<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Artimetre &#187; araştırma</title>
	<atom:link href="http://www.artimetre.com/tag/arastirma/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.artimetre.com</link>
	<description>sanatın nabzı</description>
	<lastBuildDate>Fri, 17 Jun 2011 19:42:37 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.6</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Kılavuzu Karga Olanın Burnu… &#8211; Ekrem Kahraman</title>
		<link>http://www.artimetre.com/2011/01/15/kilavuzu-karga-olanin-burnu/</link>
		<comments>http://www.artimetre.com/2011/01/15/kilavuzu-karga-olanin-burnu/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 15 Jan 2011 16:23:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ezgi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[eleştiri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.artimetre.com/?p=3858</guid>
		<description><![CDATA[Dünya Nereye Gidiyor?
Türkiye Nereye Gidiyor?
Sanat ve Edebiyat Nereye Gidiyor?
Şiir Nereye Gidiyor?
Ya da
Kılavuzu Karga Olanın Burnu…
Ekrem Kahraman
İtalyan şair Dante ünlü yapıtı İlahi Komedya&#8216;yı Ortaçağ’dan Rönesans’a doğru evirilmeye başlayan bir geçiş sürecinde 14. yüzyılın başlarında yazdı. Siyasi görüşleri ve tavrı nedeniyle doğduğu, yaşadığı şehir Floransa’dan sürgün edilmişti.
Verona ve Ravenna&#8217;da sürgünde olduğu sırada anavatanı, halkı ve çağı için [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><em>Dünya Nereye Gidiyor?<br />
Türkiye Nereye Gidiyor?<br />
Sanat ve Edebiyat Nereye Gidiyor?<br />
Şiir Nereye Gidiyor?<br />
Ya da<br />
Kılavuzu Karga Olanın Burnu…</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Ekrem Kahraman</em></p>
<div id="attachment_3867" class="wp-caption alignright" style="width: 360px"><img class="size-medium wp-image-3867" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2011/01/dd-350x263.jpg" alt="" width="350" height="263" /><p class="wp-caption-text">Michelino&#39;nun freskinde Dante, cehennemin girişinde Araf Dağının yedi eteğinde ve Floransa şehrinde, üstte cennet küresi, elinde İlahi Komedya&#39;yı tutuyor.</p></div>
<p>İtalyan şair <strong>Dante</strong> ünlü yapıtı <strong>İlahi Komedya</strong>&#8216;yı Ortaçağ’dan Rönesans’a doğru evirilmeye başlayan bir geçiş sürecinde 14. yüzyılın başlarında yazdı. Siyasi görüşleri ve tavrı nedeniyle doğduğu, yaşadığı şehir Floransa’dan sürgün edilmişti.<br />
Verona ve Ravenna&#8217;da sürgünde olduğu sırada anavatanı, halkı ve çağı için korkularının, endişelerinin iyice artıp kabardığı bir gece yarısı gerçek ile düş arası bir yolculuğa çıkar. Dolaşırken günahkârlığı imleyen karanlık bir ormanda yolunu kaybeder. Sabaha karşı gün ağarırken bir tepenin eteğinde Antik Çağın simge isimlerinden –hayranı da olduğu- şair <strong>Vergilius</strong> ile karşılaşır. Vergilius daha ilk görüşte Dante’nin içinde bulunduğu sıkıntılı durumun, çektiği acının farkına vararak ona yardım etmeye karar verir. Bütün kötülüklerden arınması, insanlık ve toplumla ilgili doğru yargılara varmasını kolaylaştırmak için O’na “öteki ölümlü dünyayı göstermek” ister. Dante’nin elinden tutarak bu düşsel yolculuğa birlikte devam ederler.<br />
İki farklı çağa ait şair karanlık ormanda el ele, gönül gönüle ilerlerken dibine doğru inildikçe daralan derin bir çukur olarak tanımlanan Cehennem’de yarı beline kadar baş aşağı buzlara gömülü olarak baş şeytan <strong>Lucifer</strong>’e rastlarlar. Lucifer gökten dünyaya düşmüş ve düştüğü yerde büyük, derin bir çukur açılmıştır. Çukurdan taşan toprak ise çevrede yüksek bir tepe oluşturmuştur. Bu iri tepe <strong>Araf</strong>&#8216;tır ve Dante’nin tanımlamasına göre Araf yedi katlıdır. En üstteki kat ise şu üzerinde yaşadığımız yeryüzünden başka bir yer değildir. Çukurda buzlar arasındaki baş şeytan ise baş aşağı çakılı olduğu buzların arasından bütün yeryüzünü ve insanlığı derinden etkilemeye ve yönetmeye devam etmektedir.</p>
<p>Peki, Dante İlahi Komedya gibi destansı, çağının çağdaşı bu büyük epik şiiri hangi tarihsel, toplumsal koşullarda, hangi kaygılarla, hangi iç dürtülerle, niçin yazmış olabilir? Şiirin adı Komedya olduğu halde neden ‘<strong>öteki dünya’ya ait Cehennem-Araf-Cennet</strong> gibi trajik bölümlerden oluşturulmuştur?</p>
<p>Hatırlayalım; Dante’nin yaşadığı 1300’lü yıllarda Avrupa’da siyasal toplumsal düzen derin dönüşümler, çağsal sarsıntılar içerisindedir. Feodal güçler arasındaki mücadelenin yer yer feodalitenin parçalanarak yerini <strong>yeni krallıklara, prensliklere, senyörlüklere, cumhuriyetlere</strong>,  bıraktığı yeni ve karmaşık bir süreç yaşanmaktadır. Ülkesi İtalya derin bir kargaşa içerisine düşmüş, toplum neredeyse ikiye bölünmüş gibidir. Pisa, Verona ve Arezzo gibi kentlerde yaşayan egemen Soylu Aileler Cephesi ülke yönetiminin Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğuna bağlanmasını isterlerken başta Dante’nin kenti Floransa olmak üzere Milano, Bologna gibi büyük kentlerde yaşayan Halk Cephesi ise İtalya’daki yerel prenslikler ile cumhuriyetleri destekleyerek yerel yönetimlerin siyasi özgürlüklerini, <strong>bağımsızlıklarını </strong>savunmaktadırlar. Bu iki siyasi güç arasında baş gösteren çatışmalar giderek kanlı iç savaşlara yol açmıştır.</p>
<p>Dante daha başından itibaren çağının ve ülkesinin bir aydını olarak <strong>Halk Cephesi</strong> içerisinde yer almıştır. Tarihin garip cilvesine bakınız ki 700 küsur yıl sonra ve neredeyse 100 yıldır Türkiye’yi sağa sola savurup duran “<strong>dünya işleri ile din işlerinin birbirinden ayrılması</strong>” (laiklik) ile vatanı Floransa’nın bağımsızlığı yönünde bir siyasi görüş savunmaktadır. Ona göre ülkeyi yöneten kral insanları yeryüzünde mutlu kılmakla, papa da bu insanları öbür dünyadaki sonsuz mutluluğa hazırlamakla yükümlüydüler. Dante bu yöndeki siyasi görüşleri ve faaliyetleri nedeniyle önce para ve sürgün cezasına çarptırılarak <strong>sürgüne gönderilecek</strong>, sonra da sürgündeyken gıyabında <strong>ölüm</strong> cezasıyla cezalandırılacaktır. Sonradan hakkında af çıkarılmasına rağmen şair doğduğu ve çok sevdiği Floransa’ya bir daha hiç dönmeme kararı verecektir. O’nun bu davranışı, egemen siyasi muhataplarınca küstahlık olarak değerlendirilecek ve hakkında bir kez daha yeniden ölüm cezası verilecektir. O ise dönmeme kararında ısrar edecek ve doğduğu şehir Floransa’ya bir daha geri dönemeyecektir. Ömrünün son yıllarını <strong>Verona ve Ravenna</strong>’da geçirecek ve orada ölecektir.</p>
<p>İlahi Komedya işte böyle bir toplumsal, siyasal tavra sahip şair ve düşünürün, böylesi bir kargaşa ve geçiş çağının destanı. Anavatanından uzak, arkadaşları tarafından ihanete uğramış, ölüm korkusu ve yalnızlık içinde mücadeleci bir insani ruhun, toplumsal trajedinin ağıtıdır.<br />
Zaten İlahi Komedya’yı bir şiir olarak çağları aşırıp çok daha güçlü bir biçimde günümüze kadar getiren öz de bu karakterinden gelmektedir.<br />
<strong>Düyun-ı Umumiye</strong> emekli memurlarından Sami Bey&#8217;in kızı Leyla, tıpkı bey babası gibi ulusal duygudan yoksun, iflah olmaz bir ‘<strong>Batı</strong>’ hayranı ve bunun için öz değerlerinden her an vazgeçebilecek bir kişiliktedir. “<strong>Alafranga</strong>” özentileri, meftunu olduğu Batılı çevrelerle ilişkilerindeki seviyesiz, ahlaki düşkünlük ve doymak bilmez hırsları yüzünden nişanlısı Necdet ile yolları giderek ayrılacak, içinden çıkılamaz biçimde soysuzlaşarak derin bir bataklığa sürüklenecektir.<br />
Bu insani, toplumsal ahlaki kayma sadece Leyla’ya ait bir aymazlık olmadığı bir yana, söz konusu çevrelerde durum giderek bir toplumsal travmaya dönüşecektir.<br />
Anadolu halkı açlık, sefalet ve cehalet içerisinde kıvranırken sarayın işgal güçleriyle işbirliği içerisindeki yöneticileri, Bab-ı Âli mensupları, batılılık özentisi içerisindeki aileler ve sözde aydınlar ikbal, makam, para, mal vb. kişisel çıkarları için işgalci subaylarla sefahat içerisinde bir hayat yaşamaktadırlar. Dönemin <strong>Beyoğlu, Şişli, Nişantaşı ve Teşvikiye </strong>çevrelerinde oturan önde gelen bazı Türk ve Levanten ailelerin kadınları, kızları İngiliz, Fransız subaylarla yozlaşmış, onursuz ve ahlaksız ilişkiler içerisindedirler. Bu kadınlar işgal altındaki bir ülkenin kadınlarıdır. Kendi ruhlarına, iffetlerine, insanlarına, uluslarına, ülkelerine alabildiğine yabancılaşıp tıpkı Dante’nin İlahi Komedya’sında olduğu gibi karanlık bir ormanda kaybolmuşlardır. Babaları, kardeşleri ya da kocaları işgalcilere yakın olmak, bu yakınlıktan kişisel parsa kapmak ve üç kuruşluk dünyalık hırsları uğruna ülkelerinin aleyhine her şeyi yapmaya hazırdırlar. Bu yüzden de işgalcilerin çıkarlarının, biricik savunucuları ve uygulayıcısıdırlar. Ruhlarını ve beyinlerini saran aymazlık, mal, mülk, para hırsı, bireysel, toplumsal ahlaki iğrençlik, pislik İstanbul’da kol gezmekte; yabancılaşma, bencillik ve kokuşmuşluk bulaşıcı bir hastalık gibi her yere yayılarak İstanbul’un bütün seçkin çevrelerini sarmıştır.</p>
<div id="attachment_3868" class="wp-caption alignright" style="width: 213px"><img class="size-medium wp-image-3868" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2011/01/yy-203x300.gif" alt="" width="203" height="300" /><p class="wp-caption-text"> </p></div>
<p>İşgal altındaki İstanbul’un anlatıldığı <strong>Sodom ve Gomore</strong>, bilineceği üzere <strong>Yakup Kadri Karaosmanoğlu</strong>’nun<strong> Kiralık Konak, Hüküm Gecesi, Yaban, Ankara, Bir Sürgün</strong> vb. <strong>Milli Mücadele</strong> edebiyatı içerisinde yer alan romanlarının en başında geliyor&#8230; Romanda, Tevrat’tan aktarılarak yazılanlara göre Sodom ve Gomore, Lût ve İbrahim peygamberlerin dönemlerinde Filistin’de,  halkın her türden ahlaki çürüme içerisine düşmeleri nedeniyle Allah’ın gazabına uğramış iki lanetli şehrin adıdır. Yazar daha romanın girişine Tevrat’tan şu bölümü aktarır: “<em>Diyarınız harap olmuş ve şehirleriniz ateşe yanmıştır. Tarlalarınızı ecnebiler önünüzde yiyorlar. Ve ecnebiler tarafından harap edilmiş gibi viranedir. Ve sayhan kızı bağda olan kulübe gibi, hıyar tarlasında bulunan hayme gibi,  muhasaraya alınmış şehir gibi kalmıştır. Rabbülcünud bize cüz’i bir bakiye bırakmasaydı biz ‘Sodom’ gibi olur idik; ‘Gomore’ye benzer idik…</em>”<br />
Ve ekler: “<em>İstanbul, düşman işgali altında iken romanın yazarına böyle görünmüştü…</em>”</p>
<p>Edebiyat eleştirmeni <strong>Atilla Özkırımlı</strong>’ya göre, derin bir toplumsal çöküşün getirdiği <strong>tarihsel bir çürümenin </strong>romanıdır Sodom ve Gomore. Kitapta dönemin aydınlarına, medyaya, Batı&#8217;da eğitim görmüşlerin, politik yetkililerin aymazlıklarına, dalaletlerine, ihanetlerine, İstanbul’a, Beyoğlu’na hüzünle bakan Yakup Kadri’nin “<em>İşte Sodom burası, Gomore burası!</em>” dediği yazılıdır. Yazar yapısı bozulmuş, zıvanadan çıkmış olabildiğince yozlaşmış kişiliklerden oluşan ve etik olarak çöken bir toplumun eninde sonunda mutlaka ilahi bir cezaya çarptırılacağı inancındadır.<br />
Bir başka inceleme yazarı Berna Moran da, “<strong>Alafranga Züppeden Alafranga Haine</strong>” başlıklı incelemesinde Sodom ve Gomore’deki Batı hayranı kimliklerin Tanzimat romanıyla birlikte oluşmaya başlayan alafranga züppe tipinin gelişerek vardığı son aşama olduğunu belirtir. Bu tip asalak, kişiliksiz, değersiz, yoz, işbirlikçi ve ‘hain’  bir kimliktir.</p>
<p>Milattan önce 3150-1550 yılları arasında Ortadoğu’da Lût ve İbrahim peygamberlerin hikayelerinden oluşmuş Sodom ve Gomore imgesini 1918-1920’nin işgal altındaki İstanbul’una, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’na getiren, oradan da günümüze taşıyıp emperyalizm ve işgal ile bağ kurduran da içeriğindeki bu insani, toplumsal trajediden başka bir şey değil. Yakup Kadri’nin söz konusu romanı zaten bu tarihsel, ideolojik insani öz nedeniyle romandır biraz da ve bu özelliğiyle de Türk romanında farklı, özgün bir yeri vardır.<br />
Görüleceği üzere hiçbir düşünce, sanat, edebiyat ürünü ortaya öyle durup dururken gökten zembille inmiyor; inmez de&#8230;<br />
Bu bağlamdan bakıldığında günümüzde sanat ve edebiyatın nesnel durumunun ne olup olmadığı elbette bir başka yazının konusu… Ne var ki burada yine de konunun kıyısından köşesinden dürtüklemenin ne zararı olabilir ki? Fakat beni bu yazıda asıl ilgilendiren sanat ve edebiyatın kendisinden çok bunların yapıcıları sanatçı ve edebiyatçıların nesnel durumları. Siyasi, toplumsal aymazlıklar karşısındaki uyanıklıkları, öngörüleri, tutumları, güncel korkuları, çağsal endişeleri ve kaygıları, zaafları, eksiklikleri, aymazlıkları, insani ya da toplumsal entelektüel kargaşaları…</p>
<p>Son birkaç yıldır ilgili ortamlarda aklı başında kim bir diğeri ile karşılaşacak olsa hemen hemen aynı soru çıkıyor ağızlardan: <em><strong>Neler oluyor? </strong></em>Ve arkasından arka arkasına benzer endişeli, düşünceli, kaygılı sorular dökülüyor:<br />
Günümüze ait çağsal akıl, duyarlık, düşünce, bilgi, kültür, etik değerler, vicdan, insanlık<strong> nereye gidiyor</strong> böyle?</p>
<p>Dünyanın sahipliği iddiasındaki siyasi merkezlerce öngörülen küresel emperyalist proje ve olası trajik gelecek ne? Adına ‘hayat’ dediğimiz sonsuz enerji kaynağı günümüzde ne durumda? Bilim, sanat ve düşünce bu noktada hangi pozisyonu almış görünüyor? Bu bağlamda <strong>Türkiye</strong> nerede duruyor? Düşüncede, sanatta ve edebiyatta aslında neler oluyor?</p>
<p>Son elli yıldır Türkiye’de -bireysel ve ulusal onur da dahil- hiçbir şey bu kadar para ve çıkara indirgenmiş değil. Ahlak, ideal ve felsefe hiç bu kadar manipüle edilmiş, azınlıkta ve yalnız bırakılmış/kalmış değil…</p>
<p>Peki, <strong>Milli Kurtuluş Savaşı </strong>sonrası başlayan cumhuriyetleşme, aydınlanma sürecinin sanatçı, edebiyatçı, entelektüel ruhuna ne oldu, <strong>nereye gitti</strong>? Ya dünün Cumhuriyet sevdalısı, devrimci, demokrat, antiemperyalist idealisti, hayalperesti, ütopyası olan ve bunun peşinde koşan yurtsever, insanlık sever<strong> 1968 kuşağı </strong>devrimci Türk entelektüeli nereye gitti?  Nasıl oldu da çok kısa bir sürede bu hale geldi? Nasıl böylesine para, pul, mal, mülk, makam hevesine esir düştü?  Ne oldu da kendisinden, insanlık ütopyalarından, aydınlanmacı iddialarından kolayca vazgeçebildi ve ruhunu ‘<strong>şeytan</strong>’ ile haşır neşir hale getirdi?<br />
Toplumun okumuş, öncü kesimleri neden geçmişte kendisiyle aynı safta görüp tanıdığı günümüzün köşe başlarını tutmuş toplum yönlendiricilerini, yazarları böylesine sert suçlamalara tabi tutuyorlar? Ya da daha direkt soralım:<em> Acaba günümüzün Lucifer’leri, Leyla’ları kimler, neredeler ve günümüzde <strong>hangi</strong> <strong>rolü</strong> oynuyorlar, <strong>ne yapıyorlar</strong>?</em></p>
<p>O ünlü ve yaygın ifadeyle ‘<strong>bir kırılma noktası</strong>’nda bulunuyoruz. Doğru!<br />
Yine tarihsel yeni bir çağ yangınındayız. Doğru!<br />
Yeni dönüşümlere açık trajik bir sürecin en ateşli boğumlarından geçiyoruz ki bu acılar, bu sağa sola savrulmalar, bu salla patik haller de zaten bu yüzden. Bu da doğru…</p>
<p>Küreselleşmeci yönlendirmeciler neredeyse son 50 yıldır kendi tasarladıkları bu süreci ‘Tarihin Sonu’ olarak adlandırıyorlar ve birbirine bağlı bir dizi ‘son’lar teorisi ileri sürüyorlar: <em>ideolojinin sonu, ütopyanın sonu, sanatın sonu, insanın sonu…</em> vb.<strong> </strong></p>
<p><strong>Peki, bu doğru mu?</strong> Durum gerçekten de öyle mi? Öne sürüldüğü gibi gerçekten de ‘büyük anlatılar’ dönemi, devrimci ütopyalar çağı ‘<strong>son</strong>’a mı erdi? Günümüzün gerçek bilim adamları, düşünürleri, bağımsız öngörü sahipleri durumu nasıl değerlendiriyorlar? Sanat ve edebiyatın, bağımsız entelektüel düşüncenin ateşli insani ruhuna <strong>ne oldu</strong>? Kaç entelektüel, sanatçı, edebiyatçı, şair içinde bulunduğu çağ yangınının <strong>farkında</strong>, dünyayı saran alevleri ruhunda ve aklında hissedip ifade edebiliyor?<br />
Eğer değilse insanlığın iddia edildiği gibi bir ‘son’lar durumundan çok bir ‘<strong>başlangıçlar</strong>’ dönemine geçiyor olduğunu nasıl görecek? Göremezse nasıl ilerleyecek? Kendisine hangi pozisyonu seçecek, kişisel tutumunu, sanatını neye göre kuracak?<br />
Kim aksi yönde ne iddia ederse etsin öyle görünüyor ki gerçek anlamda bir ‘<strong>yeniden yeni</strong>’ler sürecine doğru ilerliyoruz. Bu süreçte bir yandan yeni içerikler, yeni formlar öne sürülecek; öte yandan ise eski kavramlar yeniden tanımlanıp yeni kavramlar oluşturulacak&#8230;<br />
Bunun aynı zamanda şu anda yaratıcı/dönüştürücü insani özün önünde duran en vicdani, en insani, toplumsal ve tarihsel bir sorumluluk olduğu görülüyor.</p>
<p>Bu kargaşa ve kaos çağında bilimin, sanatın, edebiyatın, şiirin, felsefenin ve insanlığın neyle karşı karşıya olduğu endişeyle merak ediliyor ki bu ne kadar şaşkın ve umutsuz bir duruma işaret ederse etsin yine de<strong> iyi ve olumlu </strong>bir şey. Çünkü çağımızın baştanbaşa küresel ideolojik <strong>manipüleler çağı</strong> olduğunu düşünmeyen, görmeyen yok gibi.  Bilim, sanat ve düşünce alanlarının düşünme, bulma, keşfetme, yaratma vb. alanları olarak her şeye rağmen yine de hala mahrem, masum bir niyet ve enerji taşıdığı da söylenebilir. Yani sanat ve edebiyat hala en insani gelecek tasarımının dolaysız gerçekleştiği sonsuz ve ütopik bir alan. Burada hayatı çekip çeviren, kuran, yürüten her şey var: niyet, merak, düşünce, felsefe, bilgi, beceri, deney, tecrübe, buluş, iddia, çalışma, müzik, şiir, edebiyat, film vb&#8230; Sanatçı ise, bilinen bütün tanım ve anlamların da ötesinde tarihsel bir özne olarak doğrudan, çıkarsız insani girişimin; üne, makama, paraya, mala ‘tamah en’ tarihsel misyonu birazcık unutulmuş gibi duran olağan fakat zorunlu kahramanı… Yine aynı biçimde bilim adamı, felsefeci, entelektüel ya da politikacı da aynı anlam, işlev ve pozisyona sahipler?</p>
<p>O zaman günümüzdeki bu gürültülü fakat sağır sessizlik niye?</p>
<p>Araştırmacı yazar <strong>Yılmaz Dikbaş</strong>’ın yapmış olduğu araştırmaya göre bugün Türkiye’de 300’den fazla sözde sivil toplum örgütü -oldukça masum gibi gösterilmeye çalışılsa da-  ne yazık ki AB, ABD, Soros Vakıfları vb. ile hibe karşılığı bir işbirliği içerisindedirler. 53’ü devlet, 26’sı özel olmak üzere ülkemizde 79 üniversitede, bir AB siyasi projesi olan <strong>Erasmus Programı</strong> uygulanmaktadır. Emperyalist niyetlerle, programlar, projeler karşılığında verilmiş hibe paralar ile öğretim üyeleri, öğrenciler, ilgili çevreler parayı verenin düdüğü yönünde ‘geliştirilmekte’, sözde bilimsel ya da sanatsal çalışmalar yapılmakta, hazırlanan bilgi raporları zorunlu olarak hibe sahibi ülkelere ve dış siyasi merkezlere büyük bir aymazlıkla sunulmaktadır.<br />
Küreselleşmenin enstrümanları olarak yeniden tasarlanıp görevlendirilmiş küratörler, bienaller ve güncel sanatçılar kanalıyla sanat alanı, uluslararası küresel sermayeye bağlı yayınevleri kanalıyla da edebiyat alanı yeniden dizayn edilmektedir. Sanat ve edebiyat tümüyle<strong> zaptu rap </strong>altına alınmak üzeredir.<br />
İlgili devlet kurumlarının da açıkladıkları gibi ulus devlet olarak Türkiye’yi yok etme hedefli böylesi bağımlı ilişkiler ve paralarla hangi özgür düşünce, sanat, bilim yapılabilir ki?</p>
<p>1920’li yıların Milli Kurtuluş Savaşı galibi mazlum Türkiye, <strong>1990</strong>’lı yıllardan itibaren bol keseden hibeler dağıtan emperyalist ülkeler ve siyasi merkezler tarafından intikamcı, zalim, pervasız ve insanlık dışı  bir kıskaca alınmıştır. ABD ve AB tarafından Kuzey Irak ve Kıbrıs’tan bütün olanaklar kullanılarak sıkıştırılmakta, medya kanallarıyla düşünce, sanat ve kültür manipüle edilerek bağımsız bir ulusun beyni, kalbi ve ruhu <strong>teslim alınmak </strong>istenmektedir.<br />
Türkiye’yi bölüp parçalamak ve parça parça köle yapmak için her yolu, her fırsatı, her ilgi, eğilim, niyet ve ulusal zaafı sonuna kadar kullanan AB 2010 yılı için İstanbul’u<strong> B tipi kültür başkenti </strong>seçti. Sanat ve kültür çevrelerinde yaşanılanlara ve konuşulanlara bakılırsa düşünce, sanat ve kültür çevrelerine, sanatçılara, kurumlara sözde sanatsal ve kültürel projeler <strong>(!)</strong> karşılığı milyonlarca Euro para<strong> hibe</strong> olarak dağıtılmış durumda. İstanbul Güncel Sanat çevreleri 1 yılı bulan kültür başkenti muhabbetleri arasında AB’den ve değişik fonlardan gelen miktarların dedikodularıyla çalkalanıyor. Sanat, kültür çevrelerindeki büyük bir çoğunluğun ise aslında neler olup bittiğinden haberleri bile yok. Bazıları, AB’den para almanın haklı, derin, ‘milli’, ‘Atatürkçü’ ve ahlaki (!) felsefelerini oluşturmakla meşguller. Bazılarıysa yükselen masum, ulusal, vatansever sesleri, itirazları susturmak için bir yandan ‘tutuculuk, içine kapalılık, milliyetçilik, ırkçılık’ suçlamalarına sarılırlarken bir yandan da seslerini çıkaranları belli ortamlardan dışlamakla meşguller.<br />
Her türlü düşünsel, duygusal entrika, ikiyüzlülük, ahlaksızlık ne yazık ki her sahici entelektüel enerjiyi zorlamakta, sinsice kuşatarak yok etmeye çalışmaktadır. Medya alabildiğine manipüle edilmiş, edebiyat ve yazılı metin neredeyse iğdiş hale getirilmiş, felsefe sindirilmiş ya da emperyalist Batı merkezlerinin emrine sunulmuştur. Düşünce, sanat, kültür ve hayatta insani olan ne varsa paraya, pula, mala tabi kılınmıştır. Artık güncel sanat alanlarında Lucifer’lik, Leyla’lık tavrı en çok prim yapan <strong>sanat</strong> <strong>(!) </strong>davranışı olmuştur ve rağbettedir. Sanatçılıkları, küratör kimlikleri tartışmalı bazı seçmeler alabildiğine pohpohlanmakta, önemli uluslararası sanatçılar, küratörler olarak ilan edilmektedir.<br />
Bütün bu olanların bağımsız, özgür ve gerçek düşünceyle, sanatla, kültürle ne ilgisi olabilir?</p>
<p><strong>Neden, niçin, nasıl?</strong></p>
<p>Peki, durum Türkiye için böyle iken dünyada farklı mı? Yani örneğin ‘<strong>Özgürlükler ülkesi</strong>’ <strong>(!)</strong> Amerika’da, ‘<strong>demokrasinin beşiği</strong>’ <strong>(!)</strong> Avrupa’da sanat, edebiyat, düşünce özgür mü, bağımsız mı? İnsani mi, toplumsal mı ve çağdaş mı? O zaman günümüzün seçkin sanatçıları <strong>Joseph Beuys, Enzo Cucchi, Anselm Kiefer, Jannis Kounellis </strong>1985’li yıllarda <strong>Basel</strong>’de bir araya gelerek neden ısrarla ve endişeyle Avrupa’yı tartışmışlardı ve niçin Batı kültüründe/uygarlığında yeniden yeni Bir Katedral Etmek istemişlerdi?<br />
<strong>Neden?</strong><br />
Çünkü bizim hala uygarlığın beşiği olarak kabul ettiğimiz Avrupa/Batı onlara göre donup kalmış, çökmüş, tıkanmış bir uygarlıktır ve artık kendi geleceğini kurmaktan bile acizdir.</p>
<div id="attachment_3869" class="wp-caption alignright" style="width: 232px"><img class="size-medium wp-image-3869" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2011/01/ab-350x215.jpg" alt="" width="222" height="136" /></dt>
</dl>
</div>
<p>Evet, Batı düşüncesi son 100 küsur yıldır tartışmasız bir biçimde derin bir <strong>krizde</strong>. Birinci Dünya Savaşı sonrası başlayan süreçte Avrupalı entelektüel çevrelerde derin bir hayal kırıklığı, geleceğe güvensizlik duygusu ve ideal boşluğu oluştu. Çünkü modernist düşüncenin ve duyarlığın burjuva demokratik devrim ütopyaları yaşanan savaşla büyük bir deprem geçirmişti. Eşitlik, özgürlük, kardeşlik, adalet, insanca yaşam vb. değerler tümüyle deforme olmuş, felsefe ve ideal trajik bir sefalete sürüklenmişti.<br />
Günümüzde bütün dünya, her ulustan, sınıftan, cinsiyetten, yaştan,  kültürden insan, ülke ve her anlamdaki hayat tehdit altında… Fakat ne yazık ki entelektüel düşünce bu çağsal felaket karşısında alabildiğine etkisiz, basiretsiz, pısırık, kimliksiz ya da liberal küreselleşmeci hegemonyanın hizmetinde kiralık durumunda… Bu aynı zamanda küreselleşme, yeni dünya düzeni, <strong>ABD, AB, BOP </strong>ve <strong>Ortadoğu</strong> karşısında insanlığın edilgen pozisyonu da demek… Çünkü tarihsel anlamda teklemeye başlayan insanlığın aklı/kalbi artık uzunca bir süredir Ortadoğu bölgesinde özellikle de Türkiye’de atıyor. Bu nedenle küreselleşmeci güçler bütün ideolojik argümanları, hırsları ve her türden insanlık dışı aygıtları ile insanlığın bu yeni/gelecek merkezine sinsice yükleniyorlar. Üstelik de bunu ideolojik ve düşünsel olarak köşe başlarına yerleştirdikleri sözde entelektüeller kanalıyla gerçekleştiriyorlar.</p>
<p>Aslında sadece Türkiye değil üzerinde yaşadığımız coğrafya, ayak bastığımız topraklar da, çevremizi saran doğa ve iklim de, bütün masumiyetlerine ve insanlık için heyecan uyandırıcı enerjik niyetlerine karşın artık yeterince güvenli ve tekin değil. İnsanlık gelecekten <strong>umutsuz, hayalsiz ve mecalsiz</strong>… Artık tüm insanlık tartışmasız bir biçimde ve tarihsel olarak her an feryat edip durduğumuz şu anımızdan çok daha tehlikeli ve büyük bir insanlık trajedisine doğru ilerliyor.</p>
<p>Peki, insan çağının çağdaşı olamıyor ya da saf ‘<strong>insan</strong>’ olarak kalamıyorsa sanat yapmayı, şiir yazmayı, söylemeyi sürdürebilir mi?<br />
Ne yazık ki önüne konulan sadakaya, paraya, makama hayır deyip reddetmeyi bir türlü beceremiyor insan varlığı. Eğer o diyemiyorsa <strong>sanatçı nasıl diyecek</strong>? Günümüzde insanın ve sanatçın yine de böyle bir şansı hala söz konusu mudur?<br />
Sanat ve edebiyat artık etik değerleri dışlamışsa, bu nedenlerle de sahici estetik değerlerin kapılarını da ister istemez kapatmış sayılmaz mı?<br />
Günümüzde sanatın ve edebiyatın varlığı da tıpkı insanın öz varlığı gibi büyük bir tehditle karşı karşıyayken günümüzde sanatının çağının çağdaşı insani ve sanatsal yeni bir vizyonu olabilmesi mümkün müdür gerçekten de?</p>
<p>Yaşadığımız çağın yeni bir <strong>ortaçağ</strong> olduğu yönünde ciddi düşünsel/bilimsel iddialar var.<br />
Çağımızda insan hızla kendi öz ‘insaniliği’ni <strong>ötekileştiriyor</strong>.<br />
Cehaletin ve çıkarcılığın böylesine at koşturduğu, her insani değeri hoyratça harcadığı bir çağda artık aydınlanma devrimi kaybetmiştir denilip çıkılmalı mıdır?</p>
<p>Sanayi devrimiyle birlikte anılan modernizmin sona erdiğini post-modernistler ilan etmişlerdi. İddiaya göre dünya ekonomik sistemi sanayi üzerine kurulu olmaya devam ediyordu ama sanayi devriminin düşünsel, ideolojik, insani iddiaları sona ermişti. Sözüm ona tarihin sonuna gelip dayanmıştık. Bununla da kalınmamış ideolojinin sonu, sanatın sonu, bilimin sonu, kültürün sonu, ütopyanın sonu, dahası insanın sonu da gelmişti.<br />
Kendi gelecek iddialarını da bu trajik, kurgusal yıkılış teorisi üzerine oturtmuşlar ve sözüm ona yeni muhtemel <strong>neo liberal </strong>bir gelecek ideolojisi oluşturmuşlardı.</p>
<p>Ne var ki artık günümüzde son yüzyılın en temel argümanı ideolojik/kültürel iddiası olarak öne sürülen bu Amerikan yapımı kurgusal neo liberal post-modernizmin kendisi de tıkandı…</p>
<p>Çünkü “Büyük anlatılar dönemi sona erdi” denile denile insanlığın yaşayan, sahici, sonsuz ortak ütopyası çıkmaza sokuldu. Dünyamız artık derin bir kriz içerisinde debelenip duruyor…</p>
<p>Onca yüksek sesli neo liberal küreselleşmeci sözde felsefi iddialara ve kurgulanan şaşaalı medyatik görüntülere karşın reel egemen bireysel/toplumsal politik, ekonomik, sanatsal, kültürel argümanların felsefi, ideolojik alt yapıları çökmüş durumda…<br />
İşte yine aynı yerde, aynı konkav aynanın karşısında ve bir başınasın kardeşim!</p>
<p>Yine ülke… yine dünya… yine düşünce… yine sanat…<br />
Yine insanlık… yine ne olacak peki?<br />
Yine aynı sorunlar… yine aynı sorular… yine aynı yavan cevaplar…<br />
Yine aynı kaygılar, endişeler… yine aynı akıl tutulması…<br />
<strong>Çaresizlik!</strong><br />
Bütün olanların, olmayanların, yaşananların, yaşanmayanların<br />
Söylenebilmişlerin söylenememişlerin bedeli yine aynı insanlık muamması:<br />
“<strong><em>Nereye payidar nereye?</em></strong>”</p>
<p>Sanki bütün dünyayı tam teçhizatlı organize bir<strong> yıkım </strong>ekibi dolaşıyor…<br />
Karanlığın ağacı sürekli saçlarını yıkıyor.<br />
Her ruhun kara korsan bayrağı sonuna kadar açık ve dik başlı&#8230;<br />
Fakat güvensiz… Fakat geleceksiz… Fakat yalnız… Fakat ayazda…<br />
Yaşam yine o bildik karar tehdit altında…<br />
Kara düşünce… kara sanat… kara bilim… kara medya…<br />
Elinde sözcüklerden, imgelerden başka bir şey yok<br />
Ve hala aynı bakir hayal!<br />
“<strong>Dünyanın bütün ülkeleri ve işçileri birleşiniz!</strong>”</p>
<p>İşte yine aynı yerde, aynı konkav aynanın karşısında ve bir başınasın dostum!<br />
Aklında, duyarlığında mağara bir boşluk… Derin bir deprem çatlağı…<br />
Kimsesiz… Sahipsiz…<br />
Kalbinde hala ceviz ağacından ağdalı bir keman Eski Yunan’dan…<br />
Herkes sürekli konuşuyor ama hiç kimseler bir şey söylemiyor çağa ait…<br />
Herkes sürekli bir şeyler söylüyor ama hiç kimse hiç kimseleri duymuyor sanki!<br />
Hiç kimse insan ağacının rüzgarına vermiyor göğsünü!<br />
Kulaklarını yanındakinin kalbine koymuyor!<br />
Sağır!<br />
Bencil!<br />
İnsansız!</p>
<p>Ülke yok!<br />
Halk yok!<br />
Hukuk yok!<br />
İş yok!<br />
Ekmek yok!<br />
Hayat yok!<br />
İrade, basiret, karar tarumar…<br />
Üniversiteler tutuklu… Entelektüeller şaşkın… Sanat uykuda…<br />
Şiir ve edebiyat akılsız ve ruhsuz…<br />
Ve hayalsiz… Ve ütopyasız… Ve hukuksuz…<br />
Ve vicdansız… Ve etiksiz… Ve insansız… Ve çelikten beton duvarlar arasında…<br />
Önünde on yol… Yüz yol birden… Yüzü de kaos ve kargaşa!<br />
Bini de manipüle ve iğfal edilmiş! Bini de soğuk… Kanatıcı… Ve umut kırıcı…<br />
Ve sen farkında bile değilsin olanların!<br />
Kaybolmuşsun o karanlık müzminleşmiş ormanda!<br />
Yine o iğdiş ormanda: kanatlarının kopup düştüğü artık…<br />
Ama <strong>Dante</strong> değilsin!<br />
<strong>Yakup Kadri Karaosmanoğlu </strong>değilsin!<br />
Yani <strong>Vergilius</strong>’un yok!<br />
Yani artık İstanbul’un bile yok!<strong></strong><br />
<strong>Vatanın yok</strong>!</p>
<p>Açık, günümüz Türkiye’si yeniden yeni bir siyasal, toplumsal, kültürel, ideolojik bir hesaplaşmayla karşıya… Milli Mücadele ile kurulan antiemperyalist milli cumhuriyet ile emperyalizm arasındaki amansız savaşta –şimdilik- medyanın çeyrek asırdır aracılık ettiği, övgüler düzdüğü, emek harcayıp büyük yatırımlar yaparak besleyip büyüttüğü<strong> popüler güncel kültür</strong>, manipüle edilmiş bilgi ve ideoloji ile çağcıl, tarihsel ‘topyekûn çöküş’ ve kötülük hali kazanmış görünüyor…<br />
Evet durum aynen böyle: Bu koşullarda kazanması daha baştan tasarlanan/belli olan bu girişimin diğer suç ortakları ABD ile bölgesel projesi BOP ve AB’nin Türkiye’de epey yol aldığını kabul etmek lazım. Geleneksel siyasal sağ ya da sol dinamiklerin ABD, AB ve terör konularındaki siyasal aymazlıkları, şaşkınlıkları, büyük bir travmaya dönüştürülen kültürel ve düşünsel manipülasyon, son zamanlarda entelektüel içeriğinden aşırı saptırılan Doğu-Batı, laiklik-irtica, Türk-Kürt, modernizm-post modernizm vb. tartışmalardaki siyasi çıkarcılık ve bunlarla hedeflenen gelecek tercihi konusundaki tarihsel körlüğün maçı almaya yakın durduğu kanaati çok yaygın. Siyasal, toplumsal bir gelecek tasarımı olarak sunulan sahte, kof ve tehlikeli form BOP ve AB hayaleti/ütopyasızlık geçmişin etkin dinamiklerini fazlasıyla dağıtmış durumda. Güncel olanın dayanılmaz hafifliği, siyasal, ideolojik manipülasyon, düşünsel, bilimsel, sanatsal hortumculuk, mal/mülk/makam hırsı tamahkârlığı her yeri sarmış, buna karşı direnebilecek güçlerse umutsuzluğa kapılıp korkmuş, sinmiş görünüyor.</p>
<p>Türkiye bütün uçlarından tutuşmuş cayır cayır yanmaktadır. Aslında tüm dünya, Amerika, Avrupa, Sanayi Devrimi, aydınlanmanın tarihsel kaleleri, idealleri yanmaktadır. Bütün bir <strong>çağ yanmaktadır</strong>. Ortadoğu yanmaktadır. İnsanlık yanmaktadır. Sanat, edebiyat, şiir, bilim, kültür yanmaktadır. Gelecek idealleri yanmaktadır. Türkiye’de şehit cenazeleri kalkan haneler, köyler, kasabalar, kentler, aileler, ana-baba, kardeş, sevgili, nişanlı, komşu, arkadaş yürekleri, aklın ve vicdanın geleceği yanmaktadır.</p>
<p>Böylesine travmatik/trajik bir durumda gerçek bir entelektüel aslında ne olduğunu, asıl gerçeği söylemeyecekse ne zaman söyleyecek? Bir bilim adamı, bir sanatçı, edebiyatçı, bir şair iç feryadını Dante’leştirmeyecekse, Yakup Kadri’leştirmeyecekse o ateşli ruhunu, yeteneğini başka nerede dillendirecektir?</p>
<p>Fakat bütün olumsuzluklarına rağmen yine de altı yeniden yeniden çizilmesi gerekir ki, bu büyük ideolojik, etik bireysel/toplumsal çöküşün kazanması elbette insanlık adına alabildiğine travmatik ve trajiktir ama aynı zamanda tarihsel bir dönemece/devrime de işaret etmektedir. Şu an Türkiye bilimsel olarak –her açıdan- bu tarihsel dönüşüme her zaman olduğundan çok daha yakın duruyor. Son Anayasa değişikliği referandumunda 12 Eylül ve darbe argümanlarının ısrarla kullanılması fakat yine de <strong>12 Eylül 1980 Anayasası</strong>&#8216;na verilen<strong> % 92 evet</strong> oyunun<strong> % 58’e</strong> <strong>gerilediğini</strong>, buna karşılık <strong>hayır</strong> oylarının ise <strong>% 8</strong>’dan<strong> % 42’ye yükseldiğini </strong>gösteriyor. Bu şaşkın kargaşada bunun bir yenilgi değil, umut verici ve gelişmeye açık bir sonuç olduğu görülmelidir. Bu nedenle, bunca olumsuzluklara karşın yine de Türkiye -henüz- kaybetmedi. Çünkü ülkenin bu hale düşmesinde oy olarak büyük bir role sahip güncel, şaşkın ‘<strong>çoğunluk</strong>’, kişisel/mesleksel/kurumsal beklentileri uğruna içine gömüldükleri bataklıkta alabildiğine tatlı bir rehavete kapılmış görünseler de, yine de gözünü kulağını dört açmış<strong> tetikte bir bekleyişe</strong> geçmiş durumundalar. Her yer, her şey, her an alabildiğine <strong>gergin</strong>. Onca gürültü patırtı insanda derin bir sessizlik duygusu uyandırıyor. Gürültüsünü duyduğumuz bu ürkütücü sessizlik ülkenin geleceğini belirlemeye de aday görünüyor. Çünkü bundan öncekilerden farklı olarak yaklaşan daha derin bir siyasi/toplumsal krizin alabildiğine dönüştürücü ve tarihsel fırsatlar oluşturduğu çoğu aklı başında kişi tarafından yeniden yeniden ifade ediliyor. Çünkü deniz bitti. Çünkü yolun sonuna gelindi. Çünkü artık  ‘<strong>devlet baba</strong>’nın satılacak malı, mülkü kalmadı. Hatta bütün ‘her şey iyi, her şey yolunda’ , ‘dünyada Türkiye’nin itibarı arttı’  türü pompalamalara rağmen ülkenin kendisine ait bir ekonomisi, borsası, yasası, itibarı da kalmadı. Bu yüzden de tercih edilen iktidarın sorunların hakkından gelebileceğine artık dostları da pek inanmıyorlar. <strong>AKP</strong>’nin sadece geçici süre uzatmaları oynayabileceğinin pekala da farkındalar ve tercihleri de bu güncel farkındalıktan…<br />
Öte yandan ancak uyanık olanların hissedip görebilecekleri deprem öncesi benzeri büyük bir uğultuyla gelen derin krizin işaretlerini görüp daha şimdiden gerekli tedbirleri almayı zorunlu gören geniş bir öncü ve zinde güçler trafiği her gün biraz daha birikip yoğunlaşıyor…</p>
<p>Bir iş yerinde sarı sendikaya kayıtlı üyeler gerçeği ve gelecek tıkanıklığını yeterince algıladıkları halde önlerine getirilen yeni ve başka bir sendikayı acaba neden tercih etmezler, edemezler; (edebiliyorlar mı?) hiç düşündünüz mü? Eğer bir iş yerinde çok kötü koşullarda çalışan birisi -daha çok da kriz süreçlerinde- neden cesaret edip de oradan ayrılıp yeni bir işe atılamaz dersiniz? (Atılabiliyorlar mı?) Ya da daha baştan kötü inşa edilmiş ve daha ilk hafif deprem sarsıntısında bile hasar görüp de bilim adamlarınca ‘tehlikeli ve bir an önce yıkılmalı’ raporu verdikleri bir apartmanın sakinleri bütün uyarılara karşın oturdukları binayı niçin terk edemezler (ediyorlar mı?) dersiniz?<br />
Benzer sorular ve cevaplar istenildiği kadar çoğaltılabilir… Fakat cevap hepsinde de aynı ve açık: Çünkü hem derin bir kriz sezgisi içerisindedirler hem geleceğe güvenleri yok, hem de -doğru ya da yanlış- alternatif ötekilerin bir öncekinden temel bir farkları bulunmadığı kanaatindedirler. O nedenle de o an ki sallantılı, krizli durumu olası riskli her türden pozisyona tercih etmekten asla kaçınmazlar, kaçınamıyorlar da zaten.<br />
Buna ister çaresizlik, ister kurnazlık ya da akıllılık deyin sonuç değişmez. Yani halkın siyasi tercihi ne yazık ki gelecek idealine duyulan inançtan çok çaresizliğe karşı çıkarcı, geçici çözüm yönündedir.</p>
<div class="mceTemp">
<dl id="attachment_3870" class="wp-caption alignright" style="width: 360px;">
<dt class="wp-caption-dt"><img class="size-medium wp-image-3870" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2011/01/ali-350x286.jpg" alt="" width="350" height="286" /><p class="wp-caption-text">Ali Şen (1918-1989)</p></div>
<p>Hani eski Türk filmlerinde genellikle<strong> </strong>Şener Şen’in babası <strong>Ali Şen</strong>’in oynadığı bir <strong>ağa </strong>tipi vardır. Ağa, köyün en güzel kızına göz koymuştur ve amacına ulaşmak için de kızın yoksul babasını senet karşılığı planlı bir biçimde sürekli olarak borçlandırmaktadır. Hikayenin bamtelindeki kızın ise başka bir sevdiği vardır ve fakat o da yoksuldur. Kolayca tahmin edilebileceği gibi zamanı geldiğinde kız sevdiğine değil köyün ağasına verilmek zorunda kalınacaktır. Çünkü ne yazık ki, kızını pek seven babanın ve babasını çok seven kızının ve ona aşık delikanlının başka <strong>çareleri yoktur</strong>.<br />
Burada baba Türkiye, halk da (seçmen) köyün en yoksul fakat güzel kızı&#8230; Böylesine borca batırılmış, her yönden başkalarına muhtaç kılınıp bağımsız davranabilme olanaklarını yitirmiş bir Türkiye başka nasıl tanımlanabilir ki? Şu an yoksul halk kesimleri de tıpkı Türkiye gibi ancak borçlanarak, geçici<strong> kredi kartı </strong>oyunlarıyla ayakta durabilir haldedir ve bu nedenle de çıkmazdadır. Elbette Türk toplumu ilerlemek, ‘değişmek’ istiyor. Doğru! Fakat bunun için seçilen yol, girilen risk akıllı, ahlaki, ekonomik, siyasal olarak ne kadar onurlu, kalıcı ve gelecek vaat ediyor? Ya “Dimyat’a gidilirken evdeki pirinçten de olunursa…” <strong>ne olacak?</strong></p>
<p>Aslında her şey olağan… Halk dalkavukluğu yapmanın alemi de yok. Üstelik sırası da değil. Toplumlar da, halklar da, aydınlar da, bilim adamları da, sanatçılar da yanılır, yanılabilir. Tarih hırsa, aç gözlülüğe, şımarıklığa, mal/mülk tamahkârlığına kapılıp hatalar yapmış, borca/ipoteğe batmış, iflasa/çöküşe sürüklenmiş, korkak, pısırık, güçsüz, basiretsiz kalarak kendi muhtemel ‘iyi’ geleceğini yok etmiş halkların/toplumların da tarihidir. Ne demişler: “<em>Kılavuzu karga olanın burnu şeyden çıkmazmış!</em>”</p>
<p>Hatırlansın; Muhammed’i <strong>Hz. Muhammed</strong>, Mustafa Kemal’i <strong>Atatürk</strong> yapan süreçler topyekûn <strong>çöküş süreçleri </strong>değil miydi? Hz. Muhammed’i ve Atatürk’ü bu süreçler öncesindeki topyekûn çöküşün dayanılmaz hafifliği ile yükselen muhalif güçlerin insani gelecek hayali enerjilerinin ateşi ve insani ağırlığı belirledi. Atatürk’ün gençliğe hitabesinde söylediği “gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet” hali tam da şu ana/olanlara uygun bir tanımlama.<br />
Türkiye hızla yine benzer bir sonuca doğru ilerliyor. Bunu göremeyen, hissedemeyen sanat, edebiyat, şiir, entelektüel düşünce, siyasi merkez  bırakınız geleceği kurmayı, kendi sahici varlığını bile kuramaz, kurmuş görünse bile koruyamaz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.artimetre.com/2011/01/15/kilavuzu-karga-olanin-burnu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zıtların Sanat ile Bütünleşen Aşkı: Frida ve Diego</title>
		<link>http://www.artimetre.com/2011/01/07/zitlarin-sanat-ile-butunlesen-aski-frida-ve-diego/</link>
		<comments>http://www.artimetre.com/2011/01/07/zitlarin-sanat-ile-butunlesen-aski-frida-ve-diego/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 07 Jan 2011 10:54:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ezgi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[sergi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.artimetre.com/?p=3822</guid>
		<description><![CDATA[Banu Küçüksubaşı
Zıtların Sanat ile Bütünleşen Aşkı, Popüler Kültür İdollerinin Kışkırtıcı Pozları ile Popüler Kültür İronisi&#8230;
Frida Kahlo ve Diego Rivera Pera Müzesi’nde:
 Frida &#38; Diego





Hayatı irdelerken bazı insanların güzel olabilmesi için, birilerinin çirkin olmayı, kimisinin bollukta yaşaması için, ötekilerin yokluğu tatmayı ya da diğer yarılarının sağlıklı olması için bazılarının hasta olmayı kabul ederek ve göze alarak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>Banu Küçüksubaşı</em></p>
<p><strong>Zıtların Sanat ile Bütünleşen Aşkı, Popüler Kültür İdollerinin Kışkırtıcı Pozları ile Popüler Kültür İronisi&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Frida Kahlo ve Diego Rivera Pera Müzesi’nde:</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> Frida &amp; Diego</strong></p>
<div class="mceTemp">
<dl id="attachment_3832" class="wp-caption alignright" style="width: 144px;">
<dt class="wp-caption-dt"><img class="size-full wp-image-3832" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2011/01/frida.jpg" alt="" width="134" height="169" /></dt>
</dl>
</div>
<p>Hayatı irdelerken bazı insanların güzel olabilmesi için, birilerinin çirkin olmayı, kimisinin bollukta yaşaması için, ötekilerin yokluğu tatmayı ya da diğer yarılarının sağlıklı olması için bazılarının hasta olmayı kabul ederek ve göze alarak bu dünyaya gelmiş olabileceklerini ve hepsinin aralarında mutlaka karmik bağlar olduğunu düşünmüşümdür. İşte <strong>Meksika</strong> sanatının  <strong>20. yüzyıl</strong> temsilcileri olan <strong>Frida Kahlo ve Diego Rivera</strong>’nın ilişkisi bana bu fenomeni tam olarak doğrulamakta.</p>
<p>Onların ilişkileri, oluşları  tezatlıklar çerçevesinde vücut bulmuş ve bu özellikle Frida’nın sanatında yaşadığı sağlık sorunları yanında işlediği başlıca ikinci konu olarak onun ‘Frida Kahlo’ olmasında rol oynamıştır. Diego’nun iri cüssesi yanında Frida bir biblo gibi narin ve kırılgandır. Diego sağlıklı ve sağlam bir duruş sergilerken Frida genç yaşta geçirdiği trafik kazasının neden olduğu oldukça ciddi sağlık sorunları  ile  güçsüz düşmektedir. Diego yakışılı bir erkek olmaktan çok uzakken, Frida birleşmiş kaşlarına ve  belirgin bıyıklarına rağmen oldukça alımlı bir kadındır. Diego devasa duvar resimlerinde içinde bulunduğu toplumu büyük ölçüde objektif izlenimleri doğrultusunda yansıtırken, Frida çoğu zaman yatağında hasta yatarken küçük ve orta ölçekli tuvallerde kendini, hayatını algılayış biçimini son derece subjektif, simgesel ve zaman zaman gerçek üstücü bir yaklaşımla dışavurmuştur.</p>
<p>Frida’nın ‘<strong>Evreni Kucaklayan aşk, Toprak, Ben, Diego ve Senyor Xolotl</strong>’ adlı tablosunda hem özel hayatını hem de genel olarak Meksika Kültürü’nü domine eden bu dualizmi açıkça okumak mümkündür. Gece-gündüz, güneş-ay ikilemeleri yin-yang kavramı ve simgesine gönderme yapar.</p>
<p>Serginin afiş resmi olan ‘<strong>Teuhana olarak otoportre ya da Düşüncelerimde Diego</strong>’ da ise Frida kendini adeta bir gelin gibi süslemiştir.Başından çıkan iplikler  hem sadakatsiz olan kocası yüzünden hem de sağlık problemleri nedeniyle bir eş olarak kendini yetersiz hissetmesinden dolayı çektiği çilelerin bir simgesidir. Hint mitolojisinde ki Tanrı Şiva’ ya olan aşkını kanıtlamak için çile çeken Tanrıça Parvati’yle kendini özdeşleştirirken gelinliği içinde aynı Parvati gibi çektiği çilelerin sonunda ödüllendirilmeyi ve aşkına kavuşmayı beklemektedir.</p>
<p>Frida sağlık sorunları ve kendisine olan aşkı ile doluyken Diego daha çok Meksika’nın yerel kültürü, halkın gündelik yaşamı ve ülkesindeki siyasi çalkantılar ile meşguldür. Özellikle duvar resimlerinde Frida’yı sıksık betimlese de işlediği konular Frida ile olan ilişkisinden bağımsızdır. Diego, Frida ile karşılaştırıldığında daha gerçekçi üslupla anıtsal çalışmaktadır. Diego her ne kadar Frida’yı sayısız kere aldatmak sureti ile kalbini derinden kırmış ve bir ömür boyu sürekli üzmüşse de ona duyduğu üstü kapalı sevgi ve derin bağlılık doktoruna yazdığı satırlarda dile gelmiştir. ‘&#8230;<em>En azından diyebilirim ki onun  hayatı benim için kendi hayatımdan çok daha değerlidir. O kendinde, sanatçı yeteneğini,dünyada sevdiğim ve beni ilgilendiren herseyi bitleştiriyor ve ben ancak onun sayesinde niçin yaşadığımı ve mücadele ettiğimi biliyorum</em>’ (1946)</p>
<p><strong>Jaques – Natasha Gelman Koleksiyonu</strong>’ndan Kahlo ve Riviera imzalı tablo ve eskizler, zamanın ünlü fotoğrafçıları tarafından belgelenmiş hayatlarına ait karelerden oluşan  <strong>40 parça  20 Mart 2011’e kadar</strong> <strong>Pera Müzesi</strong>’nde görülebilir.</p>
<p><strong> </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.artimetre.com/2011/01/07/zitlarin-sanat-ile-butunlesen-aski-frida-ve-diego/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Paul Kasmin Gallery ve David LaChapelle Akaretler&#8217;de</title>
		<link>http://www.artimetre.com/2011/01/07/paul-kasmin-gallery-ve-david-lachapelle-akaretlerde/</link>
		<comments>http://www.artimetre.com/2011/01/07/paul-kasmin-gallery-ve-david-lachapelle-akaretlerde/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 07 Jan 2011 10:45:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ezgi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat Haberleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.artimetre.com/?p=3824</guid>
		<description><![CDATA[ Newyork’lu Paul Kasmin Gallery Aralık başında İstanbul’da bir şube açtı ve bu açılışı fotoğrafçı ve film yönetmeni David LaChapell'in sergisi ile onurlandırdı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img alt="" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/wp-post-thumbnail/_Yln20.jpg" class="wppt_float_left" /><p style="text-align: right;"><em>Banu Küçüksubaşı</em></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Paul Kasmin Gallery ve David LaChapelle Akaretler&#8217;de:<br />
Kurgulanmış Dünyaların Cilalanmış İmajları</strong></p>
<div id="attachment_3825" class="wp-caption alignright" style="width: 360px"><img class="size-medium wp-image-3825" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2011/01/jolie-350x253.jpg" alt="" width="350" height="253" /><p class="wp-caption-text"> Angelina Jolie</p></div>
<p><strong> Newyork</strong>’lu  <strong>Paul Kasmin Gallery</strong> Aralık başında İstanbul’da bir şube açtı ve bu  açılışı daha çok moda  ve reklam fotoğrafları ve ironik tarzı ile ün  yapmış fotoğrafçı ve film  yönetmeni<strong> David LaChapell’</strong>in  ‘<strong>Documents of  Desire &amp; Disaster</strong>’ (Arzu ve Felaketin Belgeleri) adlı sergisi ile  onurlandırdı.</p>
<p>LaChapelle   fotoğraflarında buram buram popüler  kültür ve onun yüzeysel  materyalizmini  konuşturduğu, dünyaca  ünlü, her  biri kendi alanında  idolleşmiş film yıldızı, manken, pop-star ve sosyete  simalarını  kışkırtıcı ve düşündürücü pozlarla İstanbullulara sunuyor.  Yapay bir  biçimde detaylandırılmış kurgular eşliğinde popüler kültür ve  bu kültür  içinde anlamını yitirmiş klişeleri en abartılı biçimde  yansıtarak çoğu  izleyicinin gözden kaçırdığı ironik ve eleştirel bir  yaklaşım sunmuş.  Dünyanın para, imaj ve insanlara onlarsız değerli  olamayacakları  yanılsamasını yaratan simgeler üzerine döndüğü günümüzde  bunlara  kapılarak kendine has özelliklerini yitiren, kişisizliksizleşen   toplumun belli bir kesimini ve bu kesime hayranlık duyanları renkli bir   biçimde eleştirmiş. Ünlülerin halka yansıttıkları imajları abartarak   aslında bunların ne kadar gerçek dışı olduğuna vurgu yapmış.</p>
<div id="attachment_3826" class="wp-caption alignright" style="width: 230px"><img class="size-medium wp-image-3826" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2011/01/paris-220x300.jpg" alt="" width="220" height="300" /><p class="wp-caption-text"> Paris Hilton</p></div>
<p>LaChapelle’in   işleri oldukça renkli, eğlenceli ve bu işlerde estetik kaygıların son   derece gözetildiği aşikar. Aynı pop kültür ve onun aktörleri gibi&#8230;   Fotoğraflarda cinsellik, para, imajlar, kurgulanmış mekanlar, oyuncak   bebek insanlar, renkli bir görsel patlama yaratırken yüzeysellik ve içi   boşaltılmış kavramlar bizimle göz teması kuruyor. Günümüzün<strong> gerçeklik ve  sanallık</strong> yanılsamasını sorguluyor.</p>
<p>Paul  Kasmin Gallery’nin  bünyesinde birçok soyut, kavramsal çalışan  sanatçısı varken özellikle  Akaretler ve buranın müdavimi kesime hitap  edecek idol, simge ve  figüratif yaklaşımı sunuyor olmasını çok anlamlı  buluyorum. Sosyetenin  bol, entellektüel kesimin seyrek olduğu  açılışının bir galeri açılışı  değilde bir gece klübü açılışı gibi  düzenlenmesinin de,  LaChapelle’in   popüler yaklaşımının bir  tamamlayıcısı olarak özellikle kurgulandığını  düşünüyorum.Paul Kasmin  Gallery’yi gittikçe aynılaşan, kimliksizleşen,  materyalizmin hakkını  sonuna kadar veren Türk toplumunun lokomotiflerini  ve onları  hayranlıkla taklit eden vagonları  bir araya toplayarak   hepsine ayna  tuttuğu için tebrik ediyorum. <strong>Documents of  Desire &amp; Disaster 29 Ocak 2011 tarihine dek görülebilir.</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.artimetre.com/2011/01/07/paul-kasmin-gallery-ve-david-lachapelle-akaretlerde/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Sosyal Medya Galericiliği&#8221; &#8211; Salih Seçkin Sevinç</title>
		<link>http://www.artimetre.com/2011/01/03/sosyal-medya-galericiligi-salih-seckin-sevinc/</link>
		<comments>http://www.artimetre.com/2011/01/03/sosyal-medya-galericiligi-salih-seckin-sevinc/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 03 Jan 2011 18:48:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ezgi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[araştırma]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.artimetre.com/?p=3810</guid>
		<description><![CDATA[Salih Seçkin Sevinç / Artimetre
Teknoloji her geçen gün hızla ilerliyor ve tabi ki teknoloji deyince aklımıza ilk gelen şey: İnternet. İnsanların aradıkları bilgiye en hızlı ve en güvenilir şekilde ulaştıkları yer olan bu dev bilgi paylaşım ağında neredeyse her gün kendi içinde devrimler yapılarak yeni sistemler ve entegre teknolojiler geliştiriliyor.
Bunun bir sonucu olarak toplumsal davranış [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>Salih Seçkin Sevinç / Artimetre</em></p>
<div id="attachment_3811" class="wp-caption alignright" style="width: 360px"><img class="size-medium wp-image-3811" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2011/01/5725-350x249.jpg" alt="" width="350" height="249" /><p class="wp-caption-text"> </p></div>
<p>Teknoloji her geçen gün hızla ilerliyor ve tabi ki teknoloji deyince aklımıza ilk gelen şey: <strong>İnternet</strong>. İnsanların aradıkları bilgiye en hızlı ve en güvenilir şekilde ulaştıkları yer olan bu dev bilgi paylaşım ağında neredeyse her gün kendi içinde devrimler yapılarak yeni sistemler ve entegre teknolojiler geliştiriliyor.</p>
<p>Bunun bir sonucu olarak toplumsal davranış biçimleri de şekil değiştiriyor. Artık insanlar alışverişlerini internet üzerinden yaparak zaman kazanıyor ve metropollerde yaşamanın zorluklarını ve kaybettikleri zamanı internet üzerindeki uygulamalardan faydalanarak aşmaya çalışıyorlar.</p>
<p>Galerilerin ve sanat piyasalarının kuvvetli bir biçimde arz/talep dengesini yarattığı metropollerde artık yeni bir dönem başladı: <strong>Sosyal Medya Galericiliği.</strong></p>
<p>Peki Sosyal Medya Galericiliği denince ne anlamamız gerekiyor? Genel olarak ifade etmeye çalışırsak; her geçen gün ismini daha çok duymaya başladığımız “Sosyal Medya Pazarlaması” mecralarının sanat eseri pazarlama ve satışında daha  aktif olarak kullanılması ve birazdan bahsedilecek olan bütün bu internet tabanlı teknolojilerin birbirleriye “<strong>Sanat Eseri Pazarlaması</strong>” için entegrasyonudur diyebiliriz.</p>
<div id="attachment_3813" class="wp-caption alignright" style="width: 360px"><img class="size-medium wp-image-3813" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2011/01/Facebook01-350x158.jpg" alt="" width="350" height="158" /><p class="wp-caption-text"> </p></div>
<p>Konuya doğrudan <a href="http://www.facebook.com"><strong>Facebook</strong></a> diyerek girecek olursak herhalde zihninizde daha net birşeyler canlanmaya başlayacaktır. Bugün Facebook milyonlarca kullanıcısıyla ve sürekli yenilenen eklentileri ile eşsiz bir sosyal paylaşım ağıdır. Daha önce galeri portföyünüzde bulunan eserleri ya da sergisini düzenlediğiniz sanatçının eserlerini burada ilgi alanı aynı olan kişilerle paylaşmayı hiç düşündünüz mü? Üstelik bu teknoloji işinizi kolaylaştırıp sanatseverleri sizin sayfanıza otomatik olarak yönlendirerek zamandan kazanmanızı sağlıyor, etkinliklerinizi tek bir mesaj ile iletiyor, davetlerinizi organize ediyor, duyurularınızı gönderiyor ayrıca web sitenize de trafik sağlıyor. İşte yalnızca bu “<strong>Sosyal Medya</strong>” enstrümanı bile pazarlama süreçlerinize büyük katkı sağlıyor.</p>
<div id="attachment_3814" class="wp-caption alignright" style="width: 359px"><img class="size-medium wp-image-3814" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2011/01/Youtube01-349x158.jpg" alt="" width="349" height="158" /><p class="wp-caption-text"> </p></div>
<p>Bir diğer “Sosyal Medya” aracı ise herkesin birkaç tıklamayla oluşturabileceği bloglar. Mevcut  web siteniz dışında blog oluşturarak internet üzerindeki görünürlüğünüzü arttırabilir ve portföyünüze ekstra ilgi oluşturabilirsiniz. <strong>Blog</strong> üzerinde uzman olduğunuz konularda yazılar yazıp etkinliklerinizi duyurabileceğiniz gibi online galerinize ya da doğrudan kendi web sitenize yönlendirmeler ile satış şansınızı arttırabilirsiniz. Sanat içerikli diğer bloglara imzanızla beraber bırakacağınız bütün yorumlar da galeri web sitenize ekstra trafik sağlayacaktır.</p>
<p>Ayrıca her ne kadar ülkemizde şu anda kapalı olsa da “<a href="http://www.youtube.com"><strong>Youtube</strong></a>”, yaptığınız tüm etkinlikleri görsel bir sunumla tüm dünya izleyicileri ve ilgili kontaklarınız ile paylaşmanız adına bulunmaz bir nimet. Youtube’un alternatifi olan “<a href="http://www.vimeo.com"><strong>Vimeo.com</strong></a>”, “<a href="http://www.dailymotion.com"><strong>Dailymotion.com</strong></a>”, “<a href="http://www.vidivodo.com"><strong>Vidivodo.com</strong></a>” da benzer işleve sahip siteler. Ratingler’in artık tıklama ile ölçümlenmeye başladığı şu günlerde televizyon yayıncılığının geleceğinin de artık  internet üzerinden  yapılacağı gerçeği ile karşı karşıyayız. Üstelik kaçırdığınız bir yayını televizyon’da tekrar izleme şansınız zor olabilir ama dilediğiniz programı, internet’te ne zaman isterseniz o zaman izlersiniz.</p>
<dl id="attachment_3815" class="wp-caption alignright" style="width: 360px;">
<dt class="wp-caption-dt"><img class="size-medium wp-image-3815" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2011/01/Twitter01-350x167.jpg" alt="" width="350" height="167" /></dt>
</dl>
<p>Son yıllarda Myspace.com da özellikle plastik sanatlar ve müzik alanında ilgili camianın bir araya geldiği önemli bir buluşma merkezi oldu. Yine bir blog mantığında ama alt yapısı daha çok bir topluluk olarak işleyen <a href="http://www.myspace.com"><strong>Myspace</strong></a> ise galerinizi tanıtabileceğiniz bir başka Sosyal Medya alanı.</p>
<p>Bunların hepsinin yanında <a href="http://www.twitter.com"><strong>Twitter</strong></a> son yılın en başarılı Sosyal Medya Pazarlama buluşu olarak karşımıza çıktı. Twitter’a basit bir kayıt işlemi sonrasında yaptığınız bütün sergi ve etkinliklerin duyurularını yüzlerce kişi ile tek bir tıkla paylaşmaya hemen başlayabilirsiniz.</p>
<p>Bütün bu pazarlama ağları birbirinden bağımsız fonksiyonlara sahip ama bütün itibari ile kendi içlerinde entegre olmuş, birbirleriyle konuşan ve birbirlerini destekleyen uygulamalardan oluşmaktadır. Kullanmaya başlayınca farkına varacağınız ayrı fonksiyonlar,  uygulamaların kendi içlerindeki diyalog, sizi geniş spektrumda bir  izleyici kitlesi ile buluşturacak ve son derece kuvvetli bir pazarlama ağı oluşturcaktır.</p>
<dl id="attachment_3812" class="wp-caption alignright" style="width: 360px;">
<dt class="wp-caption-dt"><img class="size-medium wp-image-3812" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2011/01/social-video-media-600x368-350x214.png" alt="" width="350" height="214" /></dt>
</dl>
<p>Sanat eseri satışında en önemli şeyin çevre edinme, ilişki geliştirme ve bilinirliği arttırma olduğunu tüm galericiler bilir. İşte bütün bu teknolojik araçlar size ilişki portföyünüzü geliştirmek için eşsiz bir fırsat. Yalnız dikkat etmeniz gereken şey, bu uygulamaları kullanırken sistemli davranmak ve izleyicilerin ilgisini sürekli güncel bilgiler ile ayakta tutmak olmalıdır. Sanatseverler yoğun ve yorucu metropol yaşamında sergi açılışınıza gelemeyebilir ya da galerinizi ziyaret etmeye vakit bulamayabilir ama evinde bilgisayarını açınca önünde sizinle ilgili güncel herşeyi görmek isteyeceklerdir.</p>
<p>Plastik sanatlar alanında uğraşan sizler, “<strong>Sosyal Medya</strong>” süreçlerine mutlaka kulak verin ve ilgili saflarda yerinizi alın. Çünkü ilerleyen günlerde bu kavramı daha çok işitiyor olacaksınız.</p>
<p><em><strong>Bu yazı; RH + Sanat Dergisi Mayıs 2010 Sayısında Yayınlanmıştır. Yazarın izniyle Artimetre.com’da tekrar yayınlanmaktadır.</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.artimetre.com/2011/01/03/sosyal-medya-galericiligi-salih-seckin-sevinc/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sanatçıya Dair Bir Serüven &#8211; E. Yıldız Doyran</title>
		<link>http://www.artimetre.com/2010/04/17/sanatciya-dair-bir-seruven-e-yildiz-doyran/</link>
		<comments>http://www.artimetre.com/2010/04/17/sanatciya-dair-bir-seruven-e-yildiz-doyran/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 17 Apr 2010 12:14:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ezgi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[araştırma]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.artimetre.com/?p=3431</guid>
		<description><![CDATA[Sanatçıya Dair Bir Serüven - E. Yıldız Doyran]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img alt="" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/wp-post-thumbnail/_s8kFO.jpg" class="wppt_float_left" /><p><em>E. Yıldız Doyran / yildizdoyran@gmail.com</em></p>
<p style="text-align: right;">“<em>Aşksız yaşama ki ölü olmayasın,<br />
Aşkla öl ki diri olasın.</em>”<br />
Mevlana</p>
<p>“Aşk” insanı doğadaki herhangi bir nesneye, bir varlığa ya da evrensel bir değere bağlayan tutkudur. Kavram olarak “Aşk” felsefeye din yoluyla, özellikle Tanrı’nın yarattığı varlığın bütününü seven en yüce güç olduğu düşünülmeye başlandığında girmiştir. Günümüze kadar aşkın konusu doğa, doğa nesneleri, sevgili ya da Tanrı olmuştur. Aziz Augustinus’a göre insan fiziki varlıkları, maddeyi, başkalarını hatta kendisini bile sevebilir.</p>
<p>Doğu ülkelerinde Aşk (Işk) kelimesinin başka bir sözlük anlamı ise “sarmaşık” tır. Bahçeye düşen sarmaşık bitkisinin tohumu zamanla nasıl bahçeyi sararsa, kalbe düşen aşk tohumu da insan bedenini sararak yayılır. Sarmaşığın en önemli özelliği, sarıldığı ağacı içeriden kurutması ve zamanla ağacın ömrünü sonlandırmasıdır. Dıştan görünen aşktır (sarmaşıktır) ancak ağaç ya da beden dışarıyı göremez hatta görmek istemez.</p>
<p>Aşkla ilgili anlatımların en güzelleri mitolojilerdedir. Özellikle klasik Yunan mitolojisindeki öykülere bakıldığında aşk-doğa-doğaüstü güçler ve insan üzerine tasavvurların önemini anlamak mümkündür.</p>
<p>(Heliotrope) “Gün Çiçeği” mitine göre, Okeanos’un kızı Klytie’yi, Tanrı Apollon bir gün dere kenarında görür ve aşık olur. Yakışıklı Apollon kızı kolayca elde eder. Ancak Klytie’nin fazla sevgisi zamanla Apollon’u bıktırır ve araları açılır. Apollon’un kendisinden soğuduğunu anlayan kız bu acıya daha fazla dayanamaz ve ölür. Apollon, sevgisi yüzünden ölen ve güneşin parlak ışıklarını göremeyecek olan Klytie’nin naaşını “Heliotrope” yani “Gün Çiçeği”ne dönüştürmüştür. Gün Çiçeği Apollon’a sevgisini o ne tarafa giderse yüzünü o tarafa döndürerek hala gösterir. Ancak aşkına karşılık bulamadığı için hala boynu büküktür.</p>
<div id="attachment_3438" class="wp-caption alignright" style="width: 360px"><img class="size-medium wp-image-3438" title="&quot;Demeter&quot; Dijital Fotoğraf, 127x200 cm, 2005" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/04/11e-350x233.jpg" alt="&quot;Demeter&quot; Dijital Fotoğraf, 127x200 cm, 2005" width="350" height="233" /><p class="wp-caption-text">&quot;Demeter&quot; Dijital Fotoğraf, 127x200 cm, 2005</p></div>
<p>Yine aşk-insan ve doğa üzerine olan Demeter (Ceres)’in öyküsü İ.Ö. sekizinci yüzyılın sonlarında yayılan bir Hymnos’da anlatılmıştır. Bereket Tanrısı olarak bilinen Demeter’in Persephone isimli kızı arkadaşlarıyla çiçek toplarken farkında olmadan onlardan uzaklaşır. Nergis çiçeğini koparmak için eğildiğinde yer yarılır ve Yeraltı Tanrısı Demeter’i yeraltına kaçırır. Yeraltına inerken kızın çığlıkları derinliklerden yansıyarak annesine kadar ulaşır. Kızını yitiren Demeter yeryüzüne verdiği tüm armağanları topraktan çekip alır. Yeşil çimenler, çiçekler, toprak buzla kaplanır ve donmuş bir bozkıra dönüşür.</p>
<p>Bereketsiz geçen o yıl toprak bir şey vermez. Bütün insanların açlıktan öleceğini düşünen Zeus, tanrıları Demeter’e göndererek bu öfkesinden vazgeçmesini ister. Ancak Demeter; kızını görünceye değin toprak, hiçbir ürün vermeyecektir. Zeus Hermes’i yeraltına göndererek kızının Demeter’e geri verilmesini ister. Hermes artık ölüler kralının karısı olan mutsuz Persephone için izin ister. Kocası, Zeus’un isteğini yerine getirmek zorunda olduğunu bilmektedir ancak karısının yeraltına yeniden dönmesini sağlamak için ona bir nar tanesi yedirir. Annesinin tapınağına dönen kız olup bitenleri anlatırken kocasının yedirdiği nar tanesini söylediğinde Demeter kızının yine yeraltı tanrısına döneceğini anlar. Zeus kendi öz anası en yaşlı tanrıça Rhea’yı Demeter’e gönderir. Rhea Demeter’e onu Zeus’un yeniden tanrılar ülkesine çağırdığını, kızının ise yılın üçte birinde karanlıklar ülkesinde olup üçte ikisinde yanında olabileceğini, insanlara sadece onun verebileceği bereketi ve yaşamı artık vermesini istediğini söyler. Bu isteğe karşı koymayan Demeter toprağı, köyleri, çimenlere meyve ve parlak çiçeklere boğar. Her yılın üçte birini ölü geçiren Persophone ayağını kuru, çorak topraklara bastığında bahar gelir, çiçekler açar. Sappho bunu: “Çiçekli baharın adımlarını duydum.” diyerek dile getirmektedir.</p>
<p>Yine Yunan Mitolojisinde Hesiodos’a göre, Eros’un varoluş sıralamasında Khaos’tan sonra gelmesi ilginçtir. Özellikle Theogonia’da Eros’un doğuşunu anlatan bölümde ‘aşk’ duygusuyla ilgili çözümlemelerin ilki oluşu da ilgi çekicidir. Batı dillerinde amour olarak geçen, Romalılar’ın “Amor” dedikleri kelime buradan gelmektedir. Afrodit’in oğlu olduğu düşünülen Eros heykeltıraşlar tarafından ise kanatlı delikanlı olarak canlandırılmıştır. Mistik bir akım olan Orfizm’de de Eros’un evren ile birlikte Khaos’tan çıktığına inanılmaktadır.</p>
<div id="attachment_3439" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><img class="size-medium wp-image-3439" title="&quot;İsimsiz&quot; Dijital Fotoğraf, 190x127 cm, 2005" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/04/13e-200x300.jpg" alt="&quot;İsimsiz&quot; Dijital Fotoğraf, 190x127 cm, 2005" width="200" height="300" /><p class="wp-caption-text">&quot;İsimsiz&quot; Dijital Fotoğraf, 190x127 cm, 2005</p></div>
<p>Antik çağın filozoflarından Empedokles ise ‘Aşk’ı Afrodit’le eşdeğer tutmaktadır ve toprak, su, ateş, hava olan dört unsur üzerinde etkili bu iki zıt elemandan biri olarak felsefenin temeline yerleştirir. Bunların birisi birleşme prensibi ‘Aşk’, diğer eleman ayrılık ise  “Nefret”tir. Dört elemanın bu iki zıt kuvvetin etkisiyle çatışması ya da ayrılması ise evrenin meydana gelmesini sağlamıştır. Empedokles’e göre sonuncu günde, bugün ayrı duran evrenin dört kümesinin tekrar birleşmelerini sağlayacak tek neden ‘Aşk’ın hâkim geleceğidir.</p>
<p>Aristo, aşkı “aşırı sevgi” olarak tanımlamıştır.Sevgi kavramını yücelterek farklı bir konuma yerleştirmeye çalışan filozoflardan Eflatun, sevgi duygusunu derinlemesine çözümlemeyi ilk deneyen filozoftur. Eflatun’a göre güzel bedenler daima birbirlerine benzemektedirler. İnsan, bu gerçeği kavradığında tek bir bedene olan ilgi ortadan kalkacak ve ruh güzelliğini anlayarak tüm güzelliklerin asıl kaynağını aramaya başlayacaktır. Bu düşünce biçimi geçici güzelliklere değil, güzellik idea’sına duyulan yüce aşkın ifadesidir.</p>
<p>Ortaçağda Müslüman ve Hıristiyan filozoflar, Eflatun’un aşkla ilgili görüşlerini benimsemişler ve kendi inançlarının süzgecinden geçirerek yeniden yorumlamışlardır.</p>
<p>İlk İslam sufileri ve filozofları da Kur’an-ı Kerim’de geçmeyen ‘aşk’ kelimesi yerine “hub” ya da “muhabbet” kelimelerini kullanmışlardır. Aslında aşk, İslam kültür çevresinde öncelikle Tasavvuf felsefesinde ortaya çıkmıştır. Tasavvuf anlayışına göre Tanrı evreni tanınması ya da güzelliğini seyretmeyi sevdiği için yaratmıştır. Bu nedenle evrenin varoluş nedeni, bilgi ve sevgidir. Evren, Tanrı’nın güzelliklerini yansıtan bir aynadır. Güzele âşık olan insan aslında Tanrı’nın güzelliğine âşık olmaktadır. Oysa güzelliğe duyulan aşk geçicidir. Güzelden güzele geçen âşık sonunda insanlığa ve evrene ulaşır. Sevgili sadece bir simgedir. Âşık yaratılanı sevmekten, yaratanı sevmeye, geçici aşktan gerçek Tanrı aşkına yönelir.</p>
<p>Mevlana’ya göre insanın evrende kendi anlamını gerçekleştirmesini “Aşk” sağlar. Evren ise Tanrı’nın bir yansımasıdır ve bunun nedeni yine AŞK’tır. İnsan da Tanrı’nın aşkının yansıması olarak aşk-aşık ve aşık olunandır. Mevlana’nın sembollerle anlattığı, sonsuz aşkınlıkta metafiziksel bir yaklaşımdır. Birbirine zıt iki duygu, ayrık ve birliktelik birbirlerinden doğar. Ayrılık acısını yaşayan birlikteliğe bir umut besleyerek ona yönelir. “Sema”da kendi etrafında dönen semazenin aslında içindeki Aşk’ın etrafında döndüğü düşünülebilinir.</p>
<p>İnsan varoluş sorununa yanıt ararken zaman zaman dini felsefelere de dayanmıştır.</p>
<p>Çağımızda özellikle doğu felsefesine artan ilgi de kuşkusuz rastlantı değildir.</p>
<p>Hümanizm ve bütünün mutluluğu noktasında birleşen Hint, Hıristiyan mistisizmi, Budizm ve Tasavvuf inanışlarında Tanrı, insan ruhu, yaşam, ölüm, doğa ve olayların mistik açıdan ele alınış biçimleri benzerlikler göstermektedir.</p>
<p>Bu bağlamda, içsel enerjiyi açığa çıkarabilmenin yollarını arayan insan varlığı sanatın da özüdür. İnsanın iç yaşantısındaki çalkantılar, huzursuzluklar ve değişimler dolayısıyla sanatı da etkilemektedir. Özellikle bazı sanatçıların yapıtlarında da görüldüğü gibi maneviyatçılığın ağır bastığı, sanatçının hayal gücüne yöneldiği gözlenmektedir. Mark Tobey, Mark Rothko, Ad Reinhardt gibi örneklenebilecek bazı sanatçılar zaman zaman Uzak Doğu felsefesine ilgi duymuşlar; bazıları Zen Budist manastırlarında kalmışlar ve Hint, Budist, İslam gibi birçok din ve kültürden etkilenmişlerdir.</p>
<p>Sanatçının tinselliğe duyduğu ilginin arkasında evrenin derinliğine ya da varlıkta derinliğe ulaşabilme istenci yatmaktadır. Ancak burada sözü edilen Tanrı düşüncesi değil insana dair olan “tin” yani, yine insanın özüdür.</p>
<p>Bergson’a göre sanat, zihnin ya da tinin, şeylerin görünüşünden öte asıl temeldeki kaynağına, evrendeki elemanların niteliksel sürelerine dönmek için yaptığı bir sapmadır. Gerçekliği bilme yetisini “sezgi” olarak adlandıran Bergson için gerçeklik maddi doğa değil, ruhsal doğadır.</p>
<p>“Doğayla bizim aramıza kendimizle kendi bilincimiz arasına, insanların çoğu için kalın, sanatçı ve şairler için ise ince, adeta şeffaf bir perde gerilmiş gibidir.” “…Algı her yönü duyu dediğimiz şeye karşılık olduğundan sanatçı da sanata bu yüzden duygularından ancak biriyle ve yalnız onunla bağlıdır. Sanatların daha baştan çeşitli olmaları da bundan ileri geldiği gibi, onlara olan yatkınlıkların ayrılığı da buradan kaynaklanır. (Bergson, 1989)</p>
<p>Homeros’a göre güzelliğin kaynağı doğadır. Evren karşısında nesneler arası ilişkiyi yeniden kurmaya çalışan sanatçının öznelliği ise yine sanatçının kendini açığa vuracağı nesneleri ya da sembolleri seçmesidir. Kendi düşünce, duygu ve düş gücüne göre imgeleri oluşturan sanatçı içsel isteğini, belki de aşkını yansıtabileceği formları seçerek yapıtını ruhunun kurallarına göre oluşturur.</p>
<p>İnsanın doğayı değiştirebilmesi ve ona yeni biçimler ekleyebilmesi ancak sanatsal bir kurguyla olasıdır. Bu çabanın sonu insanın yarattığı biçimler evrenidir. İnsan ve doğa arasındaki her yeni ilişki aynı zamanda insanın doğayla olan bütün diyalektik ilişkilerinin de ifadesidir. Doğa, insan ya da sanatsal kurgu “diyalektik” açıdan farklılıklar taşısa da, gerçekte derin bir birlik içindedirler.</p>
<p>Nesnelerin, olguların nasıl ve neden olduklarını açıklayan bilimlerin kendi konu alanlarını ilgilendiren tanımlara baktığımızda hiçbir biçim ya da olgunun tek başına tanımlanmadığını, herhangi bir şeyin ancak bir başka nesne ile ilişkisine göre açıklandığını görürüz. Bildiğimiz her şey bir ilişki, bir birleşme ürünüdür. Yani, neden-sonuç ilişkisine bağlıdır. Sanat ve doğa arasında “ diyalektik” bir ilişki vardır. İnsan doğayı anladıkça, doğayı ve nesneleri farklı algılayacak, bunun sonucunda da sanatta üreteceği yeni biçimleri doğaya eklemeye devam edecektir.</p>
<p>Sanatçı doğadan alımlanan diyalektik ilişkiyi kendi varoluş evrenine taşırken, bir bilim insanının ölçülebilir, deneylenebilir, üretimini gerçekleştirmez. Sanatçı bu ilişkileri öznel yaratımın insanlaştırma duyumsallığını önde tutar. Sanatın evreni, ne doğanın ne de toplumun doğrudan realitesini taşır. O, doğanın ve toplumun diyalektik gerçeğinden yola çıkıp, karşıtların çatışmasını olumlu bir gelişme ile sonlandırır. Sanat, diyalektik bir ilişkiden doğar, bu yasalardan bağımsız değildir. Sanatçı, sadece doğa karşısında değil, kendisi ile çatışmasından ortaya çıkan, yaratım potansiyeli ile de üretir. Sanatçı bu durumda düşsel gücünün yoğunlaşması sonucu, imgesel biçimleri kullanarak, biçimlere anlam yükleyerek doğa ile yakınlığını korur.</p>
<p>Doğaya bakış biçimindeki ayrımlar, sanat anlayışlarındaki ayrımlara da işaret eder. Doğa, mistik bir bakış açısı için sezgisel bir kavrayışla görünenden yani maddeden yola çıkıp madde ötesine ulaşma olanağı tanır. Bir realist için doğa, görünen gerçeğin tanımlanması için çıkış noktasıdır. Bir idealist için ise doğa, olabilenden olası kusursuzluğa açılan kapıların anahtarını taşırken, bir romantik için kendi duygularının yansısının saklı olduğu gizemli evrendir.</p>
<p>Doğanın maddesel nesneler alanı olarak bilimsel ve felsefi anlamda bir gerçekliği vardır. İnsan için vazgeçilmez yaşam kaynağı doğa bu bağlamda; insanın kendi bireysel varlık gerçekliğini ortaya koyma çabasını desteklerken, sanatçının ilk estetik ve “aşk” gibi duygu arayışlarının da alanı olmuştur. Duyarlı tutum doğaya kendini, dileklerini, öngörülerini, kaygılarını, bunalımlarını, özlemlerini yansıtır; gerçekçi dünyadaki bütünsellikte kendini bütünün bir parçası ama özellikle bir parçası olarak araştırır. Her sanatçı, doğayı kendi bilincine, kendi kişisel tarihinin özelliklerine göre anlamlandırırken; onda güzeli aşkla gören kişidir. Bu da aslında sanatçının doğaya kendisini yansıttığını ya da imgelerinin karşılığını yine doğada arayarak anlam yüklediğini göstermektedir.</p>
<p>Sanatçı kimi zaman aşkın büyüsü içinde yaşar. Görünenle kendi arasındaki roller sürekli yer değiştirir. Bu nedenle çoğu ressam şeylerin kendilerine baktığını dile getirmişlerdir. Klee’nin ardından Andre Marchand şöyle der: “Bir ormanda, birçok kez, ormana kendimin bakmadığını hissettiğim olmuştur. Kimi günler ağaçların bana baktığını, bana konuştuğunu hissettim… Ben oradaydım, dinliyordum… Bence ressam evren tarafından delinmelidir, onu delmek istememelidir… Ben içten batmış, gömülmüş olmayı beklemekteyim. Belki de ortaya çıkmak için resim yapıyorum…” (Ponty, 1996)</p>
<p>Doğa sanatçı için dolaylı ya da dolaysız anlatım olanakları sunan en önemli referanstır. Sanatçının yaşamındaki var olma nedenlerini anlamlandırabilmesinin bir yolu da doğaya ya da doğanın herhangi bir nesnesine duyduğu aşkla mümkün olabilir. Bu aşkı yansıtabilmesi ise yine sanatla olasıdır.</p>
<p>Bu bağlamda sanatın doğayı taklit etmediği, ondan üstün, onu aşan bir şey olduğu düşüncesinden hareketle, sanatçının aşkına dair imgelerini yüklediği ve kendisine sonsuz kaynaklar sunan yine doğadır. Evrene sürekli yeni imgeler yükleyen sanatçı, yarattığı evrenin de ilk ve gizemli anlarının tek tanığıdır.</p>
<p>Yürekteki sıçramaların, geri kaçışların, bilinmeyenlerin ve belirsizliklerin anlatım dili sanatı yaratan sanatçı, tüm içsel sarsıntılarıyla devinen bir aşıktır doğa karşısında.</p>
<p><strong>KAYNAKÇA</strong></p>
<p>1. AYVAZOĞLU Beşir               &#8211;          Aşk Estetiği, Kültür Serisi 71, Yayın</p>
<p>No:258 syf. 59-64</p>
<p>Birlik Yayınları 1997 İSTANBUL</p>
<p>2. BAYRAKTAR Fulya               &#8211;         “Hz.Mevlana’da Aşk Ya da Bir Aşk Varlığı Olarak</p>
<p>İnsan”,Yayınlanmamış Konferans Metni,</p>
<p>Celal Bayar Üniversitesi Aralık 2009 MANİSA</p>
<p>3. BERGSON Henry                    &#8211;          GÜLME, MEB Yay. , İSTANBUL s.99-102</p>
<p>4. BERGSON Henry                    &#8211;          Aynı Yapıt. s.105-106</p>
<p>5. BERGSON Henry                    &#8211;          Oevres, Edition du Centenaire, PUF,</p>
<p>Paris, 1963, s.483 vd.</p>
<p>6. CAN Şefik                                &#8211;          Klasik Yunan Mitolojisi s. 60-61</p>
<p>İnkilap Kitabevi 4. Basım İSTANBUL</p>
<p>7. CEVİZCİ Ahmet                      &#8211;          Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yay. İSTANBUL 2000</p>
<p>8. DOYRAN E. Yıldız                  &#8211;        “Doğanın Biçimleniş Yasaları Bağlamında Sanatsal</p>
<p>Kurgu”, H.Ü. Sos.Bil.Enst. Yayınlanmamış Sanatta</p>
<p>Yeterlik Tezi, Nisan 2002,ANKARA</p>
<p>9. FAURE Elie                              &#8211;          Rönesans Sanatı, Çev. =Bertan Onaran sf.15,</p>
<p>Zigana Yay.  Sanat –1 2008, İSTANBUL</p>
<p>10. GÖKÇE KARASU Nurdan    &#8211;         “Renk ve Işık ile Tinsel ve Düşünsel Mekanlar</p>
<p>Yaratma” H.Ü.Sos.Bil.Enst. Yayınlanmamış</p>
<p>Sanatta Yeterlik Tezi, Mayıs 2004</p>
<p>11. HAMİLTON Edith                 &#8211;          Mitologya (Mithology) Çeviren : Ülkü Tamer, Varlık</p>
<p>Yay. : 475,  9.Basım : 1997 İSTANBUL</p>
<p>12. KANDINSKY Vasilly            &#8211;         “ Art Book; Kandinsky – Soyut Sanatın Öncüsü”,</p>
<p>Dost Kitabevi Yayınları, Ed. Fisun Demir, 1999, 48</p>
<p>13. NIETZSCHE Friedrich          &#8211;          “Musikinin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu”</p>
<p>Tercüme Dergisi, 1940, C. I, S.3 Ayrıca bkz.</p>
<p>Ionna Kuçuradi, Sanata Felsefeyle Bakmak, s.23</p>
<p>14. PALA İskender                      &#8211;            Kitab-ı Aşk, Alfa Yay. Edebiyat Güncel 22, sf. 27,</p>
<p>2005 İSTANBUL</p>
<p>15. PONTY Maurice Merleau     &#8211;            Göz ve Tin, sf. 41-42 Metis Yay. İSTANBUL 1996</p>
<blockquote>
<p style="text-align: left;"><em> <strong>Bu Yazı İlk Olarak rh+artmagazine Dergisi&#8217;nin Şubat Sayısında Yayınlanmıştır.</strong></em></p>
<p style="text-align: left;">
</blockquote>
<p style="text-align: left;"><strong><a href="http://rhartmagazine.com">www.rhartmagazine.com</a></strong></p>
<div id="_mcePaste" style="position: absolute; left: -10000px; top: 0px; width: 1px; height: 1px; overflow: hidden;"><!--[if gte mso 9]><xml> <w:WordDocument> <w:View>Normal</w:View> <w:Zoom>0</w:Zoom> <w:HyphenationZone>21</w:HyphenationZone> <w:PunctuationKerning /> <w:ValidateAgainstSchemas /> <w:SaveIfXMLInvalid>false</w:SaveIfXMLInvalid> <w:IgnoreMixedContent>false</w:IgnoreMixedContent> <w:AlwaysShowPlaceholderText>false</w:AlwaysShowPlaceholderText> <w:Compatibility> <w:BreakWrappedTables /> <w:SnapToGridInCell /> <w:WrapTextWithPunct /> <w:UseAsianBreakRules /> <w:DontGrowAutofit /> </w:Compatibility> <w:BrowserLevel>MicrosoftInternetExplorer4</w:BrowserLevel> </w:WordDocument> </xml><![endif]--><!--[if gte mso 9]><xml> <w:LatentStyles DefLockedState="false" LatentStyleCount="156"> </w:LatentStyles> </xml><![endif]--><!--[if !mso]><span class="mceItemObject"   classid="clsid:38481807-CA0E-42D2-BF39-B33AF135CC4D" id=ieooui></span> <mce:style><!  st1:*{behavior:url(#ieooui) } --> <!--[endif]--><!--  /* Style Definitions */  p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal 	{mso-style-parent:""; 	margin:0cm; 	margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:12.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 	{size:595.3pt 841.9pt; 	margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; 	mso-header-margin:35.4pt; 	mso-footer-margin:35.4pt; 	mso-paper-source:0;} div.Section1 	{page:Section1;} --><!--[if gte mso 10]> <mce:style><!   /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable 	{mso-style-name:"Normal Tablo"; 	mso-tstyle-rowband-size:0; 	mso-tstyle-colband-size:0; 	mso-style-noshow:yes; 	mso-style-parent:""; 	mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; 	mso-para-margin:0cm; 	mso-para-margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:10.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-ansi-language:#0400; 	mso-fareast-language:#0400; 	mso-bidi-language:#0400;} --> <!--[endif]--></p>
<p class="MsoNormal"><strong>SANATÇI’YA DAİR BİR SERÜVEN</strong></p>
<p class="MsoNormal">
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 283.2pt;">
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 283.2pt;"><span> </span>“Aşksız yaşama ki ölü olmayasın,</p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 247.8pt; text-indent: 35.4pt;"><span> </span>Aşkla öl ki diri olasın.”</p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 247.8pt; text-indent: 35.4pt;"><span> </span><span> </span>Mevlana</p>
<p class="MsoNormal">
<p class="MsoNormal"><strong>* E. Yıldız Doyran / yildizdoyran@gmail.com </strong></p>
<p class="MsoNormal">
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">“Aşk” insanı doğadaki herhangi bir nesneye, bir varlığa ya da evrensel bir değere bağlayan tutkudur. Kavram olarak “Aşk” felsefeye din yoluyla, özellikle Tanrı’nın yarattığı varlığın bütününü seven en yüce güç olduğu düşünülmeye başlandığında girmiştir. Günümüze kadar aşkın konusu doğa, doğa nesneleri, sevgili ya da Tanrı olmuştur. Aziz Augustinus’a göre insan fiziki varlıkları, maddeyi, başkalarını hatta kendisini bile sevebilir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Doğu ülkelerinde Aşk (Işk) kelimesinin başka bir sözlük anlamı ise “sarmaşık” tır. Bahçeye düşen sarmaşık bitkisinin tohumu zamanla nasıl bahçeyi sararsa, kalbe düşen aşk tohumu da insan bedenini sararak yayılır. Sarmaşığın en önemli özelliği, sarıldığı ağacı içeriden kurutması ve zamanla ağacın ömrünü sonlandırmasıdır. Dıştan görünen aşktır (sarmaşıktır) ancak ağaç ya da beden dışarıyı göremez hatta görmek istemez.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Aşkla ilgili anlatımların en güzelleri mitolojilerdedir. Özellikle klasik Yunan mitolojisindeki öykülere bakıldığında aşk-doğa-doğaüstü güçler ve insan üzerine tasavvurların önemini anlamak mümkündür.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">(Heliotrope) “Gün Çiçeği” mitine göre, Okeanos’un kızı Klytie’yi, Tanrı Apollon bir gün dere kenarında görür ve aşık olur. Yakışıklı Apollon kızı kolayca elde eder. Ancak Klytie’nin fazla sevgisi zamanla Apollon’u bıktırır ve araları açılır. Apollon’un kendisinden soğuduğunu anlayan kız bu acıya daha fazla dayanamaz ve ölür. Apollon, sevgisi yüzünden ölen ve güneşin parlak ışıklarını göremeyecek olan Klytie’nin naaşını “Heliotrope” yani “Gün Çiçeği”ne dönüştürmüştür. Gün Çiçeği Apollon’a sevgisini o ne tarafa giderse yüzünü o tarafa döndürerek hala gösterir. Ancak aşkına karşılık bulamadığı için hala boynu büküktür.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Yine aşk-insan ve doğa üzerine olan Demeter (Ceres)’in öyküsü İ.Ö. sekizinci yüzyılın sonlarında yayılan bir Hymnos’da anlatılmıştır. Bereket Tanrısı olarak bilinen Demeter’in Persephone isimli kızı arkadaşlarıyla çiçek toplarken farkında olmadan onlardan uzaklaşır. Nergis çiçeğini koparmak için eğildiğinde yer yarılır ve Yeraltı Tanrısı Demeter’i yeraltına kaçırır. Yeraltına inerken kızın çığlıkları derinliklerden yansıyarak annesine kadar ulaşır. Kızını yitiren Demeter yeryüzüne verdiği tüm armağanları topraktan çekip alır. Yeşil çimenler, çiçekler, toprak buzla kaplanır ve donmuş bir bozkıra dönüşür.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Bereketsiz geçen o yıl toprak bir şey vermez. Bütün insanların açlıktan öleceğini düşünen Zeus, tanrıları Demeter’e göndererek bu öfkesinden vazgeçmesini ister. Ancak Demeter; kızını görünceye değin toprak, hiçbir ürün vermeyecektir. Zeus Hermes’i yeraltına göndererek kızının Demeter’e geri verilmesini ister. Hermes artık ölüler kralının karısı olan mutsuz Persephone için izin ister. Kocası, Zeus’un isteğini yerine getirmek zorunda olduğunu bilmektedir ancak karısının yeraltına yeniden dönmesini sağlamak için ona bir nar tanesi yedirir. Annesinin tapınağına dönen kız olup bitenleri anlatırken kocasının yedirdiği nar tanesini söylediğinde Demeter kızının yine yeraltı tanrısına döneceğini anlar. Zeus kendi öz anası en yaşlı tanrıça Rhea’yı Demeter’e gönderir. Rhea Demeter’e onu Zeus’un yeniden tanrılar ülkesine çağırdığını, kızının ise yılın üçte birinde karanlıklar ülkesinde olup üçte ikisinde yanında olabileceğini, insanlara sadece onun verebileceği bereketi ve yaşamı artık vermesini istediğini söyler. Bu isteğe karşı koymayan Demeter toprağı, köyleri, çimenlere meyve ve parlak çiçeklere boğar. Her yılın üçte birini ölü geçiren Persophone ayağını kuru, çorak topraklara bastığında bahar gelir, çiçekler açar. Sappho bunu: “Çiçekli baharın adımlarını duydum.” diyerek dile getirmektedir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Yine Yunan Mitolojisinde Hesiodos’a göre, Eros’un varoluş sıralamasında Khaos’tan sonra gelmesi ilginçtir. Özellikle Theogonia’da Eros’un doğuşunu anlatan bölümde ‘aşk’ duygusuyla ilgili çözümlemelerin ilki oluşu da ilgi çekicidir. Batı dillerinde amour olarak geçen, Romalılar’ın “Amor” dedikleri kelime buradan gelmektedir. Afrodit’in oğlu olduğu düşünülen Eros heykeltıraşlar tarafından ise kanatlı delikanlı olarak canlandırılmıştır. Mistik bir akım olan Orfizm’de de Eros’un evren ile birlikte Khaos’tan çıktığına inanılmaktadır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Antik çağın filozoflarından Empedokles ise ‘Aşk’ı Afrodit’le eşdeğer tutmaktadır ve toprak, su, ateş, hava olan dört unsur üzerinde etkili bu iki zıt elemandan biri olarak felsefenin temeline yerleştirir. Bunların birisi birleşme prensibi ‘Aşk’, diğer eleman ayrılık ise<span> </span>“Nefret”tir. Dört elemanın bu iki zıt kuvvetin etkisiyle çatışması ya da ayrılması ise evrenin meydana gelmesini sağlamıştır. Empedokles’e göre sonuncu günde, bugün ayrı duran evrenin dört kümesinin tekrar birleşmelerini sağlayacak tek neden ‘Aşk’ın hâkim geleceğidir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Aristo, aşkı “aşırı sevgi” olarak tanımlamıştır.Sevgi kavramını yücelterek farklı bir konuma yerleştirmeye çalışan filozoflardan Eflatun, sevgi duygusunu derinlemesine çözümlemeyi ilk deneyen filozoftur. Eflatun’a göre güzel bedenler daima birbirlerine benzemektedirler. İnsan, bu gerçeği kavradığında tek bir bedene olan ilgi ortadan kalkacak ve ruh güzelliğini anlayarak tüm güzelliklerin asıl kaynağını aramaya başlayacaktır. Bu düşünce biçimi geçici güzelliklere değil, güzellik idea’sına duyulan yüce aşkın ifadesidir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Ortaçağda Müslüman ve Hıristiyan filozoflar, Eflatun’un aşkla ilgili görüşlerini benimsemişler ve kendi inançlarının süzgecinden geçirerek yeniden yorumlamışlardır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">İlk İslam sufileri ve filozofları da Kur’an-ı Kerim’de geçmeyen ‘aşk’ kelimesi yerine “hub” ya da “muhabbet” kelimelerini kullanmışlardır. Aslında aşk, İslam kültür çevresinde öncelikle Tasavvuf felsefesinde ortaya çıkmıştır. Tasavvuf anlayışına göre Tanrı evreni tanınması ya da güzelliğini seyretmeyi sevdiği için yaratmıştır. Bu nedenle evrenin varoluş nedeni, bilgi ve sevgidir. Evren, Tanrı’nın güzelliklerini yansıtan bir aynadır. Güzele âşık olan insan aslında Tanrı’nın güzelliğine âşık olmaktadır. Oysa güzelliğe duyulan aşk geçicidir. Güzelden güzele geçen âşık sonunda insanlığa ve evrene ulaşır. Sevgili sadece bir simgedir. Âşık yaratılanı sevmekten, yaratanı sevmeye, geçici aşktan gerçek Tanrı aşkına yönelir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Mevlana’ya göre insanın evrende kendi anlamını gerçekleştirmesini “Aşk” sağlar. Evren ise Tanrı’nın bir yansımasıdır ve bunun nedeni yine AŞK’tır. İnsan da Tanrı’nın aşkının yansıması olarak aşk-aşık ve aşık olunandır. Mevlana’nın sembollerle anlattığı, sonsuz aşkınlıkta metafiziksel bir yaklaşımdır. Birbirine zıt iki duygu, ayrık ve birliktelik birbirlerinden doğar. Ayrılık acısını yaşayan birlikteliğe bir umut besleyerek ona yönelir. “Sema”da kendi etrafında dönen semazenin aslında içindeki Aşk’ın etrafında döndüğü düşünülebilinir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">İnsan varoluş sorununa yanıt ararken zaman zaman dini felsefelere de dayanmıştır.</p>
<p class="MsoNormal">Çağımızda özellikle doğu felsefesine artan ilgi de kuşkusuz rastlantı değildir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Hümanizm ve bütünün mutluluğu noktasında birleşen Hint, Hıristiyan mistisizmi, Budizm ve Tasavvuf inanışlarında Tanrı, insan ruhu, yaşam, ölüm, doğa ve olayların mistik açıdan ele alınış biçimleri benzerlikler göstermektedir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Bu bağlamda, içsel enerjiyi açığa çıkarabilmenin yollarını arayan insan varlığı sanatın da özüdür. İnsanın iç yaşantısındaki çalkantılar, huzursuzluklar ve değişimler dolayısıyla sanatı da etkilemektedir. Özellikle bazı sanatçıların yapıtlarında da görüldüğü gibi maneviyatçılığın ağır bastığı, sanatçının hayal gücüne yöneldiği gözlenmektedir. Mark Tobey, Mark Rothko, Ad Reinhardt gibi örneklenebilecek bazı sanatçılar zaman zaman Uzak Doğu felsefesine ilgi duymuşlar; bazıları Zen Budist manastırlarında kalmışlar ve Hint, Budist, İslam gibi birçok din ve kültürden etkilenmişlerdir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Sanatçının tinselliğe duyduğu ilginin arkasında evrenin derinliğine ya da varlıkta derinliğe ulaşabilme istenci yatmaktadır. Ancak burada sözü edilen Tanrı düşüncesi değil insana dair olan “tin” yani, yine insanın özüdür.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Bergson’a göre sanat, zihnin ya da tinin, şeylerin görünüşünden öte asıl temeldeki kaynağına, evrendeki elemanların niteliksel sürelerine dönmek için yaptığı bir sapmadır. Gerçekliği bilme yetisini “sezgi” olarak adlandıran Bergson için gerçeklik maddi doğa değil, ruhsal doğadır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">“Doğayla bizim aramıza kendimizle kendi bilincimiz arasına, insanların çoğu için kalın, sanatçı ve şairler için ise ince, adeta şeffaf bir perde gerilmiş gibidir.” “…Algı her yönü duyu dediğimiz şeye karşılık olduğundan sanatçı da sanata bu yüzden duygularından ancak biriyle ve yalnız onunla bağlıdır. Sanatların daha baştan çeşitli olmaları da bundan ileri geldiği gibi, onlara olan yatkınlıkların ayrılığı da buradan kaynaklanır. (Bergson, 1989)</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Homeros’a göre güzelliğin kaynağı doğadır. Evren karşısında nesneler arası ilişkiyi yeniden kurmaya çalışan sanatçının öznelliği ise yine sanatçının kendini açığa vuracağı nesneleri ya da sembolleri seçmesidir. Kendi düşünce, duygu ve düş gücüne göre imgeleri oluşturan sanatçı içsel isteğini, belki de aşkını yansıtabileceği formları seçerek yapıtını ruhunun kurallarına göre oluşturur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">İnsanın doğayı değiştirebilmesi ve ona yeni biçimler ekleyebilmesi ancak sanatsal bir kurguyla olasıdır. Bu çabanın sonu insanın yarattığı biçimler evrenidir. İnsan ve doğa arasındaki her yeni ilişki aynı zamanda insanın doğayla olan bütün diyalektik ilişkilerinin de ifadesidir. Doğa, insan ya da sanatsal kurgu “diyalektik” açıdan farklılıklar taşısa da, gerçekte derin bir birlik içindedirler.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Nesnelerin, olguların nasıl ve neden olduklarını açıklayan bilimlerin kendi konu alanlarını ilgilendiren tanımlara baktığımızda hiçbir biçim ya da olgunun tek başına tanımlanmadığını, herhangi bir şeyin ancak bir başka nesne ile ilişkisine göre açıklandığını görürüz. Bildiğimiz her şey bir ilişki, bir birleşme ürünüdür. Yani, neden-sonuç ilişkisine bağlıdır. Sanat ve doğa arasında “ diyalektik” bir ilişki vardır. İnsan doğayı anladıkça, doğayı ve nesneleri farklı algılayacak, bunun sonucunda da sanatta üreteceği yeni biçimleri doğaya eklemeye devam edecektir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Sanatçı doğadan alımlanan diyalektik ilişkiyi kendi varoluş evrenine taşırken, bir bilim insanının ölçülebilir, deneylenebilir, üretimini gerçekleştirmez. Sanatçı bu ilişkileri öznel yaratımın insanlaştırma duyumsallığını önde tutar. Sanatın evreni, ne doğanın ne de toplumun doğrudan realitesini taşır. O, doğanın ve toplumun diyalektik gerçeğinden yola çıkıp, karşıtların çatışmasını olumlu bir gelişme ile sonlandırır. Sanat, diyalektik bir ilişkiden doğar, bu yasalardan bağımsız değildir. Sanatçı, sadece doğa karşısında değil, kendisi ile çatışmasından ortaya çıkan, yaratım potansiyeli ile de üretir. Sanatçı bu durumda düşsel gücünün yoğunlaşması sonucu, imgesel biçimleri kullanarak, biçimlere anlam yükleyerek doğa ile yakınlığını korur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Doğaya bakış biçimindeki ayrımlar, sanat anlayışlarındaki ayrımlara da işaret eder. Doğa, mistik bir bakış açısı için sezgisel bir kavrayışla görünenden yani maddeden yola çıkıp madde ötesine ulaşma olanağı tanır. Bir realist için doğa, görünen gerçeğin tanımlanması için çıkış noktasıdır. Bir idealist için ise doğa, olabilenden olası kusursuzluğa açılan kapıların anahtarını taşırken, bir romantik için kendi duygularının yansısının saklı olduğu gizemli evrendir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Doğanın maddesel nesneler alanı olarak bilimsel ve felsefi anlamda bir gerçekliği vardır. İnsan için vazgeçilmez yaşam kaynağı doğa bu bağlamda; insanın kendi bireysel varlık gerçekliğini ortaya koyma çabasını desteklerken, sanatçının ilk estetik ve “aşk” gibi duygu arayışlarının da alanı olmuştur. Duyarlı tutum doğaya kendini, dileklerini, öngörülerini, kaygılarını, bunalımlarını, özlemlerini yansıtır; gerçekçi dünyadaki bütünsellikte kendini bütünün bir parçası ama özellikle bir parçası olarak araştırır. Her sanatçı, doğayı kendi bilincine, kendi kişisel tarihinin özelliklerine göre anlamlandırırken; onda güzeli aşkla gören kişidir. Bu da aslında sanatçının doğaya kendisini yansıttığını ya da imgelerinin karşılığını yine doğada arayarak anlam yüklediğini göstermektedir.</p>
<p>Sanatçı kimi zaman aşkın büyüsü içinde yaşar. Görünenle kendi arasındaki roller sürekli yer değiştirir. Bu nedenle çoğu ressam şeylerin kendilerine baktığını dile getirmişlerdir. Klee’nin ardından Andre Marchand şöyle der: “Bir ormanda, birçok kez, ormana kendimin bakmadığını hissettiğim olmuştur. Kimi günler ağaçların bana baktığını, bana konuştuğunu hissettim… Ben oradaydım, dinliyordum… Bence ressam evren tarafından delinmelidir, onu delmek istememelidir… Ben içten batmış, gömülmüş olmayı beklemekteyim. Belki de ortaya çıkmak için resim yapıyorum…” (Ponty, 1996)<br />
Doğa sanatçı için dolaylı ya da dolaysız anlatım olanakları sunan en önemli referanstır. Sanatçının yaşamındaki var olma nedenlerini anlamlandırabilmesinin bir yolu da doğaya ya da doğanın herhangi bir nesnesine duyduğu aşkla mümkün olabilir. Bu aşkı yansıtabilmesi ise yine sanatla olasıdır.<br />
Bu bağlamda sanatın doğayı taklit etmediği, ondan üstün, onu aşan bir şey olduğu düşüncesinden hareketle, sanatçının aşkına dair imgelerini yüklediği ve kendisine sonsuz kaynaklar sunan yine doğadır. Evrene sürekli yeni imgeler yükleyen sanatçı, yarattığı evrenin de ilk ve gizemli anlarının tek tanığıdır.<br />
Yürekteki sıçramaların, geri kaçışların, bilinmeyenlerin ve belirsizliklerin anlatım dili sanatı yaratan sanatçı, tüm içsel sarsıntılarıyla devinen bir aşıktır doğa karşısında.</p>
<p><strong>KAYNAKÇA</strong></p>
<p>1. AYVAZOĞLU Beşir – Aşk Estetiği, Kültür Serisi 71, Yayın No:258 syf. 59-64 Birlik Yayınları 1997 İSTANBUL<br />
2. BAYRAKTAR Fulya – “Hz.Mevlana’da Aşk Ya da Bir Aşk Varlığı Olarak İnsan”,Yayınlanmamış Konferans Metni, Celal Bayar Üniversitesi Aralık 2009 MANİSA<br />
3. BERGSON Henry – GÜLME, MEB Yay. , İSTANBUL s.99-102<br />
4. BERGSON Henry – Aynı Yapıt. s.105-106<br />
5. BERGSON Henry – Oevres, Edition du Centenaire, PUF, Paris, 1963, s.483 vd.<br />
6. CAN Şefik – Klasik Yunan Mitolojisi s. 60-61 İnkilap Kitabevi 4. Basım İSTANBUL<br />
7. CEVİZCİ Ahmet – Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yay. İSTANBUL 2000<br />
8. DOYRAN E. Yıldız – “Doğanın Biçimleniş Yasaları Bağlamında Sanatsal Kurgu”, H.Ü. Sos.Bil.Enst. Yayınlanmamış Sanatta Yeterlik Tezi, Nisan 2002,ANKARA<br />
9. FAURE Elie – Rönesans Sanatı, Çev. =Bertan Onaran sf.15, Zigana Yay. Sanat –1 2008, İSTANBUL<br />
10. GÖKÇE KARASU Nurdan – “Renk ve Işık ile Tinsel ve Düşünsel Mekanlar Yaratma” H.Ü.Sos.Bil.Enst. Yayınlanmamış Sanatta Yeterlik Tezi, Mayıs 2004<br />
11. HAMİLTON Edith – Mitologya (Mithology) Çeviren : Ülkü Tamer, Varlık Yay. : 475, 9.Basım : 1997 İSTANBUL<br />
12. KANDINSKY Vasilly – “ Art Book; Kandinsky – Soyut Sanatın Öncüsü”, Dost Kitabevi Yayınları, Ed. Fisun Demir, 1999, 48<br />
13. NIETZSCHE Friedrich – “Musikinin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu” Tercüme Dergisi, 1940, C. I, S.3 Ayrıca bkz. Ionna Kuçuradi, Sanata Felsefeyle Bakmak, s.23<br />
14. PALA İskender – Kitab-ı Aşk, Alfa Yay. Edebiyat Güncel 22, sf. 27, 2005 İSTANBUL<br />
15. PONTY Maurice Merleau – Göz ve Tin, sf. 41-42 Metis Yay. İSTANBUL 1996</p></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.artimetre.com/2010/04/17/sanatciya-dair-bir-seruven-e-yildiz-doyran/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;de Tablo Hırsızlıkları</title>
		<link>http://www.artimetre.com/2010/03/19/turkiyede-tablo-hirsizliklari/</link>
		<comments>http://www.artimetre.com/2010/03/19/turkiyede-tablo-hirsizliklari/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 19 Mar 2010 12:27:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bienal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sanat Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[araştırma]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.artimetre.com/?p=3012</guid>
		<description><![CDATA[Ankara Devlet Resim Heykel Müzesi'nde çalınan tablolar sanat gündemini epey meşgul etti. Ancak kimse artan sanat eseri hırsızlıklarının neden şimdi gündeme oturduğunu sormadı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img alt="" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/wp-post-thumbnail/_bzxv.jpg" class="wppt_float_left" /><div id="attachment_3028" class="wp-caption alignright" style="width: 235px"><a href="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/03/Ankara-Devlet-Resim-ve-Heykel-Müzesi.jpg"><img class="size-medium wp-image-3028" title="Ankara-Devlet-Resim-ve-Heykel-Müzesi" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/03/Ankara-Devlet-Resim-ve-Heykel-Müzesi-225x300.jpg" alt="Ankara-Devlet-Resim-ve-Heykel-Müzesi" width="225" height="300" /></a><p class="wp-caption-text">Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi</p></div>
<p><em>Salih Seçkin Sevinç,  Ezgi Esen &#8211; Artimetre</em></p>
<p>Ankara Devlet Resim Heykel Müzesi&#8217;nde çalınan tablolar sanat gündemini epey meşgul etti. Kimi 13 adet Hoca Ali Rıza&#8217;nın karakalemi çalındı dedi, kimi İbrahim Çallı&#8217;nın orjinalleri de gitmiş dedi. Kimi orjinal eser kayıpları yüzleri buluyor dedi, kimi ise Feyhaman Duran, Hikmet Onat, Nurullah Berk&#8217;in de isimlerini verdi. Rakamlar havada uçuşurken Ankara Devlet Resim Heykel Müzesi&#8217;nin depolama ve eser barındırmaya ait içler acısı görüntüsü de ortaya çıktı. Şaşırdık.</p>
<p>Sanat eserlerine ait bir kamuoyu vicdanımız eksikti. O da oldu. Tüm sanat camiasına hayırlı ve uğurlu olsun.</p>
<p>Rakamlar ne olursa olsun ortada bir hırsızlık olayı var ve müzedeki usta fırçaların işleri bir şekilde senelerdir zaten düzenli olarak çalınıyor. Ancak kimse 2002&#8242;den ya da belki de daha öncesinden beri içi boşaltılan müzenin neden yeni beyanat verdiğini, ayrıca artan sanat eseri hırsızlıklarının neden şimdi gündeme oturduğunu sormadı.</p>
<p>Esas soru gerçekten burada gizli<strong>:</strong> <strong>Neden şimdi?</strong></p>
<p>Çünkü, müzayede evleri yalnızca klasik ve antika eserleri değil çağdaş sanat eserlerini de satmaya başladılar. Artık çağdaş sanat eserleri satışı için ayrı kataloglar hazırlanıyor. Burhan Doğançay&#8217;ın bir eseri vergi ve komisyonlarla beraber 2,9 milyon TL&#8217;ye, Erol Akyavaş&#8217;ın bir eseri ise 2 milyon TL&#8217;ya alıcı buluyor. Bu şekilde işadamları da sanatçılar da iki sene öncesine kadar ütopik olabilecek bir gündemin parçası oluyorlar. Çağdaş sanatçılarımızın eserleri değer kazanıyor. Sothebey&#8217;s Türk Çağdaş Sanatı&#8217;na el atıyor. Özel müzeler kuruluyor ve profesyonel anlamda müze işletmeciliği gittikçe dikkat çekmeye başlıyor.  Resim piyasasanın oyuncuları müzeleri için ya da portföylerinde bulunan sanatçıların kıymetini daha da arttırabilmek için rekor fiyatlara alımlar yapıyorlar. Bazı müzayede evleri tamamen çağdaş sanat galerilerine dönüşüyor. Hatta, Cem Yılmaz da artık  Fikret Mualla&#8217;lı, Burhan Doğançay ve Salvador Dali&#8217;li bir hafta sonu müzayedesinde 250 bin TL&#8217;lık alışveriş yapabiliyor. Türkiye&#8217;de Plastik Sanatlar piyasası son beş senede inanılmaz bir büyüme yaşıyor.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Daha ne olsun?</strong></p>
<div id="attachment_3029" class="wp-caption alignright" style="width: 360px"><img class="size-medium wp-image-3029" title="Hoca Ali Rıza - &quot;Peyzaj&quot; (42,6 x 62cm) - Özel Koleksiyon" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/03/Hoca_Ali_Riza-350x244.jpg" alt="Hoca Ali Rıza - &quot;Peyzaj&quot; (42,6 x 62cm) - Özel Koleksiyon" width="350" height="244" /><p class="wp-caption-text">Hoca Ali Rıza - &quot;Peyzaj&quot; (42,6 x 62cm) - Özel Koleksiyon</p></div>
<p>Soygunla ilgili Ankara Resim Heykel Müzesi&#8217;nin müdür yardımcısı <strong>Ali İhsan </strong>Bey&#8217;den beyanat almaya çalıştık. Düzeltecekleri ya da medyada geçen haberlere ekleyecekleri bir gelişme var mı diye sorduk. Fakat, sürecin yargıya intikal ettiğini, kendisinin devlet memuru olduğu gerekçesiyle bu konuda bir beyanat veremeyeceği cevabını aldık.</p>
<p>Daha sonra İstanbul Resim Heykel Müzesi&#8217;nden müdür yardımcısı <strong>Metin Çetiner</strong> ile görüştük, kendisinin de görüşlerini aldık. Ankara&#8217;daki soygun hakkındaki düşüncelerini ve kendi müzelerinde benzer bir hırsızlık durumu olup olmadığını sorduk. Bu konuda bizlere;  &#8220;Müze binasının yıllarca uzun bir restorasyon sürecine maruz kalması, eserlerin gerektiği gibi korunamaması konusunda etken bir rol oynamış olabilir. Ankara&#8217;daki bürokrasiye bağlı yönetim anlayışı, yönetim kadrosunun yetersiz çalışmaları ve müze içerisinde yeterli sayı ve donanımda çalışanın bulunmaması, bu sonucu doğurmuştur. İstanbul Resim Heykel Müzesi, Mimar Sinan GSU&#8217;ya bağlı bir müzedir. Biz, sık sık toplantılar ve güncellemeler yapan alanında olgunlaşmış bir kadroya sahibiz. Bizim müzemizde bu tür olumsuzluklar hiç yaşanmadı ve yaşanması da olası değildir.&#8221; dedi.</p>
<div id="attachment_3030" class="wp-caption alignright" style="width: 360px"><img class="size-medium wp-image-3030" title="İstanbul Sanat Evi, Beyoğlu" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/03/Istanbul_Sanat_evi-350x234.jpg" alt="İstanbul Sanat Evi, Beyoğlu" width="350" height="234" /><p class="wp-caption-text">İstanbul Sanat Evi, Beyoğlu</p></div>
<p>Ayrıca, konuyla ilgili ressam ve yetkili kurumlardan da yorumlar aldık<strong>. İstanbul Sanat Evi</strong> yetkilileri, daha bu olay patlak vermeden, henüz geçen hafta Bodrum İlçe Emniyet Müdürlüğü&#8217;nden telefon aldıklarını ilettiler. Söz konusu telefonda özel bir koleksiyonda bulunan &#8220;<strong>Orhan Peker</strong>&#8220;, &#8220;<strong>Turan Erol</strong>&#8221; ve &#8220;<strong>Fikret Mualla</strong>&#8221; tablolarının çalınmış olduğu ve konuyla ilgili soruşturma başlatılmış olduğu anlaşıldı. İlgili polis memuru böyle bir vakanın daha önce Bodrum&#8217;da yaşanmadığını, Türkiye&#8217;de de örnek vakaların azlığı nedeniyle çeşitli kurumları arayarak bilgi istediklerini ve spesifik bir alan olduğu için ne yapılması gerektiği hususunda fazla malumata sahip olmadıklarını söylediler. Polis memuru internet&#8217;te &#8220;Orhan Peker&#8221; diye aratınca İstanbul Sanat Evi&#8217;nin &#8220;<a href="http://www.istanbulsanatevi.com" target="_blank"><strong>Ressamlar Ansiklopedisi</strong></a>&#8220;ne ulaşmış ve bu doğrultuda kurumdan &#8220;Türkiye Sanat Piyasası&#8221; ve ilgili bağlantılar hakkında bilgi almış. İstanbul Sanat Evi, Müze soygunu ile ilgili olarak  şaşırmadıklarını ve ilerleyen günlerde gelişen piyasa ile daha fazla hırsızlık olaylarının gündeme gelebileceğini, hatta bunu Bodrum&#8217;daki soygunu takip eden polis memuruna da ilettiklerini söylediler.</p>
<div id="attachment_3032" class="wp-caption alignright" style="width: 360px"><a href="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/03/BedriBaykam1.JPG"><img class="size-medium wp-image-3032" title="BedriBaykam" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/03/BedriBaykam1-350x262.jpg" alt="BedriBaykam" width="350" height="262" /></a><p class="wp-caption-text">Bedri Baykam - Ressam</p></div>
<p>Ressam <a href="http://www.peyamigurel.com" target="_blank"><strong>Peyami Gürel</strong></a>; &#8220;Türkiye&#8217;de resim piyasası ve bu konu ile ilgili borsa ancak oluşuyor. Resimlerin de alınıp satılan bir değer olduğu daha yeni yeni anlaşılmaya başlandı. Kapitalizm de sürecini tamamlıyor. Bu yüzden konunun da şimdi ortaya çıkması ve gündeme oturması gayet doğal.&#8221; derken; Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği Başkanı, Ressam <a href="http://www.bedribaykam.com" target="_blank"><strong>Bedri Baykam</strong></a> ise; &#8220;Ben o müzenin bir çalışanı değilim ve işleyişi konusunda bir bilgiye sahip değilim. Bu tür bir soygunun yapılmış olmasını ancak genel bir sorunla ilişkilendirebilirim; o da tüm sorunların altındaki esas sebep olan <strong>devletin sanata ve sanatçıya olan yetersiz ilgisi ve bütçesidir</strong>. Devlet, bugün hala bir modern sanat müzesi açmış değildir. Yetersiz donanımlı kadrolar, yetersiz sayıda çalışan ve komik rakamlı bütçeler bu gibi sorunların esas sebebidir.&#8221; diye özetliyor. Ressam <a href="http://www.ekremkahraman.net" target="_blank"><strong>Ekrem Kahraman</strong></a> ise bu durum için; &#8220;Resim piyasası&#8217;nın değerinin artması evet bunun için bir etkendir. Ama kanımca asıl etken bu değildir ve arkasında başka bürokratik süreçler dönmektedir.&#8221; diyor.</p>
<p>Soygun ve beraberinde getirdiği iyileştirmeye yönelik en güzel yazılardan bir tanesi Hürriyet&#8217;in Pazar eki&#8217;nde severek okuduğumuz &#8220;Kültürazzi&#8221; köşesinin gizemli yazarı &#8220;<strong>Devletin Elindeki Tabloların Kataloğu Neden Yok</strong>&#8221; başlığı ile geldi. Köşe yazarı, resimlerin envanterinin olmasının bir işe yaramayacağını, ancak envanterdeki eserlerin kataloglanarak kamuoyuna mal edilmesinin en doğrusu olacağını söyleyerek güzel bir öneride bulunmuş.</p>
<p>Eldeki bütün bu veriler bizi yeni bir soruya  doğru yöneltiyor;</p>
<p><strong>- Türk modern ve  çağdaş sanat piyasası&#8217;nın gelişimi, sanat eseri hırsızlıklarındaki artış, mezatçıların kulvar değiştirmesi, konunun eleştirel boyutta ele alınışının artışı ve yeni önerilerin ortaya çıkması bir sağlık işareti mi yoksa yozlaşmanın sadece gayri ciddi bir gündem yaratması mı?</strong></p>
<p>Cevabını ilerleyen günlerde yine burada tartışacağız.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.artimetre.com/2010/03/19/turkiyede-tablo-hirsizliklari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Göçüp Gidenler: Erdem Uçkan (1953 &#8211; 2009)</title>
		<link>http://www.artimetre.com/2010/03/13/gocup-gidenler-erdem-uckan-1953-2009/</link>
		<comments>http://www.artimetre.com/2010/03/13/gocup-gidenler-erdem-uckan-1953-2009/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 13 Mar 2010 17:31:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bienal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sanat Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[araştırma]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.artimetre.com/?p=2947</guid>
		<description><![CDATA[Ressam Erdem Uçkan'ı bilir misiniz?]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img alt="" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/wp-post-thumbnail/_00SpK.jpg" class="wppt_float_left" /><div id="attachment_2950" class="wp-caption alignright" style="width: 360px"><a href="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/03/erdem_uckan02.jpg"><img class="size-medium wp-image-2950 " title="erdem_uckan02" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/03/erdem_uckan02-350x233.jpg" alt="erdem_uckan02" width="350" height="233" /></a><p class="wp-caption-text">Erdem Uçkan - (1953 -2009)</p></div>
<p><em>Salih Seçkin Sevinç &#8211; Artimetre</em></p>
<p>Belki görümüşsünüzdür. Erdem,  Beyoğlu İtalyan Kilisesi önünde takılırdı. Resimlerini sokağın ortasına açarak bohem bir yaşayış içinde garip/gariban bir ressamdı. Kendisi ile ilgili bilgiye daha çok  Badehane ile ilgili yazılan <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=badehane" target="_blank">Ekşi Sözlük</a> verilerinden ulaşabileceğiniz Erdem Uçkan&#8217;ı 28/12/2009 tarihinde kaybettik. Ruhu şad olsun.</p>
<p>Asmalımescit&#8217;in &#8220;Badehanesi&#8221;nin demirbaşı olarak bilinen, gelen müşterilere tıpkı Paris&#8217;in Montparnasse&#8217;sindeki Modern resmin ortaya çıktığı yıllardaki  ressamlar gibi eserlerini satmaya çalışan, İtalya&#8217;da psikoloji eğitimi almış ama daha sonra Fransa Nice&#8217;den Güzel Sanatlar diploması alarak İstanbul&#8217;a dönmüş ve burada sanatıyla ekmek mücadelesi vermiş özgür ruhlu bir sanatçı.</p>
<p>Bizim sanatçımız!</p>
<p>Bu ülkede, bu şehrin havasını soluyarak resimler yapmış çok renkli ve çok samimi bir kişilik. Ve bakın kendi ağzından duyabileceğiniz çok az kelamdan biri olarak bizlere ne söylemiş:<em> <strong>“Sokakta yaşamak bırakabileceğim bir şey değildi. Sokakta çalışıyorum, sokakta yaratıyorum, sokakta hissediyorum. sokakta fark ediyorum, sokakta satıyorum. İtiraf etmeliyim ki bazen eseri bitirmek mümkün değildi. Para eksikliği renk ve malzeme eksikliği… Parasızlık yüzünden gülünç rakamlara işlerimi sattım. Hep bir kaç kilo verdim, bunun için Türkiye&#8217;de satan bir sanatçı oldum.”</strong></em></p>
<p>Ne güzel değil mi? Kendini ne de güzel ifade etmiş bir insan var ortada. Yaptığı işin bilincinde, sanatıyla halka mal olmaya çalışmış, bunun zorluklarını kendine ifade etmiş, kendisini ti&#8217;ye bile almış. Ne kadar alçakgönüllü ve ne kadar vakur bir duruş.</p>
<p>Oysa ne kadar acı !</p>
<div id="attachment_2952" class="wp-caption alignright" style="width: 360px"><a href="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/03/Erdem_Uckan_r01.jpg"><img class="size-medium wp-image-2952" title="Erdem_Uckan_r01" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/03/Erdem_Uckan_r01-350x286.jpg" alt="Erdem_Uckan_r01" width="350" height="286" /></a><p class="wp-caption-text">Erdem Uçkan İmzalı Tablo</p></div>
<p>Bu donanımdaki bir insan daha iyi imkanları ve desteği yaşarken bulmuş olsaydı kim bilir Türk Sanatı adına ne büyük işlere ve tuvallere imzalar atacaktı. &#8220;Ama kaderi böyleymiş işte Erdem&#8217;in&#8221; deyip toplumun ve kendimin vicdanını da rahatlatmayacağım. Hüzünlü, iç buran bir son. Dramatik ama bir o kadar da yaşayışı ve ölümü ile sanatı&#8217;nın büyüklüğünü de gösteren bir son.</p>
<p>Yine de şu bir gerçek ki; değer ve anlam sanatçı&#8217;nın hayatı ile bütünleşiyor ve bu gelecek kuşaklara miras olarak kalıyor. Erdem de işte böyle bir ressam.</p>
<p>Bu kıymeti bilen ve plastik sanatlar alanında hem bilgi hem de koleksiyon anlamında önemli bir birikime sahibi olduğunu düşündüğüm <strong>Ali Şahinler</strong>, Erdem&#8217;in vefatı üzerine sahibi olduğu GalateaArt&#8217;da <strong>&#8220;Erdem&#8217;in Anısına&#8221;</strong> isimli bir sergi düzenledi. Aynı şekilde <strong>Badehane</strong>&#8216;de Erdem&#8217;in anısına 8 Mart&#8217;ta bir sergi başlattı. Erdem&#8217;in resimlerini merak edenler Asmalımescit&#8217;te her iki yeri de ziyaret edebilirler. Sergiler halen devam ediyor. Ali Şahinler sergide kendi koleksiyonuna ait olan hiçbir Erdem uçkan tablosunu satmıyor. İşte manevi bağlılık ve değer verme, dolayısı ile değerlenme burada devreye giriyor.</p>
<p>Biz de Artimetre olarak  Erdem ile ilgili elimizdeki tüm bilgileri bir araya toplayarak onun anısına bu yazıyı hazırlamaya çalıştık. Eğer Erdem hakkında bilgisi olan, ne için vefat ettiğini bilen, anısı olan var ise lütfen bu yazının altına yorumunu bırakmaktan çekinmesin. Onu bilmeyenler daha çok tanısın ve bizde bu sanatçımız için üzerimize düşen görevi yerine getirelim.</p>
<p>Galateart&#8217;ın &#8220;Erdem Uçkan Anısına&#8221; yaptığı sergi ile ilgili basın bildirisini aşağıda bulabilirsiniz.</p>
<p><em>&#8220;Asmalımescit’li ressam dostumuzun resimleri Galateaart’ta sizi bekliyor.</em></p>
<p><em>1953 yılında İstanbul’un Moda semtinde doğan Erdem Uçkan, 1970’li yılların başlangıcında psikoloji eğitimi almak için İtalya’ya gitti. Psikoloji eğitiminin ardından, hukuk eğitimi alan Erdem, İtalya’da ki yıllarının ardından Fransa’da Nice’de Güzel Sanatlar diploması alarak İstanbul’a döndü. Erdem’in resimlerinde , dönem dönem tekrarlayan konular, yaşadığı bölgenin tarihine olan merakını, felsefe ve psikolojiye olan ilgisini göstermektedir. Dışavurumcu bir uslupla akrilik ve yağlıboya kullanarak özgün resimler yaratan Erdem’i 28 Aralık 2009 tarihinde kaybettik. Sokakta yaşayan, hisseden, fark eden, yaratan, üreten, çalışan, satan Asmalımescit’li ressam dostumuzu sevgiyle anıyoruz.</em></p>
<p><em>Galatea Sanat Galerisi tarafından Erdem’in anısına hazırlanan resim sergisi 16 Şubat-16 Mart tarihleri arasında görülebilir.&#8221;</em></p>
<div id="attachment_2953" class="wp-caption alignright" style="width: 360px"><a href="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/03/Erdem_Uckan01.jpg"><img class="size-medium wp-image-2953" title="Erdem_Uckan01" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/03/Erdem_Uckan01-350x233.jpg" alt="Erdem_Uckan01" width="350" height="233" /></a><p class="wp-caption-text">Erdem Uçkan - (1953 -2009)</p></div>
<p><strong>Erdem UÇKAN</strong> Hakkında;</p>
<p>1953- 28/12/2009</p>
<p>1953 yılında Anadolu yakasının tarihi semti Moda ‘da doğdu. 1970’li yılların başlarında psikoloji eğitimi almak için İtalya’nın Padova bölgesine , 2 yıllık psikoloji eğitiminin ardından hukuk eğitimi almak için Torino’ya gitti.</p>
<p>Kozmopolit bir sanatçı olan Erdem, Güzel Sanatlar Akademisi&#8217;nden diploma alarak Nice’e taşındı. Sonrasında İstanbul&#8217;a dönüp dört yıl rehber ve çevirmen olarak çalıştı. İngilizce, Fransızca, İtalyanca tercüme yapıyor olması yaşamış olduğu eğitim sürecinin ona kattıkları arasında yer alırken aynı zamanda sanat çalışmalarını yürütmüştür.</p>
<p>Erdem o dönemde bize şöyle söyler: “Önce İstanbul&#8217;un camilerini resmetmeye başladım sonra sinagog ve kiliselerini de ekledim, Cumhuriyet dönemi ve sonrası manzaralarını, o yerleri yeniden keşfetmek giderek ülkemin tarihini inceleyen bir çalışmaya itti beni. İstanbul’un tarihinde, İtalyan, Fransız, Avusturyalı mimarların özellikle Levantenlerin yaşadığı Pera bölgesinde izleri gözükmektedir. Benim sanatsal gelişimim İstanbul’un tarihiyle ilgili araştırmalarımla paralel gelişti. Farklı mimarilerin sanatsal etkileri temaların soyut ki şimdiye kadar sadece figüratif sanata ilgi vardı . Araştırmalarım sonucunda tarihi kitaplardan bulduğum yerler Osmanlılar,Levantenler , Bizanslılar, Yunanlılar’a aitti. Ve bende resimlerimde bunu yansıttım.”</p>
<div id="attachment_2954" class="wp-caption alignright" style="width: 360px"><a href="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/03/Erdem_Uckan_r02.jpg"><img class="size-medium wp-image-2954" title="Erdem_Uckan_r02" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/03/Erdem_Uckan_r02-350x242.jpg" alt="Erdem_Uckan_r02" width="350" height="242" /></a><p class="wp-caption-text">Erdem Uçkan İmzalı Tablo</p></div>
<p>Moda semtinin Erdem’in üzerindeki etkisiyle resimlerinde denize ve balıklara olan tutkusunu yansıttı.(1980’li yıllara kadar kirlilik ve endüstriyel balıkçılık krizi nedeniyle 80 balıkçı limanı İstanbul&#8217;u terk etti.) Sıklıkla çizdiği balıklar onun için gizli bir sembol, bilgelik ifadesiydi. “<strong>Balık her şeyi bilir ama düşünmez</strong>.” atasözünün aslında herkese bir mesaj verdiğini, insanların düşünebildiğini ama hiç bir şey bilmediklerini yada bir başka ifadeyle “ <strong>balık hafızalı</strong>” olup çok çabuk ve kolay unuttuklarını , hiçbirşey bilmemektense her konu için bir bilgisi olduğunu sananların, balıkların bizi davet ettiği yaşamdaki gizemlere daha fazla dikkat etmesi gerektiğini düşünür. Kendisine yararı olmasa da başkalarına olacağını söyleyerek resimlerinde balıkların ve insanların benzerliklerini, farklılıklarını tasvir eder.</p>
<p>Erdem’in sözlerini, biyografik olaylara göre açıklamak zordur o her zaman inatçı bir iyimserlik içindeydi, bir suçlama sonucunda pasaportunun elinden alınması, sokaktaki evsiz yaşamı, iyi yaşam koşulları sağlamak için günlük mücadele koşulları ve yaşanan ekonomik zorluklar.. Tüm bu olumsuzluklara rağmen tuval genelinde veya renklerde başarısız kabul ettiği çalışmalarını tamamlamadan satmaktan kaçınarak İstanbul’a karşı duygularını resmetmeye devam etti.</p>
<div id="attachment_2955" class="wp-caption alignright" style="width: 148px"><a href="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/03/Erdem_Uckan_r04.jpg"><img class="size-medium wp-image-2955" title="Erdem_Uckan_r04" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/03/Erdem_Uckan_r04-138x300.jpg" alt="Erdem_Uckan_r04" width="138" height="300" /></a><p class="wp-caption-text">Erdem Uçkan İmzalı Tablo</p></div>
<p>“Sokakta yaşamak bırakabileceğim bir şey değildi. Sokakta çalışıyorum, sokakta yaratıyorum, sokakta hissediyorum. sokakta fark ediyorum, sokakta satıyorum. İtiraf etmeliyim ki bazen eseri bitirmek mümkün değildi. Para eksikliği renk ve malzeme eksikliği… Parasızlık yüzünden gülünç rakamlara işlerimi sattım. Hep bir kaç kilo verdim, bunun için Türkiye&#8217;de satan bir sanatçı oldum.”</p>
<p>Biz Asmalımescit’te Erdem ile aynı dönemlerde yaşayanlar , onun ürettiklerini sevdik saygı duyduk , ve onun efendiliği , insanlar ile olan düzgün ilişkilerini medeni davranış şeklini unutmayacağız. Hatıraları ve eserleri ile hep bizler ile yaşayacak ve yeni nesillere devir olacak.</p>
<p>Lütfen Erdem&#8217;i bilen ve tanıyanlar bu yazıyı okuyunca bizimle anılarını ve fikirlerini yorum olarak aşağıda paylaşsın. <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=erdem%20u%C3%A7kan" target="_blank">Ekşi Sözlük</a>&#8216;te tüm hayatı 9 madde&#8217;den ibaret yazılmış. İşte ömür bu kadar aslında. Bir sayfa&#8217;ya ya sığarsın, ya da sığmassın.</p>
<p>Ama Erdem daha fazlasını hak ediyor.</p>
<p>Eserlerinin değerlenmesi için ölmeni bekliyorlardı ya hani. Al işte oldu !</p>
<p>Nur içinde yat sevgili Erdem Uçkan!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.artimetre.com/2010/03/13/gocup-gidenler-erdem-uckan-1953-2009/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Serafim Meleği Yüzünü Dünya&#8217;ya Açtı</title>
		<link>http://www.artimetre.com/2010/01/30/serafim-melegi-yuzunu-dunyaya-acti/</link>
		<comments>http://www.artimetre.com/2010/01/30/serafim-melegi-yuzunu-dunyaya-acti/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 29 Jan 2010 23:11:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bienal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sanat Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[araştırma]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.artimetre.com/?p=2489</guid>
		<description><![CDATA[S.Sema Olgaç &#8211; (Sanat Yazarı &#8211; Eleştirmen)
Ayasofya’da “Serafim meleği” yüzünü dünyaya açtı.
“Sur’a üflenir ve Allah’ın dilediği kimseler dışında göklerdeki herkes ve yerdeki herkes ölür. Sonra ona bir daha üflenir, bir de bakarsın onlar kalkmış bekliyorlar.” 39/Zümer Süresi-68(Diyanet Meali)
“Kayzer Konstantin’in eskiden üzerinde bir Atena tapınağının bulunduğu yere kendi sarayını kurmasıyla, Bizans sanatı Doğuda ilk eserini kuruyordu. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img alt="" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/wp-post-thumbnail/_7Htu1.jpg" class="wppt_float_left" /><div id="attachment_2490" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/01/ayasofya12.jpg"><img class="size-medium wp-image-2490" title="ayasofya12" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/01/ayasofya12-200x300.jpg" alt="ayasofya12" width="200" height="300" /></a><p class="wp-caption-text">Serafim Meleği ve Yüzü Açılmayan Diğer Melekler</p></div>
<p><em>S.Sema Olgaç &#8211; (Sanat Yazarı &#8211; Eleştirmen)</em></p>
<p>Ayasofya’da “Serafim meleği” yüzünü dünyaya açtı.</p>
<p>“Sur’a üflenir ve Allah’ın dilediği kimseler dışında göklerdeki herkes ve yerdeki herkes ölür. Sonra ona bir daha üflenir, bir de bakarsın onlar kalkmış bekliyorlar.” 39/Zümer Süresi-68(Diyanet Meali)</p>
<p>“Kayzer Konstantin’in eskiden üzerinde bir Atena tapınağının bulunduğu yere kendi sarayını kurmasıyla, Bizans sanatı Doğuda ilk eserini kuruyordu. Bu yapı, onun birçok yere kurduğu sütunlu bazilikalardan biri idi. “Chiritus” diye tasdik edilen bu yapıya özelliklerine uygun olarak “Hagia Sofia” (Kutsal Hikmet) adı verilmiştir. Yapı 415 tarihinde III.Theodosius tarafından yeniden inşa edilmişti. 532-537 tarihleri arasında Jüstinyen tarafından yıktırılan bu yapının yerine, bugünkü büyük Ayasofya inşa edildi. Birçok felaketleri atlatan bu kilise, Osmanlılar zamanında çeşitli onarımlar ve ilavelerle bugüne dek yaşadı.” 1*</p>
<p>Yüce bir görkemlilik etkisi yaratan mozaikleri ve erişilmez sınırsızlık etkisi yaratan kubbesiyle doğu ve batının sentezi olan bu görkemli yapı o dönemler kubbesiyle “sınırlanamaz kozmosun” küçük bir sembolü olarak da nitelendiriliyordu.</p>
<p>Ayasofya&#8217;nın ilk planı ve içini gösteren gravürler 1680&#8242;de G.J.Grelot tarafından  yayımlanmıştır.  Ayasofya&#8217;nın içini ve mozaiklerini gösteren en iyi  desenler ise 1710&#8242;da İstanbul&#8217;da bulunan İsveç’li Cornelius Loos tarafından çizilmiştir.</p>
<p>Ayasofya  günümüzde 1993 yılında yine restorasyona sokuldu. Ana kubbe kuzeydoğu çeyreğinde yaklaşık 500 m² bezemeli yüzeylerde yer alan mozaik ve mozaik taklitlerinin restorasyonu ve konservasyonu gerçekleştirildi. Tessera mozaikler, oynayanlar yerine sağlamlaştırıldı. Zahmetli bir işlem olan bu çalışma ile altın, gümüş mozaikler teker teker yeniden sağlamlaştırılmış, Ayasofya iç narteks tonoz yüzeylerinde bulunan yaklaşık 600 m² mozaik ve mozaik taklidi yüzeylerde konservasyon ve restorasyon gerçekleştirilmiştir.</p>
<p>2009 yılında müzede yapılan restorasyon çalışmaları sırasında müzenin kuzeydoğu kubbesinde &#8220;Serafim Meleği&#8221; figürü ortaya çıkmıştır. Bu tarihi olay ne yazık ki müzede 17 yıldır süren restorasyon çalışmaları için kurulan 520 m² genişliğinde, 55 metre yüksekliğinde ve 181 ton ağırlığındaki çelik iskele yüzünden ziyaretçilere gösterilememiştir.</p>
<p>İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı sayesinde çalışmalara hız kazandırılarak nihayet iskele İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç’in ev sahipliğinde, Ayasofya Müzesi Başkanı Haluk Dursun’nun katılımıyla gerçekleştirilen basın toplantısında söküldü. Artık müzenin ayrılmaz bir parçası gibi olan bu iskele için “Alameti Farika” diye nitelendirdikleri ve hatta esprili bir şekilde sergilenmesini bile düşündükleri bu iskelenin 17 yıl sonra nihayet kaldırılması sonucu kubbe bütün görkemiyle ortaya çıktı. Ve 700 yaşında olduğu tahmin edilen altı kanatlı melek Serafim nihayet Ayasofya’da dünyaya yüzünü açtı. 160 yıl sonra gün yüzüne çıkarılan, önemli bir keşif olan Serafim figürü müzeyi yeniden dünyanın gündemine taşımıştır.</p>
<p>Serafim meleği esasında bilinen bir meleğin diğer adıdır. “Dört büyük melek”  Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail isimli  meleklere denir. Allah’ın emriyle kıyamet kopacağı zaman Sura üflemekle görevli melekten biri olan İsrafil’dir. Bu nedenle Sur meleği olarak da bilinir. “İsrafil ismi  İbranice Serafim kelimesinden geldiği, sonra serafin ve serafil şeklinde değiştirilerek İsrafil haline getirildiği, şan ve şeref anlamında olduğu söylenmiştir.”2*</p>
<div id="attachment_2491" class="wp-caption alignright" style="width: 360px"><a href="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/01/serafim-meleği.jpg"><img class="size-medium wp-image-2491" title="serafim meleği" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/01/serafim-meleği-350x233.jpg" alt="serafim meleği" width="350" height="233" /></a><p class="wp-caption-text">Serafim Meleği</p></div>
<p>Isaya altıncı bölüm Kutsal Kitap’ta Seraflar hakkındaki tek bölümdür. “Her serafin altı kanadı vardır. İkisi uçmak, ikisini ayaklarını, geri kalan ikisini de yüzlerini kapatmak için kullanırlardı.( Isaya 6:2)” Sonuç olarak  İslam dinindeki dört büyük melekten biridir.</p>
<p>“Ayasofya’yı yeniden keşfetmenin zamanı” sloganıyla ziyaretçilerini bekleyen müzede restorasyonun bittiğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. “ İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın Ayasofya’daki çalışmalarının ikinci aşamasını galeri katının onarımı oluşturuyor. Ayrıca, I.Mahmut Kütüphanesi, I.Mahmut Şadırvanı ve Sıbyan Mektebi’nin restorasyonları da yer alıyor. Üzerlerinde “Hz. Allah, Hz. Muhammed, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin” isimlerinin yazılı olduğu, 7,5 metre çapındaki dünyanın en büyük hat levhaları kabul edilen 8 adet hat levhanın konservasyonu ve restorasyonu ile Ayasofya’nın iç mekan aydınlatmasını sağlayan kandilliklerin restorasyonu ve maksurelerin restorasyonu da Ajans’ın çalışmaları kapsamında yer alıyor. Ayrıca,  Ayasofya cephe acil onarım işi kapsamında, Ayasofya Bilim Kurulu’nun denetiminde gerçekleştirilecek cephe restorasyonu ile uzun yıllardır yapıya zarar veren çimento esaslı derzler ve sıvalardan yapı arındırılacak.”3* Yaniçalışmalar daha uzun yıllar devam edecek ve bu demektir ki yakında yeni “alameti farikalar” göreceğiz ama kubbenin görkemini artık hiçbiri gölgeleyemeyecek.</p>
<p>Depremlerin, hastalıkların, savaşların, insanların güzellikleri, mutlulukları ve sevinçleri yok ettiği bir zaman diliminde Ayasofya’nın kubbesindeki  diğer üç meleğin yüzleri şimdilik kapalı, umarım onlar da yüzlerini açmaz ve sonu getirmezler. Çünkü “Hagia Sofia’da” yüzünü açan “Serafim” meleği bence tüm dünyaya bir mesaj veriyor.  “ Dünyanız bir tane…”</p>
<p>1*Dünya Sanat Tarihi / Adnan Turani /Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları / sayfa 185</p>
<p>2*İslam Ansiklopedisi İsrafil maddesi. Ali Arslan Aydın, Şamil İslam Ansiklopedisi: 4/131-132</p>
<p>3*25.01.2010 basına dağıtılan metinden alıntı</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.artimetre.com/2010/01/30/serafim-melegi-yuzunu-dunyaya-acti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sanat Eseri Satışında Sosyal Medya Pazarlamasının Önemi &#8211; Salih Seçkin Sevinç</title>
		<link>http://www.artimetre.com/2010/01/11/sanat-eseri-satisinda-sosyal-medya-pazarlamasinin-onemi/</link>
		<comments>http://www.artimetre.com/2010/01/11/sanat-eseri-satisinda-sosyal-medya-pazarlamasinin-onemi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 11 Jan 2010 15:46:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bienal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[araştırma]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.artimetre.com/?p=2262</guid>
		<description><![CDATA[Günümüzde ortalama her birey zamanının önemli bir kısmını bilgisayarının başında, herhangi bir sosyal paylaşım ortamında ilgilendiği bir konu hakkında bilgi toplayarak ya da bu konuda bilgi sahibi olan insanlarla aynı web sitelerine girip fikir alışverişi yaparak geçiriyor.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_2263" class="wp-caption alignright" style="width: 360px"><a href="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/01/Facebook.com_.jpg"><img class="size-medium wp-image-2263" title="Facebook.com" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/01/Facebook.com_-350x190.jpg" alt="Facebook.com" width="350" height="190" /></a><p class="wp-caption-text">Facebook</p></div>
<p><em>Salih Seçkin Sevinç / Artimetre </em></p>
<p>Günümüzde ortalama her birey zamanının önemli bir kısmını bilgisayarının başında, herhangi bir sosyal paylaşım ortamında ilgilendiği bir konu hakkında bilgi toplayarak ya da bu konuda bilgi sahibi olan insanlarla aynı web sitelerine girip fikir alışverişi yaparak geçiriyor. Peki bu sosyal paylaşım ortamlarından kast edilen nedir? Aslında bunun sınırları henüz net bir şekilde belirlenmemiş olmakla beraber halen gelişmekte olan bir mecra olduğu için ana oyunculardan yalnızca bir kısmının isimlerini vermem doğru olacaktır; Bloglar, Google, MSN, Facebook, Youtube, Twitter, Myspace, Flickr, Digg, Delicious v.b.</p>
<p>Artık birçoğumuz herhangi bir ürün veya hizmet satın alma kararını bu ürünü veya hizmeti satın almış olan kişilerin Internet üzerindeki tecrübe ve yorumlarını inceledikten sonra veriyoruz. Bizimle aynı uğraşları veya benzer zevkleri olan insanlarla beraber aynı sanal topluluklarda biraraya geliyor ve onlarla kendi tecrübelerimizi eşzamanlı olarak paylaşmaktan büyük zevk duyuyoruz. Çalışmalarımızı, eserlerimizi, yazılarımızı, bir saat önce ne yediğimizi, şu an neye odaklandığımızı, neye canımızın sıkıldığını, yani paylaşmaktan çekinmediğimiz herşeyi istediğimiz herkesle her an paylaşabiliyoruz.</p>
<p>İşte bu alt kültürün oluşturduğu yeni pazarlama alanı, geleceğin pazarlama çalışmalarına da yön verecek olan son derece etkili bir yolu oluşturmuş oldu. Daha önce hiçbir pazarlama enstrümanında göremeyeceğiniz kadar hedefe yönelik olan bu yeni araçlar, geleceğin pazarlama çalışmalarında çok önemli yere sahip olacaklar.</p>
<p>Sosyal Medya olarak adlandırılan bu alanların hepsi klasik anlamda ürün ve hizmetlerin pazarlanmasının yanı sıra, sanatçıların ya da galerilerin de bir araya gelerek kendi portföylerinin sergilenmesi ve satılması imkanını doğurmuştur. Doğru kurgulandığı takdirde bu model kusursuz bir pazarlama döngüsünü sağlamaktadır.</p>
<p>Sanat eseri satışlarının geleceği internettedir.</p>
<p>Klasik ürün veya hizmet satışına yönelik pazarlama çalışmaları henüz geleneksel reklam mecraları içerisinden dışarı çıkamamıştır.. Bunun nedeni sosyal medya alanlarındaki reklam, tanıtım, CRM gibi faaliyetlerin tamamının çok düşük bütçelerle yürütülmesidir. Mevcut konkürler ve dev medya satın alma duvarları içinde hapis olan kurumların bu alanları etkili kullanmaya başlamasına daha epey yol vardır. Hal böyle iken bu alt kültüre ait alanlar ayrıca fonksiyonları gereği de sanat ve kültür işleri ile uğraşanların uzmanlaştığı, yoğunlaştığı ve hakim olduğu yerler haline gelmeye başlamalılar.</p>
<div id="attachment_2264" class="wp-caption alignright" style="width: 360px"><a href="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/01/MySpace.com_.jpg"><img class="size-medium wp-image-2264" title="MySpace.com" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/01/MySpace.com_-350x200.jpg" alt="MySpace.com" width="350" height="200" /></a><p class="wp-caption-text">MySpace</p></div>
<p>Sosyal Medya ağı’nda yer alan enstrümanlar ve oyuncular yıllar içinde elbette değişecektir ancak sanal dünyada yerlerini almaya başlayan markalar işin manifestosunu belirleyen temelleri atmaya çoktan başladılar bile.</p>
<p>Bugün internet üzerinden satışa yönelik önde gelen internet markaları önemli sosyal paylaşım siteleri için yazılımlar ve uygulamalar geliştirmekte, sosyal medya ağları ile iletişimin sürekliliğini sağlamaktadır. E-Bay, Etsy gibi günde milyonlarca kişinin ziyaret ettiği dev alışveriş merkezleri sosyal medya ağlarına yönelik sürekli uygulamalar geliştirmektedir.</p>
<p>Bütün bu bahsedilenleri uzunca bir örnek ile detaylandıracak olursak; A sanatçısı veya B galerisi; normal bir web sitesinden defalarca üstün uygulamalara sahip olan blogger.com’dan kendi adına tamamen ücretsiz bir blog oluşturup burada en son etkinlikleri veya portföye eklenen son eserleri anında izleyiciler ile paylaşabilir, eserin satışının yapıldığı siteye veya sitelere link verebilir, buradan doğrudan satış yapabilir, eser ile ilgili yorumları alabilir, ortak ilgi alanlarındaki kişilerle zincir bağlantılar oluşturabilir, izleyicilerin güncellemelerden haberdar olması için e-mail listesine kayıt olmalarını sağlayabilir, beğenilere göre eklenecek ücretsiz yazılımlarla sitenin içeriğini ve görselliğini zenginleştirebilir, kurduğu siteyi belirleyeceği günlük bütçe ile Google Adwords de sponsor bağlantılarda en üst sıralarda gösterebilir, Facebook’ta ya da Myspace’de sanatçı ya da galeri adına kurulan global sayfalarda ortak ilgi alanlarına sahip daha fazla hayran ve izleyici kitlesi ile buluşturabilir, eserleri yine bu sayfalarda ya da görsel paylaşım sitelerinden önde gelenlerinde gösterebilir, galeriyi veya doğrudan sanatçıyı tanıtıcı görsellerden birer video oluşturup bunu Youtube veya benzeri sitelerde yayına sokarak galerinin veya sanatçının yayıldığı yüzü genişletebilir ve bütün bunların hepsi arasında çarpraz bağlar oluşturarak edinilen bütün bilgileri tek bir havuzda toplayabilir.</p>
<p>İşin en güzel kısmı da bütün bunları ilgili kişinin tamamen kimseye bağlı kalmadan, medya satın almaları yapmadan, sıfıra yakın pazarlama bütçesi ile tek başına yapabilecek olmasıdır.</p>
<p>Bu bağlamda internet, insanlara pazarlama alanında daha önce tanınmamış sınırsız imkanlar tanımaktadır.Yine de atlanmaması gereken nokta bütün bu bahsedilen alanların kurgulanmasının uzmanlık gerektirdiğidir.</p>
<div id="attachment_2265" class="wp-caption alignright" style="width: 360px"><a href="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/01/Twitter.com_.jpg"><img class="size-medium wp-image-2265" title="Twitter.com" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/01/Twitter.com_-350x170.jpg" alt="Twitter.com" width="350" height="170" /></a><p class="wp-caption-text">Twitter</p></div>
<p>Daha somut bir örnek daha verelim; A galerisi bir sanatçısını yurt dışında bir sergi ile tanıtacak. Bunun duyurusunu kendi web sitesinde yapacağı gibi, milyonlarca kişinin kullandığı Facebook’ta sanatçıya özel oluşturulan ücretsiz sayfada ve yine aynı şekilde kendi galerisi adına yaptığı sayfada duyurabilir. Facebook reklamlarını kullanarak belirleyeceği günlük bütçe ile sanatçının gideceği ülkedeki yaş, cinsiyet, eğitim durumu, ilgi alanları v.b kriterleri seçerek doğrudan hedef kitleye yönelik reklam çalışmasını oluşturabilir, bu reklamlardan varyasyonlar çıkararak kendi galerisinin web sayfasına veya Facebook’daki sayfasına ya da blog’una izleyicileri yönlendirebilir.</p>
<p>Dünya’nın önde gelen ve sanata yön veren galerilerinden biri olan Saatchi Galeri’de sergi açmayı düşünmeyecek ya da koleksiyonuna girmeyi talep etmeyecek bir sanatçı yoktur sanırım. Bugün Saatchi Gallery’nin internet sitesinde kendinize ait bir portfolyo hazırlayabilir ve Saatchi Gallery’nin web sitesinin içine yüklediğiniz eserlerinizin olduğu linki gururla etrafınızdaki insanlara iletebilirsiniz.</p>
<p>Saatchi Gallery’nin bu hizmeti de kendine ait bir sosyal medya mecrasıdır. Kültür ve Sanat alanının önde gelen bütün isimler hızla kendi sosyal medya devrimlerini tamamlamak zorundadırlar. Çünkü bu alan klasik reklam mecralarının aksine sanat eseri satışı için en uygun zemini sağlamaktadır.</p>
<p>İki yüz milyon aktif kullanıcısı ile hergün yüz milyonlarca kişinin profilini güncellediği Facebook ve Myspace’de sizinle aynı ilgi alanlarına sahip olan insanların olduğunu bir kere daha belirtmek isterim. Orada eserlerinizi ve portföyünüzü tanımak isteyen binlerce kişi sizleri bekliyor.</p>
<p>Yoksa sizin hala Facebook’ta bir sanatçı ya da galeri sayfanız yok mu?</p>
<p><em>Bu makale ilk olarak RH+ Sanart Dergisi Ekim 2009 sayısı&#8217;nda yayınlandı.</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.artimetre.com/2010/01/11/sanat-eseri-satisinda-sosyal-medya-pazarlamasinin-onemi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Büyük Çağdaş Sanat Balonu Belgeseli DVD&#8217;de&#8230;</title>
		<link>http://www.artimetre.com/2009/11/07/buyuk-cagdas-sanat-balonu-belgeseli-dvdde/</link>
		<comments>http://www.artimetre.com/2009/11/07/buyuk-cagdas-sanat-balonu-belgeseli-dvdde/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Nov 2009 16:40:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bienal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sanat Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[araştırma]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.artimetre.com/?p=1805</guid>
		<description><![CDATA[1 Haziran 2009 tarihli Ben Lewis&#8217;in &#8220;Büyük Çağdaş Sanat Balonu Nasıl Patladı?&#8221; makalesine daha önce yine sitemizde yer vermiş ve sanat eleştirmeni Ben Lewis&#8217;in &#8220;The Great Contemporary Art Bubble &#8211; Büyük Çağdaş Sanat Balonu&#8221; isimli belgeselini BBC&#8217;de yayınlattığını bildirmiştik.
Daha sonra bu yazımız üzerine BBC üzerinden belgeseli izleyemeyen okuyucularımız bize uzun zamandır tekrar nereden izleyebileceklerini sormaktaydılar.
Dünya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2009/11/ben_lewisdvd.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-1807" title="ben_lewisdvd" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2009/11/ben_lewisdvd.jpg" alt="ben_lewisdvd" width="300" height="204" /></a>1 Haziran 2009 tarihli Ben Lewis&#8217;in<a title="Büyük Çağdaş Sanat Balonu Nasıl Patladı?" href="http://www.artimetre.com/2009/06/01/cagdas-sanat-balonu-nasil-patladi-ben-lewis" target="_blank"> &#8220;Büyük Çağdaş Sanat Balonu Nasıl Patladı?&#8221; </a>makalesine daha önce yine sitemizde yer vermiş ve sanat eleştirmeni Ben Lewis&#8217;in &#8220;The Great Contemporary Art Bubble &#8211; Büyük Çağdaş Sanat Balonu&#8221; isimli belgeselini BBC&#8217;de yayınlattığını bildirmiştik.</p>
<p>Daha sonra bu yazımız üzerine BBC üzerinden belgeseli izleyemeyen okuyucularımız bize uzun zamandır tekrar nereden izleyebileceklerini sormaktaydılar.</p>
<p>Dünya çağdaş sanatı ve perde arkasına ilişkin eşsiz bir çalışma olan belgeseli artık Ben Lewis&#8217;in kendi web sitesi üzerinden sipariş verebilir ödemeyi PayPal üzerinden kredi kartı ile gerçekleştirebilirsiniz.</p>
<p>Çağdaş sanat işi içinde olan herkesin izlemesi gereken 90 dakikalık harika bir belgesel.</p>
<p>DVD&#8217;ye aşağıdaki link&#8217;ten buyrun&#8230;</p>
<p><a href="http://www.benlewis.tv/?cat=22">http://www.benlewis.tv/?cat=22</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.artimetre.com/2009/11/07/buyuk-cagdas-sanat-balonu-belgeseli-dvdde/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

