Etiket » eleştiri

En Pahalı Mı? En Değerli Mi? – Ekrem Kahraman

13 Şubat 2010
mavi-senfoni

Mavi Senfoni - Burhan Doğançay

Ekrem Kahraman

Sanat A.Ş.

FORBES (Türkiye) ekonomi/finans dergisi Ekim/2009 sayısında Türkiye’nin “En Pahalı Ressamları 50” başlıklı bir dosya yayımladı. Dosya içerisinde bu ‘en pahalı 50 ressam’dan oluşturulmuş bir de isim listesi/sıralaması yer alıyor. Liste birkaç yıldır ticari olarak aşırı zorlanıp sıkıştırılan ve altüst edilen sanat piyasasını biraz daha karıştırmaya yetti de arttı bile. Zaten ortamda bir süredir bienaller ekseninde oluşturulmaya çalışılan güncel sanat merkezli uluslararası isimler manipülasyonu ile İstanbul Modern Sanat Müzesi kanalıyla yaratılmaya girişilen yeni değerler hiyerarşisi sanat çevrelerinde yeterince tartışma yaratmıştı.

Buna bir de Burhan Doğançay’ın 1 milyon TL açılış fiyatıyla müzayedeye çıkarılan bir resminin 2.777.000 TL’ye satılması da eklenince övgüler, dedikodular, soru işaretleri bir kez daha ortalığı kaplamakta gecikmedi.

Basına yansıyan bilgilere göre resmi yine FORBES’in dünyanın ‘en zenginleri’ listesine yerleştirilen Murat Ülker satın almış. Satış sonrasında Murat Ülker ile resmin asıl sahibi olup da müzayede kanalıyla satışa çıkaran Oktay Duran’ın iş dünyasında ortak oldukları ortaya çıkmış. İlginç! Fakat burada ilginç olan bir başka nokta daha var: “En pahalı 50 ressam” listesinde daha aradan bir ay bile geçmeden sıralama değişmiş durumda. Yani artık o listede ikinci olan birinci, birinci olan da ikinciliğe düşmüş bile…

Hatırlayalım: söz konusu resim müzayedeye “Pazar günü şehirde milli maç havası esecek” kehanetleriyle konulmuş, sanatçısı ise “resminin 1 milyon TL’ye satılmaması durumunda Türkiye’de bir ‘felaket’ yaşanacağını…” ileri sürmüş ve hemen arkasından da “Resmim satılmazsa bence Türkiye sanat meselesini kapatsın” demişti. Sanatçıya göre eğer “ Bu resim yüksek fiyata satılırsa dünyada pek çok galerinin dikkatini çekecek, yabancı koleksiyonerler Türkiye’ye gelecek”ti.

Omer Uluc

Ömer Uluç - (1931 - 28 Ocak 2010)

Açıklamalara göre, ayrıca aynı müzayede de Fahrelnisa Zeid’in bir resmi 1.325.000 TL’ye, Ömer Uluç’un bir resmi 536.000 bin TL’ye, Adnan Çoker’in bir resmi 176.000 TL’ye ve ilk kez müzayedeye çıkarılan Canan Şenol imzalı bir video art çalışması da 24 bin TL’ye satılmış.

Satışın arkasından medyada atılan başlıklar ise şöyle: “Biraz spekülasyon, biraz merak (Ömer Uluç)”,  “Kalıcı olacak mı? (Ahu Antmen)”, “Birçok müze açılacak (Yahşi Baraz)”, “Dünya müzeleri almazsa olmaz! (Raffi Portakal)” vb…

Fakat bütün bu bilgilere karşın sanat çevrelerinde ise -medya dışında- çok daha başka şeyler konuşuluyor. Sanat piyasasında “bir balon şişirildiği”, “bunun da hiç kimseyi ikna etmediği”, “bu balonların çok geçmeden patlayacağı ve gerçeğin ortaya çıkacağı” vb öne sürülüyor…

Öyle görünüyor ki önümüzdeki süreçte çok daha tartışılır fiyat hareketleri, manipülasyonlar, sözde satışlar, kabuller, retler, sert çekişmeler, gruplaşmalar olacak. Bazı isimlerin fiyatları hızla ‘artacak’, bazı isimler aynı hızla ‘düşecek’, bazı isimler ise bir süre bir kenarda unutulacak fakat bir süre sonra da onlar parlatılacak. Çünkü artık sanat piyasasında da vahşi kapitalizm dedikleri ekonomik sistemin ‘en’ vahşi çekim alanına doğru hızla ilerliyoruz. Ünlü Amerikalı romancı Jack London’nun o ünlü romanının adındaki gibi “vahşetin çağrısı” sadece çağımız insanının değil aynı zamanda çağdaş sanatçıların ve sanat piyasasının üstüne üstüne geliyor. Kapalı kapılar ardında kotarılan kurgular, sanatçılara önerilen ‘teklif’ler kulakları, niyetleri, masumiyet alanlarını, toplumsal kültürel ve insani ‘ütopya’ları tırmalayıp duruyor…

Piyasa, piyasa denilen ve uzunca zamandır gelmesi temenni edilen pazar sistemi de bu aslında. Yani son zamanlarda büyük bir hevesle/çabayla öne çıkarılmaya çalışılan da bundan başka bir şey değil… Elbette bu da bir önceki galeriler sürecinin değerlerinin göz ardı edilmesini, en azından bir süre alt raflara konulmasını da öne çıkarıyor ve yeni müzayedeler sürecini iktidara taşıyor…

Fakat kim ne derse desin, ne yaparsa yapsın -söz konusu isimler de dahil- çağdaş sanatçı telaffuz edilen onca abartılı rakamlara rağmen yine de parayla bu yeni ilişkisine henüz alışmakta zorlanıyor. Sanatçı hala sözü edilen paranın kaynağı, niyeti, miktarı ve anlamıyla ilgili büyük bir şaşkınlık içerisinde… Bu yüzden de resim fiyatları, yüzdeler, oranlar, sözleşmeler, üzerinden yürütülen pazarlıklar karşısında yaşadığı utangaçlığı aşmaya çalışıyor. Bir yandan bu yeni duruma uymaya çalışıyor, diğer yandan da yeni ve çok daha büyük, farklı karakterde bir atölyede yeni bir ‘üretim’ tesisi kurmaya girişiyor. Çünkü piyasaya yeterince ve gerektiği evsafta mal verilmesi, arz edilmesi gerekiyor. Bunun için de bu yeni üretim alanlarında bundan önceleri hiç rastlanmadığı kadar -ücretleri bu yeni sistemin patronlarınca ödenen fakat SSK’ya da tabi kılınmayan- sürekli sanatçı sekreterleri, asistanları ile 8-10 sanat işçisi çalıştırılmaya başlanıyor. Üstelik de bu durum sadece Türkiye’de değil bütün dünyada da böyle işliyor…

sanat as

Sanat A.Ş.

Uluslararası küresel liberal sisteme ait küresel sermaye ile çağdaş sanat ilişkisini, oluşturulmaya çalışılan yeni sanat piyasasını, bunun küreselleşmeci ideolojisini, sanatçı da dahil bunun yeni enstrümanlarını, Uluslararası İstanbul Bienali’nin adım adım bu doğrultuda nasıl da dönüştürüldüğünü 1995 yılından bu yana yazıp duruyorum ama yazdıklarım bazı çevrelerce çoğunlukla ‘komplo teorileri’ gibi algılanmaya çalışıldı. Bir de şu var: Ne yazık ki ne oluyor olduğuyla ilgili siz çok daha önceden yazmış olsanız da yazdıklarınız özgün düşünceler olarak kabul görebilmesi için illa da bunun bir Batılı tarafından yazılmış olması lazım ki inanılsın. Yazının girişine ara üst başlık olarak kullanmış olduğum Sanat A.Ş. İngiliz sanat tarihçi ve yazar Julian Stallabras’ın (yazılış tarihi 2004) Türkçe’ye de çevrilen bir kitabının adı. (Sanat A.Ş., İletişim yayınları, 1.baskı 2009; İstanbul)

Belki bu kitaptan birkaç alıntı aktarırsam ne demeye çalıştığım daha kolay anlaşılır?

“Şöminenin üstünde asılı bir Picasso, bir tütün patronu için ne işe yarıyorsa, sanat da küresel piyasada bir yer kapabilmek için girdiği kaba saba itiş kakış içindeki bir kent için aynı işlevi görür. (sh. 43) (…) Sanat eseri fiyatları ve satış hacmi, hisse senedi piyasasıyla at başı gider ve dünyanın belli başlı finans merkezlerinin aynı zamanda en önemli sanat satış merkezleri olması hiç de rastlantı değildir. Bu paralelliği tespit ettiğimizde, sanatın yalnızca amaçsız bir serbest oyun (özgürlük) bölgesi olmadığını kavrarız; sanat piyasası, aynı zamanda sanat eserlerinin, yatırım, vergiden kaçınma ve kara para aklama gibi çeşitli amaçlar için kullanıldığı ikincil bir spekülasyon piyasasıdır.(sh.15) (…)  Mesela İstanbul Bienali, Türkiye hükümetinin, üyeliğin gerektirdiği seküler ve neoliberal standartlara güçlü uyum sağlandığı konusunda Avrupa Birliği’ne (AB) güvence verme çabasının ürünüdür. (sh. 43) En çok rağbet gören çağdaş sanat, neoliberal ekonominin çıkarlarına hizmet eden sanattır -ticaretin önündeki engelleri, yerel dayanışmaları ve kültürel bağlılıkları kesintisiz bir melezleme süreci içinde yıkarak neoliberal ekonomiyi güçlendiren sanat-. Bu kimseyi şaşırtmamalı ama çağdaş sanat dünyasının kendisi hakkındaki görüşü ile gerçekte yerine getirdiği işlev arasında büyük bir uyumsuzluk var. (sh.165) (Fakat ne iyidir ki yine de) çağdaş sanat ile sermaye arasındaki yakınlaşmayı farklı düzeylerde ve eleştirel bir yaklaşımla irdeleyen birçok sanatçı var. (sh.17)”

Sanat piyasasında aslında neler oluyor?

Sanatçı-sanat-piyasa ilişkisi başlangıçta bazı sanat galerileri ve sanat dergileri tarafından gündeme özellikle taşınmaya çalışılıyor, bunun için aşırı çaba harcanıyordu. Bir süredir buna antik eserler ile sanatın artık yaşamayan eski ustaları üzerinden bir piyasa kuran müzayede evlerinin de katılımları ve çağdaş sanata da yönelmeleriyle durum başka bir boyuta yükseltilmiş oldu. Zaman içerisinde müzayede evleri birer pazar enstrümanı olarak hızla gelişerek galerilerin önlerine geçtiler. Önceleri galeriler ile müzayede evleri arasında oluşan bu rekabet alanı sonradan doğrudan piyasanın asıl sahipleri paranın yöneticisi bankalar ile ilgili küresel ekonomi, borsa, medya vb. çevrelerinin de ‘iş çevirme’ye, kurmaya giriştikleri bir alan haline dönüşmekte gecikmedi. Geçtiğimiz yıl bu alana uluslararası müzayede kuruluşlarının da katılımlarıyla pazar çok daha fazla miktarda paranın at koşturduğu, karakteri gereği manipülasyonlara giriştiği farklı bir noktaya gelip dayandı. Yani önceleri “Çağdaş Türk sanatının uluslararası pazarlara taşınması gerektiği” temennilerinin dillendirilmesiyle başlayan süreç giderek “Avrupalı koleksiyonerler kapımızı çalmaya başladı” türü reklama dayalı bir pazar açılımına gelip oturdu. “Borsaya, dolara güvenmeyen sanat eserine koşuyor!”, “Dolardan daha fazla kazandırdı”, “Küresel dalgadan çıkış yolunu buldular”, “Düşük fiyatlar da bile yüksek kar elde ediliyor”, “Resmin psikolojik getirisi yüzde 28”, “Bu da yatırımın sanat boyutu!” vb. manşetlerle piyasalar küresel sermaye ile bağlantılı ‘piyasa kurucuları’ tarafından aşırı abartılı ve tümüyle reklam kokan bir psikolojik harekatla canlandırılmaya, yönetilmeye çalışılıyor. Yani bir bakıma konu ilk kez ciddi anlamda sanat ortamlarının ‘dar alan paslaşmaları’nın, naif niyetlerin, temennilerin dışında tam da beklenmesi gerektiği gibi bir profesyonel küresel ekonomik alanın nesnesi haline geliyor. Sanat ortamı ise buna karşı naif bir biçimde hala “Sanat mı, para mı?” türü -yine de- tümüyle kültürel-sanatsal ekonominin gerçek değerlerine dikkat çekmeye ve bu argümanlar üzerinden haklı bir gerçek sanatsal değerler tartışması açmaya çalışıyor ama sesi ‘vahşetin çağrısı’ altında boğulup kalıyor… Çünkü artık kalk borusu çalmış, uzunca bir süredir kurumlaştırılan İstanbul bienalinin de sürüklemesiyle küresel sermaye bağlantılı bir küreselleşmeci sanat piyasası harekatı başlamış durumda… Kimsenin hiç kimsenin sesini duyamayacağı ‘vahşi’ bir arenadayız artık.

Bugüne kadar elbette sanat sanat alanında kotarılıyordu ama piyasa çok daha başka bir şeydi ve kendi sahici ulusal piyasasını onca yıldır oluşturamamış ya da çarpık geliştirmiş çağdaş sanat ortamı neredeyse bambaşka bir gerçekle karşı karşıya kalmıştı. Buna uluslararası küresel sermayenin kendi enstrümanlarıyla para kazanma planları, projeleri ile yönlendirdiği küresel kültür/sanat ekonomisinin niyetleri de eklendiğinde durum daha da karmaşıklaştı ve sözünü etmiş olduğumuz yeni duruma bağıra çağıra böyle böyle gelindi.

İşte Türkiye’nin “En pahalı 50 ressamı” listesi de tam bu toz duman arasında kotarıldı.

Medyadan bazı bilgiler aktaralım ve zihinlerimizi tazeleyelim:

“İki iktisatçıdan Türk resim piyasası analizi

kaplumbaga-terbiyecisi

Kaplumbağa Terbiyecisi - Osman Hamdi

1990’larda bazı özel banka ve işadamları resme yatırım yapmaya başladı. Birçoğunun da bunu spekülatif amaçlı yaptığını biliyoruz. Fiyatlar bu şekilde yukarı çıktı. Türkiye’de toplam koleksiyonerler belki 200’ü bulmaz. Gelir oldukça, borsa büyüdükçe, kaliteli modern binalar yapıldıkça sanata ilgi artıyor. Artık müzeler de resim fiyatlarını yukarı çıkarabiliyor. Mesela portre koleksiyonu yapıyorlar, eksik olan iki portre varsa onu almak için fiyatları yukarı itiyorlar. Bazı sanat eleştirmenleri Kaplumbağa Terbiyecisi’nin böyle bir kızışmadan dolayı bu fiyatı bulduğunu, uluslararası piyasaya çıksa bu fiyatlara satılamayacağını söyledi.”

(…)

EKONOMİK KRİZ SANATI ANINDA ETKİLİYOR

Piyasada iki grup var, biri spekülatif grup, diğeri de koleksiyoner grup. Piyasaya koleksiyonerler hakim olursa getiri daha az oluyor, spekülatörler baskın olunca fiyat hareketleri daha yüksek, piyasa daha dalgalı. Sanat yatırımı, kendi başına riskli, dalgalı ama bir yatırım sepetinin içine girdiğinde toplam riski azaltan bir unsur…”

(20. 04. 2008 tarihli Hürriyet gazetesi)

“Küresel dalgadan çıkış yolunu buldular

Dünyada kriz beklentisinin arttığı ve küresel dalgalanmanın tüm yatırım araçlarını riske attığı bir dönemde sanata yönelim, Türkiye`de özellikle bankacılar tarafından yakından izleniyor. Çünkü bankalar, yıllardır sanat alanındaki girişimlerinden elde ettikleri birikimi müşterileri için ciddi bir yatırıma dönüştürme peşinde.

(…)

Yıllardır prestij ve tanıtım amacıyla sanata destek veren bankalar, edindikleri birikimi artık varlıklı müşterileri için karlı bir yatırıma dönüştürmeye başladı.

Bu alanda ilk adımı Yapı Kredi attı, peşi sıra Akbank hızlı bir giriş yaptı. Dünyada müzecilik alanının iki devinden Christie`s ile Yapı Kredi, Sotheby`s ile Akbank işbirliğine gitti. Bankalar sadece Türkiye sanat piyasasını değil, küresel piyasayı da takibe alarak öneriler hazırlıyor.

Yapı Kredi Bankası ve Akbank, özel bankacılık hizmetinin kapsamına sanat danışmanlığını da alarak, bankacılık kulvarında yeni bir rekabet alanı açıyor. Her iki banka da uluslararası müzayede devleri ile işbirliği içinde sanat danışmanları ve ekspertizlerden oluşan kadrolarıyla milyon dolarlık hesapları bulunan müşterilerine sanat eserlerinden oluşmuş güvenli ve karlı bir yatırım portföyü oluşturmak için yarışta. Üstelik bankalar sadece Türkiye sanat piyasasını değil, küresel piyasayı da takibe alarak öneriler hazırlıyor, müzayedeleri izliyor, hangi sanatçıların ön plana çıktığını tespit ediyorlar. Bankaların bu atağı, sanat piyasasında önümüzdeki yıllarda daha da hızlanacak ciddi bir kabuk değişiminin de başlangıcı oluyor.

(…)

‘Bir bankanın sanat tarihini değiştirdiği görülmüş şey mi?’

Yapı Kredi Bankası`nın son zamanlarda sessiz sedasız yayımlanan reklam sloganı bu. Kampanyanın sanat piyasasındaki hareketliliğe denk gelmesi elbette tesadüf değil…”

(10. 06. 2008, www.rotahaber.com)

“Eserleri dünyada trend oldu Türk sanatçılara gün doğdu

DÜNYANIN önde gelen sanat merkezleri rotayı Uzak Doğu’dan Türkiye’ye çevirince bir anda prim rekorları kırılmaya başlandı.

Bunda da Sotheby’s, Christie’s gibi müzayede kuruluşlarının oryantalistlerin yanı sıra, çağdaş Türk sanatçılarını da ön plana çıkarması etkili oldu. Türkiye’de organize edilen müzayedelerin yılık hacmi, 100 milyon dolara ulaşırken, bu organizasyonlara yurtdışından da teklif akmaya başladı…”

(04.10. 2009 tarihli Hürriyet gazetesi)

Bu bilgiler tümüyle ve olduğu gibi gazetelerden aktarıldı. Kuşkusuz ki bunlara benzer çok daha fazla manipüle haber ve bilgi aktarmak mümkün. Fakat ilginçtir, her nedense sanatçılar ile medya ve sanatçıların kendi aralarında alandaki en sert tartışma FORBES dergisinde yayımlanan söz konusu dosyada yer alan ‘en pahalı 50 ressam’ listesi yüzünden patlak vermiş görünüyor. Bu da söz konusu dosyanın, reklam kokan yazıların, hedefine ulaştığını gösteriyor: Piyasa -sahici değerler üzerine oturmamış ve yeterince geniş çaplı olmasa da- iyice kızışmış durumda ve sanat ortamının/piyasasının dikkate değer isimlerinin de –bir biçimde- bu oyunun içerisine çekilmeleriyle sonuçlandı. Bu da ortamdaki yaratıcı enerjilerin giderek ve hızla sanattan piyasaya doğru bir eksen kırılmasına doğru kaydırıldığını gösteriyor.

Bu da ister istemez bir tartışmayı gündeme taşıyor:

‘En pahalı’ mı, yoksa en değerli mi?

Mehmet_Guleryuz

Mehmet Güleryüz

Söz konusu “en pahalı 50 ressam” listesinin ilk sırasında yer alan Mehmet Güleryüz’e göre “Türk resmine olan ilgi biraz gecikti ama arttı. Resim en sağlam yatırım aracı olarak gözüküyor. Fiyatlar kitleleri ilgilendiriyor. 1 milyon TL konusu kritik bir konu. Rakamlar vardır, bir de reel rakamlar vardır. Reel değerleri alıcılar bilir. 1 milyon TL’yi konuşturuyorlar bize. 1 milyon TL’yle neler alınabilir? Önce bunu sorgulamak lazım. 1 milyon TL’yle Türk resminin kaçta kaçından büyük bir koleksiyon yaparsınız? Bu resmin yurtdışı karşılıkları var mıdır?” (15.11. 2009 Milliyet Gazetesi)

Ekonomik değeri olan her mal ve metanın her zaman aynı değeri taşıyıp taşımadığı bir yana sanat söz konusu olduğunda ‘en pahalı’ olanın da her zaman ‘en değerli’ olmadığı biliniyor. Hele hele ‘en değerli’ olanın çoğunlukla zamanında, çağında fark edilemediği yönündeki tarihsel tecrübe bütün görkemiyle önümüzde duruyor. Fakat bu tarihsel bilgiler günümüz için ne kadar geçerli? Yani değerli ile pahalı arasındaki kritik nokta günümüzde bu piyasa ve oyun kurucuları arenasının yarattığı değerler kargaşasında nerede duruyor? Bu iki bıçak sırtı kavram arasında kurulan yeni oyun alanı piyasa yakın gelecekte daha başka nelere gebe?  Para piyasalarında bile uluslararası küresel manipülatif mali güçlere bağlı piyasa -sadece Türkiye’de değil küresel alanda da- çağdaş sanata neyi getirip karşılığında neleri alıp yanında götürüyor/götürecek acaba? Korkarım bu tarihsel soruların muhtemel bilimsel, kültürel cevapları her zaman olduğu gibi kısır ve konuşulduğunda hiç de şık olmayan bir alana çekilip orada boğulmak üzere. Çünkü sorun aslında neler oluyordan ya da kültürel/sanatsal değerlilikten çıkarılıp “Kim hangi sırada?” ya da “niye benim adım listede yok?” türü sıradan, günübirlik, bencil sızlanmalara dönüştürülmüş durumda. Öyle ki dergideki dosyayı hazırlayan imza sahipleri bile yazılarında ‘ressam’ diye tanımladıkları, kendilerince önemli ve ‘pahalı ressam’ların bu listede yer alamamasına bir hayli üzüldüklerini, söz konusu ettikleri ‘müstakbel’, ‘en pahalı’ o isimler adına hayıflandıklarını itiraf etmekten kaçınmıyorlar. İlgili sanat çevreleri ise konunun toplumsal/kültürel/sanatsal/insani özünden, piyasanın gadrine uğramış birçok sanatçının tırpanlanmış olmasından, liste hazırlanırken galeri ve atölyeden satış rakamlarının hesaba katılmamasından şikayetle listenin salt küresel mali/piyasa niyetinden çok oradaki isimlere yönelik “Neden o, nasıl olur?” türü duygusal bir tepkiye sarılıyor. Öte yandan ‘en pahalı ressam’ listesinde yer alabilmiş olanlardan bazılarının da listedeki yerlerine itiraz ettikleri, aslında daha üst sıralarda yer almayı hak ettikleri, kendilerine karşı ‘pis’ bir oyun oynandığı yönünde bir itirazla bir başka kavga verdikleri kulaktan kulağa yayılıyor…

Lebriz.com internet sitesinin veritabanından* yola çıkılarak hazırlandığı özellikle belirtilen FORBES dergisindeki yazının girişinde Amerikalı ‘kültür ekonomisti’ ekonomi profesörü, yazar ve sanat koleksiyoncusu William Jack Baumol’a ait bir alıntı yer alıyor:

“Bu ‘pis’ bir oyun. Para kazanılıp kazanılmayacağı da belli değildir.”

Gerek bu alabildiğine salt piyasa/para oyunu kokan sözlere, gerek dergide yazılanlara, gerekse oluşturulan listenin, telaffuz edilen rakamların gerçek ve hakkaniyetli olup olmadığına katılıp katılmamayı bir yana koyalım hemen altını çizmeliyiz ki alıntı yapılan yazı 1986 yılında yazılmış. Yani aradan tam 23 yıl geçmiş. Çünkü o günlerden bu yana köprülerin altından çok sular geçmiş durumda ve sanatın kendi masumiyet alanı düşünce/atölye/yapma/satma/kullanma mecraları bile küresel sermaye tarafından kimliği değiştirilerek başka bir yere taşındı. Artık tümüyle küresel sermayeye ve onun ideolojisine ‘angaje’ bir ‘kültürel Ceo’ olarak yeniden kurumlaştırılan küratör kanalıyla sanatın kavramları ve formları tıpkı son günlerin tartışma konusu GDO’lu ürünler gibi sürekli olarak manipüle edilip duruluyor. Üstüne üstlük sözüm ona bu küreselleşmeci sözde entelektüel, kültürel Ceo’lar, küresel kültür/sanat ekonomisinin de baş aktörleri durumundalar… Günümüzde bu aktörler de dahil küresel ekonominin bütün ceo’larının planları, stratejileri sonucu bu ‘pis oyun’a çok daha başka ‘mide bulandırıcı’ oyunlar eklenerek küresel bir ekonomik sanat/kültür sisteminin kurgulandığı da bilinmez değil…

Biliniyor ki artık yeni bir dönemdeyiz ve bu dönemde bir iş adamı, olarak GDO’lu ürünler ürettirip büyük bir bilimsel manipülasyon ile reklamlar yaptırıyor ve sonucunu bile bile insanlara satıyor ve servetine servet katıyor. Fakat aynı iş adamının kendisi çocuklarına o ürünlerden asla yedirmiyor, kendisine ait küçük tarlasında/bahçesinde organik tarım yöntemleriyle domates/biber/patlıcan yetiştirip sadece onları tüketiyor. Değişen bir şey yok aslında: Bu iki yüzlülük sanatta da aynen geçerli… Yani sanata yatırım yapan, koleksiyon oluşturan, müze kuran, sanat tacirliği yapan sermaye sahibinin bir satmak üzere ressamlar listesi var; bir de asla satmak, elinden çıkarmak istemediği, çok sevdiği ama satış listesine koymadığı başka bir ressamlar listesi daha var…

Baumol’un ifadesiyle “bu pis bir oyun” gerçekten de…

forbes_ekim

Forbes Ekim 2009

Peki, FORBES dergisi kapısını kendisinin de aralamaya çalışıyor göründüğü bu ‘pis oyun’un neresinde duruyor? Bu sorunun cevabı tam da oynandığını ima ettiği ‘oyun’un neresinden tutmaya çalıştığı sorusunun cevabında gizli: Pis bir oyun çevrildiğini ima edip de hemen arkasından bir liste hazırlayarak bir ‘en pahalı’lar hiyerarşisi kurulmaya ya da tartışması yaratılmaya çalışılıyor. Öyle ya da böyle; bu da ister istemez aynı ‘pis oyun’un parçası olarak önümüze getirilip konuluyor ve gördüğünüz gibi bizler de sanatın tarihsel, kültürel, düşünsel, dilsel, estetik, özgün insani değerleri yerine tümüyle paraya dayalı bunları tartışıp duruyoruz.

Son yıllarda başta borsa olmak üzere ekonominin her alanında olduğu gibi bilgi, düşünce, sanat ve kültür ekonomilerinde de sürekli bir manipülasyonla karşı karşıya olduğumuzu herkes görüyor. Tartışmasız, “en pahalı ressamlar 50” listesi de bu manipüleler dizisinden ve kuşku yok ki ‘en pahalı’ tanımlaması da tıpkı diğer ‘en’ sınıflandırmalarında olduğu gibi doğrudan pazarlamayla ilgili ticari bir niyetin, yöntemin sonucudur. (Hürriyet Gazetesi Pazar ekindeki en iyi pizza, en iyi kebap, köfte, kelle-paça, baklava, muhallebi, en iyi brunch, en iyi cafe vb.) Bu da her zaman ‘en’ olanın medya kanalıyla sonradan yerleştirilen değeri üzerinden oluşturulmaya çalışılan kurgusal bir oyuna işaret eder. Bu türden samimiyetsiz art niyetli oyunlar üzerinden kurulan entrikalar ve manipülasyonların çağdaş sanat ticaretinde bir süre sonra büyük ticari kayıplara, hayal kırıklıklarına yol açacağı bir yana oluşabilecek gerçek bir piyasayı da daha doğmadan öldürür ya da iyice geciktirir.

Forbes dergisindeki söz konusu yazıda İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Aylin Seçkin’in şu sözleri aktarılıyor: “Piyasada temel alınacak veri yok. Galerilerden birinci el piyasa hakkında sağlıklı veri almak imkansız. Atölyeden yapılan satışları hiç söylemiyorum bile…” Yine listenin ilk sırasına yerleşmiş olan Mehmet Güleryüz’ün oğlu, Galeri X-ist’in kurucularından Kerimcan Güleryüz ise “…sonuçta sanatçı ve galerilerin düzgün olmayan bir zeminde iş yaptığı, yapıtların ise tamamen manipülatif fiyat hareketlerine maruz kaldığı bir pazardan söz ediyoruz.” diyor ki doğrudur. Bu durumda -kendi aktarımlarına rağmen yine de- FORBES dergisinin kaynak olarak göstermiş olduğu ‘Lebriz.com’ veri tabanındaki müzayede satış sonuçları ile ne kadar sağlıklı bir sonuca gidilebilir ki? Galerilerin birer ticari kuruluş olarak mali sırlarını açıklamıyor olmaları elbette anlayışla karşılanabilir. Ne var ki çoğunlukla ‘manipüle” üzerinden iş kuran müzayede kuruluşlarının sanat alanındaki gerçek satış rakamlarını bütün boyutlarıyla ve açıklıkla gösterdiklerin/göstereceklerini kim iddia edebilir ki? Kaldı ki zaten ilgili ekonomi literatüründe ‘manipülatif’ kavramı da bu yüzden kullanılmıyor mu? Yani gerçek bilgi, değer ya da durum çıkar amaçlı spekülatif bir çarpıtmayla karşı karşıya…

Leo Steinberg

Leo Steinberg

Rus asıllı Amerikalı sanat tarihçi, sanat eleştirmeni Leo Steinberg daha 1968’li yıllarda New York Modern Sanatlar Müzesi’nde vermiş olduğu bir konferansta şöyle bir kehanette bulunmuştu:

“Sanat artık bizim bildiğimiz sanat değil; en geniş anlamında sanat, nakit para demek. Giderek büyüyen dorukları da dahil sanatın tamamı, bildik değerler tarafından yutulmuş durumda. Bir on yıl daha geçsin, banka kasalarında resim biçimindeki teminatlara dayanan yatırım fonlarının saklandığını göreceğiz”

(Julian Stallabrass, Çağdaş Sanat A. Ş./ çağdaş Sanat ve Bienaller, İletişim Yayınları, 1. Baskı 2009)

Aradan on yıl değil yirmi yıl geçti ve “resim biçimindeki teminatlara dayanan yatırım fonları”nın arkasından sanat çok ‘bildik (vahşi) değerler’ tarafından ‘yutul’makla da kalmadı neredeyse sindirilip başka biri şeye dönüştürüldü.

Sanat ticareti bütün dünyada özellikle 1960’lı yıllardan itibaren bir sıçramaya girdi ve bizim gibi ülkelerin gıpta ettikleri dünya sanat piyasası da ancak bu süreç sonucunda oluşabildi. Bunun en önemli nedeni daha İkinci Dünya Savaşı öncesinden itibaren ABD’li koleksiyonerlerin Avrupalı ressamlardan satın almış oldukları birikimleri ile savaşın hemen arkasından ABD devletinin siyasi hedeflerine paralel olarak modern sanat yapıtları satın alarak/aldırarak sanat piyasasına da güçlü bir biçimde yatırım yapmalarıydı. Bu girişim giderek onlara bir dünya sanat piyasası oluşturma ve bunun da tek değer belirleyicisi olma üstünlüğü sağladı. O şöminenin üzerinde asılı ‘en pahalı’ Picasso, Van Gogh, Dali resimleri efsaneleri de bu dönemde ortaya çıktı. Bu süreçte ABD devleti kendi sanatçılarına çok büyük boyutlu resimler sipariş etti ve bunları devlet destekli çok büyük organizasyonlarla, reklamlarla Avrupa’da ülke ülke, başkent başkent, müze müze dolaştırdı. Tarihsel modern Avrupa’nın elinden ‘modern’lik üstünlüğü böyle böyle alındı ve dünya sanatına öncelikle piyasa üzerinden el konuldu. 1950’li yıllardan itibaren dünya sanatçılarının en önemli isimleri New York’ta  toplandı. Özellikle 1980’li yıllardan başlayıp 1990’lı yılların ortalarına kadar dünya sanat piyasalarında önemli fiyat artışları yaşandı. Bu bir tür ‘sidik yarışı’ydı aslında. Devletin sağladığı teşvikler ve kolaylıklarla çağdaş sanat eserlerinin fiyatları aşırı yükseltildi. Fakat sonra da tıpkı çıkıldığı yoldan önemli düşüşler yaşandı. Öte yandan bu fiyatların yükselmesinde Japon sermayesinin de önemli bir rolü oldu. Japonlar sanata çok para yatırdılar ama 1993’lü yıllarda girilen ekonomik kriz sonrasında aldıkları resimleri yok pahasına satmak zorunda kaldılar.

Bu şunu gösteriyor: Dünyada uluslararası küresel bir sanat piyasası oluşumu aslında çok eski ve uzun bir tarihe sahip değil. Bu yüzden böyle benzer bir sanat piyasası kavramı bizde de yeni yeni oluşuyor ve bunda da şaşılacak bir durum yok. Ne var ki bugüne kadar artık yaşamayan ustalar üzerinden yürütülen aşırı manipüle bir kar hareketi ile hemen onun yanı başında bilinçsizce, kör/topal kurulmaya girişilen yaşayan sanatçılar koleksiyonu macerasının sonuçlarının salt para ve ‘en pahalı’ kavramları üzerinden tartışmaya açılması da büyük bir değerler karmaşasına işaret ediyor. Piyasa daha bu sanatsal/kültürel değersizlikler/hayal kırıklıkları üzerine kurulu ham dalganın yıkıcı sonuçlarını henüz aşmadan bugün aceleyle ve hırsla tümüyle manipülasyonlar üzerine oturtulmaya çalışılan bir başka ama çarpık, manipülatif dalganın kollarına bırakılıyor. Kanımca günümüz çağdaş sanatı için de, piyasası için de en önemli tehlike bu…

Öyle görünüyor ki 2010’lu yıllara gidilirken çağdaş sanatta aslında ‘ikincil piyasa’ olarak tanımlanan müzayede evleri giderek ‘birincil ve asıl piyasa’ olarak kurumlaşan galerilerin yerini/tahtını sallıyor. Bu durum galerilerin ikincil olmalarıyla da değil yıkılıp yok olmalarıyla da sonuçlanacak gibi görünüyor. Tek koşulla: galeriler de müzayede evlerinin bir parçası olmayı reddetmedikleri sürece… Bunun ne sonuçlar doğuracağı ise tamamıyla başka bir yazının konusu…

* Lebriz.com yetkilileriyle görüştüğümüzde kendilerinin “en pahalı ya da çok satış ” gibi bir araştırma niyetleri olmadığını, sadece müzayede satışlarıyla bir veritabanı oluşturduklarını söylüyorlar. Öte yandan FORBES dergisi yazarlarının kendi sitelerindeki veritabanını bile yanlış kullandıklarını söylüyorlar. Çünkü söz konusu veritabanındaki satışların bir bölümünün ‘kağıt işler’, bir bölümünün ise ‘küçük işler’ olduğunu, bunun da doğal olarak bir birim tuval üzerine çalışmalardan daha ‘ucuz’ olacağını, bu nedenle dergi tarafından belirlenen ortalama eser fiyatı değerinin yanlış belirlendiğinin altını çiziyorlar. Söylediklerine göre bu da liste sıralamasında bir takım yanlışlıklar içerdiğini, bu yanlışlar düzeltildiğinde de liste sıralamasında da bir takım değişiklikler olabileceğini belirtiyorlar.

İlgililere önemle duyurulur!

*Yazarın izni ile Genç Sanat Dergisi Aralık 2009 Sayısından alınmıştır.

Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
1 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Köşe Yazıları

Peki Bu Manipülasyon Değil Mi?

10 Şubat 2010
mavi-senfoni

Burhan Doğançay - Mavi Senfoni

Salih Seçkin Sevinç – Artimetre

Ekim ayında “Forbes Farkıyla Türk Çağdaş Sanat’ına Yatırım Yapanlar Yandı…” başlıklı bir yazı yazmıştım. Yazıyı yazdıktan hemen sonra birçok yerden tebrik ve teşekkür telefonları aldım. Bu yüzden FORBES’in daha sonraki sanat piyasası için hazırlayacağı tüm yazılar için alıcılarım her daim açık.

7 Şubat Pazar günü Sabah gazetesi’nin İşte İnsan eki’nde FORBES Genel Yayın Yönetmeni Burçak Güven’in “Sanat piyasası ve dört işlem bilmeyen gazeteciler!” başlıklı yazısını okudum.

Yazıyı okuyunca aklıma bir atasözü geldi. “Kelin ilacı olsa önce kendi başına sürermiş.

Yahu, Ekim ayında Forbes daha önceki yazımda eleştirdiğim ne olduğu belirsiz bir Türk Çağdaş Sanat Piyasası analizi yapmamış ve bunun için bir çok yerden de haklı eleştiriler almamış mıydı? Bu dört işlem bilmeyenler o zaman Forbes’de miydi?

Yazı biraz hem suçlu hem güçlü durumunda olmuş.

7 Şubat 2010′da Sabah gazetesindeki yazıyı okumayanlar için ufak bir özet yapayım:  Burçak Güven burada neredeyse Forbes’te olan pozisyonundan tamamen bağımsız bir gazeteci gibi (zaten yazı gazete itibari ile de FORBES’ten bağımsız bir şekilde yazılmış) Forbes dışında İş Dünyası ve Ekonomi dergilerinin yaptığı analizleri beğenmeyerek, Sanat Piyasası’nın manipüle edildiğini söylerek FORBES’i  yüceltmiş ve “Hadi bakalım oralar FORBES’in işi, siz oralara girmeyin. Biz zaten yazıyoruz, bir de siz kafaları karıştırmayın.” der gibi olmuş. İyi de Burçak hanım, beğenmediğiniz ekonomi ve sanat uzmanlarını eleştirirken, bu kişileri dört işlem bilmemekle ve sağlama yapmamakla suçlarken, FORBES 2009 Ekim sayısında “Türkiye’nin En Pahalı Ressamları” yazınızda sizin sağlamacılarınız ve dört işlemcileriniz neredeydi desek yeri midir? Yeridir.

Burçak Güven’in 7 Şubat 2010 tarihli yazısının tamamını okumak isteyenler burayı tıklayabilir.

Ha birde “Sanat Bilmenin Dayanılmaz Üstünlüğü” ara başlığında küçümseyici sanatçı tavırlarından bahsederek sanatın herkes içinciliği üzerinde de her türlü metaforu zorlayan bir halkçı yandaşlık yaratmaya çalışılmış.  Piyasadaki gürültüyü duyan ama henüz hiçbirşey anlamayan sermaye sahiplerine kol kanat gerilmiş. Burçak hanım, Adnan Çoker’i  Hülya Avşar’a “siz ne anlarsınız resimden” temalı azarında görmüştük derken Avşar’a da pek sempatim yoktur ama deyivermiş. Rüzgar Gülü gibi…

Kendime hemen şunu soruyorum… Peki Burçak Güven böyle bir yazı niye yazar?

  • Sanat piyasasına ilk biz el attık. Kimse dokunmasın diye
  • Önceki yazımızda çok eleştiri aldık. Bunu bir toparlamak lazım diye
  • Sonraki FORBES analizlerine zemin hazırlamak için
  • Sanat’la ilgilenen, eser alma potansiyeli olan ama bilgisizliği nedeni ile nereden başlayacağını kestiremeyen kitleyi yanına çekip FORBES analizleri ile yönlendirmek için
  • Gerçekten sanatı sevdiği için
  • Escobar ve Botero arasındaki ilişkiyi sevdiği için

İlk üç önermemin arkasındayım. Sonuncusun espri olduğu açık.

Bir de yazıda bahsi geçen İktisatçı Cemil Ertem ve Dr. Özgür Uçkan’ın hazırlayacakları endeksi sabırsızlıkla bekliyorum. Sn. Uçkan’ın endeks öncesi makalelerini takip ediyorum. Bu kadar eleştiri sonrasında çok sürreel projeksiyonlar görürsem şaşırmam.

FORBES’in Türk Çağdaş Sanat Piyasası ile ilgili hazırlayacağı tüm belge, analiz, araştırma, makaleyi Artimetre olarak yakından takip ediyoruz. Ayrıca FORBES’in bundan sonra hazırlayacağı raporlar da metodolojisini iyileştireceğine inanıyoruz. Bunun için gereken desteği vermeye de hazırız.

Not: Daha önce FORBES’in Yaşayan En Pahalı Ressam araştırmasını metodolojisi ile birlikte eleştiren bir yazı yazmıştım. “Forbes Farkıyla Türk Çağdaş Sanatı’na Yatırım Yapanlar Yandı” isimli yazımı okumak için tıklayın.


Etiketler:
Kategoriler: Köşe Yazıları

Forbes Farkıyla Türk Çağdaş Sanat’ına Yatırım Yapanlar Yandı…

29 Ekim 2009

forbes_ekimBu ayın dergilerini karıştırırken yeni rastladım. Forbes dergisi Ekim ayında bir yazı hazırlamış ve bunu tutmuş kapağına kadar taşımış; Başlık:  ”Türkiye’nin En Pahalı Ressamları.” Dergiyi elinize aldığınızda Editör’ün giriş yazısının tamamını bu iddialı içerik üzerine ayırdığını görüyorsunuz. Sayın Burçak Güven yazısının başlığını da şöyle atmış:  ”Forbes Farkıyla Türk Çağdaş Sanatı”. Vay, Vay… Şimdi bakalım neymiş bu fark?…

Forbes rakamlarla konuşmayı seven bir Finans&İş dünyası dergisi. Doğal olarak bu konuda da rakamların konuşulmasından ve sanatın güzel bir yatırım aracı olarak bahsedilmesinden doğal birşey yok. Güven, yazısında Türk Çağdaş Sanatı’nın yükselişinden ve Türkiye’nin dünya sanat arenasında çok iyi bir yere gelmekte olduğundan bahsetmiş. Buraya kadar tespitleri ve yorumları çok güzel…  Ancak yazının sonrası gerçekten ilginç. Bakın Burçak Güven sonrasında ne demiş?

“Bu yüzden Ekim sayımızda FORBES Türkiye’de ilk kez göreceğiniz bir liste var: Türkiye’nin yaşayan en pahalı ressamları listesi! Yine FORBES metodolojisi ve FORBES farkıyla hazırlanan bu liste üzerinden Türk çağdaş sanatının son dönemdeki yükselişine yakından bakıyor ve bu pazarın gelecekte nereye doğru evrileceğine dair bir analiz yapıyoruz.

Bundan böyle her yıl tekrar edeceğimiz bu listedeki değişimler, sanatseverlere ve yatırımcılara rehberlik edecek. Hem de ülkenin en spekülasyona ve dedikoduya açık, en az veri ve bilgi olan pazarlarından birinde size yönderlik edecek. Çünkü yine FORBES farkıyla hazırlandı ve tamamen uzman yorumlarının yanı sıra rakamlara ve somut bilgilere dayanıyor.” İşte burada kesiyoruz !  Zaten yazının bundan sonraki kısmı TEFE, TÜFE, beklentiler ve temennilerden ibaret.

Şimdi soruyorum? “Hem de ülkenin en spekülasyona ve dedikoduya açık” diye özellikle belirttiğiniz ayrıca yazıda “Uzmanlarınızın!” da aynı şeyi yazılarında belirttiği sadece belirli galeri sahiplerinden aldığınız kısıtlı enformasyonla işin içine basit bir standart sapma bile koyamadan, toplam rakamların satılan eser adedine bölünmesi ile bakkal hesabı bir işlemden farkı olmayan analizinizin farkı nerede? Müzayede, galeri, doğrudan sanatçı satışı çorbasından ortaya çıkan veriler ne kadar sağlıklı? Bu çorba ne çorbasıdır?  Bu metodoloji Forbes’in  farkı ise, Forbes’in hiçbir yazısına, yorumuna güvenemem bundan sonra…

forbes12008 Ocak ve 2009 Ağustos’u kapsayan 1,5 senelik zaman diliminde uyguladığınız metodolojide Lebriz.com’un müzayede veri tabanının kullandığınızı ancak Lebriz.com’un verilerinin sadece müzayede sonuçlarını içerdiğini bilerek ve bunu bir eksiklik olduğunu kabul ederek sanki hesaplarınızın doğruluğunu haklı çıkartacakmış gibi  kendisi başlıbaşına bir SPEKÜLASYON ve MANİPÜLASYON olan Sotheby’s in Çağdaş Türk Ressamları müzayedesi ve Christe’s Dubai müzayedelerini de eklemiş olduğunuzu belirtiyorsunuz… Efendim bundan sonra bol “Ancak” lı yazınızda Uzmanlarınız! şunu da belirtiyor. “Ancak kısmen de olsa galeri sahipleri sanatçılarının güncel satış fiyatları konusunda bizi bilgilendirdi.” Aferin onlara ! Kısmen her zaman güzel bir veridir… Kısmeni standart sapma kabul edelim.

Allah aşkına bu yazıyı size kim yazdırdı? Resmen spekülasyon mafyasına kurban gitmişsiniz.

Bundan sonra hersene böyle bir değerlendirme yapacağınızı belirtmişsiniz. Madem böyle birşey yapacaksınız öyleyse şunlara dikkat edin.

1. Müzayede ile galerilerde satılan eserleri aynı potaya koymayın. İlla ikisini bir potaya koyacaksanız aralarındaki korelasyonu belirtin. Hele hele dünyada Türkiye için ilk kez yapılan Sotheby’s ve Christie’s müzayedelerini hiç koymayın.

2. Bir sanatçının değeri 1,5 senede anlaşılmaz. 5 senede de anlaşılmaz.  Sanatçının hayattayken kıymetli olması eserlerinin iyi bir yatırım aracı olacağı anlamına gelmez. Sir Lawrence Alma Tadema, Viktoryan dönemin altın çağını yaşamış bir ressamdır. Ama ne üzücüdür ki Modern resmin yükselişi ile birlikte çağdaşları tarafından yerden yere vurulmuş ve resimleri hayattayken kıymetsiz birer tuval parçası olmuşlardır. Adamcağız bunun üzüntüsünden rahatsızlanmış ve yaşama gözlerini yummuştur. Herhalde bu; bir ressamın ömründe tecrübe edebileceği en kötü şey! Sanatçının ölümünden 50 sene sonra sanatının etkisi anlaşılmış, itibarı geri verilmiş ve eserleri şu anda müzayedelerde milyon dolarlara satılan bir ressam olmuştur.

3. Bir sanatçıyı kıymetli kılan esas şey, sanatçının hayat hikayesi ve onun hikayesini paylaşmak isteyen koleksiyonerlerin, izleyicilerin sanatçıyla olan bağları ve söylevleridir.

4. Sanat, her ne kadar bir yatırım aracı olarak görülse de esasen bir gönül işidir. Kültür ve zevk ile alakalıdır. Aldığınız eseri beğenerek ve severek almıyorsanız ve sizin için bir hikayesi yoksa inanın bir yatırım değeri de yoktur.

5. Gerçekten emin olmadan ve bağımsız oyuncuları bulup konuşmadan yazmayın.

Kusura bakmayın ama benim bir sonrakinde  ”SERBEST PİYASA EKONOMİSİ ve IMF DENGELERİ” isimli bir yazı yazmam ne kadar çiğ olacaksa sizin de bu yazınız o kadar çiğ olmuş.

Keşke yazınız doğrudan ”Türk Müzayedelerinde Yaşayan En Pahalı 50 Ressam” ya da “ Subjektif  Bir Gözle Türk Sanatı” olsaydı.

Sevgili Forbes ekibi, Türk Çağdaş Sanatı adına gerçek manada konuşabilecek sağdan saysanız 10, soldan saysanız toplam 10 kişi var.

Meydan boş, ama o kadar boş değil elbet !

Salih Seçkin Sevinç / Ekim 2009


Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
5 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Köşe Yazıları

Sanatta Dil ve Üslup Üzerine…

20 Ekim 2009

Dil ve üslup üzerine...

Dil ve üslup üzerine...

Dil, insanlar arasındaki en temel iletişim aracı… Özellikle son on yıldır tüm dünya dilleri evrensel ve bir yanıyla da dayatmacı dil ‘İngilizce’nin tesiri altında… Televizyon kültürünün?! de bu durumun üstüne tüy diktiği apaçık…

Fatma AKMAN

Öncesinde de kültürler arası etkileşimlerin çeşitli nedenlerle arttığı dönemlerde dillerde bir bakış açısına göre ‘bozulma’ bir diğerine göre ise ‘birbirine benzeşme’ hali görülmüştü. Buradan anlıyoruz ki tarihte dönem dönem insanlar haklı olarak benzer kaygılar taşımışlar.

Üslup ise hedefe giden farklı yol ya da yöntemler… Sözlerin dizilimi, seçilen sözcükler ve hatta bir duygu/ durum ya da her ne ise artık anlattığınız onu ‘doğru’ ifade etmeye çalışırken kullanılan sözcük sayısı…

‘Bunları bir tek ben biliyorum, şimdi de size evrenin sırrını veriyorum’ diye yazmıyorum pek tabi ki. Üstteki iki paragrafta sözünü ettiğim bu iki kavramı mümkün olan en yalın ve anlaşılabilir biçimde yazıya dökmeye çalıştım. Bittabi dilin, hedefi on ikiden vurduğu alanların başında edebiyat geliyor. Anlatma becerisinin, ‘iletişme’ halinin sanata dönüştüğü alan aslında edebiyat…

Dilin en çok yıprandığını düşündüğüm alanların içinde ise yazılı ve görsel medya unsurları başı çekiyor. Ardından akademik makale ve akademik çeviriler… Benim bu alanda listem uzar gider de dürüst olmak gerekirse asıl derdim ‘plastik sanatlar’la… Çünkü benim nezdimde sorunun önemli bir bölümünü plastik sanatlar alanında yazılmış ve yazılmakta olan tüm makaleler oluşturuyor.

Zaman zaman daracık sütunlara, bir kaç satırda çok şey sığdırma gereği ve aynı hatayı yüzlerce kez yapmanın verdiği bir körlük hali yaygın medya unsurlarında… Medyanın temel problemi bu, bir de iki çift lafı bir araya getiremeyen barbie bebekleri…

Akademik makale ve çevirilerinde ise devletin eğitim politikasına kara çalmak dışında bir şey gelmiyor elimden. Zira yabancı bir dilde –ülkemiz şartlarında verilen dil eğitiminin bütününü ele alınca- yazıp çizmek, bir başka deyişle ‘o dili bildiğinden emin olmak’ zaten yeterince zor… Tamamen teknik ve tek başına yeni bir ‘dil cumhuriyeti’ gibi ele alınmasında bir sakınca görmediğim bilimsel meseleler ve araştırma konularını anadilde bile anlamak oldukça güç… Haliyle ikisinin bir karma-karışımı olan akademik makalelerde gerçek bir kaosa neden oluyor bu durum. Kaldı ki özellikle tıp, mühendislik gibi uzmanlık alanları; zaten tamamen sayısal zekâya yönelik ve sosyal zekâsı, iletişim becerileri çok da güçlü olmayan insanların haklı egemenliklerinde… Bu alanlarda şahane bir dil ve üslupla yazılmış, şahane akademik makaleler okumanın bir yolu bulunur mu bir gün, açıkçası umudum yok. Ama görünüşe göre bu alanlarda böyle bir arz da talep de oluşmamış zaten. Gelelim, plastik sanatlara…

Plastik sanatlarla yakınlaşmamızın mazisi, ‘profesyonel’ anlamda bir yıldan daha kısa bir süre… Bu süre içerisinde modern sanatlar alanında mümkün olduğunca çok eleştiri-makale okumaya ve yazılı-görsel medya unsurlarını takip etmeye çalıştım. Yapılan işlerin niteliği hakkında konuşmak için -kendi adıma- henüz ‘erken’ olduğu kanaatindeyim. Beni bu alanda -öncesinde de- en çok huzursuz eden mesele, plastik sanatlar alanında yazılmış makalelerin neredeyse tamamının dilinin yanlışlarla dolu ve oldukça ‘kasıntı’ bir üslupları olması…

Evet! Tam anlamıyla kasıntı…

Gereksiz bir biçimde tepeden bakan, zorlama bir üslupla, -yazanın da anlamını bilip bilmediğinden yer yer emin olamadığım- terimlerle iyice lezzetsiz bir çorbaya dönüşmüş; uygun, adabınca kurulamamış ve Elif Şafak tadında özne-yüklem uyuşmazlığı gibi basit!? hatalarla dolu, upuzun cümleler…

‘Tek tek ele alındığında her biri gayet hoş noktalara temas eden, her biri kendi içinde tutarlı ve anlamlı sözcükler –buraya kadar her şey dil denen organizmanın büyüleyiciliğinden zaten- nasıl olur da bir araya geldiğinde bu kadar manasız bir sesler dizilimi halini alır!’ Bu alanda yazılmış makalelerin bende bıraktığı iz budur, efen’im!

Plastik sanatlar alanında ortaya konmuş tüm yazınlarda dilin beceriksizce tüketilişinin yanında, bir de sanki entelektüeller arasında bir tür ‘Osmanlı geleneği’nin sürdürülmesi keyfimi kaçırıyor.  Bu durumu halkın Türkçe konuşmasıyla saray efradının Osmanlıca konuşmasına benzetiyorum. Günümüz ve Osmanlı entelektüeli arasındaki tek ve çok önemli fark ise saray efradının gerçekten Osmanlıca adında bir dili muntazam konuşup yazabiliyor oluşlarıydı. Oysa bu tip makaleleri okuduğumda, makaleyi kaleme alanın kibrinden, egosundan ve ‘ne kadar anlaşılamaz bir metin/ cümle yazarsa kendini o kadar önemli/ değerli hissedeceği duygusu’ndan başka bir şey gözüme çarpmıyor. Ne demeli buna?

‘Ağabeyler, ablalar! Hepiniz önemlisiniz bizler için. Daha yalın, kasmadan ve anlaşılabilir yazınca eksilmez, hatta bizim de sanat tarihçilerin de nezdinde kıymetlenirsiniz. Hadi bilgi birikiminizi, mümkünse Türkçe, bizlerle de paylaşın.’ Böyle bir serzenişte bulunmak acaba okuduklarımızı anlama hakkımızı geri getirir mi? Ya da artık her anlamda birbirinden iyice uzaklaşan sosyal sınıflar arasında haberleşme kanalıyla da olsa yeniden organik bir bağ kurulabilir mi?

Bu durumun en dramatik yanı da bu makaleleri kaleme alan insanların mutlaka birden fazla yabancı dili konuşmayıp adeta şakımaları… Memleketin ve dünyanın en saygın okullarında çeşitli sanat dalları üzerine ciddi akademik ve bireysel çalışmalar yürütmüş olmaları…

Son olarak, bu durumun en ironik yanı da kime bu konuda dert yansam -buna tanıdığım, bildiğim ressamlar da dahil- bu konuda benden dertli çıkmış olmaları…


Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
1 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Makaleler

Banu Küçüksubaşı’nın kaleminden J. Beuys Notları

12 Ekim 2009
Joseph Beuys

Joseph Beuys

Dünya sanat ile değişir mi? 20 yüzyıl sanatında o bir simyacı, sanat ise onun felsefe taşı…

Çocukluğu boyunca sanata özellikle Lehmbruck heykellerine ilgi duyan 1921 doğumlu Beuys, liseden sonra tıp fakültesinde okumaya karar verir. Fakat 2. Dünya Savaşının patlaması ile kendini bir savaş pilotu olarak sıcak savaşın içinde bulur. 1944′te uçağının Kırım’a düşmesi ile başından yaralanan Beuys hayatı boyunca hep savaşın yarattığı bu acıya dikkat çekmek üzere keçe şapkasını bir nişan misali başında taşır. Bu kaza onun hayatı, ruhu, dünyaya bakışı, yapmak istedikleri konusunda radikal değişikliklere yol açar.

Kazadan sonra Alman birlikleri tarafından kurtarılsa da  Kırımdaki Tatar kabileleri tarafından kurtarılıp yağ ve keçeye sarılarak iyilleştirildiği yönünde bir efsanesini uydurur. Bu nokta aslında ‘batı medeniyeti’ ni sorgulamaya başladığı zamandır. İlericilik, modernizm, bilim, ticaret gibi alanlarda sınır tanımayan ve bunların getirdiği avantajlara karşı aç gözlüleşen batı medeniyeti iki büyük dünya savaşına neden olmuş; vahşi ve ilkel olduğu düşünülen kabileler halinde yaşayan toplumlar -ve özellikle doğu toplumları- ise dünya, çevre ve insan  ruhuna bu denli büyük zararlar vermemiş, böyle yıkımlar yaratmamıştır. Beuys’un kurtarılışına dair uydurduğu efsane ile dikkat çekmek istediği de aslında bu nokta…

Savaş sonrasında Staatliche Sanat Akademisi’nde eğitim alır; bu eğitimin ardından Beuys’taki yansımlar 1950′lerde ‘Genişletilmiş Sanat’ (Extended Art), ‘Plastik Teori’, ‘Sosyal Heykel’ gibi derin kavramlarla ortaya çıkar. Bu kavramlar sanat eserinin sadece estetik, form, renk, ışık gibi öğelerle değerlendirilmemesi ve aslında sanatın madde üzerine aktarılmış düşünce, iddia, tez, isyan, sorgulama formları da olması gerektiğini vurgular. Nasıl ki bir taşı yontarak ortaya bir heykel çıkarabiliyorsak,  toplumu da bu şekilde beslenen bir sanatla yontarak iyileştirebileceğimizi iddia eder. Bu bağlamda Beuys artık bir simyacı olarak algılanabilir.

Simyacılara göre ‘madde’ Beuys’a göre ise ‘toplum’ hastadır ve eğer iyileştirilebilirse ortaya altın çıkar. İşte Avrasya kavramı, Beuys’un elinde aslında altın yaratmak üzere olması gereken bir karışımdır. (Bu arada batılı simyacılar kimyasal işlemlerle altın ve zenginlik elde etmeyi amaçlarken, doğulu simyacılar bunu ruhsal dönüşüm ve hakikate erme olarak algılarlar!) Batı medeniyeti ile Doğu’nun spiritüelliği harmanlandığında ‘gelişirken ruhunu kaybetmeyen, teknolojik ama çevreye zarar vermeyen bir toplum’ ortaya çıkacaktır’ yani altın!

Simyacı Beuys kirli ve hasta olanı, arınmış ve mükemmel olana dönüştürmeyi amaçlar. Bu süreç sanatın kendisidir. Beuys’a göre sanat; ruhu okşayan, göze hoş görünen estetik bir değer değil; insanı şaşırtan, şoka uğratan, bazen iğrendiren, patlayıcı, sarsıcı haliyle insanı düşünmeye, anlamaya, isyan etmeye, sorgulamaya ve böylece dönüşüme uğratmaya yarayan  bir felsefe taşıdır. Bu taşa dokunan hiçbir şey aynı kalmamalıdır. Beuys’un kullandığı her malzeme, teknik her performans, üniversitede verdiği her ders bu dönüşümü sağlamayı amaçlayan karışımın öğeleridir.

Kurtarılma hikayesindeki yağ ve keçe Beuys’un kişisel dönüşümünü temsil eder. ‘Yaralı-hasta’  Beuys yağ-keçe-ilkel toplum spiritüelliğinden oluşan bir karışımla harmanlanarak dönüşür. Savaşa giden askerden çok farklı bir şekilde, bir şaman doktor, bir simyacı olarak geri döner. Ruh-beden, doğu-batı, iyi-kötü, Alman-Yahudi, ilkel-gelişmiş gibi ikilemlerden arınır, bu arınma sürecini sanatı yoluyla insanların bilgisine, hizmetine, kullanımına sunar.

20. yüzyılın ‘kavramasal sanat’ öncülerinden bu simyacının ve öğrencilerinin eserleri  Sakıp Sabancı Müzesi tarafından bizim de hizmet ve kullanımımıza sunuldu. Sanattan anlayan- anlamayan her sanat izleyicisine söylemek istediğim, bazı eserlerin sadeliğinden yola çıkarak ‘bu da sanat mı’, ‘ne var, ben de yaparım’ gibi iç seslere kulak tıkamaları yönünde… Sergideki eserlere, bunların aslında birilerinin isyanı, fikirleri, idealleri, sorgulamaları ve en önemlisi ‘dönüşümleri’ olarak bizi de tepkimeye sokup dönüştürmeyi amaçlayan ve ‘bizdeki altın’ı ortaya çıkarabilecek ilhamlar içeren felsefe taşları olarak bakmalı… Aslolan taşın kendisi değil, maddeyi altına dönüştürmesi değil midir zaten?


Etiketler:
Kategoriler: Makaleler