Etiket » eleştiri

Kılavuzu Karga Olanın Burnu… – Ekrem Kahraman

15 Ocak 2011

Dünya Nereye Gidiyor?
Türkiye Nereye Gidiyor?
Sanat ve Edebiyat Nereye Gidiyor?
Şiir Nereye Gidiyor?
Ya da
Kılavuzu Karga Olanın Burnu…

Ekrem Kahraman

Michelino'nun freskinde Dante, cehennemin girişinde Araf Dağının yedi eteğinde ve Floransa şehrinde, üstte cennet küresi, elinde İlahi Komedya'yı tutuyor.

İtalyan şair Dante ünlü yapıtı İlahi Komedya‘yı Ortaçağ’dan Rönesans’a doğru evirilmeye başlayan bir geçiş sürecinde 14. yüzyılın başlarında yazdı. Siyasi görüşleri ve tavrı nedeniyle doğduğu, yaşadığı şehir Floransa’dan sürgün edilmişti.
Verona ve Ravenna’da sürgünde olduğu sırada anavatanı, halkı ve çağı için korkularının, endişelerinin iyice artıp kabardığı bir gece yarısı gerçek ile düş arası bir yolculuğa çıkar. Dolaşırken günahkârlığı imleyen karanlık bir ormanda yolunu kaybeder. Sabaha karşı gün ağarırken bir tepenin eteğinde Antik Çağın simge isimlerinden –hayranı da olduğu- şair Vergilius ile karşılaşır. Vergilius daha ilk görüşte Dante’nin içinde bulunduğu sıkıntılı durumun, çektiği acının farkına vararak ona yardım etmeye karar verir. Bütün kötülüklerden arınması, insanlık ve toplumla ilgili doğru yargılara varmasını kolaylaştırmak için O’na “öteki ölümlü dünyayı göstermek” ister. Dante’nin elinden tutarak bu düşsel yolculuğa birlikte devam ederler.
İki farklı çağa ait şair karanlık ormanda el ele, gönül gönüle ilerlerken dibine doğru inildikçe daralan derin bir çukur olarak tanımlanan Cehennem’de yarı beline kadar baş aşağı buzlara gömülü olarak baş şeytan Lucifer’e rastlarlar. Lucifer gökten dünyaya düşmüş ve düştüğü yerde büyük, derin bir çukur açılmıştır. Çukurdan taşan toprak ise çevrede yüksek bir tepe oluşturmuştur. Bu iri tepe Araf‘tır ve Dante’nin tanımlamasına göre Araf yedi katlıdır. En üstteki kat ise şu üzerinde yaşadığımız yeryüzünden başka bir yer değildir. Çukurda buzlar arasındaki baş şeytan ise baş aşağı çakılı olduğu buzların arasından bütün yeryüzünü ve insanlığı derinden etkilemeye ve yönetmeye devam etmektedir.

Peki, Dante İlahi Komedya gibi destansı, çağının çağdaşı bu büyük epik şiiri hangi tarihsel, toplumsal koşullarda, hangi kaygılarla, hangi iç dürtülerle, niçin yazmış olabilir? Şiirin adı Komedya olduğu halde neden ‘öteki dünya’ya ait Cehennem-Araf-Cennet gibi trajik bölümlerden oluşturulmuştur?

Hatırlayalım; Dante’nin yaşadığı 1300’lü yıllarda Avrupa’da siyasal toplumsal düzen derin dönüşümler, çağsal sarsıntılar içerisindedir. Feodal güçler arasındaki mücadelenin yer yer feodalitenin parçalanarak yerini yeni krallıklara, prensliklere, senyörlüklere, cumhuriyetlere, bıraktığı yeni ve karmaşık bir süreç yaşanmaktadır. Ülkesi İtalya derin bir kargaşa içerisine düşmüş, toplum neredeyse ikiye bölünmüş gibidir. Pisa, Verona ve Arezzo gibi kentlerde yaşayan egemen Soylu Aileler Cephesi ülke yönetiminin Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğuna bağlanmasını isterlerken başta Dante’nin kenti Floransa olmak üzere Milano, Bologna gibi büyük kentlerde yaşayan Halk Cephesi ise İtalya’daki yerel prenslikler ile cumhuriyetleri destekleyerek yerel yönetimlerin siyasi özgürlüklerini, bağımsızlıklarını savunmaktadırlar. Bu iki siyasi güç arasında baş gösteren çatışmalar giderek kanlı iç savaşlara yol açmıştır.

Dante daha başından itibaren çağının ve ülkesinin bir aydını olarak Halk Cephesi içerisinde yer almıştır. Tarihin garip cilvesine bakınız ki 700 küsur yıl sonra ve neredeyse 100 yıldır Türkiye’yi sağa sola savurup duran “dünya işleri ile din işlerinin birbirinden ayrılması” (laiklik) ile vatanı Floransa’nın bağımsızlığı yönünde bir siyasi görüş savunmaktadır. Ona göre ülkeyi yöneten kral insanları yeryüzünde mutlu kılmakla, papa da bu insanları öbür dünyadaki sonsuz mutluluğa hazırlamakla yükümlüydüler. Dante bu yöndeki siyasi görüşleri ve faaliyetleri nedeniyle önce para ve sürgün cezasına çarptırılarak sürgüne gönderilecek, sonra da sürgündeyken gıyabında ölüm cezasıyla cezalandırılacaktır. Sonradan hakkında af çıkarılmasına rağmen şair doğduğu ve çok sevdiği Floransa’ya bir daha hiç dönmeme kararı verecektir. O’nun bu davranışı, egemen siyasi muhataplarınca küstahlık olarak değerlendirilecek ve hakkında bir kez daha yeniden ölüm cezası verilecektir. O ise dönmeme kararında ısrar edecek ve doğduğu şehir Floransa’ya bir daha geri dönemeyecektir. Ömrünün son yıllarını Verona ve Ravenna’da geçirecek ve orada ölecektir.

İlahi Komedya işte böyle bir toplumsal, siyasal tavra sahip şair ve düşünürün, böylesi bir kargaşa ve geçiş çağının destanı. Anavatanından uzak, arkadaşları tarafından ihanete uğramış, ölüm korkusu ve yalnızlık içinde mücadeleci bir insani ruhun, toplumsal trajedinin ağıtıdır.
Zaten İlahi Komedya’yı bir şiir olarak çağları aşırıp çok daha güçlü bir biçimde günümüze kadar getiren öz de bu karakterinden gelmektedir.
Düyun-ı Umumiye emekli memurlarından Sami Bey’in kızı Leyla, tıpkı bey babası gibi ulusal duygudan yoksun, iflah olmaz bir ‘Batı’ hayranı ve bunun için öz değerlerinden her an vazgeçebilecek bir kişiliktedir. “Alafranga” özentileri, meftunu olduğu Batılı çevrelerle ilişkilerindeki seviyesiz, ahlaki düşkünlük ve doymak bilmez hırsları yüzünden nişanlısı Necdet ile yolları giderek ayrılacak, içinden çıkılamaz biçimde soysuzlaşarak derin bir bataklığa sürüklenecektir.
Bu insani, toplumsal ahlaki kayma sadece Leyla’ya ait bir aymazlık olmadığı bir yana, söz konusu çevrelerde durum giderek bir toplumsal travmaya dönüşecektir.
Anadolu halkı açlık, sefalet ve cehalet içerisinde kıvranırken sarayın işgal güçleriyle işbirliği içerisindeki yöneticileri, Bab-ı Âli mensupları, batılılık özentisi içerisindeki aileler ve sözde aydınlar ikbal, makam, para, mal vb. kişisel çıkarları için işgalci subaylarla sefahat içerisinde bir hayat yaşamaktadırlar. Dönemin Beyoğlu, Şişli, Nişantaşı ve Teşvikiye çevrelerinde oturan önde gelen bazı Türk ve Levanten ailelerin kadınları, kızları İngiliz, Fransız subaylarla yozlaşmış, onursuz ve ahlaksız ilişkiler içerisindedirler. Bu kadınlar işgal altındaki bir ülkenin kadınlarıdır. Kendi ruhlarına, iffetlerine, insanlarına, uluslarına, ülkelerine alabildiğine yabancılaşıp tıpkı Dante’nin İlahi Komedya’sında olduğu gibi karanlık bir ormanda kaybolmuşlardır. Babaları, kardeşleri ya da kocaları işgalcilere yakın olmak, bu yakınlıktan kişisel parsa kapmak ve üç kuruşluk dünyalık hırsları uğruna ülkelerinin aleyhine her şeyi yapmaya hazırdırlar. Bu yüzden de işgalcilerin çıkarlarının, biricik savunucuları ve uygulayıcısıdırlar. Ruhlarını ve beyinlerini saran aymazlık, mal, mülk, para hırsı, bireysel, toplumsal ahlaki iğrençlik, pislik İstanbul’da kol gezmekte; yabancılaşma, bencillik ve kokuşmuşluk bulaşıcı bir hastalık gibi her yere yayılarak İstanbul’un bütün seçkin çevrelerini sarmıştır.

İşgal altındaki İstanbul’un anlatıldığı Sodom ve Gomore, bilineceği üzere Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Kiralık Konak, Hüküm Gecesi, Yaban, Ankara, Bir Sürgün vb. Milli Mücadele edebiyatı içerisinde yer alan romanlarının en başında geliyor… Romanda, Tevrat’tan aktarılarak yazılanlara göre Sodom ve Gomore, Lût ve İbrahim peygamberlerin dönemlerinde Filistin’de, halkın her türden ahlaki çürüme içerisine düşmeleri nedeniyle Allah’ın gazabına uğramış iki lanetli şehrin adıdır. Yazar daha romanın girişine Tevrat’tan şu bölümü aktarır: “Diyarınız harap olmuş ve şehirleriniz ateşe yanmıştır. Tarlalarınızı ecnebiler önünüzde yiyorlar. Ve ecnebiler tarafından harap edilmiş gibi viranedir. Ve sayhan kızı bağda olan kulübe gibi, hıyar tarlasında bulunan hayme gibi, muhasaraya alınmış şehir gibi kalmıştır. Rabbülcünud bize cüz’i bir bakiye bırakmasaydı biz ‘Sodom’ gibi olur idik; ‘Gomore’ye benzer idik…
Ve ekler: “İstanbul, düşman işgali altında iken romanın yazarına böyle görünmüştü…

Edebiyat eleştirmeni Atilla Özkırımlı’ya göre, derin bir toplumsal çöküşün getirdiği tarihsel bir çürümenin romanıdır Sodom ve Gomore. Kitapta dönemin aydınlarına, medyaya, Batı’da eğitim görmüşlerin, politik yetkililerin aymazlıklarına, dalaletlerine, ihanetlerine, İstanbul’a, Beyoğlu’na hüzünle bakan Yakup Kadri’nin “İşte Sodom burası, Gomore burası!” dediği yazılıdır. Yazar yapısı bozulmuş, zıvanadan çıkmış olabildiğince yozlaşmış kişiliklerden oluşan ve etik olarak çöken bir toplumun eninde sonunda mutlaka ilahi bir cezaya çarptırılacağı inancındadır.
Bir başka inceleme yazarı Berna Moran da, “Alafranga Züppeden Alafranga Haine” başlıklı incelemesinde Sodom ve Gomore’deki Batı hayranı kimliklerin Tanzimat romanıyla birlikte oluşmaya başlayan alafranga züppe tipinin gelişerek vardığı son aşama olduğunu belirtir. Bu tip asalak, kişiliksiz, değersiz, yoz, işbirlikçi ve ‘hain’ bir kimliktir.

Milattan önce 3150-1550 yılları arasında Ortadoğu’da Lût ve İbrahim peygamberlerin hikayelerinden oluşmuş Sodom ve Gomore imgesini 1918-1920’nin işgal altındaki İstanbul’una, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’na getiren, oradan da günümüze taşıyıp emperyalizm ve işgal ile bağ kurduran da içeriğindeki bu insani, toplumsal trajediden başka bir şey değil. Yakup Kadri’nin söz konusu romanı zaten bu tarihsel, ideolojik insani öz nedeniyle romandır biraz da ve bu özelliğiyle de Türk romanında farklı, özgün bir yeri vardır.
Görüleceği üzere hiçbir düşünce, sanat, edebiyat ürünü ortaya öyle durup dururken gökten zembille inmiyor; inmez de…
Bu bağlamdan bakıldığında günümüzde sanat ve edebiyatın nesnel durumunun ne olup olmadığı elbette bir başka yazının konusu… Ne var ki burada yine de konunun kıyısından köşesinden dürtüklemenin ne zararı olabilir ki? Fakat beni bu yazıda asıl ilgilendiren sanat ve edebiyatın kendisinden çok bunların yapıcıları sanatçı ve edebiyatçıların nesnel durumları. Siyasi, toplumsal aymazlıklar karşısındaki uyanıklıkları, öngörüleri, tutumları, güncel korkuları, çağsal endişeleri ve kaygıları, zaafları, eksiklikleri, aymazlıkları, insani ya da toplumsal entelektüel kargaşaları…

Son birkaç yıldır ilgili ortamlarda aklı başında kim bir diğeri ile karşılaşacak olsa hemen hemen aynı soru çıkıyor ağızlardan: Neler oluyor? Ve arkasından arka arkasına benzer endişeli, düşünceli, kaygılı sorular dökülüyor:
Günümüze ait çağsal akıl, duyarlık, düşünce, bilgi, kültür, etik değerler, vicdan, insanlık nereye gidiyor böyle?

Dünyanın sahipliği iddiasındaki siyasi merkezlerce öngörülen küresel emperyalist proje ve olası trajik gelecek ne? Adına ‘hayat’ dediğimiz sonsuz enerji kaynağı günümüzde ne durumda? Bilim, sanat ve düşünce bu noktada hangi pozisyonu almış görünüyor? Bu bağlamda Türkiye nerede duruyor? Düşüncede, sanatta ve edebiyatta aslında neler oluyor?

Son elli yıldır Türkiye’de -bireysel ve ulusal onur da dahil- hiçbir şey bu kadar para ve çıkara indirgenmiş değil. Ahlak, ideal ve felsefe hiç bu kadar manipüle edilmiş, azınlıkta ve yalnız bırakılmış/kalmış değil…

Peki, Milli Kurtuluş Savaşı sonrası başlayan cumhuriyetleşme, aydınlanma sürecinin sanatçı, edebiyatçı, entelektüel ruhuna ne oldu, nereye gitti? Ya dünün Cumhuriyet sevdalısı, devrimci, demokrat, antiemperyalist idealisti, hayalperesti, ütopyası olan ve bunun peşinde koşan yurtsever, insanlık sever 1968 kuşağı devrimci Türk entelektüeli nereye gitti? Nasıl oldu da çok kısa bir sürede bu hale geldi? Nasıl böylesine para, pul, mal, mülk, makam hevesine esir düştü? Ne oldu da kendisinden, insanlık ütopyalarından, aydınlanmacı iddialarından kolayca vazgeçebildi ve ruhunu ‘şeytan’ ile haşır neşir hale getirdi?
Toplumun okumuş, öncü kesimleri neden geçmişte kendisiyle aynı safta görüp tanıdığı günümüzün köşe başlarını tutmuş toplum yönlendiricilerini, yazarları böylesine sert suçlamalara tabi tutuyorlar? Ya da daha direkt soralım: Acaba günümüzün Lucifer’leri, Leyla’ları kimler, neredeler ve günümüzde hangi rolü oynuyorlar, ne yapıyorlar?

O ünlü ve yaygın ifadeyle ‘bir kırılma noktası’nda bulunuyoruz. Doğru!
Yine tarihsel yeni bir çağ yangınındayız. Doğru!
Yeni dönüşümlere açık trajik bir sürecin en ateşli boğumlarından geçiyoruz ki bu acılar, bu sağa sola savrulmalar, bu salla patik haller de zaten bu yüzden. Bu da doğru…

Küreselleşmeci yönlendirmeciler neredeyse son 50 yıldır kendi tasarladıkları bu süreci ‘Tarihin Sonu’ olarak adlandırıyorlar ve birbirine bağlı bir dizi ‘son’lar teorisi ileri sürüyorlar: ideolojinin sonu, ütopyanın sonu, sanatın sonu, insanın sonu… vb.

Peki, bu doğru mu? Durum gerçekten de öyle mi? Öne sürüldüğü gibi gerçekten de ‘büyük anlatılar’ dönemi, devrimci ütopyalar çağı ‘son’a mı erdi? Günümüzün gerçek bilim adamları, düşünürleri, bağımsız öngörü sahipleri durumu nasıl değerlendiriyorlar? Sanat ve edebiyatın, bağımsız entelektüel düşüncenin ateşli insani ruhuna ne oldu? Kaç entelektüel, sanatçı, edebiyatçı, şair içinde bulunduğu çağ yangınının farkında, dünyayı saran alevleri ruhunda ve aklında hissedip ifade edebiliyor?
Eğer değilse insanlığın iddia edildiği gibi bir ‘son’lar durumundan çok bir ‘başlangıçlar’ dönemine geçiyor olduğunu nasıl görecek? Göremezse nasıl ilerleyecek? Kendisine hangi pozisyonu seçecek, kişisel tutumunu, sanatını neye göre kuracak?
Kim aksi yönde ne iddia ederse etsin öyle görünüyor ki gerçek anlamda bir ‘yeniden yeni’ler sürecine doğru ilerliyoruz. Bu süreçte bir yandan yeni içerikler, yeni formlar öne sürülecek; öte yandan ise eski kavramlar yeniden tanımlanıp yeni kavramlar oluşturulacak…
Bunun aynı zamanda şu anda yaratıcı/dönüştürücü insani özün önünde duran en vicdani, en insani, toplumsal ve tarihsel bir sorumluluk olduğu görülüyor.

Bu kargaşa ve kaos çağında bilimin, sanatın, edebiyatın, şiirin, felsefenin ve insanlığın neyle karşı karşıya olduğu endişeyle merak ediliyor ki bu ne kadar şaşkın ve umutsuz bir duruma işaret ederse etsin yine de iyi ve olumlu bir şey. Çünkü çağımızın baştanbaşa küresel ideolojik manipüleler çağı olduğunu düşünmeyen, görmeyen yok gibi. Bilim, sanat ve düşünce alanlarının düşünme, bulma, keşfetme, yaratma vb. alanları olarak her şeye rağmen yine de hala mahrem, masum bir niyet ve enerji taşıdığı da söylenebilir. Yani sanat ve edebiyat hala en insani gelecek tasarımının dolaysız gerçekleştiği sonsuz ve ütopik bir alan. Burada hayatı çekip çeviren, kuran, yürüten her şey var: niyet, merak, düşünce, felsefe, bilgi, beceri, deney, tecrübe, buluş, iddia, çalışma, müzik, şiir, edebiyat, film vb… Sanatçı ise, bilinen bütün tanım ve anlamların da ötesinde tarihsel bir özne olarak doğrudan, çıkarsız insani girişimin; üne, makama, paraya, mala ‘tamah en’ tarihsel misyonu birazcık unutulmuş gibi duran olağan fakat zorunlu kahramanı… Yine aynı biçimde bilim adamı, felsefeci, entelektüel ya da politikacı da aynı anlam, işlev ve pozisyona sahipler?

O zaman günümüzdeki bu gürültülü fakat sağır sessizlik niye?

Araştırmacı yazar Yılmaz Dikbaş’ın yapmış olduğu araştırmaya göre bugün Türkiye’de 300’den fazla sözde sivil toplum örgütü -oldukça masum gibi gösterilmeye çalışılsa da- ne yazık ki AB, ABD, Soros Vakıfları vb. ile hibe karşılığı bir işbirliği içerisindedirler. 53’ü devlet, 26’sı özel olmak üzere ülkemizde 79 üniversitede, bir AB siyasi projesi olan Erasmus Programı uygulanmaktadır. Emperyalist niyetlerle, programlar, projeler karşılığında verilmiş hibe paralar ile öğretim üyeleri, öğrenciler, ilgili çevreler parayı verenin düdüğü yönünde ‘geliştirilmekte’, sözde bilimsel ya da sanatsal çalışmalar yapılmakta, hazırlanan bilgi raporları zorunlu olarak hibe sahibi ülkelere ve dış siyasi merkezlere büyük bir aymazlıkla sunulmaktadır.
Küreselleşmenin enstrümanları olarak yeniden tasarlanıp görevlendirilmiş küratörler, bienaller ve güncel sanatçılar kanalıyla sanat alanı, uluslararası küresel sermayeye bağlı yayınevleri kanalıyla da edebiyat alanı yeniden dizayn edilmektedir. Sanat ve edebiyat tümüyle zaptu rap altına alınmak üzeredir.
İlgili devlet kurumlarının da açıkladıkları gibi ulus devlet olarak Türkiye’yi yok etme hedefli böylesi bağımlı ilişkiler ve paralarla hangi özgür düşünce, sanat, bilim yapılabilir ki?

1920’li yıların Milli Kurtuluş Savaşı galibi mazlum Türkiye, 1990’lı yıllardan itibaren bol keseden hibeler dağıtan emperyalist ülkeler ve siyasi merkezler tarafından intikamcı, zalim, pervasız ve insanlık dışı bir kıskaca alınmıştır. ABD ve AB tarafından Kuzey Irak ve Kıbrıs’tan bütün olanaklar kullanılarak sıkıştırılmakta, medya kanallarıyla düşünce, sanat ve kültür manipüle edilerek bağımsız bir ulusun beyni, kalbi ve ruhu teslim alınmak istenmektedir.
Türkiye’yi bölüp parçalamak ve parça parça köle yapmak için her yolu, her fırsatı, her ilgi, eğilim, niyet ve ulusal zaafı sonuna kadar kullanan AB 2010 yılı için İstanbul’u B tipi kültür başkenti seçti. Sanat ve kültür çevrelerinde yaşanılanlara ve konuşulanlara bakılırsa düşünce, sanat ve kültür çevrelerine, sanatçılara, kurumlara sözde sanatsal ve kültürel projeler (!) karşılığı milyonlarca Euro para hibe olarak dağıtılmış durumda. İstanbul Güncel Sanat çevreleri 1 yılı bulan kültür başkenti muhabbetleri arasında AB’den ve değişik fonlardan gelen miktarların dedikodularıyla çalkalanıyor. Sanat, kültür çevrelerindeki büyük bir çoğunluğun ise aslında neler olup bittiğinden haberleri bile yok. Bazıları, AB’den para almanın haklı, derin, ‘milli’, ‘Atatürkçü’ ve ahlaki (!) felsefelerini oluşturmakla meşguller. Bazılarıysa yükselen masum, ulusal, vatansever sesleri, itirazları susturmak için bir yandan ‘tutuculuk, içine kapalılık, milliyetçilik, ırkçılık’ suçlamalarına sarılırlarken bir yandan da seslerini çıkaranları belli ortamlardan dışlamakla meşguller.
Her türlü düşünsel, duygusal entrika, ikiyüzlülük, ahlaksızlık ne yazık ki her sahici entelektüel enerjiyi zorlamakta, sinsice kuşatarak yok etmeye çalışmaktadır. Medya alabildiğine manipüle edilmiş, edebiyat ve yazılı metin neredeyse iğdiş hale getirilmiş, felsefe sindirilmiş ya da emperyalist Batı merkezlerinin emrine sunulmuştur. Düşünce, sanat, kültür ve hayatta insani olan ne varsa paraya, pula, mala tabi kılınmıştır. Artık güncel sanat alanlarında Lucifer’lik, Leyla’lık tavrı en çok prim yapan sanat (!) davranışı olmuştur ve rağbettedir. Sanatçılıkları, küratör kimlikleri tartışmalı bazı seçmeler alabildiğine pohpohlanmakta, önemli uluslararası sanatçılar, küratörler olarak ilan edilmektedir.
Bütün bu olanların bağımsız, özgür ve gerçek düşünceyle, sanatla, kültürle ne ilgisi olabilir?

Neden, niçin, nasıl?

Peki, durum Türkiye için böyle iken dünyada farklı mı? Yani örneğin ‘Özgürlükler ülkesi(!) Amerika’da, ‘demokrasinin beşiği(!) Avrupa’da sanat, edebiyat, düşünce özgür mü, bağımsız mı? İnsani mi, toplumsal mı ve çağdaş mı? O zaman günümüzün seçkin sanatçıları Joseph Beuys, Enzo Cucchi, Anselm Kiefer, Jannis Kounellis 1985’li yıllarda Basel’de bir araya gelerek neden ısrarla ve endişeyle Avrupa’yı tartışmışlardı ve niçin Batı kültüründe/uygarlığında yeniden yeni Bir Katedral Etmek istemişlerdi?
Neden?
Çünkü bizim hala uygarlığın beşiği olarak kabul ettiğimiz Avrupa/Batı onlara göre donup kalmış, çökmüş, tıkanmış bir uygarlıktır ve artık kendi geleceğini kurmaktan bile acizdir.

Evet, Batı düşüncesi son 100 küsur yıldır tartışmasız bir biçimde derin bir krizde. Birinci Dünya Savaşı sonrası başlayan süreçte Avrupalı entelektüel çevrelerde derin bir hayal kırıklığı, geleceğe güvensizlik duygusu ve ideal boşluğu oluştu. Çünkü modernist düşüncenin ve duyarlığın burjuva demokratik devrim ütopyaları yaşanan savaşla büyük bir deprem geçirmişti. Eşitlik, özgürlük, kardeşlik, adalet, insanca yaşam vb. değerler tümüyle deforme olmuş, felsefe ve ideal trajik bir sefalete sürüklenmişti.
Günümüzde bütün dünya, her ulustan, sınıftan, cinsiyetten, yaştan, kültürden insan, ülke ve her anlamdaki hayat tehdit altında… Fakat ne yazık ki entelektüel düşünce bu çağsal felaket karşısında alabildiğine etkisiz, basiretsiz, pısırık, kimliksiz ya da liberal küreselleşmeci hegemonyanın hizmetinde kiralık durumunda… Bu aynı zamanda küreselleşme, yeni dünya düzeni, ABD, AB, BOP ve Ortadoğu karşısında insanlığın edilgen pozisyonu da demek… Çünkü tarihsel anlamda teklemeye başlayan insanlığın aklı/kalbi artık uzunca bir süredir Ortadoğu bölgesinde özellikle de Türkiye’de atıyor. Bu nedenle küreselleşmeci güçler bütün ideolojik argümanları, hırsları ve her türden insanlık dışı aygıtları ile insanlığın bu yeni/gelecek merkezine sinsice yükleniyorlar. Üstelik de bunu ideolojik ve düşünsel olarak köşe başlarına yerleştirdikleri sözde entelektüeller kanalıyla gerçekleştiriyorlar.

Aslında sadece Türkiye değil üzerinde yaşadığımız coğrafya, ayak bastığımız topraklar da, çevremizi saran doğa ve iklim de, bütün masumiyetlerine ve insanlık için heyecan uyandırıcı enerjik niyetlerine karşın artık yeterince güvenli ve tekin değil. İnsanlık gelecekten umutsuz, hayalsiz ve mecalsiz… Artık tüm insanlık tartışmasız bir biçimde ve tarihsel olarak her an feryat edip durduğumuz şu anımızdan çok daha tehlikeli ve büyük bir insanlık trajedisine doğru ilerliyor.

Peki, insan çağının çağdaşı olamıyor ya da saf ‘insan’ olarak kalamıyorsa sanat yapmayı, şiir yazmayı, söylemeyi sürdürebilir mi?
Ne yazık ki önüne konulan sadakaya, paraya, makama hayır deyip reddetmeyi bir türlü beceremiyor insan varlığı. Eğer o diyemiyorsa sanatçı nasıl diyecek? Günümüzde insanın ve sanatçın yine de böyle bir şansı hala söz konusu mudur?
Sanat ve edebiyat artık etik değerleri dışlamışsa, bu nedenlerle de sahici estetik değerlerin kapılarını da ister istemez kapatmış sayılmaz mı?
Günümüzde sanatın ve edebiyatın varlığı da tıpkı insanın öz varlığı gibi büyük bir tehditle karşı karşıyayken günümüzde sanatının çağının çağdaşı insani ve sanatsal yeni bir vizyonu olabilmesi mümkün müdür gerçekten de?

Yaşadığımız çağın yeni bir ortaçağ olduğu yönünde ciddi düşünsel/bilimsel iddialar var.
Çağımızda insan hızla kendi öz ‘insaniliği’ni ötekileştiriyor.
Cehaletin ve çıkarcılığın böylesine at koşturduğu, her insani değeri hoyratça harcadığı bir çağda artık aydınlanma devrimi kaybetmiştir denilip çıkılmalı mıdır?

Sanayi devrimiyle birlikte anılan modernizmin sona erdiğini post-modernistler ilan etmişlerdi. İddiaya göre dünya ekonomik sistemi sanayi üzerine kurulu olmaya devam ediyordu ama sanayi devriminin düşünsel, ideolojik, insani iddiaları sona ermişti. Sözüm ona tarihin sonuna gelip dayanmıştık. Bununla da kalınmamış ideolojinin sonu, sanatın sonu, bilimin sonu, kültürün sonu, ütopyanın sonu, dahası insanın sonu da gelmişti.
Kendi gelecek iddialarını da bu trajik, kurgusal yıkılış teorisi üzerine oturtmuşlar ve sözüm ona yeni muhtemel neo liberal bir gelecek ideolojisi oluşturmuşlardı.

Ne var ki artık günümüzde son yüzyılın en temel argümanı ideolojik/kültürel iddiası olarak öne sürülen bu Amerikan yapımı kurgusal neo liberal post-modernizmin kendisi de tıkandı…

Çünkü “Büyük anlatılar dönemi sona erdi” denile denile insanlığın yaşayan, sahici, sonsuz ortak ütopyası çıkmaza sokuldu. Dünyamız artık derin bir kriz içerisinde debelenip duruyor…

Onca yüksek sesli neo liberal küreselleşmeci sözde felsefi iddialara ve kurgulanan şaşaalı medyatik görüntülere karşın reel egemen bireysel/toplumsal politik, ekonomik, sanatsal, kültürel argümanların felsefi, ideolojik alt yapıları çökmüş durumda…
İşte yine aynı yerde, aynı konkav aynanın karşısında ve bir başınasın kardeşim!

Yine ülke… yine dünya… yine düşünce… yine sanat…
Yine insanlık… yine ne olacak peki?
Yine aynı sorunlar… yine aynı sorular… yine aynı yavan cevaplar…
Yine aynı kaygılar, endişeler… yine aynı akıl tutulması…
Çaresizlik!
Bütün olanların, olmayanların, yaşananların, yaşanmayanların
Söylenebilmişlerin söylenememişlerin bedeli yine aynı insanlık muamması:
Nereye payidar nereye?

Sanki bütün dünyayı tam teçhizatlı organize bir yıkım ekibi dolaşıyor…
Karanlığın ağacı sürekli saçlarını yıkıyor.
Her ruhun kara korsan bayrağı sonuna kadar açık ve dik başlı…
Fakat güvensiz… Fakat geleceksiz… Fakat yalnız… Fakat ayazda…
Yaşam yine o bildik karar tehdit altında…
Kara düşünce… kara sanat… kara bilim… kara medya…
Elinde sözcüklerden, imgelerden başka bir şey yok
Ve hala aynı bakir hayal!
Dünyanın bütün ülkeleri ve işçileri birleşiniz!

İşte yine aynı yerde, aynı konkav aynanın karşısında ve bir başınasın dostum!
Aklında, duyarlığında mağara bir boşluk… Derin bir deprem çatlağı…
Kimsesiz… Sahipsiz…
Kalbinde hala ceviz ağacından ağdalı bir keman Eski Yunan’dan…
Herkes sürekli konuşuyor ama hiç kimseler bir şey söylemiyor çağa ait…
Herkes sürekli bir şeyler söylüyor ama hiç kimse hiç kimseleri duymuyor sanki!
Hiç kimse insan ağacının rüzgarına vermiyor göğsünü!
Kulaklarını yanındakinin kalbine koymuyor!
Sağır!
Bencil!
İnsansız!

Ülke yok!
Halk yok!
Hukuk yok!
İş yok!
Ekmek yok!
Hayat yok!
İrade, basiret, karar tarumar…
Üniversiteler tutuklu… Entelektüeller şaşkın… Sanat uykuda…
Şiir ve edebiyat akılsız ve ruhsuz…
Ve hayalsiz… Ve ütopyasız… Ve hukuksuz…
Ve vicdansız… Ve etiksiz… Ve insansız… Ve çelikten beton duvarlar arasında…
Önünde on yol… Yüz yol birden… Yüzü de kaos ve kargaşa!
Bini de manipüle ve iğfal edilmiş! Bini de soğuk… Kanatıcı… Ve umut kırıcı…
Ve sen farkında bile değilsin olanların!
Kaybolmuşsun o karanlık müzminleşmiş ormanda!
Yine o iğdiş ormanda: kanatlarının kopup düştüğü artık…
Ama Dante değilsin!
Yakup Kadri Karaosmanoğlu değilsin!
Yani Vergilius’un yok!
Yani artık İstanbul’un bile yok!
Vatanın yok!

Açık, günümüz Türkiye’si yeniden yeni bir siyasal, toplumsal, kültürel, ideolojik bir hesaplaşmayla karşıya… Milli Mücadele ile kurulan antiemperyalist milli cumhuriyet ile emperyalizm arasındaki amansız savaşta –şimdilik- medyanın çeyrek asırdır aracılık ettiği, övgüler düzdüğü, emek harcayıp büyük yatırımlar yaparak besleyip büyüttüğü popüler güncel kültür, manipüle edilmiş bilgi ve ideoloji ile çağcıl, tarihsel ‘topyekûn çöküş’ ve kötülük hali kazanmış görünüyor…
Evet durum aynen böyle: Bu koşullarda kazanması daha baştan tasarlanan/belli olan bu girişimin diğer suç ortakları ABD ile bölgesel projesi BOP ve AB’nin Türkiye’de epey yol aldığını kabul etmek lazım. Geleneksel siyasal sağ ya da sol dinamiklerin ABD, AB ve terör konularındaki siyasal aymazlıkları, şaşkınlıkları, büyük bir travmaya dönüştürülen kültürel ve düşünsel manipülasyon, son zamanlarda entelektüel içeriğinden aşırı saptırılan Doğu-Batı, laiklik-irtica, Türk-Kürt, modernizm-post modernizm vb. tartışmalardaki siyasi çıkarcılık ve bunlarla hedeflenen gelecek tercihi konusundaki tarihsel körlüğün maçı almaya yakın durduğu kanaati çok yaygın. Siyasal, toplumsal bir gelecek tasarımı olarak sunulan sahte, kof ve tehlikeli form BOP ve AB hayaleti/ütopyasızlık geçmişin etkin dinamiklerini fazlasıyla dağıtmış durumda. Güncel olanın dayanılmaz hafifliği, siyasal, ideolojik manipülasyon, düşünsel, bilimsel, sanatsal hortumculuk, mal/mülk/makam hırsı tamahkârlığı her yeri sarmış, buna karşı direnebilecek güçlerse umutsuzluğa kapılıp korkmuş, sinmiş görünüyor.

Türkiye bütün uçlarından tutuşmuş cayır cayır yanmaktadır. Aslında tüm dünya, Amerika, Avrupa, Sanayi Devrimi, aydınlanmanın tarihsel kaleleri, idealleri yanmaktadır. Bütün bir çağ yanmaktadır. Ortadoğu yanmaktadır. İnsanlık yanmaktadır. Sanat, edebiyat, şiir, bilim, kültür yanmaktadır. Gelecek idealleri yanmaktadır. Türkiye’de şehit cenazeleri kalkan haneler, köyler, kasabalar, kentler, aileler, ana-baba, kardeş, sevgili, nişanlı, komşu, arkadaş yürekleri, aklın ve vicdanın geleceği yanmaktadır.

Böylesine travmatik/trajik bir durumda gerçek bir entelektüel aslında ne olduğunu, asıl gerçeği söylemeyecekse ne zaman söyleyecek? Bir bilim adamı, bir sanatçı, edebiyatçı, bir şair iç feryadını Dante’leştirmeyecekse, Yakup Kadri’leştirmeyecekse o ateşli ruhunu, yeteneğini başka nerede dillendirecektir?

Fakat bütün olumsuzluklarına rağmen yine de altı yeniden yeniden çizilmesi gerekir ki, bu büyük ideolojik, etik bireysel/toplumsal çöküşün kazanması elbette insanlık adına alabildiğine travmatik ve trajiktir ama aynı zamanda tarihsel bir dönemece/devrime de işaret etmektedir. Şu an Türkiye bilimsel olarak –her açıdan- bu tarihsel dönüşüme her zaman olduğundan çok daha yakın duruyor. Son Anayasa değişikliği referandumunda 12 Eylül ve darbe argümanlarının ısrarla kullanılması fakat yine de 12 Eylül 1980 Anayasası‘na verilen % 92 evet oyunun % 58’e gerilediğini, buna karşılık hayır oylarının ise % 8’dan % 42’ye yükseldiğini gösteriyor. Bu şaşkın kargaşada bunun bir yenilgi değil, umut verici ve gelişmeye açık bir sonuç olduğu görülmelidir. Bu nedenle, bunca olumsuzluklara karşın yine de Türkiye -henüz- kaybetmedi. Çünkü ülkenin bu hale düşmesinde oy olarak büyük bir role sahip güncel, şaşkın ‘çoğunluk’, kişisel/mesleksel/kurumsal beklentileri uğruna içine gömüldükleri bataklıkta alabildiğine tatlı bir rehavete kapılmış görünseler de, yine de gözünü kulağını dört açmış tetikte bir bekleyişe geçmiş durumundalar. Her yer, her şey, her an alabildiğine gergin. Onca gürültü patırtı insanda derin bir sessizlik duygusu uyandırıyor. Gürültüsünü duyduğumuz bu ürkütücü sessizlik ülkenin geleceğini belirlemeye de aday görünüyor. Çünkü bundan öncekilerden farklı olarak yaklaşan daha derin bir siyasi/toplumsal krizin alabildiğine dönüştürücü ve tarihsel fırsatlar oluşturduğu çoğu aklı başında kişi tarafından yeniden yeniden ifade ediliyor. Çünkü deniz bitti. Çünkü yolun sonuna gelindi. Çünkü artık ‘devlet baba’nın satılacak malı, mülkü kalmadı. Hatta bütün ‘her şey iyi, her şey yolunda’ , ‘dünyada Türkiye’nin itibarı arttı’ türü pompalamalara rağmen ülkenin kendisine ait bir ekonomisi, borsası, yasası, itibarı da kalmadı. Bu yüzden de tercih edilen iktidarın sorunların hakkından gelebileceğine artık dostları da pek inanmıyorlar. AKP’nin sadece geçici süre uzatmaları oynayabileceğinin pekala da farkındalar ve tercihleri de bu güncel farkındalıktan…
Öte yandan ancak uyanık olanların hissedip görebilecekleri deprem öncesi benzeri büyük bir uğultuyla gelen derin krizin işaretlerini görüp daha şimdiden gerekli tedbirleri almayı zorunlu gören geniş bir öncü ve zinde güçler trafiği her gün biraz daha birikip yoğunlaşıyor…

Bir iş yerinde sarı sendikaya kayıtlı üyeler gerçeği ve gelecek tıkanıklığını yeterince algıladıkları halde önlerine getirilen yeni ve başka bir sendikayı acaba neden tercih etmezler, edemezler; (edebiliyorlar mı?) hiç düşündünüz mü? Eğer bir iş yerinde çok kötü koşullarda çalışan birisi -daha çok da kriz süreçlerinde- neden cesaret edip de oradan ayrılıp yeni bir işe atılamaz dersiniz? (Atılabiliyorlar mı?) Ya da daha baştan kötü inşa edilmiş ve daha ilk hafif deprem sarsıntısında bile hasar görüp de bilim adamlarınca ‘tehlikeli ve bir an önce yıkılmalı’ raporu verdikleri bir apartmanın sakinleri bütün uyarılara karşın oturdukları binayı niçin terk edemezler (ediyorlar mı?) dersiniz?
Benzer sorular ve cevaplar istenildiği kadar çoğaltılabilir… Fakat cevap hepsinde de aynı ve açık: Çünkü hem derin bir kriz sezgisi içerisindedirler hem geleceğe güvenleri yok, hem de -doğru ya da yanlış- alternatif ötekilerin bir öncekinden temel bir farkları bulunmadığı kanaatindedirler. O nedenle de o an ki sallantılı, krizli durumu olası riskli her türden pozisyona tercih etmekten asla kaçınmazlar, kaçınamıyorlar da zaten.
Buna ister çaresizlik, ister kurnazlık ya da akıllılık deyin sonuç değişmez. Yani halkın siyasi tercihi ne yazık ki gelecek idealine duyulan inançtan çok çaresizliğe karşı çıkarcı, geçici çözüm yönündedir.

Ali Şen (1918-1989)

Hani eski Türk filmlerinde genellikle Şener Şen’in babası Ali Şen’in oynadığı bir ağa tipi vardır. Ağa, köyün en güzel kızına göz koymuştur ve amacına ulaşmak için de kızın yoksul babasını senet karşılığı planlı bir biçimde sürekli olarak borçlandırmaktadır. Hikayenin bamtelindeki kızın ise başka bir sevdiği vardır ve fakat o da yoksuldur. Kolayca tahmin edilebileceği gibi zamanı geldiğinde kız sevdiğine değil köyün ağasına verilmek zorunda kalınacaktır. Çünkü ne yazık ki, kızını pek seven babanın ve babasını çok seven kızının ve ona aşık delikanlının başka çareleri yoktur.
Burada baba Türkiye, halk da (seçmen) köyün en yoksul fakat güzel kızı… Böylesine borca batırılmış, her yönden başkalarına muhtaç kılınıp bağımsız davranabilme olanaklarını yitirmiş bir Türkiye başka nasıl tanımlanabilir ki? Şu an yoksul halk kesimleri de tıpkı Türkiye gibi ancak borçlanarak, geçici kredi kartı oyunlarıyla ayakta durabilir haldedir ve bu nedenle de çıkmazdadır. Elbette Türk toplumu ilerlemek, ‘değişmek’ istiyor. Doğru! Fakat bunun için seçilen yol, girilen risk akıllı, ahlaki, ekonomik, siyasal olarak ne kadar onurlu, kalıcı ve gelecek vaat ediyor? Ya “Dimyat’a gidilirken evdeki pirinçten de olunursa…” ne olacak?

Aslında her şey olağan… Halk dalkavukluğu yapmanın alemi de yok. Üstelik sırası da değil. Toplumlar da, halklar da, aydınlar da, bilim adamları da, sanatçılar da yanılır, yanılabilir. Tarih hırsa, aç gözlülüğe, şımarıklığa, mal/mülk tamahkârlığına kapılıp hatalar yapmış, borca/ipoteğe batmış, iflasa/çöküşe sürüklenmiş, korkak, pısırık, güçsüz, basiretsiz kalarak kendi muhtemel ‘iyi’ geleceğini yok etmiş halkların/toplumların da tarihidir. Ne demişler: “Kılavuzu karga olanın burnu şeyden çıkmazmış!

Hatırlansın; Muhammed’i Hz. Muhammed, Mustafa Kemal’i Atatürk yapan süreçler topyekûn çöküş süreçleri değil miydi? Hz. Muhammed’i ve Atatürk’ü bu süreçler öncesindeki topyekûn çöküşün dayanılmaz hafifliği ile yükselen muhalif güçlerin insani gelecek hayali enerjilerinin ateşi ve insani ağırlığı belirledi. Atatürk’ün gençliğe hitabesinde söylediği “gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet” hali tam da şu ana/olanlara uygun bir tanımlama.
Türkiye hızla yine benzer bir sonuca doğru ilerliyor. Bunu göremeyen, hissedemeyen sanat, edebiyat, şiir, entelektüel düşünce, siyasi merkez bırakınız geleceği kurmayı, kendi sahici varlığını bile kuramaz, kurmuş görünse bile koruyamaz.


Etiketler: ,
Kategoriler: Köşe Yazıları

Art Dubai Çağdaş Sanat Fuarı

08 Nisan 2010

Banu Küçüksubaşı – Artimetre

Bahdad Lahooti

Bahdad Lahooti

Orayntalizm’e asırlar sonra verilen yanıtlardan başlıcası, ART DUBAI.

Oryantalizm Batı’nın Doğu’ya bakış açısıdır.  19 yüzyıl ile birlikte Batı medeniyetleri çoğu zaman doğu toprakları üzerindeki sömürgeciliğini haklı çıkarmak üzere taraflı propaganda aracı olarak sanatı kullanmıştır. Bu bakış açısı hala günümüzde ki savaşlara da bahane oluyor. İslam ve Batı medeniyeti arasındaki mücadelede Batı uygarlığı lehine veriler elde etmeye çalışılmasına Orta Doğu coğrafyasından son yıllarda gelen yanıt ve aksini gösterme yolunda yapılan atılımların birçoğu da sanat üzerinden olmakta. Batıya yanıt batının sanat enstrumanları kullanılarak verilmekte. Doğu artık sanatsal üretimlerini sahipleniyor ve bunu da batıya satmayı beceriyor!!!

Art Dubai şu Orta Doğu coğrafyasında gerçekleştirilen birçok sanatsal faaliyetin başlıcası olan Çağdaş Sanat Fuarı. Fuara bu yıl Orta Doğu, Avrupa ve denizaşırı ülkelerden yaklaşık 70 kadar galeri katılım gösterdi. Avrupalı galerilerin çoğunun sahiplerinin doğu kökenli olup yurtdışında kendi coğrafyasının sanatçılarını tanıtma misyonu edinmiş olmaları dikkatimi çekti.

Hassan Meer, Moon Series Photograpy

Hassan Meer, Moon Series Photograpy

Genelde başka fuarlar şehrin finans sektörünün yer aldığı bölgede yapılırken sanat fuarının Dubai’nin en pahalı otellerinin bulunduğu Jumeirah’da yapılması aslında yeni bir Arap kimliği oluşturma politikasının ve bu yolla ön yargılı batı toplumunu yumuşatma ve daha çok turist çekme amacının bir parçası olduğu da gözden kaçmamalı. Yani sanat sadece sanat sektörüne ve bunun aktörlerine değil doğru politikalar güdüldüğünde bütünün refahına hizmet edecek bir kaynaktır. Sanatı çoğu zaman gereksiz bulan ve sadece 2010 Kültür Başkenti gibi hedefini tutturmasını sağlayamadığı projelerle kendi propagandasını yaptığını sanan hükümet rahatlıkla bu konuda bu faaliyetleri maddi ve manevi destekleyen ve ülkesini kalkındıracak “kültür politikaları” üretilmesini sağlayan Dubai Şeyhi Al Maktoum’u örnek alabilir diye düşünüyorum.

Özellikle fuarın açılış akşamı davetlilerin çoğunun yabancı olması bu fuarın özellikle yabancılara ülkeyi tanıtmak, temelde batı kültürüne ait bir iletişim biçimi olan plastik sanat uygulamalarına sanılanın aksine açık olduklarının fakat bu pratikleri kendi kültürleri ölçüsünde yansıtma kararında olduklarının manifestosu gibiydi.

Gerçekten de fuarda yer alan eserler coğrafyanın geleneklerine ters düşecek şekilde bir çıplaklık ve pornografi içermemekle birlikte bu gibi dinsel ve geleneksel kısıtlamaların, çoğunluğu yurtdışında yaşayan ve eğitim alan Orta Doğulu sanatçıların, sanatın temel ögeleri olan renk,biçim ve geometriyi İslam sanatının pratikleri ola gelen kaligrafi(hat), minyatür, çerçeve ile sınırlanmadığında sonsuza giden geometrik ve bitksel motiflerle sentezleyerek başarılı soyut ve kavramsal işler çıkarmalarına sebep olduğu gözümden kaçmadı.

Kate Eric

Kate Eric

Orta Doğulu sanatçıların seçtiği konular ise genel olarak Emperyalizm eleştirisi, Amerikan işgaline tepki, Doğu Toplumlarında kadının kimliğinin sorgulanması, petrolün neden olduğu savaş ve getirdiği yıkım ile ilgili olmakla beraber tarihe mal olmuş İslam kaynaklı sanatların çağdaş yorumları idi. Fotoğraflara konu olarak da genelde Doğulu kadın, erkek ve çocuklara rastalanıyordu.

Avrupa, Amerika, Avusturalya’dan gelen ve Doğu kökenli olmayan galerilerde de soyut ve kavramsal işler yanında doğuluların hoşuna gidebilecek arabesk kıvrımlar ve canlı renkli işler yer aldi. Uzak Doğu’lu sanatçıların işlerin genelde doğu mistisizmin bir ögesi olan sabır ve süreci işleyen eserler çoğunluktaydı.Uzak Doğulu sanatçıların eserlerinin bazıları tuval üzerine boncuk, payet vb. maddeler ile adeta dantel gibi işlenmişti. Bu sanatçıların bir diğer eğilimide parçalardan yola çıkarak bütüne ulaştıkları portreler resmetmekti. Her iki şekilde de Uzak Doğunun uzun sürelere yayılan ve sabır erdemini geliştiren detaylı işleri felsefe ve geleneklerinin bir uzantısı olarak hala önem verdiklerinin göstergesiydi.

Kim Dong Yoo "Diana vs  Queen Elizabeth"

Kim Dong Yoo "Diana vs Queen Elizabeth"

Fuara katılan tek Türk galeri Dirim Art’tı. Standında Ekrem Yalçındağ, Ramazan Bayrakoğlu, Ebru Uygun, Ghada Amer’in işlerini sergilerdiler ve satışlardan da gayet memnun olduklarını belirttiler. Bunun dışında Türk sanatçılardan Gülay Semercioğlu’nun bir işi İsviçreli bir galeri olan Galerie Kashya Hildebrand’ta Nazif Topçuoğlu’nun fotoğrafları ise Dubai’li bir galeri olan Green Art Gallery de yer aldı. Türk galeriler de bu tür uluslararsı fuarlarda yer almalılar diye düşünüyorum. Zaten fuarlara katılan bir elin parmağını geçmeyecek kadar Türk sanat galerisi var benim lafım diğerlerine. Galeriler gerek işletme anlayışı gerek sanatçı seçiminde reform yapmadıkları takdirde yetenekli,başarılı ve de genç sanatçılarımız bu platformlarda yabancı galeriler üzerinden yerlerini alıyorlar ve alacaklar, fakat Türkiye ve Türk sanat piyasası maalesef bundan kar edemeyecek.
Fuara yabancı basının ilgisi yoğundu. Organizasyon gayet başarılı fuar dışı plananlanan etkinlikler renkli ve doyurucuydu. Bunlar dışında Art Dubai de satışı yapılan birkaç iş ve fiyatları şöyle: Bahdad Lahooti ‘A cliche for mass media’ 4700 $, Nja Mahdaoui eserleri 14.000-45.000$ arası,Nazif Topçuoğlu ‘Suicide’ 9360$,Sadquain Naqqash 200.000$, Havy Kahraman ‘Passing Time’ 30.000$.

Faurdaki işleri alanların arasında Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri kraliyet ailesi üyeleri, Dubai, Katar, İran ve Avrupalı koleksiyonerler vardı. Avrupa basınının fuara ilgisi yoğundu. Doğu ile batının birleşme noktası olan İstabulda böylesi bir faaliyet ve uluslararası dolaşım beklenirdi. Bu ilgiyi bize göstermemelerinin sebebi bir kimliğimizin ve kültür politikamızın olmaması maalesef. Dubai Emirinin kızı ve hanedan üyesi kadınlar açılıştan önce sergiyi gezdiler, galeri ve eserlerle tek tek ilgilendiler ve sorular sordular. Bizde ise bunu yapması gerekenler hala türbanı nerelerine takacaklarını düşüne dursun.

Nja Mahdaoui, Oil On Canvas

Nja Mahdaoui, Oil On Canvas

Bazı kişilerin ‘Para olduktan sonra tabi yapılır bunlar’ dediğini duyar gibiyim. Fakat Dubai’de gerçekten kumdan başka hiçbir şey olmamasına rağmen burayı otelleri, alışveriş ve iş merkezleri ve çeşitli uluslararsı fuarları ile yatırım yapılacak ve para harcanacak bir nokta haline dönüştürmüşler. Düzenledikleri sanat fuarında bizdeki fuarları fersah fersah geçecek derecede çağdaş işlere yer vermişler. Bizde olay sadece satış kaygısı maalesef. Sanatsal içeriği dikkate alan yok. Sanat bir dil ve evrensel bir dil. İşte Araplar bu dili konuşarak ülkelerinin imajlarını parlatıyorlar ve paraya çeviriyorlar. Bizde ‘çağdaş’ adı altında sanat galerilerinde yer alan işlerin ve sanatçıların kaçı günümüzün çağdaş sanat lisanını konuşuyor sorarım size. Satıyor diye tekrar tekrar üretilen işlerden geçilmiyor Türkiye. 21. yüzyılın sanat dilini konuşmayı başaranları yakında Sotheby’s de dinleyeceğiz zaten.

Bütün bunlar paradan çok vizyon meselesi. Bizim ülkemizin de bunları ve hatta daha iyilerini yapacak kapasitesi olmasına rağmen vizyon sahibi insanlar dışlanıp en sonunda da yurtdışına kaçmak zorunda bırakılıyorlar. Halbuki olay her sektörde sen-ben çekişmelerinden öteye gidebildiğinde herkes kazanacak. ‘Senin sanatın benim dinime-düşünceme aykırı “Bu çok saçma kim alır bunu, satmaz bu canım” diye bir düşünceleri olsaydı Dubai başarılı olamazdı. Oryantalizmi doğuyu aşşağılamak için ortaya çıkaranların torunları bayıla bayıla eser aldılar, tatil ve alışveriş yaptılar. Halbuki Oryantalizme ilk cevabı verenler bizim Osman Hamdi’lerimiz, Halife Abdül Mecidlerimiz,  Halil Paşalarımızdı. Bizler onların misyonunu devam ettiremedik. Sonuçta ister sanatı, ister turizmi geliştirmeyi hedeflemiş olsun doğru vizyon politika ve styaratejilerle, kalifiye iş gücü çalıştırarak 15-20 Mart 2010 arası Dubai zenginleri ağırladı, parasına para kattı!!!


Etiketler:
Kategoriler: Sanat Haberleri

Sakın “2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul!” Demeyin Bana! Artık Kusacağım Geliyor!

20 Mart 2010

Ekrem Kahraman


Daha baştan söyleyeyim de…

Sakın yanlış anlaşılmasın!

2010’a da, İstanbul’a da, kültür başkenti kavramını da, çağdaş düşünce, sanat ve kültüre de, bu uygarlıklar merkezi (başkenti), güzelim İstanbul’un Avrupa kültür başkenti olmasına da, demokratik devrimci aydınlanmacı uygarlık Avrupa’sına da,  hiçbir itirazım yok.

Aksine İstanbul bundan çok daha fazlasını hak ediyor…

İtirazım burjuva demokratik devrimci, aydınlanmacı Avrupa uygarlığının insani, kültürel, sanatsal, siyasal, tarihsel değerlerini gerçekten benimsemek, gelişmek bir yana bu aydınlanmacı birikimi ısrarla görmezden gelip onu reddedişe… Dahası bir yandan da bu büyük insanlık birikimini (Avrupa modernitesi) Amerikancı post modern safsatalarla ‘eskimiş, demode olmuş, tıkanıp donmuş ve çağdışı’ olarak gören, özünü sinsice boşaltıp salt bir kabuğa indirgeyen kaba bakış açısına… Fakat öte yandan da bu büyük tarihsel devrimci birikimi arsızca kendisine çıkar ve gelecek kapısı etmekten de kaçınmayan ikiyüzlü kültürel görgüsüzlüğe…

Avrupa kültür başkenti diye diye bir kültürsüzleşme odağı haline getirilen bu AKP’li belediyecilik faaliyetlerine, cehalet ve rant üzerine kurulan ve kültür başkenti programlarına sokulan sözde şehircilik projelerine, kaldırım döşemeciliğine…

İtirazım, kültür başkenti diye diye para peşinde bunca şaklabanlaşmaya, derin kültürel yozlaşmaya, sözde demokrasi ve ideal goygoyculuğuna, aşırı kirlenmiş güncel kofluğa…

Her nerede, kim ya da hangi kurum tarafından nasıl beceriliyorsa çağdaş diye diye çağdaşlığı iğdiş etmeye çalışan bu çağdaş kültürsüzlüğe, sanatsızlığa, insanlığı yok eden küreselleşmeci ideolojiye, derin hayalsizliğe ve ütopyasızlığa…

İtirazım bu şahane körlüğe, akılsızlığa, ufuksuzluğa, özsüzlüğe, kendine inançsızlığa, güvensizliğe, bu ümitsiz, amansız geleceksizliğe, basiretsizliğe…

Ah duyar gibiyim şimdi; yine denilecek ki: “Bu ülkede ne zaman iyi bir şeyler yapılacak olsa hemen bir kulp takılıp eleştirilir; zamanı mı şimdi!”

Hayır, hayır tam zamanı!

Üstelik de kültürel S.O. S

(…—…)

Fakat benim derdim sadece bu da değil!

İtirazım bu vasatlığa, can sıkıcı ortalamaya…

Fazıl Say

Fazıl Say

İtirazım Fazıl Say’ın bestesi ‘İstanbul’un ilk defa kendi ülkemizde, İstanbul’da değil de ancak bir diğer kardeş Avrupa kültür başkenti Ruhr’da çalınmak zorunda kalınmasına, buna yol açan kör hesapsızlığa, yönetim densizliğine…

Hayalsiz, hesapsız, kitapsız, kütüphanesiz, galerisiz, müzesiz, kültürsüz kültürsüzlüğe…

Tarihsel, geleneksel kültürüne bile sahip çıkmakta bunca yıldır aciz kalmış bu sahte kültür severliğe (!)… Sürekli olarak ikiyüzlü davranmakta marifet bulan, çağdaş bir düşünce/sanat/kültür ütopyası, programı, projesi olmayan bir iktidarın/ülkenin hangi yüzle, hangi kültürle hangi Avrupa’nın kültür başkenti olabileceğinin söylenebilmesine…

Aklı başında sayılan bazı sözde aydınların, sanatçıların, kültür adamlarının, güncel akılların da buna inanabilmesine…

Eğer gerçekten de öyle bir niyetiniz varsa siz önce kendi ülkenizin bir ya da birkaç şehrini kültür üreten bir merkeze, sonra da sadece Avrupa’nın değil bütün dünyanın gıptayla baktıkları kültür başkenti haline getirin de görelim…

Siz önce kendi insanınızı, toplumunuzu düşünce/sanat/kültür üreten, üretilenlerin özgürce paylaşıldığı çağdaş ve özgür bir Türkiye’de yaşatın da görelim. Bakın bakalım o zaman aslında bir turizm faaliyetinden ibaret o kıytırık unvanlara bu kadar sevinmenize, böbürlenmenize gerek kalacak mı?

Haydi diyelim ki kendi ülkeniz için bu kadarcık bile hayaliniz, ütopyanız, planınız, programınız yok. Siz İstanbul’u önce kendi ülkenizin gerçekten de kültür üreten başkenti haline getirip de göğsünüzü gere gere bunu bütün dünyaya ilan etseniz ya… Bu da mı aklınıza gelmiyor ey akıllılar! Elerinizdeki bunca olanağa rağmen buna da mı gücünüz yok? Sizlere sanatı, kültürü, kültür başkenti olmayı, ütopyayı, çağdaş demokrasiyi, insan haklarını, hukuku vb illa da ABD ya da AB’nin mi hatırlatması gerekiyor?

Nerede Avrupa kültür başkenti olarak böbürlendiğiniz İstanbul’un çağdaş sanat galerileri, müzeleri, çağdaş konser salonları, tiyatroları, konferans salonları, çağdaş kütüphaneleri?

Nerede ülkenizin modern, çağdaş sanat ve kültür kurumları, hani bunun için ayrılmış yeterli devlet olanakları, bütçeleri?

Hani nerede, hangi koşullarda sanat üretiyor çağdaş sanatçılarınız, sanatınız, kültürünüz, sanat/kültür kurumlarınız ne durumda? Hani çağdaş düşünürleriniz, felsefecileriniz, kültür adamlarınız, kültür dergileriniz, araştırma/planlama kurumlarınız, kendi yetiştirdiğiniz ve dünyaya sunup da insanlığa katacağınız sanat/kültür değerleriniz?

Düşüneni, konuşanı, yazanı, yapanı, gazeteciyi, kültür adamını, üniversite rektörlerini, siyasi parti liderlerini, milli kurtuluş savaşı mirasçısı askerleri, hukuku, insan haklarını hukuksuzca Silivri hapishanelerine koyup da hangi kültürün başkenti olunabilir ki Allah aşkına?

Eğer bu sorulara hesap soran gözlerimizin içine bakarak başınızı dik tutup da ve gururla cevap veremiyorsanız ne yapsanız fasa fiso…

İtirazım bütün bu fasa fisolarınıza…

İtirazım sahici ve samimi olmayan niyetlerinize, sözde planlarınıza, programlarınıza, özgün ve çağdaş olmayan güncel hezeyanlarınıza…

Aha buradan altını çiziyorum ki; bir sanatçı olarak eğer gaflete düşüp de sizin o çağdaşlık diye sunmaya çabaladığınız güncel körlüğünüze ortak olursam, eğer kültür-sanat diye yutturmaya çalıştığınız bunca yaygara ve yolsuzluğa batmış, kalitesiz taşra panayırı filminizde rol alırsam yuh olsun bana!

Bu, bu ülkenin onurlu geçmişine ve geleceğine verilmiş bir namus sözüdür!

Başkasını bilemem, bir şey de diyemem! Ama kendimi bilirim: Avrupa kültür başkenti fonlarınızdan gelip de gırtlağımdan 3 kuruşunuz geçmez!

Fakat eğer farkına varamayıp da dolaylı bir yoldan geçerse de her kuruşu, her lokması haram olsun bana! Eğer bir gün bir yerlerde o alabildiğine kirlenmiş AB fonları bütçelerinizden 3 kuruş para alma niyetiyle “hiç olmazsa günlük harcamalarımı karşılayayım bari” diye taşra tüccarı kurnazlığıyla küçük, akıl almaz, sipariş projeler hazırlayarak etrafınızda el pençe divan dolaşırken gören olursa beni, yuh olsun bana!

İsmime de, varlığıma da, bugüne kadar düşünce, sanat, kültür adına onca yaptıklarıma da, hala söndürülemeyen içimdeki derin insani, devrimci sanatçı ruhuma da, aklıma da, ayaklarıma da, hayatıma da yuh olsun!

Aha buradan bir kez daha ikaz ediyorum kendimi: Bugüne kadar olduğu gibi, sanat/kültür ortamındaki diğer benzer onurlu, kardeş sanatçılar, yazarlar, düşünürler, siyasiler ve kültür adamları gibi… bütün dürüst ve namuslu insanlar gibi… adam gibi… aydın gibi… gerçek sanatçı gibi… ve her nerede, ne olursa olsun…

Yine hep böyle bu ‘han-ı yağmacı’ ‘egemen sisteme muhalif’, onurlu, ahlaklı akıllı, bilgili, birikimli, dürüst, çalışkan, dik duruşlu ve hayalperest kal ey Ekrem Kahraman!

Ya sizler, ey köşe başlarını ele geçirmiş bu devrin güncelhan-ı yağma’cıları?

Tevfik Fikret

Tevfik Fikret

Sizlere de ancak Tevfik Fikret’in o ünlü şiiri armağan edilir artık!

Başka ne denilebilir ki?

Tam zamanıdır!

Han-ı Yağma

Bu sofracık, efendiler – ki iltikaama muntazır

Huzurunuzda titriyor – bu milletin hayatıdır;

Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtazır!

Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hupur…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,

Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!

Efendiler pek açsınız, bu çehrenizden bellidir

Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?

Bu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftehir!

Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı zi-safa sizin,

Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say

Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray,

Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;

Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,

Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!

Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar

Gurur-ı ihtişamı var, sürur-ı intikaamı var.

Bu sofra iltifatınızdan işte ab ü tab umar.

Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,

Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!

Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını

Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini

Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini.

Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,

Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!

Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!

Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,

Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı pür-neva sizin,

Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!”

Fakat sakın sanattan, kültürden, kültür başkentinden, çağdaşlıktan, insanlıktan söz etmeyin bana!

Sanat da, kültür de, çağdaşlık da sizin o günübirlik alabildiğine ‘paragöz’, ‘gelgeç’ plastik, güncel yollarınızdan asla geçmez!

Olur a eğer gaflete düşüp geçerse de aç/susuz kalır, kurur ve oradan bir daha asla yeşermez!

Hani ne demişler:

“Dökme suyla değirmen taşı dönmez!”

Ruhr, Almanya

Ruhr, Almanya

Ne olmuş, ne olmuşmuş da İstanbul Avrupa Kültür başkenti olmuşmuş?

Hikaye şu:

Üç şehir: Essen?Ruhr (Almanya), İstanbul (Türkiye), Peç (Macaristan).

Üçü de bu yıl  “2010 Avrupa Kültür Başkenti”.

Fakat İstanbul’da bizimkilerin kopardıkları yaygaraya, sanal olacaklar/yapılacaklar iddiasına bakarsan sanırsın ki sadece İstanbul Avrupa’nın kültür başkenti.

Sanırsın ki bütün Avrupa bir araya gelmiş de “çok hak ediyor, bu yüzden de  bu yıl da kültür başkentimiz İstanbul olsun bari!” demişler.

Sanırsın ki İstanbul’un yanı sıra Essen/Ruhr ve Peç şehirleri de Avrupa kültür başkenti filan değiller. Çünkü ne konuşmalarda, ne programlarda bu şehirlerin adları geçiriliyor. Aksine ıkına sıkına bu şehirlerin adları gizlenmeye, anılmamaya, görülmemeye, onların adında İstanbul geçen olağan, sahici programları bile telaffuz edilmemeye çalışılıyor.

Elbette bu da bir “kültür” olsa gerek ama neyin kültürü?

Oysa “kültür başkenti” projesi Avrupa’da çeyrek yüzyıldır gürültüsüzce uygulanıp duran, hayatlarının sıradan bir parçası ve olağan bir AB projesi. Bizim için ise kültürden, sanattan çok Türkiye’nin tepesinde sallanıp durulan, kılıç biçiminde olağan bir siyasi faaliyet… Kim yaparsa yapsın, öyle abartıldığı gibi bundan ötesi de, fazlası da yok aslında…

Bakın ne olmuş da, nasıl olmuşmuş da kültür adına İstanbul gibi onca badireden geçmiş, büyük tarihsel birikimlere, tecrübelere sahip, görmüş geçirmiş bir şehir bile böyle zaafa düşmüş, düşürülmüş?

Bilindiği üzere, Avrupa Kültür Başkenti kavramı başlangıçta dönemin Yunanistan Kültür Bakanı Melina Mercouri’nin önerisiyle “Avrupa kültürüne değer katan, Avrupa’ya katkı sağlayan” Avrupa kentlerini onurlandırmak ve Avrupa içi dolaşımı teşvik amacıyla ilk kez, 1980’li yıllarda dillendirmeye başlanmış. Önerinin Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi tarafından benimsenmesiyle de bu unvana ilk kez Mercuri’nin Yunanistan’ın başkenti Atina 1985’te sahip olmuş.

Unvan 1985-2000 yılları arasında daha baştan belirlendiği gibi sadece AB’ye üye ülke şehirlerinden birine verilmiş. Fakat 2000 yılına gelindiğinde yeni bir kültürel özgürlük/anlayış adına değil ama “yeni bir bin yıl” nedeniyle hem aynı yılda birden fazla kente, hem de AB adayı olan ülkelerin şehirlerine de verilmeye başlanmış…

Peki, bugüne kadar Avrupa’da hangi şehir kültür başkenti şanına kavuşmuş, şöyle bir hatırlayalım:

1985. Atina – Yunanistan

1986. Floransa – İtalya

1987. Amsterdam – Hollanda

1988. Berlin – Almanya

1989. Paris – Fransa

1990. Glasgow – İskoçya

1991. Dublin – İrlanda

1992. Madrid – İspanya

1993. Anvers – Belçika

1994. Lizbon – Portekiz

1995. Lüksemburg

1996. Kopenhag – Danimarka

1997. Selanik – Yunanistan

1998. Stockholm – İsveç

1999. Weimar – Almanya

2000. Avignon – Fransa,
Bergen – Norveç,
Bologna – İtalya,
Brüksel – Belçika,
Helsinki – Finlandiya,
Krakov – Polonya,
Reykjavik - İzlanda,
Prag - Çek Cumhuriyeti,
Santiago de Compostela – İspanya

2001. Porto - Portekiz,

Rotterdam – Holanda

2002. Bruges – Belçika,

Salamanca - İspanya

2003. Graz - Avusturya

2004. Genova – İtalya,

Lille – Fransa

2005. Cork – İrlanda

2006. Patras - Yunanistan

2007. Lüksemburg

Sibiu [Romanya]

2008. Stavanger [Norveç]

Liverpool [İngiltere]

2009. Vilnius [Litvanya],

Linz [Avusturya]

2010. Essen/Ruhr [Almanya],

İstanbul [Türkiye],

Peç [Macaristan]

Önümüzdeki 2011 yılında da Turku [Finlandiya] ve Tallinn [Estonya] Avrupa kültür başkentleri olacaklarmış…

Sonrakiler de şimdiden belliymiş…

Fakat burada ilginç bir ayrıntı var ve işin sırrı da bu ayrıntıda gizli zaten.

Her ne kadar kültür başkenti olarak seçilmiş olsa da bu şehirler arasında sadece İstanbul Avrupa tarafından doğrudan Avrupa’ya ait bir kültür/şehir sayılmıyor.

Kaldı ki zaten Türkiye de AB üyesi değil ve AB’nin bugünkü benmerkezci kafası değişmediği sürece hiçbir zaman da yapılmayacak.

Çünkü öyle bir muhtemel niyet ve irade AB’de hala yok.

Çünkü Avrupa-Batı için kendi deyimleriyle İstanbul -ve elbette Türkiye- ‘her zaman ve şimdi’ daima ‘Orient’

Yani onlara göre İstanbul-Türkiye kendileri gibi Avrupa-Batı değil daha baştan Doğu… Bu yüzden de ortada kültür dışı başka bir hesap durumu söz konusu…

Her nedense Avrupa kültür başkenti olan her şehir doğrudan uluslararası seçici kurulun önerisi ve Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi inisiyatifi ile seçilirken sadece İstanbul bizimkilerin oluşturmuş oldukları sözde ‘sivil toplum hareketi’nin ısrarı ve mahareti ile Avrupa kültür başkenti seçilmiş.

Niye?

Çünkü iktidarda AB yanlısı AKP hükümeti bulunsa da Türkiye Cumhuriyeti devletiyle AB arasında hala tarihten gelen derin bir kültürel/siyasi menfaat çatışması var. Siz görmezden gelip yok deseniz de var. Bu yüzden de sözünü etmiş oldukları o sivil toplum hareketleri ile AB arasında kültürel olmaktan çok doğrudan AB çıkarlı siyasi bağlantılar ve ilişkiler söz konusu ve bu iki kültür arasında olması gerekenden çok daha farklı bir zeminde yürüyor…

Sir Jeremy Isaacs

Sir Jeremy Isaacs

IKSV’nin kendi Web sitesinden öğrendiğimize göre, uluslararası seçici kurulun başkanı, İngiliz Sir Jeremy Isaacs da bu durumu doğruluyor. Isaaks 2010 seçimiyle ilgili yapmış olduğu basın toplantısında, İstanbul’un hangi kültürel değerlerinden ötürü böyle bir karar verdiklerini şöyle açıklıyor: “İstanbul önerisinin hazırlanışında görülen, hem aşağıdan yukarı olan süreç hem de sivil toplumun etkin işlevi, (seçimde) kritik nitelikler olarak görülmüştür.”

Yani neymiş?

“Aşağıdan yukarı bir süreç… sivil toplum… etkin işlev… ve kritik işlev…”

Yani kültür, ulusal kültür, tarihsel kültür, Doğu-Batı kültürü, çağdaş kültür, kültürler arası diyalog filan hak getire… Ne varsa ne yoksa o çok anlamlı kritik işlevde…

O nedenle de iddiam o ki salt bu nedenlerle bile şu andaki Avrupa/AB -gerçek Avrupa uygarlığına yabancılaşarak onun karşıtı haline gelmiş olan Avrupa-, Türkiye’de cumhuriyet kültürüne bağlı hiçbir şehre o şatafatlı unvanı layık görmez!

Örneğin Ankara  hiçbir zaman Avrupa kültür başkenti seçilemez…

Anti emperyalist tutumunda direndiği ve cumhuriyetin merkezi olmaya devam ettiği sürece vermezler çünkü…

Ne demişti Hürriyet Gazetesi köşe yazarı Yılmaz Özdil?

“Tırışkadan Teyyare!”

Kardeşim benim!

“Ayniyle vaki!”


Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
1 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Köşe Yazıları

En Pahalı Mı? En Değerli Mi? – Ekrem Kahraman

13 Şubat 2010
mavi-senfoni

Mavi Senfoni - Burhan Doğançay

Ekrem Kahraman

Sanat A.Ş.

FORBES (Türkiye) ekonomi/finans dergisi Ekim/2009 sayısında Türkiye’nin “En Pahalı Ressamları 50” başlıklı bir dosya yayımladı. Dosya içerisinde bu ‘en pahalı 50 ressam’dan oluşturulmuş bir de isim listesi/sıralaması yer alıyor. Liste birkaç yıldır ticari olarak aşırı zorlanıp sıkıştırılan ve altüst edilen sanat piyasasını biraz daha karıştırmaya yetti de arttı bile. Zaten ortamda bir süredir bienaller ekseninde oluşturulmaya çalışılan güncel sanat merkezli uluslararası isimler manipülasyonu ile İstanbul Modern Sanat Müzesi kanalıyla yaratılmaya girişilen yeni değerler hiyerarşisi sanat çevrelerinde yeterince tartışma yaratmıştı.

Buna bir de Burhan Doğançay’ın 1 milyon TL açılış fiyatıyla müzayedeye çıkarılan bir resminin 2.777.000 TL’ye satılması da eklenince övgüler, dedikodular, soru işaretleri bir kez daha ortalığı kaplamakta gecikmedi.

Basına yansıyan bilgilere göre resmi yine FORBES’in dünyanın ‘en zenginleri’ listesine yerleştirilen Murat Ülker satın almış. Satış sonrasında Murat Ülker ile resmin asıl sahibi olup da müzayede kanalıyla satışa çıkaran Oktay Duran’ın iş dünyasında ortak oldukları ortaya çıkmış. İlginç! Fakat burada ilginç olan bir başka nokta daha var: “En pahalı 50 ressam” listesinde daha aradan bir ay bile geçmeden sıralama değişmiş durumda. Yani artık o listede ikinci olan birinci, birinci olan da ikinciliğe düşmüş bile…

Hatırlayalım: söz konusu resim müzayedeye “Pazar günü şehirde milli maç havası esecek” kehanetleriyle konulmuş, sanatçısı ise “resminin 1 milyon TL’ye satılmaması durumunda Türkiye’de bir ‘felaket’ yaşanacağını…” ileri sürmüş ve hemen arkasından da “Resmim satılmazsa bence Türkiye sanat meselesini kapatsın” demişti. Sanatçıya göre eğer “ Bu resim yüksek fiyata satılırsa dünyada pek çok galerinin dikkatini çekecek, yabancı koleksiyonerler Türkiye’ye gelecek”ti.

Omer Uluc

Ömer Uluç - (1931 - 28 Ocak 2010)

Açıklamalara göre, ayrıca aynı müzayede de Fahrelnisa Zeid’in bir resmi 1.325.000 TL’ye, Ömer Uluç’un bir resmi 536.000 bin TL’ye, Adnan Çoker’in bir resmi 176.000 TL’ye ve ilk kez müzayedeye çıkarılan Canan Şenol imzalı bir video art çalışması da 24 bin TL’ye satılmış.

Satışın arkasından medyada atılan başlıklar ise şöyle: “Biraz spekülasyon, biraz merak (Ömer Uluç)”,  “Kalıcı olacak mı? (Ahu Antmen)”, “Birçok müze açılacak (Yahşi Baraz)”, “Dünya müzeleri almazsa olmaz! (Raffi Portakal)” vb…

Fakat bütün bu bilgilere karşın sanat çevrelerinde ise -medya dışında- çok daha başka şeyler konuşuluyor. Sanat piyasasında “bir balon şişirildiği”, “bunun da hiç kimseyi ikna etmediği”, “bu balonların çok geçmeden patlayacağı ve gerçeğin ortaya çıkacağı” vb öne sürülüyor…

Öyle görünüyor ki önümüzdeki süreçte çok daha tartışılır fiyat hareketleri, manipülasyonlar, sözde satışlar, kabuller, retler, sert çekişmeler, gruplaşmalar olacak. Bazı isimlerin fiyatları hızla ‘artacak’, bazı isimler aynı hızla ‘düşecek’, bazı isimler ise bir süre bir kenarda unutulacak fakat bir süre sonra da onlar parlatılacak. Çünkü artık sanat piyasasında da vahşi kapitalizm dedikleri ekonomik sistemin ‘en’ vahşi çekim alanına doğru hızla ilerliyoruz. Ünlü Amerikalı romancı Jack London’nun o ünlü romanının adındaki gibi “vahşetin çağrısı” sadece çağımız insanının değil aynı zamanda çağdaş sanatçıların ve sanat piyasasının üstüne üstüne geliyor. Kapalı kapılar ardında kotarılan kurgular, sanatçılara önerilen ‘teklif’ler kulakları, niyetleri, masumiyet alanlarını, toplumsal kültürel ve insani ‘ütopya’ları tırmalayıp duruyor…

Piyasa, piyasa denilen ve uzunca zamandır gelmesi temenni edilen pazar sistemi de bu aslında. Yani son zamanlarda büyük bir hevesle/çabayla öne çıkarılmaya çalışılan da bundan başka bir şey değil… Elbette bu da bir önceki galeriler sürecinin değerlerinin göz ardı edilmesini, en azından bir süre alt raflara konulmasını da öne çıkarıyor ve yeni müzayedeler sürecini iktidara taşıyor…

Fakat kim ne derse desin, ne yaparsa yapsın -söz konusu isimler de dahil- çağdaş sanatçı telaffuz edilen onca abartılı rakamlara rağmen yine de parayla bu yeni ilişkisine henüz alışmakta zorlanıyor. Sanatçı hala sözü edilen paranın kaynağı, niyeti, miktarı ve anlamıyla ilgili büyük bir şaşkınlık içerisinde… Bu yüzden de resim fiyatları, yüzdeler, oranlar, sözleşmeler, üzerinden yürütülen pazarlıklar karşısında yaşadığı utangaçlığı aşmaya çalışıyor. Bir yandan bu yeni duruma uymaya çalışıyor, diğer yandan da yeni ve çok daha büyük, farklı karakterde bir atölyede yeni bir ‘üretim’ tesisi kurmaya girişiyor. Çünkü piyasaya yeterince ve gerektiği evsafta mal verilmesi, arz edilmesi gerekiyor. Bunun için de bu yeni üretim alanlarında bundan önceleri hiç rastlanmadığı kadar -ücretleri bu yeni sistemin patronlarınca ödenen fakat SSK’ya da tabi kılınmayan- sürekli sanatçı sekreterleri, asistanları ile 8-10 sanat işçisi çalıştırılmaya başlanıyor. Üstelik de bu durum sadece Türkiye’de değil bütün dünyada da böyle işliyor…

sanat as

Sanat A.Ş.

Uluslararası küresel liberal sisteme ait küresel sermaye ile çağdaş sanat ilişkisini, oluşturulmaya çalışılan yeni sanat piyasasını, bunun küreselleşmeci ideolojisini, sanatçı da dahil bunun yeni enstrümanlarını, Uluslararası İstanbul Bienali’nin adım adım bu doğrultuda nasıl da dönüştürüldüğünü 1995 yılından bu yana yazıp duruyorum ama yazdıklarım bazı çevrelerce çoğunlukla ‘komplo teorileri’ gibi algılanmaya çalışıldı. Bir de şu var: Ne yazık ki ne oluyor olduğuyla ilgili siz çok daha önceden yazmış olsanız da yazdıklarınız özgün düşünceler olarak kabul görebilmesi için illa da bunun bir Batılı tarafından yazılmış olması lazım ki inanılsın. Yazının girişine ara üst başlık olarak kullanmış olduğum Sanat A.Ş. İngiliz sanat tarihçi ve yazar Julian Stallabras’ın (yazılış tarihi 2004) Türkçe’ye de çevrilen bir kitabının adı. (Sanat A.Ş., İletişim yayınları, 1.baskı 2009; İstanbul)

Belki bu kitaptan birkaç alıntı aktarırsam ne demeye çalıştığım daha kolay anlaşılır?

“Şöminenin üstünde asılı bir Picasso, bir tütün patronu için ne işe yarıyorsa, sanat da küresel piyasada bir yer kapabilmek için girdiği kaba saba itiş kakış içindeki bir kent için aynı işlevi görür. (sh. 43) (…) Sanat eseri fiyatları ve satış hacmi, hisse senedi piyasasıyla at başı gider ve dünyanın belli başlı finans merkezlerinin aynı zamanda en önemli sanat satış merkezleri olması hiç de rastlantı değildir. Bu paralelliği tespit ettiğimizde, sanatın yalnızca amaçsız bir serbest oyun (özgürlük) bölgesi olmadığını kavrarız; sanat piyasası, aynı zamanda sanat eserlerinin, yatırım, vergiden kaçınma ve kara para aklama gibi çeşitli amaçlar için kullanıldığı ikincil bir spekülasyon piyasasıdır.(sh.15) (…)  Mesela İstanbul Bienali, Türkiye hükümetinin, üyeliğin gerektirdiği seküler ve neoliberal standartlara güçlü uyum sağlandığı konusunda Avrupa Birliği’ne (AB) güvence verme çabasının ürünüdür. (sh. 43) En çok rağbet gören çağdaş sanat, neoliberal ekonominin çıkarlarına hizmet eden sanattır -ticaretin önündeki engelleri, yerel dayanışmaları ve kültürel bağlılıkları kesintisiz bir melezleme süreci içinde yıkarak neoliberal ekonomiyi güçlendiren sanat-. Bu kimseyi şaşırtmamalı ama çağdaş sanat dünyasının kendisi hakkındaki görüşü ile gerçekte yerine getirdiği işlev arasında büyük bir uyumsuzluk var. (sh.165) (Fakat ne iyidir ki yine de) çağdaş sanat ile sermaye arasındaki yakınlaşmayı farklı düzeylerde ve eleştirel bir yaklaşımla irdeleyen birçok sanatçı var. (sh.17)”

Sanat piyasasında aslında neler oluyor?

Sanatçı-sanat-piyasa ilişkisi başlangıçta bazı sanat galerileri ve sanat dergileri tarafından gündeme özellikle taşınmaya çalışılıyor, bunun için aşırı çaba harcanıyordu. Bir süredir buna antik eserler ile sanatın artık yaşamayan eski ustaları üzerinden bir piyasa kuran müzayede evlerinin de katılımları ve çağdaş sanata da yönelmeleriyle durum başka bir boyuta yükseltilmiş oldu. Zaman içerisinde müzayede evleri birer pazar enstrümanı olarak hızla gelişerek galerilerin önlerine geçtiler. Önceleri galeriler ile müzayede evleri arasında oluşan bu rekabet alanı sonradan doğrudan piyasanın asıl sahipleri paranın yöneticisi bankalar ile ilgili küresel ekonomi, borsa, medya vb. çevrelerinin de ‘iş çevirme’ye, kurmaya giriştikleri bir alan haline dönüşmekte gecikmedi. Geçtiğimiz yıl bu alana uluslararası müzayede kuruluşlarının da katılımlarıyla pazar çok daha fazla miktarda paranın at koşturduğu, karakteri gereği manipülasyonlara giriştiği farklı bir noktaya gelip dayandı. Yani önceleri “Çağdaş Türk sanatının uluslararası pazarlara taşınması gerektiği” temennilerinin dillendirilmesiyle başlayan süreç giderek “Avrupalı koleksiyonerler kapımızı çalmaya başladı” türü reklama dayalı bir pazar açılımına gelip oturdu. “Borsaya, dolara güvenmeyen sanat eserine koşuyor!”, “Dolardan daha fazla kazandırdı”, “Küresel dalgadan çıkış yolunu buldular”, “Düşük fiyatlar da bile yüksek kar elde ediliyor”, “Resmin psikolojik getirisi yüzde 28”, “Bu da yatırımın sanat boyutu!” vb. manşetlerle piyasalar küresel sermaye ile bağlantılı ‘piyasa kurucuları’ tarafından aşırı abartılı ve tümüyle reklam kokan bir psikolojik harekatla canlandırılmaya, yönetilmeye çalışılıyor. Yani bir bakıma konu ilk kez ciddi anlamda sanat ortamlarının ‘dar alan paslaşmaları’nın, naif niyetlerin, temennilerin dışında tam da beklenmesi gerektiği gibi bir profesyonel küresel ekonomik alanın nesnesi haline geliyor. Sanat ortamı ise buna karşı naif bir biçimde hala “Sanat mı, para mı?” türü -yine de- tümüyle kültürel-sanatsal ekonominin gerçek değerlerine dikkat çekmeye ve bu argümanlar üzerinden haklı bir gerçek sanatsal değerler tartışması açmaya çalışıyor ama sesi ‘vahşetin çağrısı’ altında boğulup kalıyor… Çünkü artık kalk borusu çalmış, uzunca bir süredir kurumlaştırılan İstanbul bienalinin de sürüklemesiyle küresel sermaye bağlantılı bir küreselleşmeci sanat piyasası harekatı başlamış durumda… Kimsenin hiç kimsenin sesini duyamayacağı ‘vahşi’ bir arenadayız artık.

Bugüne kadar elbette sanat sanat alanında kotarılıyordu ama piyasa çok daha başka bir şeydi ve kendi sahici ulusal piyasasını onca yıldır oluşturamamış ya da çarpık geliştirmiş çağdaş sanat ortamı neredeyse bambaşka bir gerçekle karşı karşıya kalmıştı. Buna uluslararası küresel sermayenin kendi enstrümanlarıyla para kazanma planları, projeleri ile yönlendirdiği küresel kültür/sanat ekonomisinin niyetleri de eklendiğinde durum daha da karmaşıklaştı ve sözünü etmiş olduğumuz yeni duruma bağıra çağıra böyle böyle gelindi.

İşte Türkiye’nin “En pahalı 50 ressamı” listesi de tam bu toz duman arasında kotarıldı.

Medyadan bazı bilgiler aktaralım ve zihinlerimizi tazeleyelim:

“İki iktisatçıdan Türk resim piyasası analizi

kaplumbaga-terbiyecisi

Kaplumbağa Terbiyecisi - Osman Hamdi

1990’larda bazı özel banka ve işadamları resme yatırım yapmaya başladı. Birçoğunun da bunu spekülatif amaçlı yaptığını biliyoruz. Fiyatlar bu şekilde yukarı çıktı. Türkiye’de toplam koleksiyonerler belki 200’ü bulmaz. Gelir oldukça, borsa büyüdükçe, kaliteli modern binalar yapıldıkça sanata ilgi artıyor. Artık müzeler de resim fiyatlarını yukarı çıkarabiliyor. Mesela portre koleksiyonu yapıyorlar, eksik olan iki portre varsa onu almak için fiyatları yukarı itiyorlar. Bazı sanat eleştirmenleri Kaplumbağa Terbiyecisi’nin böyle bir kızışmadan dolayı bu fiyatı bulduğunu, uluslararası piyasaya çıksa bu fiyatlara satılamayacağını söyledi.”

(…)

EKONOMİK KRİZ SANATI ANINDA ETKİLİYOR

Piyasada iki grup var, biri spekülatif grup, diğeri de koleksiyoner grup. Piyasaya koleksiyonerler hakim olursa getiri daha az oluyor, spekülatörler baskın olunca fiyat hareketleri daha yüksek, piyasa daha dalgalı. Sanat yatırımı, kendi başına riskli, dalgalı ama bir yatırım sepetinin içine girdiğinde toplam riski azaltan bir unsur…”

(20. 04. 2008 tarihli Hürriyet gazetesi)

“Küresel dalgadan çıkış yolunu buldular

Dünyada kriz beklentisinin arttığı ve küresel dalgalanmanın tüm yatırım araçlarını riske attığı bir dönemde sanata yönelim, Türkiye`de özellikle bankacılar tarafından yakından izleniyor. Çünkü bankalar, yıllardır sanat alanındaki girişimlerinden elde ettikleri birikimi müşterileri için ciddi bir yatırıma dönüştürme peşinde.

(…)

Yıllardır prestij ve tanıtım amacıyla sanata destek veren bankalar, edindikleri birikimi artık varlıklı müşterileri için karlı bir yatırıma dönüştürmeye başladı.

Bu alanda ilk adımı Yapı Kredi attı, peşi sıra Akbank hızlı bir giriş yaptı. Dünyada müzecilik alanının iki devinden Christie`s ile Yapı Kredi, Sotheby`s ile Akbank işbirliğine gitti. Bankalar sadece Türkiye sanat piyasasını değil, küresel piyasayı da takibe alarak öneriler hazırlıyor.

Yapı Kredi Bankası ve Akbank, özel bankacılık hizmetinin kapsamına sanat danışmanlığını da alarak, bankacılık kulvarında yeni bir rekabet alanı açıyor. Her iki banka da uluslararası müzayede devleri ile işbirliği içinde sanat danışmanları ve ekspertizlerden oluşan kadrolarıyla milyon dolarlık hesapları bulunan müşterilerine sanat eserlerinden oluşmuş güvenli ve karlı bir yatırım portföyü oluşturmak için yarışta. Üstelik bankalar sadece Türkiye sanat piyasasını değil, küresel piyasayı da takibe alarak öneriler hazırlıyor, müzayedeleri izliyor, hangi sanatçıların ön plana çıktığını tespit ediyorlar. Bankaların bu atağı, sanat piyasasında önümüzdeki yıllarda daha da hızlanacak ciddi bir kabuk değişiminin de başlangıcı oluyor.

(…)

‘Bir bankanın sanat tarihini değiştirdiği görülmüş şey mi?’

Yapı Kredi Bankası`nın son zamanlarda sessiz sedasız yayımlanan reklam sloganı bu. Kampanyanın sanat piyasasındaki hareketliliğe denk gelmesi elbette tesadüf değil…”

(10. 06. 2008, www.rotahaber.com)

“Eserleri dünyada trend oldu Türk sanatçılara gün doğdu

DÜNYANIN önde gelen sanat merkezleri rotayı Uzak Doğu’dan Türkiye’ye çevirince bir anda prim rekorları kırılmaya başlandı.

Bunda da Sotheby’s, Christie’s gibi müzayede kuruluşlarının oryantalistlerin yanı sıra, çağdaş Türk sanatçılarını da ön plana çıkarması etkili oldu. Türkiye’de organize edilen müzayedelerin yılık hacmi, 100 milyon dolara ulaşırken, bu organizasyonlara yurtdışından da teklif akmaya başladı…”

(04.10. 2009 tarihli Hürriyet gazetesi)

Bu bilgiler tümüyle ve olduğu gibi gazetelerden aktarıldı. Kuşkusuz ki bunlara benzer çok daha fazla manipüle haber ve bilgi aktarmak mümkün. Fakat ilginçtir, her nedense sanatçılar ile medya ve sanatçıların kendi aralarında alandaki en sert tartışma FORBES dergisinde yayımlanan söz konusu dosyada yer alan ‘en pahalı 50 ressam’ listesi yüzünden patlak vermiş görünüyor. Bu da söz konusu dosyanın, reklam kokan yazıların, hedefine ulaştığını gösteriyor: Piyasa -sahici değerler üzerine oturmamış ve yeterince geniş çaplı olmasa da- iyice kızışmış durumda ve sanat ortamının/piyasasının dikkate değer isimlerinin de –bir biçimde- bu oyunun içerisine çekilmeleriyle sonuçlandı. Bu da ortamdaki yaratıcı enerjilerin giderek ve hızla sanattan piyasaya doğru bir eksen kırılmasına doğru kaydırıldığını gösteriyor.

Bu da ister istemez bir tartışmayı gündeme taşıyor:

‘En pahalı’ mı, yoksa en değerli mi?

Mehmet_Guleryuz

Mehmet Güleryüz

Söz konusu “en pahalı 50 ressam” listesinin ilk sırasında yer alan Mehmet Güleryüz’e göre “Türk resmine olan ilgi biraz gecikti ama arttı. Resim en sağlam yatırım aracı olarak gözüküyor. Fiyatlar kitleleri ilgilendiriyor. 1 milyon TL konusu kritik bir konu. Rakamlar vardır, bir de reel rakamlar vardır. Reel değerleri alıcılar bilir. 1 milyon TL’yi konuşturuyorlar bize. 1 milyon TL’yle neler alınabilir? Önce bunu sorgulamak lazım. 1 milyon TL’yle Türk resminin kaçta kaçından büyük bir koleksiyon yaparsınız? Bu resmin yurtdışı karşılıkları var mıdır?” (15.11. 2009 Milliyet Gazetesi)

Ekonomik değeri olan her mal ve metanın her zaman aynı değeri taşıyıp taşımadığı bir yana sanat söz konusu olduğunda ‘en pahalı’ olanın da her zaman ‘en değerli’ olmadığı biliniyor. Hele hele ‘en değerli’ olanın çoğunlukla zamanında, çağında fark edilemediği yönündeki tarihsel tecrübe bütün görkemiyle önümüzde duruyor. Fakat bu tarihsel bilgiler günümüz için ne kadar geçerli? Yani değerli ile pahalı arasındaki kritik nokta günümüzde bu piyasa ve oyun kurucuları arenasının yarattığı değerler kargaşasında nerede duruyor? Bu iki bıçak sırtı kavram arasında kurulan yeni oyun alanı piyasa yakın gelecekte daha başka nelere gebe?  Para piyasalarında bile uluslararası küresel manipülatif mali güçlere bağlı piyasa -sadece Türkiye’de değil küresel alanda da- çağdaş sanata neyi getirip karşılığında neleri alıp yanında götürüyor/götürecek acaba? Korkarım bu tarihsel soruların muhtemel bilimsel, kültürel cevapları her zaman olduğu gibi kısır ve konuşulduğunda hiç de şık olmayan bir alana çekilip orada boğulmak üzere. Çünkü sorun aslında neler oluyordan ya da kültürel/sanatsal değerlilikten çıkarılıp “Kim hangi sırada?” ya da “niye benim adım listede yok?” türü sıradan, günübirlik, bencil sızlanmalara dönüştürülmüş durumda. Öyle ki dergideki dosyayı hazırlayan imza sahipleri bile yazılarında ‘ressam’ diye tanımladıkları, kendilerince önemli ve ‘pahalı ressam’ların bu listede yer alamamasına bir hayli üzüldüklerini, söz konusu ettikleri ‘müstakbel’, ‘en pahalı’ o isimler adına hayıflandıklarını itiraf etmekten kaçınmıyorlar. İlgili sanat çevreleri ise konunun toplumsal/kültürel/sanatsal/insani özünden, piyasanın gadrine uğramış birçok sanatçının tırpanlanmış olmasından, liste hazırlanırken galeri ve atölyeden satış rakamlarının hesaba katılmamasından şikayetle listenin salt küresel mali/piyasa niyetinden çok oradaki isimlere yönelik “Neden o, nasıl olur?” türü duygusal bir tepkiye sarılıyor. Öte yandan ‘en pahalı ressam’ listesinde yer alabilmiş olanlardan bazılarının da listedeki yerlerine itiraz ettikleri, aslında daha üst sıralarda yer almayı hak ettikleri, kendilerine karşı ‘pis’ bir oyun oynandığı yönünde bir itirazla bir başka kavga verdikleri kulaktan kulağa yayılıyor…

Lebriz.com internet sitesinin veritabanından* yola çıkılarak hazırlandığı özellikle belirtilen FORBES dergisindeki yazının girişinde Amerikalı ‘kültür ekonomisti’ ekonomi profesörü, yazar ve sanat koleksiyoncusu William Jack Baumol’a ait bir alıntı yer alıyor:

“Bu ‘pis’ bir oyun. Para kazanılıp kazanılmayacağı da belli değildir.”

Gerek bu alabildiğine salt piyasa/para oyunu kokan sözlere, gerek dergide yazılanlara, gerekse oluşturulan listenin, telaffuz edilen rakamların gerçek ve hakkaniyetli olup olmadığına katılıp katılmamayı bir yana koyalım hemen altını çizmeliyiz ki alıntı yapılan yazı 1986 yılında yazılmış. Yani aradan tam 23 yıl geçmiş. Çünkü o günlerden bu yana köprülerin altından çok sular geçmiş durumda ve sanatın kendi masumiyet alanı düşünce/atölye/yapma/satma/kullanma mecraları bile küresel sermaye tarafından kimliği değiştirilerek başka bir yere taşındı. Artık tümüyle küresel sermayeye ve onun ideolojisine ‘angaje’ bir ‘kültürel Ceo’ olarak yeniden kurumlaştırılan küratör kanalıyla sanatın kavramları ve formları tıpkı son günlerin tartışma konusu GDO’lu ürünler gibi sürekli olarak manipüle edilip duruluyor. Üstüne üstlük sözüm ona bu küreselleşmeci sözde entelektüel, kültürel Ceo’lar, küresel kültür/sanat ekonomisinin de baş aktörleri durumundalar… Günümüzde bu aktörler de dahil küresel ekonominin bütün ceo’larının planları, stratejileri sonucu bu ‘pis oyun’a çok daha başka ‘mide bulandırıcı’ oyunlar eklenerek küresel bir ekonomik sanat/kültür sisteminin kurgulandığı da bilinmez değil…

Biliniyor ki artık yeni bir dönemdeyiz ve bu dönemde bir iş adamı, olarak GDO’lu ürünler ürettirip büyük bir bilimsel manipülasyon ile reklamlar yaptırıyor ve sonucunu bile bile insanlara satıyor ve servetine servet katıyor. Fakat aynı iş adamının kendisi çocuklarına o ürünlerden asla yedirmiyor, kendisine ait küçük tarlasında/bahçesinde organik tarım yöntemleriyle domates/biber/patlıcan yetiştirip sadece onları tüketiyor. Değişen bir şey yok aslında: Bu iki yüzlülük sanatta da aynen geçerli… Yani sanata yatırım yapan, koleksiyon oluşturan, müze kuran, sanat tacirliği yapan sermaye sahibinin bir satmak üzere ressamlar listesi var; bir de asla satmak, elinden çıkarmak istemediği, çok sevdiği ama satış listesine koymadığı başka bir ressamlar listesi daha var…

Baumol’un ifadesiyle “bu pis bir oyun” gerçekten de…

forbes_ekim

Forbes Ekim 2009

Peki, FORBES dergisi kapısını kendisinin de aralamaya çalışıyor göründüğü bu ‘pis oyun’un neresinde duruyor? Bu sorunun cevabı tam da oynandığını ima ettiği ‘oyun’un neresinden tutmaya çalıştığı sorusunun cevabında gizli: Pis bir oyun çevrildiğini ima edip de hemen arkasından bir liste hazırlayarak bir ‘en pahalı’lar hiyerarşisi kurulmaya ya da tartışması yaratılmaya çalışılıyor. Öyle ya da böyle; bu da ister istemez aynı ‘pis oyun’un parçası olarak önümüze getirilip konuluyor ve gördüğünüz gibi bizler de sanatın tarihsel, kültürel, düşünsel, dilsel, estetik, özgün insani değerleri yerine tümüyle paraya dayalı bunları tartışıp duruyoruz.

Son yıllarda başta borsa olmak üzere ekonominin her alanında olduğu gibi bilgi, düşünce, sanat ve kültür ekonomilerinde de sürekli bir manipülasyonla karşı karşıya olduğumuzu herkes görüyor. Tartışmasız, “en pahalı ressamlar 50” listesi de bu manipüleler dizisinden ve kuşku yok ki ‘en pahalı’ tanımlaması da tıpkı diğer ‘en’ sınıflandırmalarında olduğu gibi doğrudan pazarlamayla ilgili ticari bir niyetin, yöntemin sonucudur. (Hürriyet Gazetesi Pazar ekindeki en iyi pizza, en iyi kebap, köfte, kelle-paça, baklava, muhallebi, en iyi brunch, en iyi cafe vb.) Bu da her zaman ‘en’ olanın medya kanalıyla sonradan yerleştirilen değeri üzerinden oluşturulmaya çalışılan kurgusal bir oyuna işaret eder. Bu türden samimiyetsiz art niyetli oyunlar üzerinden kurulan entrikalar ve manipülasyonların çağdaş sanat ticaretinde bir süre sonra büyük ticari kayıplara, hayal kırıklıklarına yol açacağı bir yana oluşabilecek gerçek bir piyasayı da daha doğmadan öldürür ya da iyice geciktirir.

Forbes dergisindeki söz konusu yazıda İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Aylin Seçkin’in şu sözleri aktarılıyor: “Piyasada temel alınacak veri yok. Galerilerden birinci el piyasa hakkında sağlıklı veri almak imkansız. Atölyeden yapılan satışları hiç söylemiyorum bile…” Yine listenin ilk sırasına yerleşmiş olan Mehmet Güleryüz’ün oğlu, Galeri X-ist’in kurucularından Kerimcan Güleryüz ise “…sonuçta sanatçı ve galerilerin düzgün olmayan bir zeminde iş yaptığı, yapıtların ise tamamen manipülatif fiyat hareketlerine maruz kaldığı bir pazardan söz ediyoruz.” diyor ki doğrudur. Bu durumda -kendi aktarımlarına rağmen yine de- FORBES dergisinin kaynak olarak göstermiş olduğu ‘Lebriz.com’ veri tabanındaki müzayede satış sonuçları ile ne kadar sağlıklı bir sonuca gidilebilir ki? Galerilerin birer ticari kuruluş olarak mali sırlarını açıklamıyor olmaları elbette anlayışla karşılanabilir. Ne var ki çoğunlukla ‘manipüle” üzerinden iş kuran müzayede kuruluşlarının sanat alanındaki gerçek satış rakamlarını bütün boyutlarıyla ve açıklıkla gösterdiklerin/göstereceklerini kim iddia edebilir ki? Kaldı ki zaten ilgili ekonomi literatüründe ‘manipülatif’ kavramı da bu yüzden kullanılmıyor mu? Yani gerçek bilgi, değer ya da durum çıkar amaçlı spekülatif bir çarpıtmayla karşı karşıya…

Leo Steinberg

Leo Steinberg

Rus asıllı Amerikalı sanat tarihçi, sanat eleştirmeni Leo Steinberg daha 1968’li yıllarda New York Modern Sanatlar Müzesi’nde vermiş olduğu bir konferansta şöyle bir kehanette bulunmuştu:

“Sanat artık bizim bildiğimiz sanat değil; en geniş anlamında sanat, nakit para demek. Giderek büyüyen dorukları da dahil sanatın tamamı, bildik değerler tarafından yutulmuş durumda. Bir on yıl daha geçsin, banka kasalarında resim biçimindeki teminatlara dayanan yatırım fonlarının saklandığını göreceğiz”

(Julian Stallabrass, Çağdaş Sanat A. Ş./ çağdaş Sanat ve Bienaller, İletişim Yayınları, 1. Baskı 2009)

Aradan on yıl değil yirmi yıl geçti ve “resim biçimindeki teminatlara dayanan yatırım fonları”nın arkasından sanat çok ‘bildik (vahşi) değerler’ tarafından ‘yutul’makla da kalmadı neredeyse sindirilip başka biri şeye dönüştürüldü.

Sanat ticareti bütün dünyada özellikle 1960’lı yıllardan itibaren bir sıçramaya girdi ve bizim gibi ülkelerin gıpta ettikleri dünya sanat piyasası da ancak bu süreç sonucunda oluşabildi. Bunun en önemli nedeni daha İkinci Dünya Savaşı öncesinden itibaren ABD’li koleksiyonerlerin Avrupalı ressamlardan satın almış oldukları birikimleri ile savaşın hemen arkasından ABD devletinin siyasi hedeflerine paralel olarak modern sanat yapıtları satın alarak/aldırarak sanat piyasasına da güçlü bir biçimde yatırım yapmalarıydı. Bu girişim giderek onlara bir dünya sanat piyasası oluşturma ve bunun da tek değer belirleyicisi olma üstünlüğü sağladı. O şöminenin üzerinde asılı ‘en pahalı’ Picasso, Van Gogh, Dali resimleri efsaneleri de bu dönemde ortaya çıktı. Bu süreçte ABD devleti kendi sanatçılarına çok büyük boyutlu resimler sipariş etti ve bunları devlet destekli çok büyük organizasyonlarla, reklamlarla Avrupa’da ülke ülke, başkent başkent, müze müze dolaştırdı. Tarihsel modern Avrupa’nın elinden ‘modern’lik üstünlüğü böyle böyle alındı ve dünya sanatına öncelikle piyasa üzerinden el konuldu. 1950’li yıllardan itibaren dünya sanatçılarının en önemli isimleri New York’ta  toplandı. Özellikle 1980’li yıllardan başlayıp 1990’lı yılların ortalarına kadar dünya sanat piyasalarında önemli fiyat artışları yaşandı. Bu bir tür ‘sidik yarışı’ydı aslında. Devletin sağladığı teşvikler ve kolaylıklarla çağdaş sanat eserlerinin fiyatları aşırı yükseltildi. Fakat sonra da tıpkı çıkıldığı yoldan önemli düşüşler yaşandı. Öte yandan bu fiyatların yükselmesinde Japon sermayesinin de önemli bir rolü oldu. Japonlar sanata çok para yatırdılar ama 1993’lü yıllarda girilen ekonomik kriz sonrasında aldıkları resimleri yok pahasına satmak zorunda kaldılar.

Bu şunu gösteriyor: Dünyada uluslararası küresel bir sanat piyasası oluşumu aslında çok eski ve uzun bir tarihe sahip değil. Bu yüzden böyle benzer bir sanat piyasası kavramı bizde de yeni yeni oluşuyor ve bunda da şaşılacak bir durum yok. Ne var ki bugüne kadar artık yaşamayan ustalar üzerinden yürütülen aşırı manipüle bir kar hareketi ile hemen onun yanı başında bilinçsizce, kör/topal kurulmaya girişilen yaşayan sanatçılar koleksiyonu macerasının sonuçlarının salt para ve ‘en pahalı’ kavramları üzerinden tartışmaya açılması da büyük bir değerler karmaşasına işaret ediyor. Piyasa daha bu sanatsal/kültürel değersizlikler/hayal kırıklıkları üzerine kurulu ham dalganın yıkıcı sonuçlarını henüz aşmadan bugün aceleyle ve hırsla tümüyle manipülasyonlar üzerine oturtulmaya çalışılan bir başka ama çarpık, manipülatif dalganın kollarına bırakılıyor. Kanımca günümüz çağdaş sanatı için de, piyasası için de en önemli tehlike bu…

Öyle görünüyor ki 2010’lu yıllara gidilirken çağdaş sanatta aslında ‘ikincil piyasa’ olarak tanımlanan müzayede evleri giderek ‘birincil ve asıl piyasa’ olarak kurumlaşan galerilerin yerini/tahtını sallıyor. Bu durum galerilerin ikincil olmalarıyla da değil yıkılıp yok olmalarıyla da sonuçlanacak gibi görünüyor. Tek koşulla: galeriler de müzayede evlerinin bir parçası olmayı reddetmedikleri sürece… Bunun ne sonuçlar doğuracağı ise tamamıyla başka bir yazının konusu…

* Lebriz.com yetkilileriyle görüştüğümüzde kendilerinin “en pahalı ya da çok satış ” gibi bir araştırma niyetleri olmadığını, sadece müzayede satışlarıyla bir veritabanı oluşturduklarını söylüyorlar. Öte yandan FORBES dergisi yazarlarının kendi sitelerindeki veritabanını bile yanlış kullandıklarını söylüyorlar. Çünkü söz konusu veritabanındaki satışların bir bölümünün ‘kağıt işler’, bir bölümünün ise ‘küçük işler’ olduğunu, bunun da doğal olarak bir birim tuval üzerine çalışmalardan daha ‘ucuz’ olacağını, bu nedenle dergi tarafından belirlenen ortalama eser fiyatı değerinin yanlış belirlendiğinin altını çiziyorlar. Söylediklerine göre bu da liste sıralamasında bir takım yanlışlıklar içerdiğini, bu yanlışlar düzeltildiğinde de liste sıralamasında da bir takım değişiklikler olabileceğini belirtiyorlar.

İlgililere önemle duyurulur!

*Yazarın izni ile Genç Sanat Dergisi Aralık 2009 Sayısından alınmıştır.

Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
3 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Köşe Yazıları

Peki Bu Manipülasyon Değil Mi?

10 Şubat 2010
mavi-senfoni

Burhan Doğançay - Mavi Senfoni

Salih Seçkin Sevinç – Artimetre

Ekim ayında “Forbes Farkıyla Türk Çağdaş Sanat’ına Yatırım Yapanlar Yandı…” başlıklı bir yazı yazmıştım. Yazıyı yazdıktan hemen sonra birçok yerden tebrik ve teşekkür telefonları aldım. Bu yüzden FORBES’in daha sonraki sanat piyasası için hazırlayacağı tüm yazılar için alıcılarım her daim açık.

7 Şubat Pazar günü Sabah gazetesi’nin İşte İnsan eki’nde FORBES Genel Yayın Yönetmeni Burçak Güven’in “Sanat piyasası ve dört işlem bilmeyen gazeteciler!” başlıklı yazısını okudum.

Yazıyı okuyunca aklıma bir atasözü geldi. “Kelin ilacı olsa önce kendi başına sürermiş.

Yahu, Ekim ayında Forbes daha önceki yazımda eleştirdiğim ne olduğu belirsiz bir Türk Çağdaş Sanat Piyasası analizi yapmamış ve bunun için bir çok yerden de haklı eleştiriler almamış mıydı? Bu dört işlem bilmeyenler o zaman Forbes’de miydi?

Yazı biraz hem suçlu hem güçlü durumunda olmuş.

7 Şubat 2010′da Sabah gazetesindeki yazıyı okumayanlar için ufak bir özet yapayım:  Burçak Güven burada neredeyse Forbes’te olan pozisyonundan tamamen bağımsız bir gazeteci gibi (zaten yazı gazete itibari ile de FORBES’ten bağımsız bir şekilde yazılmış) Forbes dışında İş Dünyası ve Ekonomi dergilerinin yaptığı analizleri beğenmeyerek, Sanat Piyasası’nın manipüle edildiğini söylerek FORBES’i  yüceltmiş ve “Hadi bakalım oralar FORBES’in işi, siz oralara girmeyin. Biz zaten yazıyoruz, bir de siz kafaları karıştırmayın.” der gibi olmuş. İyi de Burçak hanım, beğenmediğiniz ekonomi ve sanat uzmanlarını eleştirirken, bu kişileri dört işlem bilmemekle ve sağlama yapmamakla suçlarken, FORBES 2009 Ekim sayısında “Türkiye’nin En Pahalı Ressamları” yazınızda sizin sağlamacılarınız ve dört işlemcileriniz neredeydi desek yeri midir? Yeridir.

Burçak Güven’in 7 Şubat 2010 tarihli yazısının tamamını okumak isteyenler burayı tıklayabilir.

Ha birde “Sanat Bilmenin Dayanılmaz Üstünlüğü” ara başlığında küçümseyici sanatçı tavırlarından bahsederek sanatın herkes içinciliği üzerinde de her türlü metaforu zorlayan bir halkçı yandaşlık yaratmaya çalışılmış.  Piyasadaki gürültüyü duyan ama henüz hiçbirşey anlamayan sermaye sahiplerine kol kanat gerilmiş. Burçak hanım, Adnan Çoker’i  Hülya Avşar’a “siz ne anlarsınız resimden” temalı azarında görmüştük derken Avşar’a da pek sempatim yoktur ama deyivermiş. Rüzgar Gülü gibi…

Kendime hemen şunu soruyorum… Peki Burçak Güven böyle bir yazı niye yazar?

  • Sanat piyasasına ilk biz el attık. Kimse dokunmasın diye
  • Önceki yazımızda çok eleştiri aldık. Bunu bir toparlamak lazım diye
  • Sonraki FORBES analizlerine zemin hazırlamak için
  • Sanat’la ilgilenen, eser alma potansiyeli olan ama bilgisizliği nedeni ile nereden başlayacağını kestiremeyen kitleyi yanına çekip FORBES analizleri ile yönlendirmek için
  • Gerçekten sanatı sevdiği için
  • Escobar ve Botero arasındaki ilişkiyi sevdiği için

İlk üç önermemin arkasındayım. Sonuncusun espri olduğu açık.

Bir de yazıda bahsi geçen İktisatçı Cemil Ertem ve Dr. Özgür Uçkan’ın hazırlayacakları endeksi sabırsızlıkla bekliyorum. Sn. Uçkan’ın endeks öncesi makalelerini takip ediyorum. Bu kadar eleştiri sonrasında çok sürreel projeksiyonlar görürsem şaşırmam.

FORBES’in Türk Çağdaş Sanat Piyasası ile ilgili hazırlayacağı tüm belge, analiz, araştırma, makaleyi Artimetre olarak yakından takip ediyoruz. Ayrıca FORBES’in bundan sonra hazırlayacağı raporlar da metodolojisini iyileştireceğine inanıyoruz. Bunun için gereken desteği vermeye de hazırız.

Not: Daha önce FORBES’in Yaşayan En Pahalı Ressam araştırmasını metodolojisi ile birlikte eleştiren bir yazı yazmıştım. “Forbes Farkıyla Türk Çağdaş Sanatı’na Yatırım Yapanlar Yandı” isimli yazımı okumak için tıklayın.


Etiketler:
Kategoriler: Köşe Yazıları