-Steinberg.jpg"><img class="size-medium wp-image-2692" title="Leo Steinberg" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/02/Leo-Steinberg-230x300.jpg" alt="Leo Steinberg" width="230" height="300" /></a><p class="wp-caption-text">Leo Steinberg</p></div>
<p>Rus asıllı Amerikalı sanat tarihçi, sanat eleştirmeni <strong>Leo Steinberg</strong> daha 1968’li yıllarda New York Modern Sanatlar Müzesi’nde vermiş olduğu bir konferansta şöyle bir kehanette bulunmuştu:</p>
<p><em>“Sanat artık bizim bildiğimiz sanat değil; en geniş anlamında sanat, nakit para demek. Giderek büyüyen dorukları da dahil sanatın tamamı, bildik değerler tarafından yutulmuş durumda. Bir on yıl daha geçsin, banka kasalarında resim biçimindeki teminatlara dayanan yatırım fonlarının saklandığını göreceğiz”</em></p>
<p>(Julian Stallabrass, <strong>Çağdaş Sanat A. Ş./ çağdaş Sanat ve Bienaller</strong>, İletişim Yayınları, 1. Baskı 2009)</p>
<p>Aradan on yıl değil yirmi yıl geçti ve “resim biçimindeki teminatlara dayanan yatırım fonları”nın arkasından sanat çok ‘bildik (vahşi) değerler’ tarafından ‘yutul’makla da kalmadı neredeyse sindirilip başka biri şeye dönüştürüldü.</p>
<p>Sanat ticareti bütün dünyada özellikle 1960’lı yıllardan itibaren bir sıçramaya girdi ve bizim gibi ülkelerin gıpta ettikleri dünya sanat piyasası da ancak bu süreç sonucunda oluşabildi. Bunun en önemli nedeni daha İkinci Dünya Savaşı öncesinden itibaren ABD’li koleksiyonerlerin Avrupalı ressamlardan satın almış oldukları birikimleri ile savaşın hemen arkasından ABD devletinin siyasi hedeflerine paralel olarak modern sanat yapıtları satın alarak/aldırarak sanat piyasasına da güçlü bir biçimde yatırım yapmalarıydı. Bu girişim giderek onlara bir dünya sanat piyasası oluşturma ve bunun da tek <em>değer</em> belirleyicisi olma üstünlüğü sağladı. O şöminenin üzerinde asılı ‘en pahalı’ <strong>Picasso</strong>, <strong>Van Gogh</strong>, <strong>Dali</strong> resimleri efsaneleri de bu dönemde ortaya çıktı. Bu süreçte ABD devleti kendi sanatçılarına çok büyük boyutlu resimler sipariş etti ve bunları devlet destekli çok büyük organizasyonlarla, reklamlarla Avrupa’da ülke ülke, başkent başkent, müze müze dolaştırdı. Tarihsel modern Avrupa’nın elinden ‘modern’lik üstünlüğü böyle böyle alındı ve dünya sanatına öncelikle piyasa üzerinden el konuldu. 1950’li yıllardan itibaren dünya sanatçılarının en önemli isimleri New York’ta  toplandı. Özellikle 1980’li yıllardan başlayıp 1990’lı yılların ortalarına kadar dünya sanat piyasalarında önemli fiyat artışları yaşandı. Bu bir tür ‘sidik yarışı’ydı aslında. Devletin sağladığı teşvikler ve kolaylıklarla çağdaş sanat eserlerinin fiyatları aşırı yükseltildi. Fakat sonra da tıpkı çıkıldığı yoldan önemli düşüşler yaşandı. Öte yandan bu fiyatların yükselmesinde Japon sermayesinin de önemli bir rolü oldu. Japonlar sanata çok para yatırdılar ama 1993’lü yıllarda girilen ekonomik kriz sonrasında aldıkları resimleri yok pahasına satmak zorunda kaldılar.</p>
<p>Bu şunu gösteriyor: Dünyada uluslararası küresel bir sanat piyasası oluşumu aslında çok eski ve uzun bir tarihe sahip değil. Bu yüzden böyle benzer bir sanat piyasası kavramı bizde de yeni yeni oluşuyor ve bunda da şaşılacak bir durum yok. Ne var ki bugüne kadar artık yaşamayan ustalar üzerinden yürütülen aşırı manipüle bir kar hareketi ile hemen onun yanı başında bilinçsizce, kör/topal kurulmaya girişilen yaşayan sanatçılar koleksiyonu macerasının sonuçlarının salt para ve ‘en pahalı’ kavramları üzerinden tartışmaya açılması da büyük bir değerler karmaşasına işaret ediyor. Piyasa daha bu sanatsal/kültürel değersizlikler/hayal kırıklıkları üzerine kurulu ham dalganın yıkıcı sonuçlarını henüz aşmadan bugün aceleyle ve hırsla tümüyle manipülasyonlar üzerine oturtulmaya çalışılan bir başka ama çarpık, manipülatif dalganın kollarına bırakılıyor. Kanımca günümüz çağdaş sanatı için de, piyasası için de en önemli tehlike bu…</p>
<p>Öyle görünüyor ki 2010’lu yıllara gidilirken çağdaş sanatta aslında ‘ikincil piyasa’ olarak tanımlanan müzayede evleri giderek ‘birincil ve asıl piyasa’ olarak kurumlaşan galerilerin yerini/tahtını sallıyor. Bu durum galerilerin ikincil olmalarıyla da değil yıkılıp yok olmalarıyla da sonuçlanacak gibi görünüyor. Tek koşulla: galeriler de müzayede evlerinin bir parçası olmayı reddetmedikleri sürece… Bunun ne sonuçlar doğuracağı ise tamamıyla başka bir yazının konusu…</p>
<address>* Lebriz.com yetkilileriyle görüştüğümüzde kendilerinin “en pahalı ya da çok satış ” gibi bir araştırma niyetleri olmadığını, sadece müzayede satışlarıyla bir veritabanı oluşturduklarını söylüyorlar. Öte yandan FORBES dergisi yazarlarının kendi sitelerindeki veritabanını bile yanlış kullandıklarını söylüyorlar. Çünkü söz konusu veritabanındaki satışların bir bölümünün ‘kağıt işler’, bir bölümünün ise ‘küçük işler’ olduğunu, bunun da doğal olarak bir birim tuval üzerine çalışmalardan daha ‘ucuz’ olacağını, bu nedenle dergi tarafından belirlenen ortalama eser fiyatı değerinin yanlış belirlendiğinin altını çiziyorlar. Söylediklerine göre bu da liste sıralamasında bir takım yanlışlıklar içerdiğini, bu yanlışlar düzeltildiğinde de liste sıralamasında da bir takım değişiklikler olabileceğini belirtiyorlar.</address>
<p>İlgililere önemle duyurulur!</p>
<address><strong><em>*Yazarın izni ile Genç Sanat Dergisi Aralık 2009 Sayısından alınmıştır.</em></strong><br />
</address>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.artimetre.com/2010/02/13/en-pahali-mi-en-degerli-mi-ekrem-kahraman/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Peki Bu Manipülasyon Değil Mi?</title>
		<link>http://www.artimetre.com/2010/02/10/peki-bu-manipulasyon-degil-mi/</link>
		<comments>http://www.artimetre.com/2010/02/10/peki-bu-manipulasyon-degil-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Feb 2010 13:16:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bienal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[eleştiri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.artimetre.com/?p=2622</guid>
		<description><![CDATA[Salih Seçkin Sevinç &#8211; Artimetre
Ekim ayında &#8220;Forbes Farkıyla Türk Çağdaş Sanat&#8217;ına Yatırım Yapanlar Yandı&#8230;&#8221; başlıklı bir yazı yazmıştım. Yazıyı yazdıktan hemen sonra birçok yerden tebrik ve teşekkür telefonları aldım. Bu yüzden FORBES&#8217;in daha sonraki sanat piyasası için hazırlayacağı tüm yazılar için alıcılarım her daim açık.
7 Şubat Pazar günü Sabah gazetesi&#8217;nin İşte İnsan eki&#8217;nde FORBES Genel [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_2677" class="wp-caption alignright" style="width: 360px"><a href="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/02/mavi-senfoni.jpg"><img class="size-medium wp-image-2677" title="mavi-senfoni" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/02/mavi-senfoni-350x198.jpg" alt="mavi-senfoni" width="350" height="198" /></a><p class="wp-caption-text">Burhan Doğançay - Mavi Senfoni</p></div>
<p><em>Salih Seçkin Sevinç &#8211; Artimetre</em></p>
<p>Ekim ayında &#8220;<a href="http://www.artimetre.com/2009/10/29/forbes-farkiyla-turk-cagdas-sanatina-yatirim-yapanlar-yandi/" target="_blank"><strong>Forbes Farkıyla Türk Çağdaş Sanat&#8217;ına Yatırım Yapanlar Yandı&#8230;</strong></a>&#8221; başlıklı bir yazı yazmıştım. Yazıyı yazdıktan hemen sonra birçok yerden tebrik ve teşekkür telefonları aldım. Bu yüzden FORBES&#8217;in daha sonraki sanat piyasası için hazırlayacağı tüm yazılar için alıcılarım her daim açık.</p>
<p>7 Şubat Pazar günü Sabah gazetesi&#8217;nin <strong>İşte İnsan</strong> eki&#8217;nde <strong>FORBES Genel Yayın Yönetmeni</strong> Burçak Güven&#8217;in &#8220;<a href="http://www.isteinsan.com.tr/yazarlar/burcak_guven_sanat_piyasasi_ve_dort_islem_bilmeyen_gazeteciler.html" target="_blank">Sanat piyasası ve dört işlem bilmeyen gazeteciler!</a>&#8221; başlıklı yazısını okudum.</p>
<p>Yazıyı okuyunca aklıma bir atasözü geldi. &#8220;<strong>Kelin ilacı olsa önce kendi başına sürermiş.</strong>&#8221;</p>
<p>Yahu, Ekim ayında Forbes daha önceki yazımda eleştirdiğim ne olduğu belirsiz bir Türk Çağdaş Sanat Piyasası analizi yapmamış ve bunun için bir çok yerden de haklı eleştiriler almamış mıydı? Bu dört işlem bilmeyenler o zaman Forbes&#8217;de miydi?</p>
<p>Yazı biraz hem suçlu hem güçlü durumunda olmuş.</p>
<p>7 Şubat 2010&#8242;da Sabah gazetesindeki yazıyı okumayanlar için ufak bir özet yapayım:  Burçak Güven burada neredeyse Forbes&#8217;te olan pozisyonundan tamamen bağımsız bir gazeteci gibi (zaten yazı gazete itibari ile de FORBES&#8217;ten bağımsız bir şekilde yazılmış) Forbes dışında İş Dünyası ve Ekonomi dergilerinin yaptığı analizleri beğenmeyerek, Sanat Piyasası&#8217;nın manipüle edildiğini söylerek FORBES&#8217;i  yüceltmiş ve &#8220;Hadi bakalım oralar FORBES&#8217;in işi, siz oralara girmeyin. Biz zaten yazıyoruz, bir de siz kafaları karıştırmayın.&#8221; der gibi olmuş. İyi de Burçak hanım, beğenmediğiniz ekonomi ve sanat uzmanlarını eleştirirken, bu kişileri dört işlem bilmemekle ve sağlama yapmamakla suçlarken, FORBES 2009 Ekim sayısında &#8220;<strong>Türkiye&#8217;nin En Pahalı Ressamları</strong>&#8221; yazınızda sizin sağlamacılarınız ve dört işlemcileriniz neredeydi desek yeri midir? Yeridir.</p>
<p>Burçak Güven&#8217;in 7 Şubat 2010 tarihli yazısının tamamını okumak isteyenler <a title="Sanat piyasası ve dört işlem bilmeyen gazeteciler - Burçak Güven" href="http://www.isteinsan.com.tr/yazarlar/burcak_guven_sanat_piyasasi_ve_dort_islem_bilmeyen_gazeteciler.html" target="_blank">burayı tıklayabilir.</a></p>
<p>Ha birde &#8220;Sanat Bilmenin Dayanılmaz Üstünlüğü&#8221; ara başlığında küçümseyici sanatçı tavırlarından bahsederek sanatın herkes içinciliği üzerinde de her türlü metaforu zorlayan bir halkçı yandaşlık yaratmaya çalışılmış.  Piyasadaki gürültüyü duyan ama henüz hiçbirşey anlamayan sermaye sahiplerine kol kanat gerilmiş. Burçak hanım, Adnan Çoker&#8217;i  Hülya Avşar&#8217;a &#8220;siz ne anlarsınız resimden&#8221; temalı azarında görmüştük derken Avşar&#8217;a da pek sempatim yoktur ama deyivermiş. Rüzgar Gülü gibi&#8230;</p>
<p>Kendime hemen şunu soruyorum&#8230; Peki Burçak Güven böyle bir yazı niye yazar?</p>
<ul>
<li>Sanat piyasasına ilk biz el attık. Kimse dokunmasın diye</li>
<li>Önceki yazımızda çok eleştiri aldık. Bunu bir toparlamak lazım diye</li>
<li>Sonraki FORBES analizlerine zemin hazırlamak için</li>
<li>Sanat&#8217;la ilgilenen, eser alma potansiyeli olan ama bilgisizliği nedeni ile nereden başlayacağını kestiremeyen kitleyi yanına çekip FORBES analizleri ile yönlendirmek için</li>
<li>Gerçekten sanatı sevdiği için</li>
<li>Escobar ve Botero arasındaki ilişkiyi sevdiği için</li>
</ul>
<p>İlk üç önermemin arkasındayım. Sonuncusun espri olduğu açık.</p>
<p>Bir de yazıda bahsi geçen İktisatçı Cemil Ertem ve Dr. Özgür Uçkan&#8217;ın hazırlayacakları endeksi sabırsızlıkla bekliyorum. Sn. Uçkan&#8217;ın endeks öncesi makalelerini takip ediyorum. Bu kadar eleştiri sonrasında çok sürreel projeksiyonlar görürsem şaşırmam.</p>
<p>FORBES&#8217;in Türk Çağdaş Sanat Piyasası ile ilgili hazırlayacağı tüm belge, analiz, araştırma, makaleyi Artimetre olarak yakından takip ediyoruz. Ayrıca FORBES&#8217;in bundan sonra hazırlayacağı raporlar da metodolojisini iyileştireceğine inanıyoruz. Bunun için gereken desteği vermeye de hazırız.</p>
<p>Not: Daha önce FORBES&#8217;in Yaşayan En Pahalı Ressam araştırmasını metodolojisi ile birlikte eleştiren bir yazı yazmıştım. <strong>&#8220;Forbes Farkıyla Türk Çağdaş Sanatı&#8217;na Yatırım Yapanlar Yandı&#8221;</strong> isimli yazımı okumak <a href="../2009/10/29/forbes-farkiyla-turk-cagdas-sanatina-yatirim-yapanlar-yandi/" target="_blank">için tıklayın.</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.artimetre.com/2010/02/10/peki-bu-manipulasyon-degil-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Forbes Farkıyla Türk Çağdaş Sanat&#8217;ına Yatırım Yapanlar Yandı&#8230;</title>
		<link>http://www.artimetre.com/2009/10/29/forbes-farkiyla-turk-cagdas-sanatina-yatirim-yapanlar-yandi/</link>
		<comments>http://www.artimetre.com/2009/10/29/forbes-farkiyla-turk-cagdas-sanatina-yatirim-yapanlar-yandi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Oct 2009 14:08:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bienal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[eleştiri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.artimetre.com/?p=1764</guid>
		<description><![CDATA[Forbes'in Ekim ayı "Yaşayan En Pahalı 50 Ressam" listesine göre yatırım yapanlar yandı! ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2009/10/forbes.jpg"></a><a href="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2009/10/forbes_ekim.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-1769" title="forbes_ekim" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2009/10/forbes_ekim.jpg" alt="forbes_ekim" width="200" height="267" /></a><strong>Bu ayın dergilerini karıştırırken yeni rastladım. Forbes dergisi Ekim ayında bir yazı hazırlamış ve bunu tutmuş kapağına kadar taşımış; Başlık:  &#8221;Türkiye&#8217;nin En Pahalı Ressamları.&#8221; Dergiyi elinize aldığınızda Editör&#8217;ün giriş yazısının tamamını bu iddialı içerik üzerine ayırdığını görüyorsunuz. Sayın Burçak Güven yazısının başlığını da şöyle atmış:  &#8221;Forbes Farkıyla Türk Çağdaş Sanatı&#8221;. Vay, Vay&#8230; Şimdi bakalım neymiş bu fark?&#8230;</strong></p>
<p>Forbes rakamlarla konuşmayı seven bir Finans&amp;İş dünyası dergisi. Doğal olarak bu konuda da rakamların konuşulmasından ve sanatın güzel bir yatırım aracı olarak bahsedilmesinden doğal birşey yok. Güven, yazısında Türk Çağdaş Sanatı&#8217;nın yükselişinden ve Türkiye&#8217;nin dünya sanat arenasında çok iyi bir yere gelmekte olduğundan bahsetmiş. Buraya kadar tespitleri ve yorumları çok güzel&#8230;  Ancak yazının sonrası gerçekten ilginç. Bakın Burçak Güven sonrasında ne demiş?</p>
<p>&#8220;Bu yüzden Ekim sayımızda FORBES Türkiye&#8217;de ilk kez göreceğiniz bir liste var: Türkiye&#8217;nin yaşayan en pahalı ressamları listesi! Yine FORBES metodolojisi ve FORBES farkıyla hazırlanan bu liste üzerinden Türk çağdaş sanatının son dönemdeki yükselişine yakından bakıyor ve bu pazarın gelecekte nereye doğru evrileceğine dair bir analiz yapıyoruz.</p>
<p>Bundan böyle her yıl tekrar edeceğimiz bu listedeki değişimler, sanatseverlere ve yatırımcılara rehberlik edecek. Hem de ülkenin en spekülasyona ve dedikoduya açık, en az veri ve bilgi olan pazarlarından birinde size yönderlik edecek. Çünkü yine FORBES farkıyla hazırlandı ve tamamen uzman yorumlarının yanı sıra rakamlara ve somut bilgilere dayanıyor.&#8221; İşte burada kesiyoruz !  Zaten yazının bundan sonraki kısmı TEFE, TÜFE, beklentiler ve temennilerden ibaret.</p>
<p>Şimdi soruyorum? &#8220;<em>Hem de ülkenin en spekülasyona ve dedikoduya açık</em>&#8221; diye özellikle belirttiğiniz ayrıca yazıda &#8220;<em>Uzmanlarınızın!</em>&#8221; da aynı şeyi yazılarında belirttiği sadece belirli galeri sahiplerinden aldığınız kısıtlı enformasyonla işin içine basit bir standart sapma bile koyamadan, toplam rakamların satılan eser adedine bölünmesi ile bakkal hesabı bir işlemden farkı olmayan analizinizin farkı nerede? Müzayede, galeri, doğrudan sanatçı satışı çorbasından ortaya çıkan veriler ne kadar sağlıklı? Bu çorba ne çorbasıdır?  Bu metodoloji Forbes&#8217;in  farkı ise, Forbes&#8217;in hiçbir yazısına, yorumuna güvenemem bundan sonra&#8230;</p>
<p><a href="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2009/10/forbes1.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-1770" title="forbes1" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2009/10/forbes1-223x300.jpg" alt="forbes1" width="223" height="300" /></a>2008 Ocak ve 2009 Ağustos&#8217;u kapsayan 1,5 senelik zaman diliminde uyguladığınız metodolojide Lebriz.com&#8217;un müzayede veri tabanının kullandığınızı ancak Lebriz.com&#8217;un verilerinin sadece müzayede sonuçlarını içerdiğini bilerek ve bunu bir eksiklik olduğunu kabul ederek sanki hesaplarınızın doğruluğunu haklı çıkartacakmış gibi  kendisi başlıbaşına bir SPEKÜLASYON ve MANİPÜLASYON olan Sotheby&#8217;s in Çağdaş Türk Ressamları müzayedesi ve Christe&#8217;s Dubai müzayedelerini de eklemiş olduğunuzu belirtiyorsunuz&#8230; Efendim bundan sonra bol &#8220;Ancak&#8221; lı yazınızda Uzmanlarınız! şunu da belirtiyor. &#8220;Ancak kısmen de olsa galeri sahipleri sanatçılarının güncel satış fiyatları konusunda bizi bilgilendirdi.&#8221; Aferin onlara ! Kısmen her zaman güzel bir veridir&#8230; Kısmeni standart sapma kabul edelim.</p>
<p>Allah aşkına bu yazıyı size kim yazdırdı? Resmen spekülasyon mafyasına kurban gitmişsiniz.</p>
<p>Bundan sonra hersene böyle bir değerlendirme yapacağınızı belirtmişsiniz. Madem böyle birşey yapacaksınız öyleyse şunlara dikkat edin.</p>
<p>1. Müzayede ile galerilerde satılan eserleri aynı potaya koymayın. İlla ikisini bir potaya koyacaksanız aralarındaki korelasyonu belirtin. Hele hele dünyada Türkiye için ilk kez yapılan Sotheby&#8217;s ve Christie&#8217;s müzayedelerini hiç koymayın.</p>
<p>2. Bir sanatçının değeri 1,5 senede anlaşılmaz. 5 senede de anlaşılmaz.  Sanatçının hayattayken kıymetli olması eserlerinin iyi bir yatırım aracı olacağı anlamına gelmez. <a title="Alma Tadema Biyografi" href="http://www.artimetre.com/2008/12/03/hollanda-kokenli-ingiliz-ressam-sir-lawrence-alma-tadema-1836-1912" target="_blank">Sir Lawrence Alma Tadema</a>, Viktoryan dönemin altın çağını yaşamış bir ressamdır. Ama ne üzücüdür ki Modern resmin yükselişi ile birlikte çağdaşları tarafından yerden yere vurulmuş ve resimleri hayattayken kıymetsiz birer tuval parçası olmuşlardır. Adamcağız bunun üzüntüsünden rahatsızlanmış ve yaşama gözlerini yummuştur. Herhalde bu; bir ressamın ömründe tecrübe edebileceği en kötü şey! Sanatçının ölümünden 50 sene sonra sanatının etkisi anlaşılmış, itibarı geri verilmiş ve eserleri şu anda müzayedelerde milyon dolarlara satılan bir ressam olmuştur.</p>
<p>3. Bir sanatçıyı kıymetli kılan esas şey, sanatçının hayat hikayesi ve onun hikayesini paylaşmak isteyen koleksiyonerlerin, izleyicilerin sanatçıyla olan bağları ve söylevleridir.</p>
<p>4. Sanat, her ne kadar bir yatırım aracı olarak görülse de esasen bir gönül işidir. Kültür ve zevk ile alakalıdır. Aldığınız eseri beğenerek ve severek almıyorsanız ve sizin için bir hikayesi yoksa inanın bir yatırım değeri de yoktur.</p>
<p>5. Gerçekten emin olmadan ve bağımsız oyuncuları bulup konuşmadan yazmayın.</p>
<p>Kusura bakmayın ama benim bir sonrakinde  &#8221;SERBEST PİYASA EKONOMİSİ ve IMF DENGELERİ&#8221; isimli bir yazı yazmam ne kadar çiğ olacaksa sizin de bu yazınız o kadar çiğ olmuş.</p>
<p>Keşke yazınız doğrudan &#8221;Türk Müzayedelerinde Yaşayan En Pahalı 50 Ressam&#8221; ya da &#8220; Subjektif  Bir Gözle Türk Sanatı&#8221; olsaydı.</p>
<p>Sevgili Forbes ekibi, Türk Çağdaş Sanatı adına gerçek manada konuşabilecek sağdan saysanız 10, soldan saysanız toplam 10 kişi var.</p>
<p>Meydan boş, ama o kadar boş değil elbet !</p>
<p style="text-align: right;"><strong>Salih Seçkin Sevinç / Ekim 2009</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.artimetre.com/2009/10/29/forbes-farkiyla-turk-cagdas-sanatina-yatirim-yapanlar-yandi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sanatta Dil ve Üslup Üzerine…</title>
		<link>http://www.artimetre.com/2009/10/20/sanatta-dil-ve-uslup-uzerine%e2%80%a6/</link>
		<comments>http://www.artimetre.com/2009/10/20/sanatta-dil-ve-uslup-uzerine%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Oct 2009 12:35:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pulitzer</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[eleştiri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.artimetre.com/?p=1644</guid>
		<description><![CDATA[
Dil, insanlar arasındaki en temel iletişim aracı… Özellikle son on yıldır tüm dünya dilleri evrensel ve bir yanıyla da dayatmacı dil ‘İngilizce’nin tesiri altında… Televizyon kültürünün?! de bu durumun üstüne tüy diktiği apaçık… 
Fatma AKMAN

Öncesinde de kültürler arası etkileşimlerin çeşitli nedenlerle arttığı dönemlerde dillerde bir bakış açısına göre ‘bozulma’ bir diğerine göre ise ‘birbirine benzeşme’ [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>
<div id="attachment_1645" class="wp-caption alignleft" style="width: 203px"><strong><strong><img class="size-medium wp-image-1645" title="makale" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2009/10/makale-193x300.jpg" alt="Dil ve üslup üzerine..." width="193" height="269" /></strong></strong><p class="wp-caption-text">Dil ve üslup üzerine...</p></div>
<p><strong>Dil, insanlar arasındaki en temel iletişim aracı… Özellikle son on yıldır tüm dünya dilleri evrensel ve bir yanıyla da dayatmacı dil ‘İngilizce’nin tesiri altında… Televizyon kültürünün?! de bu durumun üstüne tüy diktiği apaçık… </strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Fatma AKMAN</span><br />
</strong></p>
<p>Öncesinde de kültürler arası etkileşimlerin çeşitli nedenlerle arttığı dönemlerde dillerde bir bakış açısına göre ‘bozulma’ bir diğerine göre ise ‘birbirine benzeşme’ hali görülmüştü. Buradan anlıyoruz ki tarihte dönem dönem insanlar haklı olarak benzer kaygılar taşımışlar.</p>
<p>Üslup ise hedefe giden farklı yol ya da yöntemler… Sözlerin dizilimi, seçilen sözcükler ve hatta bir duygu/ durum ya da her ne ise artık anlattığınız onu ‘doğru’ ifade etmeye çalışırken kullanılan sözcük sayısı…</p>
<p><strong>‘Bunları bir tek ben biliyorum, şimdi de size evrenin sırrını veriyorum’</strong> diye yazmıyorum pek tabi ki. Üstteki iki paragrafta sözünü ettiğim bu iki kavramı mümkün olan en yalın ve anlaşılabilir biçimde yazıya dökmeye çalıştım. Bittabi dilin, hedefi on ikiden vurduğu alanların başında edebiyat geliyor. Anlatma becerisinin, ‘iletişme’ halinin sanata dönüştüğü alan aslında edebiyat…</p>
<p>Dilin en çok yıprandığını düşündüğüm alanların içinde ise yazılı ve görsel medya unsurları başı çekiyor. Ardından akademik makale ve akademik çeviriler… Benim bu alanda listem uzar gider de dürüst olmak gerekirse asıl derdim ‘plastik sanatlar’la… Çünkü benim nezdimde sorunun önemli bir bölümünü plastik sanatlar alanında yazılmış ve yazılmakta olan tüm makaleler oluşturuyor.</p>
<p>Zaman zaman daracık sütunlara, bir kaç satırda çok şey sığdırma gereği ve aynı hatayı yüzlerce kez yapmanın verdiği bir körlük hali yaygın medya unsurlarında… Medyanın temel problemi bu, bir de iki çift lafı bir araya getiremeyen barbie bebekleri…</p>
<p>Akademik makale ve çevirilerinde ise devletin eğitim politikasına kara çalmak dışında bir şey gelmiyor elimden. Zira yabancı bir dilde –ülkemiz şartlarında verilen dil eğitiminin bütününü ele alınca- yazıp çizmek, bir başka deyişle ‘o dili bildiğinden emin olmak’ zaten yeterince zor… Tamamen teknik ve tek başına yeni bir ‘dil cumhuriyeti’ gibi ele alınmasında bir sakınca görmediğim bilimsel meseleler ve araştırma konularını anadilde bile anlamak oldukça güç… Haliyle ikisinin bir karma-karışımı olan akademik makalelerde gerçek bir kaosa neden oluyor bu durum. Kaldı ki özellikle tıp, mühendislik gibi uzmanlık alanları; zaten tamamen sayısal zekâya yönelik ve sosyal zekâsı, iletişim becerileri çok da güçlü olmayan insanların haklı egemenliklerinde… Bu alanlarda şahane bir dil ve üslupla yazılmış, şahane akademik makaleler okumanın bir yolu bulunur mu bir gün, açıkçası umudum yok. Ama görünüşe göre bu alanlarda böyle bir arz da talep de oluşmamış zaten. Gelelim, plastik sanatlara…</p>
<p>Plastik sanatlarla yakınlaşmamızın mazisi, ‘profesyonel’ anlamda bir yıldan daha kısa bir süre… Bu süre içerisinde modern sanatlar alanında mümkün olduğunca çok eleştiri-makale okumaya ve yazılı-görsel medya unsurlarını takip etmeye çalıştım. Yapılan işlerin niteliği hakkında konuşmak için -kendi adıma- henüz ‘erken’ olduğu kanaatindeyim. Beni bu alanda -öncesinde de- en çok huzursuz eden mesele, plastik sanatlar alanında yazılmış makalelerin neredeyse tamamının dilinin yanlışlarla dolu ve oldukça ‘kasıntı’ bir üslupları olması&#8230;</p>
<p>Evet! Tam anlamıyla kasıntı…</p>
<p>Gereksiz bir biçimde tepeden bakan, zorlama bir üslupla, -yazanın da anlamını bilip bilmediğinden yer yer emin olamadığım- terimlerle iyice lezzetsiz bir çorbaya dönüşmüş; uygun, adabınca kurulamamış ve Elif Şafak tadında özne-yüklem uyuşmazlığı gibi basit!? hatalarla dolu, upuzun cümleler…</p>
<p><strong>&#8216;Tek tek ele alındığında her biri gayet hoş noktalara temas eden, her biri kendi içinde tutarlı ve anlamlı sözcükler –buraya kadar her şey dil denen organizmanın büyüleyiciliğinden zaten- nasıl olur da bir araya geldiğinde bu kadar manasız bir sesler dizilimi halini alır!&#8217;</strong> Bu alanda yazılmış makalelerin bende bıraktığı iz budur, efen’im!</p>
<p>Plastik sanatlar alanında ortaya konmuş tüm yazınlarda dilin beceriksizce tüketilişinin yanında, bir de sanki entelektüeller arasında bir tür ‘Osmanlı geleneği’nin sürdürülmesi keyfimi kaçırıyor.  Bu durumu halkın Türkçe konuşmasıyla saray efradının Osmanlıca konuşmasına benzetiyorum. <strong>Günümüz ve Osmanlı entelektüeli arasındaki tek ve çok önemli fark ise saray efradının gerçekten Osmanlıca adında bir dili muntazam konuşup yazabiliyor oluşlarıydı. Oysa bu tip makaleleri okuduğumda, makaleyi kaleme alanın kibrinden, egosundan ve ‘ne kadar anlaşılamaz bir metin/ cümle yazarsa kendini o kadar önemli/ değerli hissedeceği duygusu’ndan başka bir şey gözüme çarpmıyor. </strong>Ne demeli buna?</p>
<p>‘Ağabeyler, ablalar! Hepiniz önemlisiniz bizler için. Daha yalın, kasmadan ve anlaşılabilir yazınca eksilmez, hatta bizim de sanat tarihçilerin de nezdinde kıymetlenirsiniz. Hadi bilgi birikiminizi, mümkünse Türkçe, bizlerle de paylaşın.’ Böyle bir serzenişte bulunmak acaba okuduklarımızı anlama hakkımızı geri getirir mi? <strong>Ya da artık her anlamda birbirinden iyice uzaklaşan sosyal sınıflar arasında haberleşme kanalıyla da olsa yeniden organik bir bağ kurulabilir mi? </strong></p>
<p>Bu durumun en dramatik yanı da bu makaleleri kaleme alan insanların mutlaka birden fazla yabancı dili konuşmayıp adeta şakımaları… Memleketin ve dünyanın en saygın okullarında çeşitli sanat dalları üzerine ciddi akademik ve bireysel çalışmalar yürütmüş olmaları…</p>
<p>Son olarak, bu durumun en ironik yanı da kime bu konuda dert yansam -buna tanıdığım, bildiğim ressamlar da dahil- bu konuda benden dertli çıkmış olmaları…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.artimetre.com/2009/10/20/sanatta-dil-ve-uslup-uzerine%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Banu Küçüksubaşı&#8217;nın kaleminden J. Beuys Notları</title>
		<link>http://www.artimetre.com/2009/10/12/joseph-beuys-notlari-banu-kucuksubasi/</link>
		<comments>http://www.artimetre.com/2009/10/12/joseph-beuys-notlari-banu-kucuksubasi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 12 Oct 2009 12:25:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bienal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[eleştiri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.artimetre.com/?p=1507</guid>
		<description><![CDATA[Dünya sanat ile değişir mi? 20 yüzyıl sanatında o bir simyacı, sanat ise onun felsefe taşı…

Çocukluğu boyunca sanata özellikle Lehmbruck heykellerine ilgi duyan 1921 doğumlu Beuys, liseden sonra tıp fakültesinde okumaya karar verir. Fakat 2. Dünya Savaşının patlaması ile kendini bir savaş pilotu olarak sıcak savaşın içinde bulur. 1944&#8242;te uçağının Kırım’a düşmesi ile başından yaralanan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_1515" class="wp-caption alignleft" style="width: 235px"><img class="size-medium wp-image-1515" title="joseph-beuys1" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2009/10/joseph-beuys1-225x300.jpg" alt="Joseph Beuys" width="225" height="300" /><p class="wp-caption-text">Joseph Beuys</p></div>
<p><strong>Dünya sanat ile değişir mi? 20 yüzyıl sanatında o bir simyacı, sanat ise onun felsefe taşı…<br />
</strong><br />
Çocukluğu boyunca sanata özellikle Lehmbruck heykellerine ilgi duyan 1921 doğumlu Beuys, liseden sonra tıp fakültesinde okumaya karar verir. Fakat 2. Dünya Savaşının patlaması ile kendini bir savaş pilotu olarak sıcak savaşın içinde bulur. 1944&#8242;te uçağının Kırım’a düşmesi ile başından yaralanan Beuys hayatı boyunca hep savaşın yarattığı bu acıya dikkat çekmek üzere keçe şapkasını bir nişan misali başında taşır. Bu kaza onun hayatı, ruhu, dünyaya bakışı, yapmak istedikleri konusunda radikal değişikliklere yol açar.</p>
<p>Kazadan sonra Alman birlikleri tarafından kurtarılsa da  Kırımdaki Tatar kabileleri tarafından kurtarılıp yağ ve keçeye sarılarak iyilleştirildiği yönünde bir efsanesini uydurur. Bu nokta aslında ‘batı medeniyeti’ ni sorgulamaya başladığı zamandır. <strong>İlericilik, modernizm, bilim, ticaret gibi alanlarda sınır tanımayan ve bunların getirdiği avantajlara karşı aç gözlüleşen batı medeniyeti iki büyük dünya savaşına neden olmuş; vahşi ve ilkel olduğu düşünülen kabileler halinde yaşayan toplumlar -ve özellikle doğu toplumları- ise dünya, çevre ve insan  ruhuna bu denli büyük zararlar vermemiş, böyle yıkımlar yaratmamıştır. </strong>Beuys’un kurtarılışına dair uydurduğu efsane ile dikkat çekmek istediği de aslında bu nokta&#8230;</p>
<p>Savaş sonrasında Staatliche Sanat Akademisi&#8217;nde eğitim alır; bu eğitimin ardından Beuys&#8217;taki yansımlar 1950&#8242;lerde ‘Genişletilmiş Sanat’ (Extended Art), &#8216;Plastik Teori&#8217;, &#8216;Sosyal Heykel&#8217; gibi derin kavramlarla ortaya çıkar. Bu kavramlar sanat eserinin sadece estetik, form, renk, ışık gibi öğelerle değerlendirilmemesi ve aslında sanatın madde üzerine aktarılmış düşünce, iddia, tez, isyan, sorgulama formları da olması gerektiğini vurgular. Nasıl ki bir taşı yontarak ortaya bir heykel çıkarabiliyorsak,  toplumu da bu şekilde beslenen bir sanatla yontarak iyileştirebileceğimizi iddia eder. Bu bağlamda Beuys artık bir simyacı olarak algılanabilir.</p>
<p><strong>Simyacılara göre &#8216;madde&#8217; Beuys’a göre ise &#8216;toplum&#8217; hastadır ve eğer iyileştirilebilirse ortaya altın çıkar. </strong>İşte Avrasya kavramı, Beuys’un elinde aslında altın yaratmak üzere olması gereken bir karışımdır. (Bu arada batılı simyacılar kimyasal işlemlerle altın ve zenginlik elde etmeyi amaçlarken, doğulu simyacılar bunu ruhsal dönüşüm ve hakikate erme olarak algılarlar!) Batı medeniyeti ile Doğu&#8217;nun spiritüelliği harmanlandığında &#8216;gelişirken ruhunu kaybetmeyen, teknolojik ama çevreye zarar vermeyen bir toplum&#8217; ortaya çıkacaktır&#8217; yani altın!</p>
<p>Simyacı Beuys kirli ve hasta olanı, arınmış ve mükemmel olana dönüştürmeyi amaçlar. Bu süreç sanatın kendisidir. <strong>Beuys&#8217;a göre sanat; ruhu okşayan, göze hoş görünen estetik bir değer değil; insanı şaşırtan, şoka uğratan, bazen iğrendiren, patlayıcı, sarsıcı haliyle insanı düşünmeye, anlamaya, isyan etmeye, sorgulamaya ve böylece dönüşüme uğratmaya yarayan  bir felsefe taşıdır. </strong>Bu taşa dokunan hiçbir şey aynı kalmamalıdır. Beuys’un kullandığı her malzeme, teknik her performans, üniversitede verdiği her ders bu dönüşümü sağlamayı amaçlayan karışımın öğeleridir.</p>
<p>Kurtarılma hikayesindeki yağ ve keçe Beuys’un kişisel dönüşümünü temsil eder. ‘Yaralı-hasta’  Beuys yağ-keçe-ilkel toplum spiritüelliğinden oluşan bir karışımla harmanlanarak dönüşür. Savaşa giden askerden çok farklı bir şekilde, bir şaman doktor, bir simyacı olarak geri döner. Ruh-beden, doğu-batı, iyi-kötü, Alman-Yahudi, ilkel-gelişmiş gibi ikilemlerden arınır, bu arınma sürecini sanatı yoluyla insanların bilgisine, hizmetine, kullanımına sunar.</p>
<p>20. yüzyılın &#8216;kavramasal sanat&#8217; öncülerinden bu simyacının ve öğrencilerinin eserleri  Sakıp Sabancı Müzesi tarafından bizim de hizmet ve kullanımımıza sunuldu. <strong>Sanattan anlayan- anlamayan her sanat izleyicisine söylemek istediğim, bazı eserlerin sadeliğinden yola çıkarak ‘bu da sanat mı’, ‘ne var, ben de yaparım’ gibi iç seslere kulak tıkamaları yönünde&#8230;</strong> Sergideki eserlere, bunların aslında birilerinin isyanı, fikirleri, idealleri, sorgulamaları ve en önemlisi &#8216;dönüşümleri&#8217; olarak bizi de tepkimeye sokup dönüştürmeyi amaçlayan ve &#8216;bizdeki altın&#8217;ı ortaya çıkarabilecek ilhamlar içeren felsefe taşları olarak bakmalı&#8230; <strong>Aslolan taşın kendisi değil, maddeyi altına dönüştürmesi değil midir zaten?</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.artimetre.com/2009/10/12/joseph-beuys-notlari-banu-kucuksubasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Taraf’ın Dikkatinden Kaçan</title>
		<link>http://www.artimetre.com/2009/10/09/taraf%e2%80%99in-dikkatinden-kacan/</link>
		<comments>http://www.artimetre.com/2009/10/09/taraf%e2%80%99in-dikkatinden-kacan/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 09 Oct 2009 14:43:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pulitzer</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sanat Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[eleştiri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.artimetre.com/?p=1476</guid>
		<description><![CDATA[Taraf gazetesinin arka sayfadan yer verdiği Nobel Edebiyat Ödülü’nü ‘çok uzun zaman sonra’ ya da ’50 yıl sonra’ bir Alman’ın aldığı bilgisi hem hatalı hem de haber kendi içinde çelişiyor.

Nobel Edebiyat Ödülü, Alman romancı ve şair Herta Müller’in oldu. Taraf gazetesi Nobel Edebiyat Ödülü’ne dair kapsamlı bir habere arka sayfadan yer verdi. Taraf gazetesinin de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_1477" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px"><img class="size-medium wp-image-1477" title="taraf_logo" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2009/10/taraf_logo-300x227.jpg" alt="Taraf'ın Nobel'e dair yaptığı haber çelişkiler taşıyor." width="300" height="227" /><p class="wp-caption-text">Taraf&#39;ın Nobel&#39;e dair yaptığı haber çelişkiler taşıyor.</p></div>
<p><strong>Taraf gazetesinin arka sayfadan yer verdiği Nobel Edebiyat Ödülü’nü ‘çok uzun zaman sonra’ ya da ’50 yıl sonra’ bir Alman’ın aldığı bilgisi hem hatalı hem de haber kendi içinde çelişiyor.<br />
</strong><br />
Nobel Edebiyat Ödülü, Alman romancı ve şair Herta Müller’in oldu. Taraf gazetesi Nobel Edebiyat Ödülü’ne dair kapsamlı bir habere arka sayfadan yer verdi. Taraf gazetesinin de cesaretinden ötürü Leipzig Özgürlük Ödülü ile ödüllendirildiği şu günlerde, gazete çalışanları ödül rehavetine kapılmış olacaklar ki, Nobel’e dair arka sayfadan verilen haberde büyük bir hata yaptılar. ‘Çok uzun zaman olmuş’ başlığıyla verilen ve 1960 senesinden beri Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazananların listesinin de sunulduğu haberin giriş cümlesi şöyle: “Nobel Edebiyat Ödülü’nü 50 yıl sonra bir Alman kazandı.”</p>
<p>Haberin devamında yer alan listede ise Nobel Edebiyat Ödülü’nü 1999’da Alman Günter Grass’ın, 1972 senesinde Batı Almanyalı Heinrich Büll’ün aldığı ve 1966 senesinde ise Polonya asıllı bir İsrailli olan Shmuel Y. Agnon ve Alman asıllı bir İsveçli olan Nelly Sachs’in paylaştığı bilgisi veriliyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.artimetre.com/2009/10/09/taraf%e2%80%99in-dikkatinden-kacan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8216;Cl Dialouges I&#8217;e dair&#8230;</title>
		<link>http://www.artimetre.com/2009/06/09/cl-dialouges-ie-dair/</link>
		<comments>http://www.artimetre.com/2009/06/09/cl-dialouges-ie-dair/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 09 Jun 2009 18:28:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pulitzer</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[eleştiri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.artimetre.com/?p=1160</guid>
		<description><![CDATA[Kadir Has Üniversitesi Büyük Konferans Salonu’nda 22 Mayıs tarihinde Contemporary İstanbul’un düzenlediği Cl Dialouges ‘Cosmopolitics I’ İstanbul-Berlin-New York isimli konferansta bulundum ve gecikmeli de olsa konferans notlarımı ve daha ziyade gözlemlerimi paylaşıyorum.
Bir gerçeği de en baştan itiraf etmekte yarar görüyorum, konferansa katılmayanlar için açıklamalarım çok da anlamlı olmayabilir, belirtmeyi bir görev bilirim.
Cl Dialouges konferans dizisinin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_1159" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px"><img class="size-medium wp-image-1159" title="ilber_ortayli1" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2009/06/ilber_ortayli1-300x225.jpg" alt="Prof. Dr. İlber Ortaylı" width="300" height="225" /><p class="wp-caption-text">Prof. Dr. İlber Ortaylı</p></div>
<p><strong>Kadir Has Üniversitesi Büyük Konferans Salonu’nda 22 Mayıs tarihinde Contemporary İstanbul’un düzenlediği Cl Dialouges ‘Cosmopolitics I’ İstanbul-Berlin-New York isimli konferansta bulundum ve gecikmeli de olsa konferans notlarımı ve daha ziyade gözlemlerimi paylaşıyorum.</strong></p>
<p>Bir gerçeği de en baştan itiraf etmekte yarar görüyorum, konferansa katılmayanlar için açıklamalarım çok da anlamlı olmayabilir, belirtmeyi bir görev bilirim.</p>
<p>Cl Dialouges konferans dizisinin ikincisi, bu yıl ana tema olan <strong>‘kozmopolitizm’</strong> çevresinde şekillenen konuşmalara sahne oldu. Sanırım New York, Berlin ve İstanbul üçlüsünün ele alınmasının temel nedeni de dünyanın en kozmopolit şehirleri olduğu düşüncesinden ileri gelmekteydi.</p>
<p><strong>Akademie der Künste</strong>’nin sanat direktörü<strong> Dr. Johannes Odenthal</strong>,<strong> Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı Prof. Dr. İlber Ortaylı</strong>, yönetmen<strong> Peter Lilienthal</strong>, yazar <strong>Mario Levi, New York Pratt Enstitüsü öğretim üyesi Prof. Ayşe Yöner </strong>ve müzisyen<strong> Mercan Dede</strong>’nin katılımlarıyla gerçekleşen konferansın en belirleyici ve etkili bölümü –bana sorarsanız- İlber Ortaylı’nın konuşmasıydı. Ortaylı’nın konuşmasının başlarında yaptığı ‘kozmopolitizm’ tanımına dikkat çekmek ve hafızaları zorlamak isterim. Ortaylı’nın konuşması süresince her üç şehir için belirlediği kozmopolit olan ve ol-a-mayan unsurlar dikkat çekiciydi.</p>
<p>İkincisi düzenlenmesi sebebiyle ‘Contemporary Cl Dıalouges’ konferanslar dizisi henüz yolun başında&#8230; Ümit ediyorum ki bizler konferansların gelenekselleştiğine, çok daha profesyonel ve planlı bir biçimde, her defasında kendini yenileyerek, tecrübe kazanarak bu yola sabırla devam ettiğine, katılımların genişlediğine tanık olalım. Zira bu konferansta kozmopolitizmin çerçevesi net bir biçimde çizilemedi ve ‘insan unsuru’ bizzat kendi elleriyle yarattığı her ‘şey’in bir parça gölgesinde kaldı.</p>
<p>‘Kozmopolitizm üzerine diyaloglar’ diye söz edeceğim konferansın bir diğer eksikliğini hissettiğim unsur ‘dil’ oldu ki insanlık tarihine birebir tanıklık eden ve tıpkı ‘insan’ gibi nefes alan, gelişen, değişen, kimi zaman yozlaştığından endişe duyulan –tıpkı insan olgusu gibi- ve insan evladı var oldukça varlığını ona paralel sürdürecek olan dil&#8230;  Dayatmacı, kapitalist dil İngilizce’nin gölgesinde kaldı. Tıpkı sosyal yaşamın her alanında olduğu gibi&#8230; <strong>Bu noktada kozmopolitizm üzerine diyaloglar, sınıfta kaldı.</strong> Katılımcıların ve dinleyicilerin çok büyük bir bölümü –yüzde 90’ın üstünde olduğunu tahmin ettiğim bir oran verebilirim- Türkçe biliyor olmasına karşın, konferansın yapıldığı yer İstanbul ve konu çok kültürlülük olmasına karşın, anadili Almanca veya Türkçe olan konuşmacılar konuşmalarını İngilizce yaptılar. Bu tıpkı örnek gösterilen şehirlerin de belli konularda dayatmacı ve kimi zaman kendinden olmayanı görmezden gelen yapısı kadar ironikti ya da konu kozmopolitizm de olsa kültürel dayatmacılığın ulaştığı son noktanın bir göstergesiydi aslında. Bu bağlamda şunu rahatlıkla, altını çizerek ve defalarca tekrar etmekten usanmadan söyleyebilirim, <strong>hakim kapitalist dil İngilizce, konferansın temel konusu çok kültürlülüğü gölgede bıraktı. </strong></p>
<p><strong>Bir kültürü ifade etmenin en şık yolu o kültürün izlerini taşıyan ve ortak tarihi belleğe sahip olduğu anadilidir bence. </strong>Sanırım Odenthal Berlin duvarının yıkılışı ve onu izleyen süreçte Almanya’da yaşananları anlatırken hiçbir duygu ya da düşünce o süreci Almanca kadar hissedemezdi ve hissettiremezdi bizlere.</p>
<p><strong>Konferans notları&#8230;<br />
</strong><br />
İlber Ortaylı konferansın en etkili ismiydi, onu takiben Mario Levi’den söz edebilirim. Katılımcılar içinde daha genç bir isim olduğu için daha dinamik ve insana yakın açıklamalar yapacağı beklentisi içinde dinlemeye başladım Mercan Dede’yi  ama evrensel değil daha kendi içine yönelik açıklamalar yaptı. Bu tür konuşmalara eskiden felsefi derdik ama artık en azından felsefeyle alakalı olmadığını biliyoruz. Mercan Dede müziklerini kendisinin yaptığı -fonda ney üflediği- bir kısa film izletti bizlere. Film gerçekten şahaneydi ama kültürel olgular geri planda kalmıştı ve bana sorarsanız fon müziği olarak <strong>Vivaldi</strong>’nin <strong>‘4 Mevsim’</strong> konçertosu da pekala yakışırdı.</p>
<p>En büyük hayal kırıklığını ‘Contempoparary İstanbul’ dergisinde söyleşisini okuduğum Berlin Künst Akademie hocalarından Odenthal yaşattı bana. Şahsen hiç değilse, İlber Ortaylı’nın eleştirilerine karşı Berlin’i savunmasını beklerdim ama yap-a-madı. Burada bir anekdotla konuyu genişletmek isterim. Ortaylı, Berlin’in tarihsel süreçte Doğu Berlin ve Yahudi olan tarafıyla barışmak yerine o bölümü ve bugün yaşan Türk göçmen gerçeğini görmezden geldiğini ileri sürmüştü. Yine Ortaylı konuşmasında New York’un hakim Avrupa ve özellikle Anglosakson kültüre, üst-orta sınıf Avrupalı’ya hitap eden bir kültürel misyon belirlediğini ve Amerika’nın acı gerçeği siyahilere, varoşlara ve daha pek çoklarına sırtını döndüğü gerçeğini gündeme taşımıştı. Belki bu nedenle özellikle New York’un tarih sahnesindeki iki yüz elli yıllık geçmişini de göz önünde bulundurarak gerçek anlamda kozmopolit bir şehir olmak için henüz yolun başında olduğuna ilişkin sinyaller vermişti. İşte Odenthal, tam bu noktada Berlin’e ilişkin Ortaylı’yı çürütecek bir kaç kanıt ortaya sürebilirdi, nitekim yap-a-madı ve bunun yerine ‘New York’u yok sayamayız’ demeyi ve bu yönde bir iki kelam etmeyi yeğledi.</p>
<p>Oysa tarihin nabzını tutmuş bir şehirden –Berlin’den- yakın tarihe tanıklık etmiş bir akademiden gelen Odenthal, Berlin birleştikten sonra bölgede sanatın zenginleştiğinden ve özgürleştiğinden söz ettikten sonra, konuşmasının ilerleyen bölümlerinde bir faşizm tehlikesinden söz etti ki sanırım İlber Ortaylı’yı haklı çıkaran bir noktaya değinmiş oldu. <strong>Demek ki Berlin, Batı tarafından gelen kültürel çeşitliliğe kucak açtığı kadar Doğu’dan gelene kucak açmamıştı.<br />
</strong><br />
Ayşe Yönder, New York mimarisinden söz etti ve bu anlamda mimari açıdan New York’u inceleme fikri heyecan vericiydi. Çünkü onlarca farklı tarihsel ve kültürel birikimden gelen insan toplulukları bir arada ve hem zamanlı olarak birbirinden değişik mimari çizgilerin tarihsel köklerinden kopuk olmasına karşın yan yana canlanmasına neden oldular. Ama Yönder de bu noktada tarihsel ve insani unsurlardan ziyade daha teknik unsurlardan söz etmeyi yeğledi.</p>
<p>Başlangıçta da belirttiğim üzere dil, insani ve yaşayan bir unsur olduğu için insana, sosyal olana ve çok kültürlülüğe en yakın olandı. Zaten kitapları itibariyle de Mario Levi konferansın edebiyat ve İstanbul ayağı idi orada. Şahane bir İstanbul temsiliydi, kendisinden daha uygun bir başka isim düşünülemezdi. Bence konferanstaki herkesi ilgilendiren, güzel bir konuşma örneği yapıyordu ki ben Beşiktaş’ta bir sınava yetişmek üzere salonu terk etmek zorunda kaldım.</p>
<p>Simultane tercüme sırasında teknolojik aksaklıklar tükenmek bilmedi. Frekans değişti durdu, bunu da belirtmeden geçemeyeceğim.</p>
<p><strong>Suya sabuna dokunmayan, liberal bir bakış açısının arkasından, alt metinler kanalıyla tek yönlü kapitalizm dikte etmek, yaşını başını almış, söz konusu konferansa katıldığına göre belli bir entellektüel birikime ve dünya görüşüne sahip insanlara sunulası bir unsur değil.</strong> Bence Cl Dialouges konferansları düzenlenirken, bu detayın üstünde daha çok durulmasında yarar var. Takipçiler olarak, iyi hazırlanmış ve düşünülmüş konu ve konuklar hak ettiğimize inanıyorum.</p>
<p>Son olarak, konferansa katılımı artırmanın yöntemleri üzerine düşünülmeli&#8230; <strong>Bence sanat ve sanata dair her şey hem de bunca emek ortaya konmuşken, çok daha fazla ilgi görmeyi hak ediyor.</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.artimetre.com/2009/06/09/cl-dialouges-ie-dair/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
