Etiket » araştırma

Sanatçıya Dair Bir Serüven – E. Yıldız Doyran

17 Nisan 2010

E. Yıldız Doyran / yildizdoyran@gmail.com

Aşksız yaşama ki ölü olmayasın,
Aşkla öl ki diri olasın.

Mevlana

“Aşk” insanı doğadaki herhangi bir nesneye, bir varlığa ya da evrensel bir değere bağlayan tutkudur. Kavram olarak “Aşk” felsefeye din yoluyla, özellikle Tanrı’nın yarattığı varlığın bütününü seven en yüce güç olduğu düşünülmeye başlandığında girmiştir. Günümüze kadar aşkın konusu doğa, doğa nesneleri, sevgili ya da Tanrı olmuştur. Aziz Augustinus’a göre insan fiziki varlıkları, maddeyi, başkalarını hatta kendisini bile sevebilir.

Doğu ülkelerinde Aşk (Işk) kelimesinin başka bir sözlük anlamı ise “sarmaşık” tır. Bahçeye düşen sarmaşık bitkisinin tohumu zamanla nasıl bahçeyi sararsa, kalbe düşen aşk tohumu da insan bedenini sararak yayılır. Sarmaşığın en önemli özelliği, sarıldığı ağacı içeriden kurutması ve zamanla ağacın ömrünü sonlandırmasıdır. Dıştan görünen aşktır (sarmaşıktır) ancak ağaç ya da beden dışarıyı göremez hatta görmek istemez.

Aşkla ilgili anlatımların en güzelleri mitolojilerdedir. Özellikle klasik Yunan mitolojisindeki öykülere bakıldığında aşk-doğa-doğaüstü güçler ve insan üzerine tasavvurların önemini anlamak mümkündür.

(Heliotrope) “Gün Çiçeği” mitine göre, Okeanos’un kızı Klytie’yi, Tanrı Apollon bir gün dere kenarında görür ve aşık olur. Yakışıklı Apollon kızı kolayca elde eder. Ancak Klytie’nin fazla sevgisi zamanla Apollon’u bıktırır ve araları açılır. Apollon’un kendisinden soğuduğunu anlayan kız bu acıya daha fazla dayanamaz ve ölür. Apollon, sevgisi yüzünden ölen ve güneşin parlak ışıklarını göremeyecek olan Klytie’nin naaşını “Heliotrope” yani “Gün Çiçeği”ne dönüştürmüştür. Gün Çiçeği Apollon’a sevgisini o ne tarafa giderse yüzünü o tarafa döndürerek hala gösterir. Ancak aşkına karşılık bulamadığı için hala boynu büküktür.

"Demeter" Dijital Fotoğraf, 127x200 cm, 2005

"Demeter" Dijital Fotoğraf, 127x200 cm, 2005

Yine aşk-insan ve doğa üzerine olan Demeter (Ceres)’in öyküsü İ.Ö. sekizinci yüzyılın sonlarında yayılan bir Hymnos’da anlatılmıştır. Bereket Tanrısı olarak bilinen Demeter’in Persephone isimli kızı arkadaşlarıyla çiçek toplarken farkında olmadan onlardan uzaklaşır. Nergis çiçeğini koparmak için eğildiğinde yer yarılır ve Yeraltı Tanrısı Demeter’i yeraltına kaçırır. Yeraltına inerken kızın çığlıkları derinliklerden yansıyarak annesine kadar ulaşır. Kızını yitiren Demeter yeryüzüne verdiği tüm armağanları topraktan çekip alır. Yeşil çimenler, çiçekler, toprak buzla kaplanır ve donmuş bir bozkıra dönüşür.

Bereketsiz geçen o yıl toprak bir şey vermez. Bütün insanların açlıktan öleceğini düşünen Zeus, tanrıları Demeter’e göndererek bu öfkesinden vazgeçmesini ister. Ancak Demeter; kızını görünceye değin toprak, hiçbir ürün vermeyecektir. Zeus Hermes’i yeraltına göndererek kızının Demeter’e geri verilmesini ister. Hermes artık ölüler kralının karısı olan mutsuz Persephone için izin ister. Kocası, Zeus’un isteğini yerine getirmek zorunda olduğunu bilmektedir ancak karısının yeraltına yeniden dönmesini sağlamak için ona bir nar tanesi yedirir. Annesinin tapınağına dönen kız olup bitenleri anlatırken kocasının yedirdiği nar tanesini söylediğinde Demeter kızının yine yeraltı tanrısına döneceğini anlar. Zeus kendi öz anası en yaşlı tanrıça Rhea’yı Demeter’e gönderir. Rhea Demeter’e onu Zeus’un yeniden tanrılar ülkesine çağırdığını, kızının ise yılın üçte birinde karanlıklar ülkesinde olup üçte ikisinde yanında olabileceğini, insanlara sadece onun verebileceği bereketi ve yaşamı artık vermesini istediğini söyler. Bu isteğe karşı koymayan Demeter toprağı, köyleri, çimenlere meyve ve parlak çiçeklere boğar. Her yılın üçte birini ölü geçiren Persophone ayağını kuru, çorak topraklara bastığında bahar gelir, çiçekler açar. Sappho bunu: “Çiçekli baharın adımlarını duydum.” diyerek dile getirmektedir.

Yine Yunan Mitolojisinde Hesiodos’a göre, Eros’un varoluş sıralamasında Khaos’tan sonra gelmesi ilginçtir. Özellikle Theogonia’da Eros’un doğuşunu anlatan bölümde ‘aşk’ duygusuyla ilgili çözümlemelerin ilki oluşu da ilgi çekicidir. Batı dillerinde amour olarak geçen, Romalılar’ın “Amor” dedikleri kelime buradan gelmektedir. Afrodit’in oğlu olduğu düşünülen Eros heykeltıraşlar tarafından ise kanatlı delikanlı olarak canlandırılmıştır. Mistik bir akım olan Orfizm’de de Eros’un evren ile birlikte Khaos’tan çıktığına inanılmaktadır.

"İsimsiz" Dijital Fotoğraf, 190x127 cm, 2005

"İsimsiz" Dijital Fotoğraf, 190x127 cm, 2005

Antik çağın filozoflarından Empedokles ise ‘Aşk’ı Afrodit’le eşdeğer tutmaktadır ve toprak, su, ateş, hava olan dört unsur üzerinde etkili bu iki zıt elemandan biri olarak felsefenin temeline yerleştirir. Bunların birisi birleşme prensibi ‘Aşk’, diğer eleman ayrılık ise “Nefret”tir. Dört elemanın bu iki zıt kuvvetin etkisiyle çatışması ya da ayrılması ise evrenin meydana gelmesini sağlamıştır. Empedokles’e göre sonuncu günde, bugün ayrı duran evrenin dört kümesinin tekrar birleşmelerini sağlayacak tek neden ‘Aşk’ın hâkim geleceğidir.

Aristo, aşkı “aşırı sevgi” olarak tanımlamıştır.Sevgi kavramını yücelterek farklı bir konuma yerleştirmeye çalışan filozoflardan Eflatun, sevgi duygusunu derinlemesine çözümlemeyi ilk deneyen filozoftur. Eflatun’a göre güzel bedenler daima birbirlerine benzemektedirler. İnsan, bu gerçeği kavradığında tek bir bedene olan ilgi ortadan kalkacak ve ruh güzelliğini anlayarak tüm güzelliklerin asıl kaynağını aramaya başlayacaktır. Bu düşünce biçimi geçici güzelliklere değil, güzellik idea’sına duyulan yüce aşkın ifadesidir.

Ortaçağda Müslüman ve Hıristiyan filozoflar, Eflatun’un aşkla ilgili görüşlerini benimsemişler ve kendi inançlarının süzgecinden geçirerek yeniden yorumlamışlardır.

İlk İslam sufileri ve filozofları da Kur’an-ı Kerim’de geçmeyen ‘aşk’ kelimesi yerine “hub” ya da “muhabbet” kelimelerini kullanmışlardır. Aslında aşk, İslam kültür çevresinde öncelikle Tasavvuf felsefesinde ortaya çıkmıştır. Tasavvuf anlayışına göre Tanrı evreni tanınması ya da güzelliğini seyretmeyi sevdiği için yaratmıştır. Bu nedenle evrenin varoluş nedeni, bilgi ve sevgidir. Evren, Tanrı’nın güzelliklerini yansıtan bir aynadır. Güzele âşık olan insan aslında Tanrı’nın güzelliğine âşık olmaktadır. Oysa güzelliğe duyulan aşk geçicidir. Güzelden güzele geçen âşık sonunda insanlığa ve evrene ulaşır. Sevgili sadece bir simgedir. Âşık yaratılanı sevmekten, yaratanı sevmeye, geçici aşktan gerçek Tanrı aşkına yönelir.

Mevlana’ya göre insanın evrende kendi anlamını gerçekleştirmesini “Aşk” sağlar. Evren ise Tanrı’nın bir yansımasıdır ve bunun nedeni yine AŞK’tır. İnsan da Tanrı’nın aşkının yansıması olarak aşk-aşık ve aşık olunandır. Mevlana’nın sembollerle anlattığı, sonsuz aşkınlıkta metafiziksel bir yaklaşımdır. Birbirine zıt iki duygu, ayrık ve birliktelik birbirlerinden doğar. Ayrılık acısını yaşayan birlikteliğe bir umut besleyerek ona yönelir. “Sema”da kendi etrafında dönen semazenin aslında içindeki Aşk’ın etrafında döndüğü düşünülebilinir.

İnsan varoluş sorununa yanıt ararken zaman zaman dini felsefelere de dayanmıştır.

Çağımızda özellikle doğu felsefesine artan ilgi de kuşkusuz rastlantı değildir.

Hümanizm ve bütünün mutluluğu noktasında birleşen Hint, Hıristiyan mistisizmi, Budizm ve Tasavvuf inanışlarında Tanrı, insan ruhu, yaşam, ölüm, doğa ve olayların mistik açıdan ele alınış biçimleri benzerlikler göstermektedir.

Bu bağlamda, içsel enerjiyi açığa çıkarabilmenin yollarını arayan insan varlığı sanatın da özüdür. İnsanın iç yaşantısındaki çalkantılar, huzursuzluklar ve değişimler dolayısıyla sanatı da etkilemektedir. Özellikle bazı sanatçıların yapıtlarında da görüldüğü gibi maneviyatçılığın ağır bastığı, sanatçının hayal gücüne yöneldiği gözlenmektedir. Mark Tobey, Mark Rothko, Ad Reinhardt gibi örneklenebilecek bazı sanatçılar zaman zaman Uzak Doğu felsefesine ilgi duymuşlar; bazıları Zen Budist manastırlarında kalmışlar ve Hint, Budist, İslam gibi birçok din ve kültürden etkilenmişlerdir.

Sanatçının tinselliğe duyduğu ilginin arkasında evrenin derinliğine ya da varlıkta derinliğe ulaşabilme istenci yatmaktadır. Ancak burada sözü edilen Tanrı düşüncesi değil insana dair olan “tin” yani, yine insanın özüdür.

Bergson’a göre sanat, zihnin ya da tinin, şeylerin görünüşünden öte asıl temeldeki kaynağına, evrendeki elemanların niteliksel sürelerine dönmek için yaptığı bir sapmadır. Gerçekliği bilme yetisini “sezgi” olarak adlandıran Bergson için gerçeklik maddi doğa değil, ruhsal doğadır.

“Doğayla bizim aramıza kendimizle kendi bilincimiz arasına, insanların çoğu için kalın, sanatçı ve şairler için ise ince, adeta şeffaf bir perde gerilmiş gibidir.” “…Algı her yönü duyu dediğimiz şeye karşılık olduğundan sanatçı da sanata bu yüzden duygularından ancak biriyle ve yalnız onunla bağlıdır. Sanatların daha baştan çeşitli olmaları da bundan ileri geldiği gibi, onlara olan yatkınlıkların ayrılığı da buradan kaynaklanır. (Bergson, 1989)

Homeros’a göre güzelliğin kaynağı doğadır. Evren karşısında nesneler arası ilişkiyi yeniden kurmaya çalışan sanatçının öznelliği ise yine sanatçının kendini açığa vuracağı nesneleri ya da sembolleri seçmesidir. Kendi düşünce, duygu ve düş gücüne göre imgeleri oluşturan sanatçı içsel isteğini, belki de aşkını yansıtabileceği formları seçerek yapıtını ruhunun kurallarına göre oluşturur.

İnsanın doğayı değiştirebilmesi ve ona yeni biçimler ekleyebilmesi ancak sanatsal bir kurguyla olasıdır. Bu çabanın sonu insanın yarattığı biçimler evrenidir. İnsan ve doğa arasındaki her yeni ilişki aynı zamanda insanın doğayla olan bütün diyalektik ilişkilerinin de ifadesidir. Doğa, insan ya da sanatsal kurgu “diyalektik” açıdan farklılıklar taşısa da, gerçekte derin bir birlik içindedirler.

Nesnelerin, olguların nasıl ve neden olduklarını açıklayan bilimlerin kendi konu alanlarını ilgilendiren tanımlara baktığımızda hiçbir biçim ya da olgunun tek başına tanımlanmadığını, herhangi bir şeyin ancak bir başka nesne ile ilişkisine göre açıklandığını görürüz. Bildiğimiz her şey bir ilişki, bir birleşme ürünüdür. Yani, neden-sonuç ilişkisine bağlıdır. Sanat ve doğa arasında “ diyalektik” bir ilişki vardır. İnsan doğayı anladıkça, doğayı ve nesneleri farklı algılayacak, bunun sonucunda da sanatta üreteceği yeni biçimleri doğaya eklemeye devam edecektir.

Sanatçı doğadan alımlanan diyalektik ilişkiyi kendi varoluş evrenine taşırken, bir bilim insanının ölçülebilir, deneylenebilir, üretimini gerçekleştirmez. Sanatçı bu ilişkileri öznel yaratımın insanlaştırma duyumsallığını önde tutar. Sanatın evreni, ne doğanın ne de toplumun doğrudan realitesini taşır. O, doğanın ve toplumun diyalektik gerçeğinden yola çıkıp, karşıtların çatışmasını olumlu bir gelişme ile sonlandırır. Sanat, diyalektik bir ilişkiden doğar, bu yasalardan bağımsız değildir. Sanatçı, sadece doğa karşısında değil, kendisi ile çatışmasından ortaya çıkan, yaratım potansiyeli ile de üretir. Sanatçı bu durumda düşsel gücünün yoğunlaşması sonucu, imgesel biçimleri kullanarak, biçimlere anlam yükleyerek doğa ile yakınlığını korur.

Doğaya bakış biçimindeki ayrımlar, sanat anlayışlarındaki ayrımlara da işaret eder. Doğa, mistik bir bakış açısı için sezgisel bir kavrayışla görünenden yani maddeden yola çıkıp madde ötesine ulaşma olanağı tanır. Bir realist için doğa, görünen gerçeğin tanımlanması için çıkış noktasıdır. Bir idealist için ise doğa, olabilenden olası kusursuzluğa açılan kapıların anahtarını taşırken, bir romantik için kendi duygularının yansısının saklı olduğu gizemli evrendir.

Doğanın maddesel nesneler alanı olarak bilimsel ve felsefi anlamda bir gerçekliği vardır. İnsan için vazgeçilmez yaşam kaynağı doğa bu bağlamda; insanın kendi bireysel varlık gerçekliğini ortaya koyma çabasını desteklerken, sanatçının ilk estetik ve “aşk” gibi duygu arayışlarının da alanı olmuştur. Duyarlı tutum doğaya kendini, dileklerini, öngörülerini, kaygılarını, bunalımlarını, özlemlerini yansıtır; gerçekçi dünyadaki bütünsellikte kendini bütünün bir parçası ama özellikle bir parçası olarak araştırır. Her sanatçı, doğayı kendi bilincine, kendi kişisel tarihinin özelliklerine göre anlamlandırırken; onda güzeli aşkla gören kişidir. Bu da aslında sanatçının doğaya kendisini yansıttığını ya da imgelerinin karşılığını yine doğada arayarak anlam yüklediğini göstermektedir.

Sanatçı kimi zaman aşkın büyüsü içinde yaşar. Görünenle kendi arasındaki roller sürekli yer değiştirir. Bu nedenle çoğu ressam şeylerin kendilerine baktığını dile getirmişlerdir. Klee’nin ardından Andre Marchand şöyle der: “Bir ormanda, birçok kez, ormana kendimin bakmadığını hissettiğim olmuştur. Kimi günler ağaçların bana baktığını, bana konuştuğunu hissettim… Ben oradaydım, dinliyordum… Bence ressam evren tarafından delinmelidir, onu delmek istememelidir… Ben içten batmış, gömülmüş olmayı beklemekteyim. Belki de ortaya çıkmak için resim yapıyorum…” (Ponty, 1996)

Doğa sanatçı için dolaylı ya da dolaysız anlatım olanakları sunan en önemli referanstır. Sanatçının yaşamındaki var olma nedenlerini anlamlandırabilmesinin bir yolu da doğaya ya da doğanın herhangi bir nesnesine duyduğu aşkla mümkün olabilir. Bu aşkı yansıtabilmesi ise yine sanatla olasıdır.

Bu bağlamda sanatın doğayı taklit etmediği, ondan üstün, onu aşan bir şey olduğu düşüncesinden hareketle, sanatçının aşkına dair imgelerini yüklediği ve kendisine sonsuz kaynaklar sunan yine doğadır. Evrene sürekli yeni imgeler yükleyen sanatçı, yarattığı evrenin de ilk ve gizemli anlarının tek tanığıdır.

Yürekteki sıçramaların, geri kaçışların, bilinmeyenlerin ve belirsizliklerin anlatım dili sanatı yaratan sanatçı, tüm içsel sarsıntılarıyla devinen bir aşıktır doğa karşısında.

KAYNAKÇA

1. AYVAZOĞLU Beşir – Aşk Estetiği, Kültür Serisi 71, Yayın

No:258 syf. 59-64

Birlik Yayınları 1997 İSTANBUL

2. BAYRAKTAR Fulya – “Hz.Mevlana’da Aşk Ya da Bir Aşk Varlığı Olarak

İnsan”,Yayınlanmamış Konferans Metni,

Celal Bayar Üniversitesi Aralık 2009 MANİSA

3. BERGSON Henry – GÜLME, MEB Yay. , İSTANBUL s.99-102

4. BERGSON Henry – Aynı Yapıt. s.105-106

5. BERGSON Henry – Oevres, Edition du Centenaire, PUF,

Paris, 1963, s.483 vd.

6. CAN Şefik – Klasik Yunan Mitolojisi s. 60-61

İnkilap Kitabevi 4. Basım İSTANBUL

7. CEVİZCİ Ahmet – Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yay. İSTANBUL 2000

8. DOYRAN E. Yıldız – “Doğanın Biçimleniş Yasaları Bağlamında Sanatsal

Kurgu”, H.Ü. Sos.Bil.Enst. Yayınlanmamış Sanatta

Yeterlik Tezi, Nisan 2002,ANKARA

9. FAURE Elie – Rönesans Sanatı, Çev. =Bertan Onaran sf.15,

Zigana Yay. Sanat –1 2008, İSTANBUL

10. GÖKÇE KARASU Nurdan – “Renk ve Işık ile Tinsel ve Düşünsel Mekanlar

Yaratma” H.Ü.Sos.Bil.Enst. Yayınlanmamış

Sanatta Yeterlik Tezi, Mayıs 2004

11. HAMİLTON Edith – Mitologya (Mithology) Çeviren : Ülkü Tamer, Varlık

Yay. : 475, 9.Basım : 1997 İSTANBUL

12. KANDINSKY Vasilly – “ Art Book; Kandinsky – Soyut Sanatın Öncüsü”,

Dost Kitabevi Yayınları, Ed. Fisun Demir, 1999, 48

13. NIETZSCHE Friedrich – “Musikinin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu”

Tercüme Dergisi, 1940, C. I, S.3 Ayrıca bkz.

Ionna Kuçuradi, Sanata Felsefeyle Bakmak, s.23

14. PALA İskender – Kitab-ı Aşk, Alfa Yay. Edebiyat Güncel 22, sf. 27,

2005 İSTANBUL

15. PONTY Maurice Merleau – Göz ve Tin, sf. 41-42 Metis Yay. İSTANBUL 1996

Bu Yazı İlk Olarak rh+artmagazine Dergisi’nin Şubat Sayısında Yayınlanmıştır.

www.rhartmagazine.com

SANATÇI’YA DAİR BİR SERÜVEN

“Aşksız yaşama ki ölü olmayasın,

Aşkla öl ki diri olasın.”

Mevlana

* E. Yıldız Doyran / yildizdoyran@gmail.com

“Aşk” insanı doğadaki herhangi bir nesneye, bir varlığa ya da evrensel bir değere bağlayan tutkudur. Kavram olarak “Aşk” felsefeye din yoluyla, özellikle Tanrı’nın yarattığı varlığın bütününü seven en yüce güç olduğu düşünülmeye başlandığında girmiştir. Günümüze kadar aşkın konusu doğa, doğa nesneleri, sevgili ya da Tanrı olmuştur. Aziz Augustinus’a göre insan fiziki varlıkları, maddeyi, başkalarını hatta kendisini bile sevebilir.

Doğu ülkelerinde Aşk (Işk) kelimesinin başka bir sözlük anlamı ise “sarmaşık” tır. Bahçeye düşen sarmaşık bitkisinin tohumu zamanla nasıl bahçeyi sararsa, kalbe düşen aşk tohumu da insan bedenini sararak yayılır. Sarmaşığın en önemli özelliği, sarıldığı ağacı içeriden kurutması ve zamanla ağacın ömrünü sonlandırmasıdır. Dıştan görünen aşktır (sarmaşıktır) ancak ağaç ya da beden dışarıyı göremez hatta görmek istemez.

Aşkla ilgili anlatımların en güzelleri mitolojilerdedir. Özellikle klasik Yunan mitolojisindeki öykülere bakıldığında aşk-doğa-doğaüstü güçler ve insan üzerine tasavvurların önemini anlamak mümkündür.

(Heliotrope) “Gün Çiçeği” mitine göre, Okeanos’un kızı Klytie’yi, Tanrı Apollon bir gün dere kenarında görür ve aşık olur. Yakışıklı Apollon kızı kolayca elde eder. Ancak Klytie’nin fazla sevgisi zamanla Apollon’u bıktırır ve araları açılır. Apollon’un kendisinden soğuduğunu anlayan kız bu acıya daha fazla dayanamaz ve ölür. Apollon, sevgisi yüzünden ölen ve güneşin parlak ışıklarını göremeyecek olan Klytie’nin naaşını “Heliotrope” yani “Gün Çiçeği”ne dönüştürmüştür. Gün Çiçeği Apollon’a sevgisini o ne tarafa giderse yüzünü o tarafa döndürerek hala gösterir. Ancak aşkına karşılık bulamadığı için hala boynu büküktür.

Yine aşk-insan ve doğa üzerine olan Demeter (Ceres)’in öyküsü İ.Ö. sekizinci yüzyılın sonlarında yayılan bir Hymnos’da anlatılmıştır. Bereket Tanrısı olarak bilinen Demeter’in Persephone isimli kızı arkadaşlarıyla çiçek toplarken farkında olmadan onlardan uzaklaşır. Nergis çiçeğini koparmak için eğildiğinde yer yarılır ve Yeraltı Tanrısı Demeter’i yeraltına kaçırır. Yeraltına inerken kızın çığlıkları derinliklerden yansıyarak annesine kadar ulaşır. Kızını yitiren Demeter yeryüzüne verdiği tüm armağanları topraktan çekip alır. Yeşil çimenler, çiçekler, toprak buzla kaplanır ve donmuş bir bozkıra dönüşür.

Bereketsiz geçen o yıl toprak bir şey vermez. Bütün insanların açlıktan öleceğini düşünen Zeus, tanrıları Demeter’e göndererek bu öfkesinden vazgeçmesini ister. Ancak Demeter; kızını görünceye değin toprak, hiçbir ürün vermeyecektir. Zeus Hermes’i yeraltına göndererek kızının Demeter’e geri verilmesini ister. Hermes artık ölüler kralının karısı olan mutsuz Persephone için izin ister. Kocası, Zeus’un isteğini yerine getirmek zorunda olduğunu bilmektedir ancak karısının yeraltına yeniden dönmesini sağlamak için ona bir nar tanesi yedirir. Annesinin tapınağına dönen kız olup bitenleri anlatırken kocasının yedirdiği nar tanesini söylediğinde Demeter kızının yine yeraltı tanrısına döneceğini anlar. Zeus kendi öz anası en yaşlı tanrıça Rhea’yı Demeter’e gönderir. Rhea Demeter’e onu Zeus’un yeniden tanrılar ülkesine çağırdığını, kızının ise yılın üçte birinde karanlıklar ülkesinde olup üçte ikisinde yanında olabileceğini, insanlara sadece onun verebileceği bereketi ve yaşamı artık vermesini istediğini söyler. Bu isteğe karşı koymayan Demeter toprağı, köyleri, çimenlere meyve ve parlak çiçeklere boğar. Her yılın üçte birini ölü geçiren Persophone ayağını kuru, çorak topraklara bastığında bahar gelir, çiçekler açar. Sappho bunu: “Çiçekli baharın adımlarını duydum.” diyerek dile getirmektedir.

Yine Yunan Mitolojisinde Hesiodos’a göre, Eros’un varoluş sıralamasında Khaos’tan sonra gelmesi ilginçtir. Özellikle Theogonia’da Eros’un doğuşunu anlatan bölümde ‘aşk’ duygusuyla ilgili çözümlemelerin ilki oluşu da ilgi çekicidir. Batı dillerinde amour olarak geçen, Romalılar’ın “Amor” dedikleri kelime buradan gelmektedir. Afrodit’in oğlu olduğu düşünülen Eros heykeltıraşlar tarafından ise kanatlı delikanlı olarak canlandırılmıştır. Mistik bir akım olan Orfizm’de de Eros’un evren ile birlikte Khaos’tan çıktığına inanılmaktadır.

Antik çağın filozoflarından Empedokles ise ‘Aşk’ı Afrodit’le eşdeğer tutmaktadır ve toprak, su, ateş, hava olan dört unsur üzerinde etkili bu iki zıt elemandan biri olarak felsefenin temeline yerleştirir. Bunların birisi birleşme prensibi ‘Aşk’, diğer eleman ayrılık ise “Nefret”tir. Dört elemanın bu iki zıt kuvvetin etkisiyle çatışması ya da ayrılması ise evrenin meydana gelmesini sağlamıştır. Empedokles’e göre sonuncu günde, bugün ayrı duran evrenin dört kümesinin tekrar birleşmelerini sağlayacak tek neden ‘Aşk’ın hâkim geleceğidir.

Aristo, aşkı “aşırı sevgi” olarak tanımlamıştır.Sevgi kavramını yücelterek farklı bir konuma yerleştirmeye çalışan filozoflardan Eflatun, sevgi duygusunu derinlemesine çözümlemeyi ilk deneyen filozoftur. Eflatun’a göre güzel bedenler daima birbirlerine benzemektedirler. İnsan, bu gerçeği kavradığında tek bir bedene olan ilgi ortadan kalkacak ve ruh güzelliğini anlayarak tüm güzelliklerin asıl kaynağını aramaya başlayacaktır. Bu düşünce biçimi geçici güzelliklere değil, güzellik idea’sına duyulan yüce aşkın ifadesidir.

Ortaçağda Müslüman ve Hıristiyan filozoflar, Eflatun’un aşkla ilgili görüşlerini benimsemişler ve kendi inançlarının süzgecinden geçirerek yeniden yorumlamışlardır.

İlk İslam sufileri ve filozofları da Kur’an-ı Kerim’de geçmeyen ‘aşk’ kelimesi yerine “hub” ya da “muhabbet” kelimelerini kullanmışlardır. Aslında aşk, İslam kültür çevresinde öncelikle Tasavvuf felsefesinde ortaya çıkmıştır. Tasavvuf anlayışına göre Tanrı evreni tanınması ya da güzelliğini seyretmeyi sevdiği için yaratmıştır. Bu nedenle evrenin varoluş nedeni, bilgi ve sevgidir. Evren, Tanrı’nın güzelliklerini yansıtan bir aynadır. Güzele âşık olan insan aslında Tanrı’nın güzelliğine âşık olmaktadır. Oysa güzelliğe duyulan aşk geçicidir. Güzelden güzele geçen âşık sonunda insanlığa ve evrene ulaşır. Sevgili sadece bir simgedir. Âşık yaratılanı sevmekten, yaratanı sevmeye, geçici aşktan gerçek Tanrı aşkına yönelir.

Mevlana’ya göre insanın evrende kendi anlamını gerçekleştirmesini “Aşk” sağlar. Evren ise Tanrı’nın bir yansımasıdır ve bunun nedeni yine AŞK’tır. İnsan da Tanrı’nın aşkının yansıması olarak aşk-aşık ve aşık olunandır. Mevlana’nın sembollerle anlattığı, sonsuz aşkınlıkta metafiziksel bir yaklaşımdır. Birbirine zıt iki duygu, ayrık ve birliktelik birbirlerinden doğar. Ayrılık acısını yaşayan birlikteliğe bir umut besleyerek ona yönelir. “Sema”da kendi etrafında dönen semazenin aslında içindeki Aşk’ın etrafında döndüğü düşünülebilinir.

İnsan varoluş sorununa yanıt ararken zaman zaman dini felsefelere de dayanmıştır.

Çağımızda özellikle doğu felsefesine artan ilgi de kuşkusuz rastlantı değildir.

Hümanizm ve bütünün mutluluğu noktasında birleşen Hint, Hıristiyan mistisizmi, Budizm ve Tasavvuf inanışlarında Tanrı, insan ruhu, yaşam, ölüm, doğa ve olayların mistik açıdan ele alınış biçimleri benzerlikler göstermektedir.

Bu bağlamda, içsel enerjiyi açığa çıkarabilmenin yollarını arayan insan varlığı sanatın da özüdür. İnsanın iç yaşantısındaki çalkantılar, huzursuzluklar ve değişimler dolayısıyla sanatı da etkilemektedir. Özellikle bazı sanatçıların yapıtlarında da görüldüğü gibi maneviyatçılığın ağır bastığı, sanatçının hayal gücüne yöneldiği gözlenmektedir. Mark Tobey, Mark Rothko, Ad Reinhardt gibi örneklenebilecek bazı sanatçılar zaman zaman Uzak Doğu felsefesine ilgi duymuşlar; bazıları Zen Budist manastırlarında kalmışlar ve Hint, Budist, İslam gibi birçok din ve kültürden etkilenmişlerdir.

Sanatçının tinselliğe duyduğu ilginin arkasında evrenin derinliğine ya da varlıkta derinliğe ulaşabilme istenci yatmaktadır. Ancak burada sözü edilen Tanrı düşüncesi değil insana dair olan “tin” yani, yine insanın özüdür.

Bergson’a göre sanat, zihnin ya da tinin, şeylerin görünüşünden öte asıl temeldeki kaynağına, evrendeki elemanların niteliksel sürelerine dönmek için yaptığı bir sapmadır. Gerçekliği bilme yetisini “sezgi” olarak adlandıran Bergson için gerçeklik maddi doğa değil, ruhsal doğadır.

“Doğayla bizim aramıza kendimizle kendi bilincimiz arasına, insanların çoğu için kalın, sanatçı ve şairler için ise ince, adeta şeffaf bir perde gerilmiş gibidir.” “…Algı her yönü duyu dediğimiz şeye karşılık olduğundan sanatçı da sanata bu yüzden duygularından ancak biriyle ve yalnız onunla bağlıdır. Sanatların daha baştan çeşitli olmaları da bundan ileri geldiği gibi, onlara olan yatkınlıkların ayrılığı da buradan kaynaklanır. (Bergson, 1989)

Homeros’a göre güzelliğin kaynağı doğadır. Evren karşısında nesneler arası ilişkiyi yeniden kurmaya çalışan sanatçının öznelliği ise yine sanatçının kendini açığa vuracağı nesneleri ya da sembolleri seçmesidir. Kendi düşünce, duygu ve düş gücüne göre imgeleri oluşturan sanatçı içsel isteğini, belki de aşkını yansıtabileceği formları seçerek yapıtını ruhunun kurallarına göre oluşturur.

İnsanın doğayı değiştirebilmesi ve ona yeni biçimler ekleyebilmesi ancak sanatsal bir kurguyla olasıdır. Bu çabanın sonu insanın yarattığı biçimler evrenidir. İnsan ve doğa arasındaki her yeni ilişki aynı zamanda insanın doğayla olan bütün diyalektik ilişkilerinin de ifadesidir. Doğa, insan ya da sanatsal kurgu “diyalektik” açıdan farklılıklar taşısa da, gerçekte derin bir birlik içindedirler.

Nesnelerin, olguların nasıl ve neden olduklarını açıklayan bilimlerin kendi konu alanlarını ilgilendiren tanımlara baktığımızda hiçbir biçim ya da olgunun tek başına tanımlanmadığını, herhangi bir şeyin ancak bir başka nesne ile ilişkisine göre açıklandığını görürüz. Bildiğimiz her şey bir ilişki, bir birleşme ürünüdür. Yani, neden-sonuç ilişkisine bağlıdır. Sanat ve doğa arasında “ diyalektik” bir ilişki vardır. İnsan doğayı anladıkça, doğayı ve nesneleri farklı algılayacak, bunun sonucunda da sanatta üreteceği yeni biçimleri doğaya eklemeye devam edecektir.

Sanatçı doğadan alımlanan diyalektik ilişkiyi kendi varoluş evrenine taşırken, bir bilim insanının ölçülebilir, deneylenebilir, üretimini gerçekleştirmez. Sanatçı bu ilişkileri öznel yaratımın insanlaştırma duyumsallığını önde tutar. Sanatın evreni, ne doğanın ne de toplumun doğrudan realitesini taşır. O, doğanın ve toplumun diyalektik gerçeğinden yola çıkıp, karşıtların çatışmasını olumlu bir gelişme ile sonlandırır. Sanat, diyalektik bir ilişkiden doğar, bu yasalardan bağımsız değildir. Sanatçı, sadece doğa karşısında değil, kendisi ile çatışmasından ortaya çıkan, yaratım potansiyeli ile de üretir. Sanatçı bu durumda düşsel gücünün yoğunlaşması sonucu, imgesel biçimleri kullanarak, biçimlere anlam yükleyerek doğa ile yakınlığını korur.

Doğaya bakış biçimindeki ayrımlar, sanat anlayışlarındaki ayrımlara da işaret eder. Doğa, mistik bir bakış açısı için sezgisel bir kavrayışla görünenden yani maddeden yola çıkıp madde ötesine ulaşma olanağı tanır. Bir realist için doğa, görünen gerçeğin tanımlanması için çıkış noktasıdır. Bir idealist için ise doğa, olabilenden olası kusursuzluğa açılan kapıların anahtarını taşırken, bir romantik için kendi duygularının yansısının saklı olduğu gizemli evrendir.

Doğanın maddesel nesneler alanı olarak bilimsel ve felsefi anlamda bir gerçekliği vardır. İnsan için vazgeçilmez yaşam kaynağı doğa bu bağlamda; insanın kendi bireysel varlık gerçekliğini ortaya koyma çabasını desteklerken, sanatçının ilk estetik ve “aşk” gibi duygu arayışlarının da alanı olmuştur. Duyarlı tutum doğaya kendini, dileklerini, öngörülerini, kaygılarını, bunalımlarını, özlemlerini yansıtır; gerçekçi dünyadaki bütünsellikte kendini bütünün bir parçası ama özellikle bir parçası olarak araştırır. Her sanatçı, doğayı kendi bilincine, kendi kişisel tarihinin özelliklerine göre anlamlandırırken; onda güzeli aşkla gören kişidir. Bu da aslında sanatçının doğaya kendisini yansıttığını ya da imgelerinin karşılığını yine doğada arayarak anlam yüklediğini göstermektedir.

Sanatçı kimi zaman aşkın büyüsü içinde yaşar. Görünenle kendi arasındaki roller sürekli yer değiştirir. Bu nedenle çoğu ressam şeylerin kendilerine baktığını dile getirmişlerdir. Klee’nin ardından Andre Marchand şöyle der: “Bir ormanda, birçok kez, ormana kendimin bakmadığını hissettiğim olmuştur. Kimi günler ağaçların bana baktığını, bana konuştuğunu hissettim… Ben oradaydım, dinliyordum… Bence ressam evren tarafından delinmelidir, onu delmek istememelidir… Ben içten batmış, gömülmüş olmayı beklemekteyim. Belki de ortaya çıkmak için resim yapıyorum…” (Ponty, 1996)
Doğa sanatçı için dolaylı ya da dolaysız anlatım olanakları sunan en önemli referanstır. Sanatçının yaşamındaki var olma nedenlerini anlamlandırabilmesinin bir yolu da doğaya ya da doğanın herhangi bir nesnesine duyduğu aşkla mümkün olabilir. Bu aşkı yansıtabilmesi ise yine sanatla olasıdır.
Bu bağlamda sanatın doğayı taklit etmediği, ondan üstün, onu aşan bir şey olduğu düşüncesinden hareketle, sanatçının aşkına dair imgelerini yüklediği ve kendisine sonsuz kaynaklar sunan yine doğadır. Evrene sürekli yeni imgeler yükleyen sanatçı, yarattığı evrenin de ilk ve gizemli anlarının tek tanığıdır.
Yürekteki sıçramaların, geri kaçışların, bilinmeyenlerin ve belirsizliklerin anlatım dili sanatı yaratan sanatçı, tüm içsel sarsıntılarıyla devinen bir aşıktır doğa karşısında.

KAYNAKÇA

1. AYVAZOĞLU Beşir – Aşk Estetiği, Kültür Serisi 71, Yayın No:258 syf. 59-64 Birlik Yayınları 1997 İSTANBUL
2. BAYRAKTAR Fulya – “Hz.Mevlana’da Aşk Ya da Bir Aşk Varlığı Olarak İnsan”,Yayınlanmamış Konferans Metni, Celal Bayar Üniversitesi Aralık 2009 MANİSA
3. BERGSON Henry – GÜLME, MEB Yay. , İSTANBUL s.99-102
4. BERGSON Henry – Aynı Yapıt. s.105-106
5. BERGSON Henry – Oevres, Edition du Centenaire, PUF, Paris, 1963, s.483 vd.
6. CAN Şefik – Klasik Yunan Mitolojisi s. 60-61 İnkilap Kitabevi 4. Basım İSTANBUL
7. CEVİZCİ Ahmet – Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yay. İSTANBUL 2000
8. DOYRAN E. Yıldız – “Doğanın Biçimleniş Yasaları Bağlamında Sanatsal Kurgu”, H.Ü. Sos.Bil.Enst. Yayınlanmamış Sanatta Yeterlik Tezi, Nisan 2002,ANKARA
9. FAURE Elie – Rönesans Sanatı, Çev. =Bertan Onaran sf.15, Zigana Yay. Sanat –1 2008, İSTANBUL
10. GÖKÇE KARASU Nurdan – “Renk ve Işık ile Tinsel ve Düşünsel Mekanlar Yaratma” H.Ü.Sos.Bil.Enst. Yayınlanmamış Sanatta Yeterlik Tezi, Mayıs 2004
11. HAMİLTON Edith – Mitologya (Mithology) Çeviren : Ülkü Tamer, Varlık Yay. : 475, 9.Basım : 1997 İSTANBUL
12. KANDINSKY Vasilly – “ Art Book; Kandinsky – Soyut Sanatın Öncüsü”, Dost Kitabevi Yayınları, Ed. Fisun Demir, 1999, 48
13. NIETZSCHE Friedrich – “Musikinin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu” Tercüme Dergisi, 1940, C. I, S.3 Ayrıca bkz. Ionna Kuçuradi, Sanata Felsefeyle Bakmak, s.23
14. PALA İskender – Kitab-ı Aşk, Alfa Yay. Edebiyat Güncel 22, sf. 27, 2005 İSTANBUL
15. PONTY Maurice Merleau – Göz ve Tin, sf. 41-42 Metis Yay. İSTANBUL 1996


Etiketler:
Kategoriler: Makaleler

Türkiye’de Tablo Hırsızlıkları

19 Mart 2010
Ankara-Devlet-Resim-ve-Heykel-Müzesi

Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi

Salih Seçkin Sevinç,  Ezgi Esen – Artimetre

Ankara Devlet Resim Heykel Müzesi’nde çalınan tablolar sanat gündemini epey meşgul etti. Kimi 13 adet Hoca Ali Rıza’nın karakalemi çalındı dedi, kimi İbrahim Çallı’nın orjinalleri de gitmiş dedi. Kimi orjinal eser kayıpları yüzleri buluyor dedi, kimi ise Feyhaman Duran, Hikmet Onat, Nurullah Berk’in de isimlerini verdi. Rakamlar havada uçuşurken Ankara Devlet Resim Heykel Müzesi’nin depolama ve eser barındırmaya ait içler acısı görüntüsü de ortaya çıktı. Şaşırdık.

Sanat eserlerine ait bir kamuoyu vicdanımız eksikti. O da oldu. Tüm sanat camiasına hayırlı ve uğurlu olsun.

Rakamlar ne olursa olsun ortada bir hırsızlık olayı var ve müzedeki usta fırçaların işleri bir şekilde senelerdir zaten düzenli olarak çalınıyor. Ancak kimse 2002′den ya da belki de daha öncesinden beri içi boşaltılan müzenin neden yeni beyanat verdiğini, ayrıca artan sanat eseri hırsızlıklarının neden şimdi gündeme oturduğunu sormadı.

Esas soru gerçekten burada gizli: Neden şimdi?

Çünkü, müzayede evleri yalnızca klasik ve antika eserleri değil çağdaş sanat eserlerini de satmaya başladılar. Artık çağdaş sanat eserleri satışı için ayrı kataloglar hazırlanıyor. Burhan Doğançay’ın bir eseri vergi ve komisyonlarla beraber 2,9 milyon TL’ye, Erol Akyavaş’ın bir eseri ise 2 milyon TL’ya alıcı buluyor. Bu şekilde işadamları da sanatçılar da iki sene öncesine kadar ütopik olabilecek bir gündemin parçası oluyorlar. Çağdaş sanatçılarımızın eserleri değer kazanıyor. Sothebey’s Türk Çağdaş Sanatı’na el atıyor. Özel müzeler kuruluyor ve profesyonel anlamda müze işletmeciliği gittikçe dikkat çekmeye başlıyor.  Resim piyasasanın oyuncuları müzeleri için ya da portföylerinde bulunan sanatçıların kıymetini daha da arttırabilmek için rekor fiyatlara alımlar yapıyorlar. Bazı müzayede evleri tamamen çağdaş sanat galerilerine dönüşüyor. Hatta, Cem Yılmaz da artık  Fikret Mualla’lı, Burhan Doğançay ve Salvador Dali’li bir hafta sonu müzayedesinde 250 bin TL’lık alışveriş yapabiliyor. Türkiye’de Plastik Sanatlar piyasası son beş senede inanılmaz bir büyüme yaşıyor.

Daha ne olsun?

Hoca Ali Rıza - "Peyzaj" (42,6 x 62cm) - Özel Koleksiyon

Hoca Ali Rıza - "Peyzaj" (42,6 x 62cm) - Özel Koleksiyon

Soygunla ilgili Ankara Resim Heykel Müzesi’nin müdür yardımcısı Ali İhsan Bey’den beyanat almaya çalıştık. Düzeltecekleri ya da medyada geçen haberlere ekleyecekleri bir gelişme var mı diye sorduk. Fakat, sürecin yargıya intikal ettiğini, kendisinin devlet memuru olduğu gerekçesiyle bu konuda bir beyanat veremeyeceği cevabını aldık.

Daha sonra İstanbul Resim Heykel Müzesi’nden müdür yardımcısı Metin Çetiner ile görüştük, kendisinin de görüşlerini aldık. Ankara’daki soygun hakkındaki düşüncelerini ve kendi müzelerinde benzer bir hırsızlık durumu olup olmadığını sorduk. Bu konuda bizlere;  “Müze binasının yıllarca uzun bir restorasyon sürecine maruz kalması, eserlerin gerektiği gibi korunamaması konusunda etken bir rol oynamış olabilir. Ankara’daki bürokrasiye bağlı yönetim anlayışı, yönetim kadrosunun yetersiz çalışmaları ve müze içerisinde yeterli sayı ve donanımda çalışanın bulunmaması, bu sonucu doğurmuştur. İstanbul Resim Heykel Müzesi, Mimar Sinan GSU’ya bağlı bir müzedir. Biz, sık sık toplantılar ve güncellemeler yapan alanında olgunlaşmış bir kadroya sahibiz. Bizim müzemizde bu tür olumsuzluklar hiç yaşanmadı ve yaşanması da olası değildir.” dedi.

İstanbul Sanat Evi, Beyoğlu

İstanbul Sanat Evi, Beyoğlu

Ayrıca, konuyla ilgili ressam ve yetkili kurumlardan da yorumlar aldık. İstanbul Sanat Evi yetkilileri, daha bu olay patlak vermeden, henüz geçen hafta Bodrum İlçe Emniyet Müdürlüğü’nden telefon aldıklarını ilettiler. Söz konusu telefonda özel bir koleksiyonda bulunan “Orhan Peker“, “Turan Erol” ve “Fikret Mualla” tablolarının çalınmış olduğu ve konuyla ilgili soruşturma başlatılmış olduğu anlaşıldı. İlgili polis memuru böyle bir vakanın daha önce Bodrum’da yaşanmadığını, Türkiye’de de örnek vakaların azlığı nedeniyle çeşitli kurumları arayarak bilgi istediklerini ve spesifik bir alan olduğu için ne yapılması gerektiği hususunda fazla malumata sahip olmadıklarını söylediler. Polis memuru internet’te “Orhan Peker” diye aratınca İstanbul Sanat Evi’nin “Ressamlar Ansiklopedisi“ne ulaşmış ve bu doğrultuda kurumdan “Türkiye Sanat Piyasası” ve ilgili bağlantılar hakkında bilgi almış. İstanbul Sanat Evi, Müze soygunu ile ilgili olarak  şaşırmadıklarını ve ilerleyen günlerde gelişen piyasa ile daha fazla hırsızlık olaylarının gündeme gelebileceğini, hatta bunu Bodrum’daki soygunu takip eden polis memuruna da ilettiklerini söylediler.

BedriBaykam

Bedri Baykam - Ressam

Ressam Peyami Gürel; “Türkiye’de resim piyasası ve bu konu ile ilgili borsa ancak oluşuyor. Resimlerin de alınıp satılan bir değer olduğu daha yeni yeni anlaşılmaya başlandı. Kapitalizm de sürecini tamamlıyor. Bu yüzden konunun da şimdi ortaya çıkması ve gündeme oturması gayet doğal.” derken; Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği Başkanı, Ressam Bedri Baykam ise; “Ben o müzenin bir çalışanı değilim ve işleyişi konusunda bir bilgiye sahip değilim. Bu tür bir soygunun yapılmış olmasını ancak genel bir sorunla ilişkilendirebilirim; o da tüm sorunların altındaki esas sebep olan devletin sanata ve sanatçıya olan yetersiz ilgisi ve bütçesidir. Devlet, bugün hala bir modern sanat müzesi açmış değildir. Yetersiz donanımlı kadrolar, yetersiz sayıda çalışan ve komik rakamlı bütçeler bu gibi sorunların esas sebebidir.” diye özetliyor. Ressam Ekrem Kahraman ise bu durum için; “Resim piyasası’nın değerinin artması evet bunun için bir etkendir. Ama kanımca asıl etken bu değildir ve arkasında başka bürokratik süreçler dönmektedir.” diyor.

Soygun ve beraberinde getirdiği iyileştirmeye yönelik en güzel yazılardan bir tanesi Hürriyet’in Pazar eki’nde severek okuduğumuz “Kültürazzi” köşesinin gizemli yazarı “Devletin Elindeki Tabloların Kataloğu Neden Yok” başlığı ile geldi. Köşe yazarı, resimlerin envanterinin olmasının bir işe yaramayacağını, ancak envanterdeki eserlerin kataloglanarak kamuoyuna mal edilmesinin en doğrusu olacağını söyleyerek güzel bir öneride bulunmuş.

Eldeki bütün bu veriler bizi yeni bir soruya  doğru yöneltiyor;

- Türk modern ve  çağdaş sanat piyasası’nın gelişimi, sanat eseri hırsızlıklarındaki artış, mezatçıların kulvar değiştirmesi, konunun eleştirel boyutta ele alınışının artışı ve yeni önerilerin ortaya çıkması bir sağlık işareti mi yoksa yozlaşmanın sadece gayri ciddi bir gündem yaratması mı?

Cevabını ilerleyen günlerde yine burada tartışacağız.


Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
1 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Sanat Haberleri

Göçüp Gidenler: Erdem Uçkan (1953 – 2009)

13 Mart 2010
erdem_uckan02

Erdem Uçkan - (1953 -2009)

Salih Seçkin Sevinç – Artimetre

Belki görümüşsünüzdür. Erdem,  Beyoğlu İtalyan Kilisesi önünde takılırdı. Resimlerini sokağın ortasına açarak bohem bir yaşayış içinde garip/gariban bir ressamdı. Kendisi ile ilgili bilgiye daha çok  Badehane ile ilgili yazılan Ekşi Sözlük verilerinden ulaşabileceğiniz Erdem Uçkan’ı 28/12/2009 tarihinde kaybettik. Ruhu şad olsun.

Asmalımescit’in “Badehanesi”nin demirbaşı olarak bilinen, gelen müşterilere tıpkı Paris’in Montparnasse’sindeki Modern resmin ortaya çıktığı yıllardaki  ressamlar gibi eserlerini satmaya çalışan, İtalya’da psikoloji eğitimi almış ama daha sonra Fransa Nice’den Güzel Sanatlar diploması alarak İstanbul’a dönmüş ve burada sanatıyla ekmek mücadelesi vermiş özgür ruhlu bir sanatçı.

Bizim sanatçımız!

Bu ülkede, bu şehrin havasını soluyarak resimler yapmış çok renkli ve çok samimi bir kişilik. Ve bakın kendi ağzından duyabileceğiniz çok az kelamdan biri olarak bizlere ne söylemiş: “Sokakta yaşamak bırakabileceğim bir şey değildi. Sokakta çalışıyorum, sokakta yaratıyorum, sokakta hissediyorum. sokakta fark ediyorum, sokakta satıyorum. İtiraf etmeliyim ki bazen eseri bitirmek mümkün değildi. Para eksikliği renk ve malzeme eksikliği… Parasızlık yüzünden gülünç rakamlara işlerimi sattım. Hep bir kaç kilo verdim, bunun için Türkiye’de satan bir sanatçı oldum.”

Ne güzel değil mi? Kendini ne de güzel ifade etmiş bir insan var ortada. Yaptığı işin bilincinde, sanatıyla halka mal olmaya çalışmış, bunun zorluklarını kendine ifade etmiş, kendisini ti’ye bile almış. Ne kadar alçakgönüllü ve ne kadar vakur bir duruş.

Oysa ne kadar acı !

Erdem_Uckan_r01

Erdem Uçkan İmzalı Tablo

Bu donanımdaki bir insan daha iyi imkanları ve desteği yaşarken bulmuş olsaydı kim bilir Türk Sanatı adına ne büyük işlere ve tuvallere imzalar atacaktı. “Ama kaderi böyleymiş işte Erdem’in” deyip toplumun ve kendimin vicdanını da rahatlatmayacağım. Hüzünlü, iç buran bir son. Dramatik ama bir o kadar da yaşayışı ve ölümü ile sanatı’nın büyüklüğünü de gösteren bir son.

Yine de şu bir gerçek ki; değer ve anlam sanatçı’nın hayatı ile bütünleşiyor ve bu gelecek kuşaklara miras olarak kalıyor. Erdem de işte böyle bir ressam.

Bu kıymeti bilen ve plastik sanatlar alanında hem bilgi hem de koleksiyon anlamında önemli bir birikime sahibi olduğunu düşündüğüm Ali Şahinler, Erdem’in vefatı üzerine sahibi olduğu GalateaArt’da “Erdem’in Anısına” isimli bir sergi düzenledi. Aynı şekilde Badehane‘de Erdem’in anısına 8 Mart’ta bir sergi başlattı. Erdem’in resimlerini merak edenler Asmalımescit’te her iki yeri de ziyaret edebilirler. Sergiler halen devam ediyor. Ali Şahinler sergide kendi koleksiyonuna ait olan hiçbir Erdem uçkan tablosunu satmıyor. İşte manevi bağlılık ve değer verme, dolayısı ile değerlenme burada devreye giriyor.

Biz de Artimetre olarak  Erdem ile ilgili elimizdeki tüm bilgileri bir araya toplayarak onun anısına bu yazıyı hazırlamaya çalıştık. Eğer Erdem hakkında bilgisi olan, ne için vefat ettiğini bilen, anısı olan var ise lütfen bu yazının altına yorumunu bırakmaktan çekinmesin. Onu bilmeyenler daha çok tanısın ve bizde bu sanatçımız için üzerimize düşen görevi yerine getirelim.

Galateart’ın “Erdem Uçkan Anısına” yaptığı sergi ile ilgili basın bildirisini aşağıda bulabilirsiniz.

“Asmalımescit’li ressam dostumuzun resimleri Galateaart’ta sizi bekliyor.

1953 yılında İstanbul’un Moda semtinde doğan Erdem Uçkan, 1970’li yılların başlangıcında psikoloji eğitimi almak için İtalya’ya gitti. Psikoloji eğitiminin ardından, hukuk eğitimi alan Erdem, İtalya’da ki yıllarının ardından Fransa’da Nice’de Güzel Sanatlar diploması alarak İstanbul’a döndü. Erdem’in resimlerinde , dönem dönem tekrarlayan konular, yaşadığı bölgenin tarihine olan merakını, felsefe ve psikolojiye olan ilgisini göstermektedir. Dışavurumcu bir uslupla akrilik ve yağlıboya kullanarak özgün resimler yaratan Erdem’i 28 Aralık 2009 tarihinde kaybettik. Sokakta yaşayan, hisseden, fark eden, yaratan, üreten, çalışan, satan Asmalımescit’li ressam dostumuzu sevgiyle anıyoruz.

Galatea Sanat Galerisi tarafından Erdem’in anısına hazırlanan resim sergisi 16 Şubat-16 Mart tarihleri arasında görülebilir.”

Erdem_Uckan01

Erdem Uçkan - (1953 -2009)

Erdem UÇKAN Hakkında;

1953- 28/12/2009

1953 yılında Anadolu yakasının tarihi semti Moda ‘da doğdu. 1970’li yılların başlarında psikoloji eğitimi almak için İtalya’nın Padova bölgesine , 2 yıllık psikoloji eğitiminin ardından hukuk eğitimi almak için Torino’ya gitti.

Kozmopolit bir sanatçı olan Erdem, Güzel Sanatlar Akademisi’nden diploma alarak Nice’e taşındı. Sonrasında İstanbul’a dönüp dört yıl rehber ve çevirmen olarak çalıştı. İngilizce, Fransızca, İtalyanca tercüme yapıyor olması yaşamış olduğu eğitim sürecinin ona kattıkları arasında yer alırken aynı zamanda sanat çalışmalarını yürütmüştür.

Erdem o dönemde bize şöyle söyler: “Önce İstanbul’un camilerini resmetmeye başladım sonra sinagog ve kiliselerini de ekledim, Cumhuriyet dönemi ve sonrası manzaralarını, o yerleri yeniden keşfetmek giderek ülkemin tarihini inceleyen bir çalışmaya itti beni. İstanbul’un tarihinde, İtalyan, Fransız, Avusturyalı mimarların özellikle Levantenlerin yaşadığı Pera bölgesinde izleri gözükmektedir. Benim sanatsal gelişimim İstanbul’un tarihiyle ilgili araştırmalarımla paralel gelişti. Farklı mimarilerin sanatsal etkileri temaların soyut ki şimdiye kadar sadece figüratif sanata ilgi vardı . Araştırmalarım sonucunda tarihi kitaplardan bulduğum yerler Osmanlılar,Levantenler , Bizanslılar, Yunanlılar’a aitti. Ve bende resimlerimde bunu yansıttım.”

Erdem_Uckan_r02

Erdem Uçkan İmzalı Tablo

Moda semtinin Erdem’in üzerindeki etkisiyle resimlerinde denize ve balıklara olan tutkusunu yansıttı.(1980’li yıllara kadar kirlilik ve endüstriyel balıkçılık krizi nedeniyle 80 balıkçı limanı İstanbul’u terk etti.) Sıklıkla çizdiği balıklar onun için gizli bir sembol, bilgelik ifadesiydi. “Balık her şeyi bilir ama düşünmez.” atasözünün aslında herkese bir mesaj verdiğini, insanların düşünebildiğini ama hiç bir şey bilmediklerini yada bir başka ifadeyle “ balık hafızalı” olup çok çabuk ve kolay unuttuklarını , hiçbirşey bilmemektense her konu için bir bilgisi olduğunu sananların, balıkların bizi davet ettiği yaşamdaki gizemlere daha fazla dikkat etmesi gerektiğini düşünür. Kendisine yararı olmasa da başkalarına olacağını söyleyerek resimlerinde balıkların ve insanların benzerliklerini, farklılıklarını tasvir eder.

Erdem’in sözlerini, biyografik olaylara göre açıklamak zordur o her zaman inatçı bir iyimserlik içindeydi, bir suçlama sonucunda pasaportunun elinden alınması, sokaktaki evsiz yaşamı, iyi yaşam koşulları sağlamak için günlük mücadele koşulları ve yaşanan ekonomik zorluklar.. Tüm bu olumsuzluklara rağmen tuval genelinde veya renklerde başarısız kabul ettiği çalışmalarını tamamlamadan satmaktan kaçınarak İstanbul’a karşı duygularını resmetmeye devam etti.

Erdem_Uckan_r04

Erdem Uçkan İmzalı Tablo

“Sokakta yaşamak bırakabileceğim bir şey değildi. Sokakta çalışıyorum, sokakta yaratıyorum, sokakta hissediyorum. sokakta fark ediyorum, sokakta satıyorum. İtiraf etmeliyim ki bazen eseri bitirmek mümkün değildi. Para eksikliği renk ve malzeme eksikliği… Parasızlık yüzünden gülünç rakamlara işlerimi sattım. Hep bir kaç kilo verdim, bunun için Türkiye’de satan bir sanatçı oldum.”

Biz Asmalımescit’te Erdem ile aynı dönemlerde yaşayanlar , onun ürettiklerini sevdik saygı duyduk , ve onun efendiliği , insanlar ile olan düzgün ilişkilerini medeni davranış şeklini unutmayacağız. Hatıraları ve eserleri ile hep bizler ile yaşayacak ve yeni nesillere devir olacak.

Lütfen Erdem’i bilen ve tanıyanlar bu yazıyı okuyunca bizimle anılarını ve fikirlerini yorum olarak aşağıda paylaşsın. Ekşi Sözlük‘te tüm hayatı 9 madde’den ibaret yazılmış. İşte ömür bu kadar aslında. Bir sayfa’ya ya sığarsın, ya da sığmassın.

Ama Erdem daha fazlasını hak ediyor.

Eserlerinin değerlenmesi için ölmeni bekliyorlardı ya hani. Al işte oldu !

Nur içinde yat sevgili Erdem Uçkan!


Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
6 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Sanat Haberleri

Serafim Meleği Yüzünü Dünya’ya Açtı

30 Ocak 2010
ayasofya12

Serafim Meleği ve Yüzü Açılmayan Diğer Melekler

S.Sema Olgaç – (Sanat Yazarı – Eleştirmen)

Ayasofya’da “Serafim meleği” yüzünü dünyaya açtı.

“Sur’a üflenir ve Allah’ın dilediği kimseler dışında göklerdeki herkes ve yerdeki herkes ölür. Sonra ona bir daha üflenir, bir de bakarsın onlar kalkmış bekliyorlar.” 39/Zümer Süresi-68(Diyanet Meali)

“Kayzer Konstantin’in eskiden üzerinde bir Atena tapınağının bulunduğu yere kendi sarayını kurmasıyla, Bizans sanatı Doğuda ilk eserini kuruyordu. Bu yapı, onun birçok yere kurduğu sütunlu bazilikalardan biri idi. “Chiritus” diye tasdik edilen bu yapıya özelliklerine uygun olarak “Hagia Sofia” (Kutsal Hikmet) adı verilmiştir. Yapı 415 tarihinde III.Theodosius tarafından yeniden inşa edilmişti. 532-537 tarihleri arasında Jüstinyen tarafından yıktırılan bu yapının yerine, bugünkü büyük Ayasofya inşa edildi. Birçok felaketleri atlatan bu kilise, Osmanlılar zamanında çeşitli onarımlar ve ilavelerle bugüne dek yaşadı.” 1*

Yüce bir görkemlilik etkisi yaratan mozaikleri ve erişilmez sınırsızlık etkisi yaratan kubbesiyle doğu ve batının sentezi olan bu görkemli yapı o dönemler kubbesiyle “sınırlanamaz kozmosun” küçük bir sembolü olarak da nitelendiriliyordu.

Ayasofya’nın ilk planı ve içini gösteren gravürler 1680′de G.J.Grelot tarafından yayımlanmıştır. Ayasofya’nın içini ve mozaiklerini gösteren en iyi desenler ise 1710′da İstanbul’da bulunan İsveç’li Cornelius Loos tarafından çizilmiştir.

Ayasofya günümüzde 1993 yılında yine restorasyona sokuldu. Ana kubbe kuzeydoğu çeyreğinde yaklaşık 500 m² bezemeli yüzeylerde yer alan mozaik ve mozaik taklitlerinin restorasyonu ve konservasyonu gerçekleştirildi. Tessera mozaikler, oynayanlar yerine sağlamlaştırıldı. Zahmetli bir işlem olan bu çalışma ile altın, gümüş mozaikler teker teker yeniden sağlamlaştırılmış, Ayasofya iç narteks tonoz yüzeylerinde bulunan yaklaşık 600 m² mozaik ve mozaik taklidi yüzeylerde konservasyon ve restorasyon gerçekleştirilmiştir.

2009 yılında müzede yapılan restorasyon çalışmaları sırasında müzenin kuzeydoğu kubbesinde “Serafim Meleği” figürü ortaya çıkmıştır. Bu tarihi olay ne yazık ki müzede 17 yıldır süren restorasyon çalışmaları için kurulan 520 m² genişliğinde, 55 metre yüksekliğinde ve 181 ton ağırlığındaki çelik iskele yüzünden ziyaretçilere gösterilememiştir.

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı sayesinde çalışmalara hız kazandırılarak nihayet iskele İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç’in ev sahipliğinde, Ayasofya Müzesi Başkanı Haluk Dursun’nun katılımıyla gerçekleştirilen basın toplantısında söküldü. Artık müzenin ayrılmaz bir parçası gibi olan bu iskele için “Alameti Farika” diye nitelendirdikleri ve hatta esprili bir şekilde sergilenmesini bile düşündükleri bu iskelenin 17 yıl sonra nihayet kaldırılması sonucu kubbe bütün görkemiyle ortaya çıktı. Ve 700 yaşında olduğu tahmin edilen altı kanatlı melek Serafim nihayet Ayasofya’da dünyaya yüzünü açtı. 160 yıl sonra gün yüzüne çıkarılan, önemli bir keşif olan Serafim figürü müzeyi yeniden dünyanın gündemine taşımıştır.

Serafim meleği esasında bilinen bir meleğin diğer adıdır. “Dört büyük melek” Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail isimli meleklere denir. Allah’ın emriyle kıyamet kopacağı zaman Sura üflemekle görevli melekten biri olan İsrafil’dir. Bu nedenle Sur meleği olarak da bilinir. “İsrafil ismi İbranice Serafim kelimesinden geldiği, sonra serafin ve serafil şeklinde değiştirilerek İsrafil haline getirildiği, şan ve şeref anlamında olduğu söylenmiştir.”2*

serafim meleği

Serafim Meleği

Isaya altıncı bölüm Kutsal Kitap’ta Seraflar hakkındaki tek bölümdür. “Her serafin altı kanadı vardır. İkisi uçmak, ikisini ayaklarını, geri kalan ikisini de yüzlerini kapatmak için kullanırlardı.( Isaya 6:2)” Sonuç olarak İslam dinindeki dört büyük melekten biridir.

“Ayasofya’yı yeniden keşfetmenin zamanı” sloganıyla ziyaretçilerini bekleyen müzede restorasyonun bittiğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. “ İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın Ayasofya’daki çalışmalarının ikinci aşamasını galeri katının onarımı oluşturuyor. Ayrıca, I.Mahmut Kütüphanesi, I.Mahmut Şadırvanı ve Sıbyan Mektebi’nin restorasyonları da yer alıyor. Üzerlerinde “Hz. Allah, Hz. Muhammed, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin” isimlerinin yazılı olduğu, 7,5 metre çapındaki dünyanın en büyük hat levhaları kabul edilen 8 adet hat levhanın konservasyonu ve restorasyonu ile Ayasofya’nın iç mekan aydınlatmasını sağlayan kandilliklerin restorasyonu ve maksurelerin restorasyonu da Ajans’ın çalışmaları kapsamında yer alıyor. Ayrıca, Ayasofya cephe acil onarım işi kapsamında, Ayasofya Bilim Kurulu’nun denetiminde gerçekleştirilecek cephe restorasyonu ile uzun yıllardır yapıya zarar veren çimento esaslı derzler ve sıvalardan yapı arındırılacak.”3* Yaniçalışmalar daha uzun yıllar devam edecek ve bu demektir ki yakında yeni “alameti farikalar” göreceğiz ama kubbenin görkemini artık hiçbiri gölgeleyemeyecek.

Depremlerin, hastalıkların, savaşların, insanların güzellikleri, mutlulukları ve sevinçleri yok ettiği bir zaman diliminde Ayasofya’nın kubbesindeki diğer üç meleğin yüzleri şimdilik kapalı, umarım onlar da yüzlerini açmaz ve sonu getirmezler. Çünkü “Hagia Sofia’da” yüzünü açan “Serafim” meleği bence tüm dünyaya bir mesaj veriyor. “ Dünyanız bir tane…”

1*Dünya Sanat Tarihi / Adnan Turani /Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları / sayfa 185

2*İslam Ansiklopedisi İsrafil maddesi. Ali Arslan Aydın, Şamil İslam Ansiklopedisi: 4/131-132

3*25.01.2010 basına dağıtılan metinden alıntı


Etiketler:
Kategoriler: Sanat Haberleri

Sanat Eseri Satışında Sosyal Medya Pazarlamasının Önemi – Salih Seçkin Sevinç

11 Ocak 2010
Facebook.com

Facebook

Salih Seçkin Sevinç / Artimetre

Günümüzde ortalama her birey zamanının önemli bir kısmını bilgisayarının başında, herhangi bir sosyal paylaşım ortamında ilgilendiği bir konu hakkında bilgi toplayarak ya da bu konuda bilgi sahibi olan insanlarla aynı web sitelerine girip fikir alışverişi yaparak geçiriyor. Peki bu sosyal paylaşım ortamlarından kast edilen nedir? Aslında bunun sınırları henüz net bir şekilde belirlenmemiş olmakla beraber halen gelişmekte olan bir mecra olduğu için ana oyunculardan yalnızca bir kısmının isimlerini vermem doğru olacaktır; Bloglar, Google, MSN, Facebook, Youtube, Twitter, Myspace, Flickr, Digg, Delicious v.b.

Artık birçoğumuz herhangi bir ürün veya hizmet satın alma kararını bu ürünü veya hizmeti satın almış olan kişilerin Internet üzerindeki tecrübe ve yorumlarını inceledikten sonra veriyoruz. Bizimle aynı uğraşları veya benzer zevkleri olan insanlarla beraber aynı sanal topluluklarda biraraya geliyor ve onlarla kendi tecrübelerimizi eşzamanlı olarak paylaşmaktan büyük zevk duyuyoruz. Çalışmalarımızı, eserlerimizi, yazılarımızı, bir saat önce ne yediğimizi, şu an neye odaklandığımızı, neye canımızın sıkıldığını, yani paylaşmaktan çekinmediğimiz herşeyi istediğimiz herkesle her an paylaşabiliyoruz.

İşte bu alt kültürün oluşturduğu yeni pazarlama alanı, geleceğin pazarlama çalışmalarına da yön verecek olan son derece etkili bir yolu oluşturmuş oldu. Daha önce hiçbir pazarlama enstrümanında göremeyeceğiniz kadar hedefe yönelik olan bu yeni araçlar, geleceğin pazarlama çalışmalarında çok önemli yere sahip olacaklar.

Sosyal Medya olarak adlandırılan bu alanların hepsi klasik anlamda ürün ve hizmetlerin pazarlanmasının yanı sıra, sanatçıların ya da galerilerin de bir araya gelerek kendi portföylerinin sergilenmesi ve satılması imkanını doğurmuştur. Doğru kurgulandığı takdirde bu model kusursuz bir pazarlama döngüsünü sağlamaktadır.

Sanat eseri satışlarının geleceği internettedir.

Klasik ürün veya hizmet satışına yönelik pazarlama çalışmaları henüz geleneksel reklam mecraları içerisinden dışarı çıkamamıştır.. Bunun nedeni sosyal medya alanlarındaki reklam, tanıtım, CRM gibi faaliyetlerin tamamının çok düşük bütçelerle yürütülmesidir. Mevcut konkürler ve dev medya satın alma duvarları içinde hapis olan kurumların bu alanları etkili kullanmaya başlamasına daha epey yol vardır. Hal böyle iken bu alt kültüre ait alanlar ayrıca fonksiyonları gereği de sanat ve kültür işleri ile uğraşanların uzmanlaştığı, yoğunlaştığı ve hakim olduğu yerler haline gelmeye başlamalılar.

MySpace.com

MySpace

Sosyal Medya ağı’nda yer alan enstrümanlar ve oyuncular yıllar içinde elbette değişecektir ancak sanal dünyada yerlerini almaya başlayan markalar işin manifestosunu belirleyen temelleri atmaya çoktan başladılar bile.

Bugün internet üzerinden satışa yönelik önde gelen internet markaları önemli sosyal paylaşım siteleri için yazılımlar ve uygulamalar geliştirmekte, sosyal medya ağları ile iletişimin sürekliliğini sağlamaktadır. E-Bay, Etsy gibi günde milyonlarca kişinin ziyaret ettiği dev alışveriş merkezleri sosyal medya ağlarına yönelik sürekli uygulamalar geliştirmektedir.

Bütün bu bahsedilenleri uzunca bir örnek ile detaylandıracak olursak; A sanatçısı veya B galerisi; normal bir web sitesinden defalarca üstün uygulamalara sahip olan blogger.com’dan kendi adına tamamen ücretsiz bir blog oluşturup burada en son etkinlikleri veya portföye eklenen son eserleri anında izleyiciler ile paylaşabilir, eserin satışının yapıldığı siteye veya sitelere link verebilir, buradan doğrudan satış yapabilir, eser ile ilgili yorumları alabilir, ortak ilgi alanlarındaki kişilerle zincir bağlantılar oluşturabilir, izleyicilerin güncellemelerden haberdar olması için e-mail listesine kayıt olmalarını sağlayabilir, beğenilere göre eklenecek ücretsiz yazılımlarla sitenin içeriğini ve görselliğini zenginleştirebilir, kurduğu siteyi belirleyeceği günlük bütçe ile Google Adwords de sponsor bağlantılarda en üst sıralarda gösterebilir, Facebook’ta ya da Myspace’de sanatçı ya da galeri adına kurulan global sayfalarda ortak ilgi alanlarına sahip daha fazla hayran ve izleyici kitlesi ile buluşturabilir, eserleri yine bu sayfalarda ya da görsel paylaşım sitelerinden önde gelenlerinde gösterebilir, galeriyi veya doğrudan sanatçıyı tanıtıcı görsellerden birer video oluşturup bunu Youtube veya benzeri sitelerde yayına sokarak galerinin veya sanatçının yayıldığı yüzü genişletebilir ve bütün bunların hepsi arasında çarpraz bağlar oluşturarak edinilen bütün bilgileri tek bir havuzda toplayabilir.

İşin en güzel kısmı da bütün bunları ilgili kişinin tamamen kimseye bağlı kalmadan, medya satın almaları yapmadan, sıfıra yakın pazarlama bütçesi ile tek başına yapabilecek olmasıdır.

Bu bağlamda internet, insanlara pazarlama alanında daha önce tanınmamış sınırsız imkanlar tanımaktadır.Yine de atlanmaması gereken nokta bütün bu bahsedilen alanların kurgulanmasının uzmanlık gerektirdiğidir.

Twitter.com

Twitter

Daha somut bir örnek daha verelim; A galerisi bir sanatçısını yurt dışında bir sergi ile tanıtacak. Bunun duyurusunu kendi web sitesinde yapacağı gibi, milyonlarca kişinin kullandığı Facebook’ta sanatçıya özel oluşturulan ücretsiz sayfada ve yine aynı şekilde kendi galerisi adına yaptığı sayfada duyurabilir. Facebook reklamlarını kullanarak belirleyeceği günlük bütçe ile sanatçının gideceği ülkedeki yaş, cinsiyet, eğitim durumu, ilgi alanları v.b kriterleri seçerek doğrudan hedef kitleye yönelik reklam çalışmasını oluşturabilir, bu reklamlardan varyasyonlar çıkararak kendi galerisinin web sayfasına veya Facebook’daki sayfasına ya da blog’una izleyicileri yönlendirebilir.

Dünya’nın önde gelen ve sanata yön veren galerilerinden biri olan Saatchi Galeri’de sergi açmayı düşünmeyecek ya da koleksiyonuna girmeyi talep etmeyecek bir sanatçı yoktur sanırım. Bugün Saatchi Gallery’nin internet sitesinde kendinize ait bir portfolyo hazırlayabilir ve Saatchi Gallery’nin web sitesinin içine yüklediğiniz eserlerinizin olduğu linki gururla etrafınızdaki insanlara iletebilirsiniz.

Saatchi Gallery’nin bu hizmeti de kendine ait bir sosyal medya mecrasıdır. Kültür ve Sanat alanının önde gelen bütün isimler hızla kendi sosyal medya devrimlerini tamamlamak zorundadırlar. Çünkü bu alan klasik reklam mecralarının aksine sanat eseri satışı için en uygun zemini sağlamaktadır.

İki yüz milyon aktif kullanıcısı ile hergün yüz milyonlarca kişinin profilini güncellediği Facebook ve Myspace’de sizinle aynı ilgi alanlarına sahip olan insanların olduğunu bir kere daha belirtmek isterim. Orada eserlerinizi ve portföyünüzü tanımak isteyen binlerce kişi sizleri bekliyor.

Yoksa sizin hala Facebook’ta bir sanatçı ya da galeri sayfanız yok mu?

Bu makale ilk olarak RH+ Sanart Dergisi Ekim 2009 sayısı’nda yayınlandı.


Etiketler:
Kategoriler: Makaleler