Etiket » araştırma

Kılavuzu Karga Olanın Burnu… – Ekrem Kahraman

15 Ocak 2011

Dünya Nereye Gidiyor?
Türkiye Nereye Gidiyor?
Sanat ve Edebiyat Nereye Gidiyor?
Şiir Nereye Gidiyor?
Ya da
Kılavuzu Karga Olanın Burnu…

Ekrem Kahraman

Michelino'nun freskinde Dante, cehennemin girişinde Araf Dağının yedi eteğinde ve Floransa şehrinde, üstte cennet küresi, elinde İlahi Komedya'yı tutuyor.

İtalyan şair Dante ünlü yapıtı İlahi Komedya‘yı Ortaçağ’dan Rönesans’a doğru evirilmeye başlayan bir geçiş sürecinde 14. yüzyılın başlarında yazdı. Siyasi görüşleri ve tavrı nedeniyle doğduğu, yaşadığı şehir Floransa’dan sürgün edilmişti.
Verona ve Ravenna’da sürgünde olduğu sırada anavatanı, halkı ve çağı için korkularının, endişelerinin iyice artıp kabardığı bir gece yarısı gerçek ile düş arası bir yolculuğa çıkar. Dolaşırken günahkârlığı imleyen karanlık bir ormanda yolunu kaybeder. Sabaha karşı gün ağarırken bir tepenin eteğinde Antik Çağın simge isimlerinden –hayranı da olduğu- şair Vergilius ile karşılaşır. Vergilius daha ilk görüşte Dante’nin içinde bulunduğu sıkıntılı durumun, çektiği acının farkına vararak ona yardım etmeye karar verir. Bütün kötülüklerden arınması, insanlık ve toplumla ilgili doğru yargılara varmasını kolaylaştırmak için O’na “öteki ölümlü dünyayı göstermek” ister. Dante’nin elinden tutarak bu düşsel yolculuğa birlikte devam ederler.
İki farklı çağa ait şair karanlık ormanda el ele, gönül gönüle ilerlerken dibine doğru inildikçe daralan derin bir çukur olarak tanımlanan Cehennem’de yarı beline kadar baş aşağı buzlara gömülü olarak baş şeytan Lucifer’e rastlarlar. Lucifer gökten dünyaya düşmüş ve düştüğü yerde büyük, derin bir çukur açılmıştır. Çukurdan taşan toprak ise çevrede yüksek bir tepe oluşturmuştur. Bu iri tepe Araf‘tır ve Dante’nin tanımlamasına göre Araf yedi katlıdır. En üstteki kat ise şu üzerinde yaşadığımız yeryüzünden başka bir yer değildir. Çukurda buzlar arasındaki baş şeytan ise baş aşağı çakılı olduğu buzların arasından bütün yeryüzünü ve insanlığı derinden etkilemeye ve yönetmeye devam etmektedir.

Peki, Dante İlahi Komedya gibi destansı, çağının çağdaşı bu büyük epik şiiri hangi tarihsel, toplumsal koşullarda, hangi kaygılarla, hangi iç dürtülerle, niçin yazmış olabilir? Şiirin adı Komedya olduğu halde neden ‘öteki dünya’ya ait Cehennem-Araf-Cennet gibi trajik bölümlerden oluşturulmuştur?

Hatırlayalım; Dante’nin yaşadığı 1300’lü yıllarda Avrupa’da siyasal toplumsal düzen derin dönüşümler, çağsal sarsıntılar içerisindedir. Feodal güçler arasındaki mücadelenin yer yer feodalitenin parçalanarak yerini yeni krallıklara, prensliklere, senyörlüklere, cumhuriyetlere, bıraktığı yeni ve karmaşık bir süreç yaşanmaktadır. Ülkesi İtalya derin bir kargaşa içerisine düşmüş, toplum neredeyse ikiye bölünmüş gibidir. Pisa, Verona ve Arezzo gibi kentlerde yaşayan egemen Soylu Aileler Cephesi ülke yönetiminin Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğuna bağlanmasını isterlerken başta Dante’nin kenti Floransa olmak üzere Milano, Bologna gibi büyük kentlerde yaşayan Halk Cephesi ise İtalya’daki yerel prenslikler ile cumhuriyetleri destekleyerek yerel yönetimlerin siyasi özgürlüklerini, bağımsızlıklarını savunmaktadırlar. Bu iki siyasi güç arasında baş gösteren çatışmalar giderek kanlı iç savaşlara yol açmıştır.

Dante daha başından itibaren çağının ve ülkesinin bir aydını olarak Halk Cephesi içerisinde yer almıştır. Tarihin garip cilvesine bakınız ki 700 küsur yıl sonra ve neredeyse 100 yıldır Türkiye’yi sağa sola savurup duran “dünya işleri ile din işlerinin birbirinden ayrılması” (laiklik) ile vatanı Floransa’nın bağımsızlığı yönünde bir siyasi görüş savunmaktadır. Ona göre ülkeyi yöneten kral insanları yeryüzünde mutlu kılmakla, papa da bu insanları öbür dünyadaki sonsuz mutluluğa hazırlamakla yükümlüydüler. Dante bu yöndeki siyasi görüşleri ve faaliyetleri nedeniyle önce para ve sürgün cezasına çarptırılarak sürgüne gönderilecek, sonra da sürgündeyken gıyabında ölüm cezasıyla cezalandırılacaktır. Sonradan hakkında af çıkarılmasına rağmen şair doğduğu ve çok sevdiği Floransa’ya bir daha hiç dönmeme kararı verecektir. O’nun bu davranışı, egemen siyasi muhataplarınca küstahlık olarak değerlendirilecek ve hakkında bir kez daha yeniden ölüm cezası verilecektir. O ise dönmeme kararında ısrar edecek ve doğduğu şehir Floransa’ya bir daha geri dönemeyecektir. Ömrünün son yıllarını Verona ve Ravenna’da geçirecek ve orada ölecektir.

İlahi Komedya işte böyle bir toplumsal, siyasal tavra sahip şair ve düşünürün, böylesi bir kargaşa ve geçiş çağının destanı. Anavatanından uzak, arkadaşları tarafından ihanete uğramış, ölüm korkusu ve yalnızlık içinde mücadeleci bir insani ruhun, toplumsal trajedinin ağıtıdır.
Zaten İlahi Komedya’yı bir şiir olarak çağları aşırıp çok daha güçlü bir biçimde günümüze kadar getiren öz de bu karakterinden gelmektedir.
Düyun-ı Umumiye emekli memurlarından Sami Bey’in kızı Leyla, tıpkı bey babası gibi ulusal duygudan yoksun, iflah olmaz bir ‘Batı’ hayranı ve bunun için öz değerlerinden her an vazgeçebilecek bir kişiliktedir. “Alafranga” özentileri, meftunu olduğu Batılı çevrelerle ilişkilerindeki seviyesiz, ahlaki düşkünlük ve doymak bilmez hırsları yüzünden nişanlısı Necdet ile yolları giderek ayrılacak, içinden çıkılamaz biçimde soysuzlaşarak derin bir bataklığa sürüklenecektir.
Bu insani, toplumsal ahlaki kayma sadece Leyla’ya ait bir aymazlık olmadığı bir yana, söz konusu çevrelerde durum giderek bir toplumsal travmaya dönüşecektir.
Anadolu halkı açlık, sefalet ve cehalet içerisinde kıvranırken sarayın işgal güçleriyle işbirliği içerisindeki yöneticileri, Bab-ı Âli mensupları, batılılık özentisi içerisindeki aileler ve sözde aydınlar ikbal, makam, para, mal vb. kişisel çıkarları için işgalci subaylarla sefahat içerisinde bir hayat yaşamaktadırlar. Dönemin Beyoğlu, Şişli, Nişantaşı ve Teşvikiye çevrelerinde oturan önde gelen bazı Türk ve Levanten ailelerin kadınları, kızları İngiliz, Fransız subaylarla yozlaşmış, onursuz ve ahlaksız ilişkiler içerisindedirler. Bu kadınlar işgal altındaki bir ülkenin kadınlarıdır. Kendi ruhlarına, iffetlerine, insanlarına, uluslarına, ülkelerine alabildiğine yabancılaşıp tıpkı Dante’nin İlahi Komedya’sında olduğu gibi karanlık bir ormanda kaybolmuşlardır. Babaları, kardeşleri ya da kocaları işgalcilere yakın olmak, bu yakınlıktan kişisel parsa kapmak ve üç kuruşluk dünyalık hırsları uğruna ülkelerinin aleyhine her şeyi yapmaya hazırdırlar. Bu yüzden de işgalcilerin çıkarlarının, biricik savunucuları ve uygulayıcısıdırlar. Ruhlarını ve beyinlerini saran aymazlık, mal, mülk, para hırsı, bireysel, toplumsal ahlaki iğrençlik, pislik İstanbul’da kol gezmekte; yabancılaşma, bencillik ve kokuşmuşluk bulaşıcı bir hastalık gibi her yere yayılarak İstanbul’un bütün seçkin çevrelerini sarmıştır.

İşgal altındaki İstanbul’un anlatıldığı Sodom ve Gomore, bilineceği üzere Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Kiralık Konak, Hüküm Gecesi, Yaban, Ankara, Bir Sürgün vb. Milli Mücadele edebiyatı içerisinde yer alan romanlarının en başında geliyor… Romanda, Tevrat’tan aktarılarak yazılanlara göre Sodom ve Gomore, Lût ve İbrahim peygamberlerin dönemlerinde Filistin’de, halkın her türden ahlaki çürüme içerisine düşmeleri nedeniyle Allah’ın gazabına uğramış iki lanetli şehrin adıdır. Yazar daha romanın girişine Tevrat’tan şu bölümü aktarır: “Diyarınız harap olmuş ve şehirleriniz ateşe yanmıştır. Tarlalarınızı ecnebiler önünüzde yiyorlar. Ve ecnebiler tarafından harap edilmiş gibi viranedir. Ve sayhan kızı bağda olan kulübe gibi, hıyar tarlasında bulunan hayme gibi, muhasaraya alınmış şehir gibi kalmıştır. Rabbülcünud bize cüz’i bir bakiye bırakmasaydı biz ‘Sodom’ gibi olur idik; ‘Gomore’ye benzer idik…
Ve ekler: “İstanbul, düşman işgali altında iken romanın yazarına böyle görünmüştü…

Edebiyat eleştirmeni Atilla Özkırımlı’ya göre, derin bir toplumsal çöküşün getirdiği tarihsel bir çürümenin romanıdır Sodom ve Gomore. Kitapta dönemin aydınlarına, medyaya, Batı’da eğitim görmüşlerin, politik yetkililerin aymazlıklarına, dalaletlerine, ihanetlerine, İstanbul’a, Beyoğlu’na hüzünle bakan Yakup Kadri’nin “İşte Sodom burası, Gomore burası!” dediği yazılıdır. Yazar yapısı bozulmuş, zıvanadan çıkmış olabildiğince yozlaşmış kişiliklerden oluşan ve etik olarak çöken bir toplumun eninde sonunda mutlaka ilahi bir cezaya çarptırılacağı inancındadır.
Bir başka inceleme yazarı Berna Moran da, “Alafranga Züppeden Alafranga Haine” başlıklı incelemesinde Sodom ve Gomore’deki Batı hayranı kimliklerin Tanzimat romanıyla birlikte oluşmaya başlayan alafranga züppe tipinin gelişerek vardığı son aşama olduğunu belirtir. Bu tip asalak, kişiliksiz, değersiz, yoz, işbirlikçi ve ‘hain’ bir kimliktir.

Milattan önce 3150-1550 yılları arasında Ortadoğu’da Lût ve İbrahim peygamberlerin hikayelerinden oluşmuş Sodom ve Gomore imgesini 1918-1920’nin işgal altındaki İstanbul’una, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’na getiren, oradan da günümüze taşıyıp emperyalizm ve işgal ile bağ kurduran da içeriğindeki bu insani, toplumsal trajediden başka bir şey değil. Yakup Kadri’nin söz konusu romanı zaten bu tarihsel, ideolojik insani öz nedeniyle romandır biraz da ve bu özelliğiyle de Türk romanında farklı, özgün bir yeri vardır.
Görüleceği üzere hiçbir düşünce, sanat, edebiyat ürünü ortaya öyle durup dururken gökten zembille inmiyor; inmez de…
Bu bağlamdan bakıldığında günümüzde sanat ve edebiyatın nesnel durumunun ne olup olmadığı elbette bir başka yazının konusu… Ne var ki burada yine de konunun kıyısından köşesinden dürtüklemenin ne zararı olabilir ki? Fakat beni bu yazıda asıl ilgilendiren sanat ve edebiyatın kendisinden çok bunların yapıcıları sanatçı ve edebiyatçıların nesnel durumları. Siyasi, toplumsal aymazlıklar karşısındaki uyanıklıkları, öngörüleri, tutumları, güncel korkuları, çağsal endişeleri ve kaygıları, zaafları, eksiklikleri, aymazlıkları, insani ya da toplumsal entelektüel kargaşaları…

Son birkaç yıldır ilgili ortamlarda aklı başında kim bir diğeri ile karşılaşacak olsa hemen hemen aynı soru çıkıyor ağızlardan: Neler oluyor? Ve arkasından arka arkasına benzer endişeli, düşünceli, kaygılı sorular dökülüyor:
Günümüze ait çağsal akıl, duyarlık, düşünce, bilgi, kültür, etik değerler, vicdan, insanlık nereye gidiyor böyle?

Dünyanın sahipliği iddiasındaki siyasi merkezlerce öngörülen küresel emperyalist proje ve olası trajik gelecek ne? Adına ‘hayat’ dediğimiz sonsuz enerji kaynağı günümüzde ne durumda? Bilim, sanat ve düşünce bu noktada hangi pozisyonu almış görünüyor? Bu bağlamda Türkiye nerede duruyor? Düşüncede, sanatta ve edebiyatta aslında neler oluyor?

Son elli yıldır Türkiye’de -bireysel ve ulusal onur da dahil- hiçbir şey bu kadar para ve çıkara indirgenmiş değil. Ahlak, ideal ve felsefe hiç bu kadar manipüle edilmiş, azınlıkta ve yalnız bırakılmış/kalmış değil…

Peki, Milli Kurtuluş Savaşı sonrası başlayan cumhuriyetleşme, aydınlanma sürecinin sanatçı, edebiyatçı, entelektüel ruhuna ne oldu, nereye gitti? Ya dünün Cumhuriyet sevdalısı, devrimci, demokrat, antiemperyalist idealisti, hayalperesti, ütopyası olan ve bunun peşinde koşan yurtsever, insanlık sever 1968 kuşağı devrimci Türk entelektüeli nereye gitti? Nasıl oldu da çok kısa bir sürede bu hale geldi? Nasıl böylesine para, pul, mal, mülk, makam hevesine esir düştü? Ne oldu da kendisinden, insanlık ütopyalarından, aydınlanmacı iddialarından kolayca vazgeçebildi ve ruhunu ‘şeytan’ ile haşır neşir hale getirdi?
Toplumun okumuş, öncü kesimleri neden geçmişte kendisiyle aynı safta görüp tanıdığı günümüzün köşe başlarını tutmuş toplum yönlendiricilerini, yazarları böylesine sert suçlamalara tabi tutuyorlar? Ya da daha direkt soralım: Acaba günümüzün Lucifer’leri, Leyla’ları kimler, neredeler ve günümüzde hangi rolü oynuyorlar, ne yapıyorlar?

O ünlü ve yaygın ifadeyle ‘bir kırılma noktası’nda bulunuyoruz. Doğru!
Yine tarihsel yeni bir çağ yangınındayız. Doğru!
Yeni dönüşümlere açık trajik bir sürecin en ateşli boğumlarından geçiyoruz ki bu acılar, bu sağa sola savrulmalar, bu salla patik haller de zaten bu yüzden. Bu da doğru…

Küreselleşmeci yönlendirmeciler neredeyse son 50 yıldır kendi tasarladıkları bu süreci ‘Tarihin Sonu’ olarak adlandırıyorlar ve birbirine bağlı bir dizi ‘son’lar teorisi ileri sürüyorlar: ideolojinin sonu, ütopyanın sonu, sanatın sonu, insanın sonu… vb.

Peki, bu doğru mu? Durum gerçekten de öyle mi? Öne sürüldüğü gibi gerçekten de ‘büyük anlatılar’ dönemi, devrimci ütopyalar çağı ‘son’a mı erdi? Günümüzün gerçek bilim adamları, düşünürleri, bağımsız öngörü sahipleri durumu nasıl değerlendiriyorlar? Sanat ve edebiyatın, bağımsız entelektüel düşüncenin ateşli insani ruhuna ne oldu? Kaç entelektüel, sanatçı, edebiyatçı, şair içinde bulunduğu çağ yangınının farkında, dünyayı saran alevleri ruhunda ve aklında hissedip ifade edebiliyor?
Eğer değilse insanlığın iddia edildiği gibi bir ‘son’lar durumundan çok bir ‘başlangıçlar’ dönemine geçiyor olduğunu nasıl görecek? Göremezse nasıl ilerleyecek? Kendisine hangi pozisyonu seçecek, kişisel tutumunu, sanatını neye göre kuracak?
Kim aksi yönde ne iddia ederse etsin öyle görünüyor ki gerçek anlamda bir ‘yeniden yeni’ler sürecine doğru ilerliyoruz. Bu süreçte bir yandan yeni içerikler, yeni formlar öne sürülecek; öte yandan ise eski kavramlar yeniden tanımlanıp yeni kavramlar oluşturulacak…
Bunun aynı zamanda şu anda yaratıcı/dönüştürücü insani özün önünde duran en vicdani, en insani, toplumsal ve tarihsel bir sorumluluk olduğu görülüyor.

Bu kargaşa ve kaos çağında bilimin, sanatın, edebiyatın, şiirin, felsefenin ve insanlığın neyle karşı karşıya olduğu endişeyle merak ediliyor ki bu ne kadar şaşkın ve umutsuz bir duruma işaret ederse etsin yine de iyi ve olumlu bir şey. Çünkü çağımızın baştanbaşa küresel ideolojik manipüleler çağı olduğunu düşünmeyen, görmeyen yok gibi. Bilim, sanat ve düşünce alanlarının düşünme, bulma, keşfetme, yaratma vb. alanları olarak her şeye rağmen yine de hala mahrem, masum bir niyet ve enerji taşıdığı da söylenebilir. Yani sanat ve edebiyat hala en insani gelecek tasarımının dolaysız gerçekleştiği sonsuz ve ütopik bir alan. Burada hayatı çekip çeviren, kuran, yürüten her şey var: niyet, merak, düşünce, felsefe, bilgi, beceri, deney, tecrübe, buluş, iddia, çalışma, müzik, şiir, edebiyat, film vb… Sanatçı ise, bilinen bütün tanım ve anlamların da ötesinde tarihsel bir özne olarak doğrudan, çıkarsız insani girişimin; üne, makama, paraya, mala ‘tamah en’ tarihsel misyonu birazcık unutulmuş gibi duran olağan fakat zorunlu kahramanı… Yine aynı biçimde bilim adamı, felsefeci, entelektüel ya da politikacı da aynı anlam, işlev ve pozisyona sahipler?

O zaman günümüzdeki bu gürültülü fakat sağır sessizlik niye?

Araştırmacı yazar Yılmaz Dikbaş’ın yapmış olduğu araştırmaya göre bugün Türkiye’de 300’den fazla sözde sivil toplum örgütü -oldukça masum gibi gösterilmeye çalışılsa da- ne yazık ki AB, ABD, Soros Vakıfları vb. ile hibe karşılığı bir işbirliği içerisindedirler. 53’ü devlet, 26’sı özel olmak üzere ülkemizde 79 üniversitede, bir AB siyasi projesi olan Erasmus Programı uygulanmaktadır. Emperyalist niyetlerle, programlar, projeler karşılığında verilmiş hibe paralar ile öğretim üyeleri, öğrenciler, ilgili çevreler parayı verenin düdüğü yönünde ‘geliştirilmekte’, sözde bilimsel ya da sanatsal çalışmalar yapılmakta, hazırlanan bilgi raporları zorunlu olarak hibe sahibi ülkelere ve dış siyasi merkezlere büyük bir aymazlıkla sunulmaktadır.
Küreselleşmenin enstrümanları olarak yeniden tasarlanıp görevlendirilmiş küratörler, bienaller ve güncel sanatçılar kanalıyla sanat alanı, uluslararası küresel sermayeye bağlı yayınevleri kanalıyla da edebiyat alanı yeniden dizayn edilmektedir. Sanat ve edebiyat tümüyle zaptu rap altına alınmak üzeredir.
İlgili devlet kurumlarının da açıkladıkları gibi ulus devlet olarak Türkiye’yi yok etme hedefli böylesi bağımlı ilişkiler ve paralarla hangi özgür düşünce, sanat, bilim yapılabilir ki?

1920’li yıların Milli Kurtuluş Savaşı galibi mazlum Türkiye, 1990’lı yıllardan itibaren bol keseden hibeler dağıtan emperyalist ülkeler ve siyasi merkezler tarafından intikamcı, zalim, pervasız ve insanlık dışı bir kıskaca alınmıştır. ABD ve AB tarafından Kuzey Irak ve Kıbrıs’tan bütün olanaklar kullanılarak sıkıştırılmakta, medya kanallarıyla düşünce, sanat ve kültür manipüle edilerek bağımsız bir ulusun beyni, kalbi ve ruhu teslim alınmak istenmektedir.
Türkiye’yi bölüp parçalamak ve parça parça köle yapmak için her yolu, her fırsatı, her ilgi, eğilim, niyet ve ulusal zaafı sonuna kadar kullanan AB 2010 yılı için İstanbul’u B tipi kültür başkenti seçti. Sanat ve kültür çevrelerinde yaşanılanlara ve konuşulanlara bakılırsa düşünce, sanat ve kültür çevrelerine, sanatçılara, kurumlara sözde sanatsal ve kültürel projeler (!) karşılığı milyonlarca Euro para hibe olarak dağıtılmış durumda. İstanbul Güncel Sanat çevreleri 1 yılı bulan kültür başkenti muhabbetleri arasında AB’den ve değişik fonlardan gelen miktarların dedikodularıyla çalkalanıyor. Sanat, kültür çevrelerindeki büyük bir çoğunluğun ise aslında neler olup bittiğinden haberleri bile yok. Bazıları, AB’den para almanın haklı, derin, ‘milli’, ‘Atatürkçü’ ve ahlaki (!) felsefelerini oluşturmakla meşguller. Bazılarıysa yükselen masum, ulusal, vatansever sesleri, itirazları susturmak için bir yandan ‘tutuculuk, içine kapalılık, milliyetçilik, ırkçılık’ suçlamalarına sarılırlarken bir yandan da seslerini çıkaranları belli ortamlardan dışlamakla meşguller.
Her türlü düşünsel, duygusal entrika, ikiyüzlülük, ahlaksızlık ne yazık ki her sahici entelektüel enerjiyi zorlamakta, sinsice kuşatarak yok etmeye çalışmaktadır. Medya alabildiğine manipüle edilmiş, edebiyat ve yazılı metin neredeyse iğdiş hale getirilmiş, felsefe sindirilmiş ya da emperyalist Batı merkezlerinin emrine sunulmuştur. Düşünce, sanat, kültür ve hayatta insani olan ne varsa paraya, pula, mala tabi kılınmıştır. Artık güncel sanat alanlarında Lucifer’lik, Leyla’lık tavrı en çok prim yapan sanat (!) davranışı olmuştur ve rağbettedir. Sanatçılıkları, küratör kimlikleri tartışmalı bazı seçmeler alabildiğine pohpohlanmakta, önemli uluslararası sanatçılar, küratörler olarak ilan edilmektedir.
Bütün bu olanların bağımsız, özgür ve gerçek düşünceyle, sanatla, kültürle ne ilgisi olabilir?

Neden, niçin, nasıl?

Peki, durum Türkiye için böyle iken dünyada farklı mı? Yani örneğin ‘Özgürlükler ülkesi(!) Amerika’da, ‘demokrasinin beşiği(!) Avrupa’da sanat, edebiyat, düşünce özgür mü, bağımsız mı? İnsani mi, toplumsal mı ve çağdaş mı? O zaman günümüzün seçkin sanatçıları Joseph Beuys, Enzo Cucchi, Anselm Kiefer, Jannis Kounellis 1985’li yıllarda Basel’de bir araya gelerek neden ısrarla ve endişeyle Avrupa’yı tartışmışlardı ve niçin Batı kültüründe/uygarlığında yeniden yeni Bir Katedral Etmek istemişlerdi?
Neden?
Çünkü bizim hala uygarlığın beşiği olarak kabul ettiğimiz Avrupa/Batı onlara göre donup kalmış, çökmüş, tıkanmış bir uygarlıktır ve artık kendi geleceğini kurmaktan bile acizdir.

Evet, Batı düşüncesi son 100 küsur yıldır tartışmasız bir biçimde derin bir krizde. Birinci Dünya Savaşı sonrası başlayan süreçte Avrupalı entelektüel çevrelerde derin bir hayal kırıklığı, geleceğe güvensizlik duygusu ve ideal boşluğu oluştu. Çünkü modernist düşüncenin ve duyarlığın burjuva demokratik devrim ütopyaları yaşanan savaşla büyük bir deprem geçirmişti. Eşitlik, özgürlük, kardeşlik, adalet, insanca yaşam vb. değerler tümüyle deforme olmuş, felsefe ve ideal trajik bir sefalete sürüklenmişti.
Günümüzde bütün dünya, her ulustan, sınıftan, cinsiyetten, yaştan, kültürden insan, ülke ve her anlamdaki hayat tehdit altında… Fakat ne yazık ki entelektüel düşünce bu çağsal felaket karşısında alabildiğine etkisiz, basiretsiz, pısırık, kimliksiz ya da liberal küreselleşmeci hegemonyanın hizmetinde kiralık durumunda… Bu aynı zamanda küreselleşme, yeni dünya düzeni, ABD, AB, BOP ve Ortadoğu karşısında insanlığın edilgen pozisyonu da demek… Çünkü tarihsel anlamda teklemeye başlayan insanlığın aklı/kalbi artık uzunca bir süredir Ortadoğu bölgesinde özellikle de Türkiye’de atıyor. Bu nedenle küreselleşmeci güçler bütün ideolojik argümanları, hırsları ve her türden insanlık dışı aygıtları ile insanlığın bu yeni/gelecek merkezine sinsice yükleniyorlar. Üstelik de bunu ideolojik ve düşünsel olarak köşe başlarına yerleştirdikleri sözde entelektüeller kanalıyla gerçekleştiriyorlar.

Aslında sadece Türkiye değil üzerinde yaşadığımız coğrafya, ayak bastığımız topraklar da, çevremizi saran doğa ve iklim de, bütün masumiyetlerine ve insanlık için heyecan uyandırıcı enerjik niyetlerine karşın artık yeterince güvenli ve tekin değil. İnsanlık gelecekten umutsuz, hayalsiz ve mecalsiz… Artık tüm insanlık tartışmasız bir biçimde ve tarihsel olarak her an feryat edip durduğumuz şu anımızdan çok daha tehlikeli ve büyük bir insanlık trajedisine doğru ilerliyor.

Peki, insan çağının çağdaşı olamıyor ya da saf ‘insan’ olarak kalamıyorsa sanat yapmayı, şiir yazmayı, söylemeyi sürdürebilir mi?
Ne yazık ki önüne konulan sadakaya, paraya, makama hayır deyip reddetmeyi bir türlü beceremiyor insan varlığı. Eğer o diyemiyorsa sanatçı nasıl diyecek? Günümüzde insanın ve sanatçın yine de böyle bir şansı hala söz konusu mudur?
Sanat ve edebiyat artık etik değerleri dışlamışsa, bu nedenlerle de sahici estetik değerlerin kapılarını da ister istemez kapatmış sayılmaz mı?
Günümüzde sanatın ve edebiyatın varlığı da tıpkı insanın öz varlığı gibi büyük bir tehditle karşı karşıyayken günümüzde sanatının çağının çağdaşı insani ve sanatsal yeni bir vizyonu olabilmesi mümkün müdür gerçekten de?

Yaşadığımız çağın yeni bir ortaçağ olduğu yönünde ciddi düşünsel/bilimsel iddialar var.
Çağımızda insan hızla kendi öz ‘insaniliği’ni ötekileştiriyor.
Cehaletin ve çıkarcılığın böylesine at koşturduğu, her insani değeri hoyratça harcadığı bir çağda artık aydınlanma devrimi kaybetmiştir denilip çıkılmalı mıdır?

Sanayi devrimiyle birlikte anılan modernizmin sona erdiğini post-modernistler ilan etmişlerdi. İddiaya göre dünya ekonomik sistemi sanayi üzerine kurulu olmaya devam ediyordu ama sanayi devriminin düşünsel, ideolojik, insani iddiaları sona ermişti. Sözüm ona tarihin sonuna gelip dayanmıştık. Bununla da kalınmamış ideolojinin sonu, sanatın sonu, bilimin sonu, kültürün sonu, ütopyanın sonu, dahası insanın sonu da gelmişti.
Kendi gelecek iddialarını da bu trajik, kurgusal yıkılış teorisi üzerine oturtmuşlar ve sözüm ona yeni muhtemel neo liberal bir gelecek ideolojisi oluşturmuşlardı.

Ne var ki artık günümüzde son yüzyılın en temel argümanı ideolojik/kültürel iddiası olarak öne sürülen bu Amerikan yapımı kurgusal neo liberal post-modernizmin kendisi de tıkandı…

Çünkü “Büyük anlatılar dönemi sona erdi” denile denile insanlığın yaşayan, sahici, sonsuz ortak ütopyası çıkmaza sokuldu. Dünyamız artık derin bir kriz içerisinde debelenip duruyor…

Onca yüksek sesli neo liberal küreselleşmeci sözde felsefi iddialara ve kurgulanan şaşaalı medyatik görüntülere karşın reel egemen bireysel/toplumsal politik, ekonomik, sanatsal, kültürel argümanların felsefi, ideolojik alt yapıları çökmüş durumda…
İşte yine aynı yerde, aynı konkav aynanın karşısında ve bir başınasın kardeşim!

Yine ülke… yine dünya… yine düşünce… yine sanat…
Yine insanlık… yine ne olacak peki?
Yine aynı sorunlar… yine aynı sorular… yine aynı yavan cevaplar…
Yine aynı kaygılar, endişeler… yine aynı akıl tutulması…
Çaresizlik!
Bütün olanların, olmayanların, yaşananların, yaşanmayanların
Söylenebilmişlerin söylenememişlerin bedeli yine aynı insanlık muamması:
Nereye payidar nereye?

Sanki bütün dünyayı tam teçhizatlı organize bir yıkım ekibi dolaşıyor…
Karanlığın ağacı sürekli saçlarını yıkıyor.
Her ruhun kara korsan bayrağı sonuna kadar açık ve dik başlı…
Fakat güvensiz… Fakat geleceksiz… Fakat yalnız… Fakat ayazda…
Yaşam yine o bildik karar tehdit altında…
Kara düşünce… kara sanat… kara bilim… kara medya…
Elinde sözcüklerden, imgelerden başka bir şey yok
Ve hala aynı bakir hayal!
Dünyanın bütün ülkeleri ve işçileri birleşiniz!

İşte yine aynı yerde, aynı konkav aynanın karşısında ve bir başınasın dostum!
Aklında, duyarlığında mağara bir boşluk… Derin bir deprem çatlağı…
Kimsesiz… Sahipsiz…
Kalbinde hala ceviz ağacından ağdalı bir keman Eski Yunan’dan…
Herkes sürekli konuşuyor ama hiç kimseler bir şey söylemiyor çağa ait…
Herkes sürekli bir şeyler söylüyor ama hiç kimse hiç kimseleri duymuyor sanki!
Hiç kimse insan ağacının rüzgarına vermiyor göğsünü!
Kulaklarını yanındakinin kalbine koymuyor!
Sağır!
Bencil!
İnsansız!

Ülke yok!
Halk yok!
Hukuk yok!
İş yok!
Ekmek yok!
Hayat yok!
İrade, basiret, karar tarumar…
Üniversiteler tutuklu… Entelektüeller şaşkın… Sanat uykuda…
Şiir ve edebiyat akılsız ve ruhsuz…
Ve hayalsiz… Ve ütopyasız… Ve hukuksuz…
Ve vicdansız… Ve etiksiz… Ve insansız… Ve çelikten beton duvarlar arasında…
Önünde on yol… Yüz yol birden… Yüzü de kaos ve kargaşa!
Bini de manipüle ve iğfal edilmiş! Bini de soğuk… Kanatıcı… Ve umut kırıcı…
Ve sen farkında bile değilsin olanların!
Kaybolmuşsun o karanlık müzminleşmiş ormanda!
Yine o iğdiş ormanda: kanatlarının kopup düştüğü artık…
Ama Dante değilsin!
Yakup Kadri Karaosmanoğlu değilsin!
Yani Vergilius’un yok!
Yani artık İstanbul’un bile yok!
Vatanın yok!

Açık, günümüz Türkiye’si yeniden yeni bir siyasal, toplumsal, kültürel, ideolojik bir hesaplaşmayla karşıya… Milli Mücadele ile kurulan antiemperyalist milli cumhuriyet ile emperyalizm arasındaki amansız savaşta –şimdilik- medyanın çeyrek asırdır aracılık ettiği, övgüler düzdüğü, emek harcayıp büyük yatırımlar yaparak besleyip büyüttüğü popüler güncel kültür, manipüle edilmiş bilgi ve ideoloji ile çağcıl, tarihsel ‘topyekûn çöküş’ ve kötülük hali kazanmış görünüyor…
Evet durum aynen böyle: Bu koşullarda kazanması daha baştan tasarlanan/belli olan bu girişimin diğer suç ortakları ABD ile bölgesel projesi BOP ve AB’nin Türkiye’de epey yol aldığını kabul etmek lazım. Geleneksel siyasal sağ ya da sol dinamiklerin ABD, AB ve terör konularındaki siyasal aymazlıkları, şaşkınlıkları, büyük bir travmaya dönüştürülen kültürel ve düşünsel manipülasyon, son zamanlarda entelektüel içeriğinden aşırı saptırılan Doğu-Batı, laiklik-irtica, Türk-Kürt, modernizm-post modernizm vb. tartışmalardaki siyasi çıkarcılık ve bunlarla hedeflenen gelecek tercihi konusundaki tarihsel körlüğün maçı almaya yakın durduğu kanaati çok yaygın. Siyasal, toplumsal bir gelecek tasarımı olarak sunulan sahte, kof ve tehlikeli form BOP ve AB hayaleti/ütopyasızlık geçmişin etkin dinamiklerini fazlasıyla dağıtmış durumda. Güncel olanın dayanılmaz hafifliği, siyasal, ideolojik manipülasyon, düşünsel, bilimsel, sanatsal hortumculuk, mal/mülk/makam hırsı tamahkârlığı her yeri sarmış, buna karşı direnebilecek güçlerse umutsuzluğa kapılıp korkmuş, sinmiş görünüyor.

Türkiye bütün uçlarından tutuşmuş cayır cayır yanmaktadır. Aslında tüm dünya, Amerika, Avrupa, Sanayi Devrimi, aydınlanmanın tarihsel kaleleri, idealleri yanmaktadır. Bütün bir çağ yanmaktadır. Ortadoğu yanmaktadır. İnsanlık yanmaktadır. Sanat, edebiyat, şiir, bilim, kültür yanmaktadır. Gelecek idealleri yanmaktadır. Türkiye’de şehit cenazeleri kalkan haneler, köyler, kasabalar, kentler, aileler, ana-baba, kardeş, sevgili, nişanlı, komşu, arkadaş yürekleri, aklın ve vicdanın geleceği yanmaktadır.

Böylesine travmatik/trajik bir durumda gerçek bir entelektüel aslında ne olduğunu, asıl gerçeği söylemeyecekse ne zaman söyleyecek? Bir bilim adamı, bir sanatçı, edebiyatçı, bir şair iç feryadını Dante’leştirmeyecekse, Yakup Kadri’leştirmeyecekse o ateşli ruhunu, yeteneğini başka nerede dillendirecektir?

Fakat bütün olumsuzluklarına rağmen yine de altı yeniden yeniden çizilmesi gerekir ki, bu büyük ideolojik, etik bireysel/toplumsal çöküşün kazanması elbette insanlık adına alabildiğine travmatik ve trajiktir ama aynı zamanda tarihsel bir dönemece/devrime de işaret etmektedir. Şu an Türkiye bilimsel olarak –her açıdan- bu tarihsel dönüşüme her zaman olduğundan çok daha yakın duruyor. Son Anayasa değişikliği referandumunda 12 Eylül ve darbe argümanlarının ısrarla kullanılması fakat yine de 12 Eylül 1980 Anayasası‘na verilen % 92 evet oyunun % 58’e gerilediğini, buna karşılık hayır oylarının ise % 8’dan % 42’ye yükseldiğini gösteriyor. Bu şaşkın kargaşada bunun bir yenilgi değil, umut verici ve gelişmeye açık bir sonuç olduğu görülmelidir. Bu nedenle, bunca olumsuzluklara karşın yine de Türkiye -henüz- kaybetmedi. Çünkü ülkenin bu hale düşmesinde oy olarak büyük bir role sahip güncel, şaşkın ‘çoğunluk’, kişisel/mesleksel/kurumsal beklentileri uğruna içine gömüldükleri bataklıkta alabildiğine tatlı bir rehavete kapılmış görünseler de, yine de gözünü kulağını dört açmış tetikte bir bekleyişe geçmiş durumundalar. Her yer, her şey, her an alabildiğine gergin. Onca gürültü patırtı insanda derin bir sessizlik duygusu uyandırıyor. Gürültüsünü duyduğumuz bu ürkütücü sessizlik ülkenin geleceğini belirlemeye de aday görünüyor. Çünkü bundan öncekilerden farklı olarak yaklaşan daha derin bir siyasi/toplumsal krizin alabildiğine dönüştürücü ve tarihsel fırsatlar oluşturduğu çoğu aklı başında kişi tarafından yeniden yeniden ifade ediliyor. Çünkü deniz bitti. Çünkü yolun sonuna gelindi. Çünkü artık ‘devlet baba’nın satılacak malı, mülkü kalmadı. Hatta bütün ‘her şey iyi, her şey yolunda’ , ‘dünyada Türkiye’nin itibarı arttı’ türü pompalamalara rağmen ülkenin kendisine ait bir ekonomisi, borsası, yasası, itibarı da kalmadı. Bu yüzden de tercih edilen iktidarın sorunların hakkından gelebileceğine artık dostları da pek inanmıyorlar. AKP’nin sadece geçici süre uzatmaları oynayabileceğinin pekala da farkındalar ve tercihleri de bu güncel farkındalıktan…
Öte yandan ancak uyanık olanların hissedip görebilecekleri deprem öncesi benzeri büyük bir uğultuyla gelen derin krizin işaretlerini görüp daha şimdiden gerekli tedbirleri almayı zorunlu gören geniş bir öncü ve zinde güçler trafiği her gün biraz daha birikip yoğunlaşıyor…

Bir iş yerinde sarı sendikaya kayıtlı üyeler gerçeği ve gelecek tıkanıklığını yeterince algıladıkları halde önlerine getirilen yeni ve başka bir sendikayı acaba neden tercih etmezler, edemezler; (edebiliyorlar mı?) hiç düşündünüz mü? Eğer bir iş yerinde çok kötü koşullarda çalışan birisi -daha çok da kriz süreçlerinde- neden cesaret edip de oradan ayrılıp yeni bir işe atılamaz dersiniz? (Atılabiliyorlar mı?) Ya da daha baştan kötü inşa edilmiş ve daha ilk hafif deprem sarsıntısında bile hasar görüp de bilim adamlarınca ‘tehlikeli ve bir an önce yıkılmalı’ raporu verdikleri bir apartmanın sakinleri bütün uyarılara karşın oturdukları binayı niçin terk edemezler (ediyorlar mı?) dersiniz?
Benzer sorular ve cevaplar istenildiği kadar çoğaltılabilir… Fakat cevap hepsinde de aynı ve açık: Çünkü hem derin bir kriz sezgisi içerisindedirler hem geleceğe güvenleri yok, hem de -doğru ya da yanlış- alternatif ötekilerin bir öncekinden temel bir farkları bulunmadığı kanaatindedirler. O nedenle de o an ki sallantılı, krizli durumu olası riskli her türden pozisyona tercih etmekten asla kaçınmazlar, kaçınamıyorlar da zaten.
Buna ister çaresizlik, ister kurnazlık ya da akıllılık deyin sonuç değişmez. Yani halkın siyasi tercihi ne yazık ki gelecek idealine duyulan inançtan çok çaresizliğe karşı çıkarcı, geçici çözüm yönündedir.

Ali Şen (1918-1989)

Hani eski Türk filmlerinde genellikle Şener Şen’in babası Ali Şen’in oynadığı bir ağa tipi vardır. Ağa, köyün en güzel kızına göz koymuştur ve amacına ulaşmak için de kızın yoksul babasını senet karşılığı planlı bir biçimde sürekli olarak borçlandırmaktadır. Hikayenin bamtelindeki kızın ise başka bir sevdiği vardır ve fakat o da yoksuldur. Kolayca tahmin edilebileceği gibi zamanı geldiğinde kız sevdiğine değil köyün ağasına verilmek zorunda kalınacaktır. Çünkü ne yazık ki, kızını pek seven babanın ve babasını çok seven kızının ve ona aşık delikanlının başka çareleri yoktur.
Burada baba Türkiye, halk da (seçmen) köyün en yoksul fakat güzel kızı… Böylesine borca batırılmış, her yönden başkalarına muhtaç kılınıp bağımsız davranabilme olanaklarını yitirmiş bir Türkiye başka nasıl tanımlanabilir ki? Şu an yoksul halk kesimleri de tıpkı Türkiye gibi ancak borçlanarak, geçici kredi kartı oyunlarıyla ayakta durabilir haldedir ve bu nedenle de çıkmazdadır. Elbette Türk toplumu ilerlemek, ‘değişmek’ istiyor. Doğru! Fakat bunun için seçilen yol, girilen risk akıllı, ahlaki, ekonomik, siyasal olarak ne kadar onurlu, kalıcı ve gelecek vaat ediyor? Ya “Dimyat’a gidilirken evdeki pirinçten de olunursa…” ne olacak?

Aslında her şey olağan… Halk dalkavukluğu yapmanın alemi de yok. Üstelik sırası da değil. Toplumlar da, halklar da, aydınlar da, bilim adamları da, sanatçılar da yanılır, yanılabilir. Tarih hırsa, aç gözlülüğe, şımarıklığa, mal/mülk tamahkârlığına kapılıp hatalar yapmış, borca/ipoteğe batmış, iflasa/çöküşe sürüklenmiş, korkak, pısırık, güçsüz, basiretsiz kalarak kendi muhtemel ‘iyi’ geleceğini yok etmiş halkların/toplumların da tarihidir. Ne demişler: “Kılavuzu karga olanın burnu şeyden çıkmazmış!

Hatırlansın; Muhammed’i Hz. Muhammed, Mustafa Kemal’i Atatürk yapan süreçler topyekûn çöküş süreçleri değil miydi? Hz. Muhammed’i ve Atatürk’ü bu süreçler öncesindeki topyekûn çöküşün dayanılmaz hafifliği ile yükselen muhalif güçlerin insani gelecek hayali enerjilerinin ateşi ve insani ağırlığı belirledi. Atatürk’ün gençliğe hitabesinde söylediği “gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet” hali tam da şu ana/olanlara uygun bir tanımlama.
Türkiye hızla yine benzer bir sonuca doğru ilerliyor. Bunu göremeyen, hissedemeyen sanat, edebiyat, şiir, entelektüel düşünce, siyasi merkez bırakınız geleceği kurmayı, kendi sahici varlığını bile kuramaz, kurmuş görünse bile koruyamaz.


Etiketler: ,
Kategoriler: Köşe Yazıları

Zıtların Sanat ile Bütünleşen Aşkı: Frida ve Diego

07 Ocak 2011

Banu Küçüksubaşı

Zıtların Sanat ile Bütünleşen Aşkı, Popüler Kültür İdollerinin Kışkırtıcı Pozları ile Popüler Kültür İronisi…

Frida Kahlo ve Diego Rivera Pera Müzesi’nde:

Frida & Diego

Hayatı irdelerken bazı insanların güzel olabilmesi için, birilerinin çirkin olmayı, kimisinin bollukta yaşaması için, ötekilerin yokluğu tatmayı ya da diğer yarılarının sağlıklı olması için bazılarının hasta olmayı kabul ederek ve göze alarak bu dünyaya gelmiş olabileceklerini ve hepsinin aralarında mutlaka karmik bağlar olduğunu düşünmüşümdür. İşte Meksika sanatının  20. yüzyıl temsilcileri olan Frida Kahlo ve Diego Rivera’nın ilişkisi bana bu fenomeni tam olarak doğrulamakta.

Onların ilişkileri, oluşları  tezatlıklar çerçevesinde vücut bulmuş ve bu özellikle Frida’nın sanatında yaşadığı sağlık sorunları yanında işlediği başlıca ikinci konu olarak onun ‘Frida Kahlo’ olmasında rol oynamıştır. Diego’nun iri cüssesi yanında Frida bir biblo gibi narin ve kırılgandır. Diego sağlıklı ve sağlam bir duruş sergilerken Frida genç yaşta geçirdiği trafik kazasının neden olduğu oldukça ciddi sağlık sorunları  ile  güçsüz düşmektedir. Diego yakışılı bir erkek olmaktan çok uzakken, Frida birleşmiş kaşlarına ve  belirgin bıyıklarına rağmen oldukça alımlı bir kadındır. Diego devasa duvar resimlerinde içinde bulunduğu toplumu büyük ölçüde objektif izlenimleri doğrultusunda yansıtırken, Frida çoğu zaman yatağında hasta yatarken küçük ve orta ölçekli tuvallerde kendini, hayatını algılayış biçimini son derece subjektif, simgesel ve zaman zaman gerçek üstücü bir yaklaşımla dışavurmuştur.

Frida’nın ‘Evreni Kucaklayan aşk, Toprak, Ben, Diego ve Senyor Xolotl’ adlı tablosunda hem özel hayatını hem de genel olarak Meksika Kültürü’nü domine eden bu dualizmi açıkça okumak mümkündür. Gece-gündüz, güneş-ay ikilemeleri yin-yang kavramı ve simgesine gönderme yapar.

Serginin afiş resmi olan ‘Teuhana olarak otoportre ya da Düşüncelerimde Diego’ da ise Frida kendini adeta bir gelin gibi süslemiştir.Başından çıkan iplikler  hem sadakatsiz olan kocası yüzünden hem de sağlık problemleri nedeniyle bir eş olarak kendini yetersiz hissetmesinden dolayı çektiği çilelerin bir simgesidir. Hint mitolojisinde ki Tanrı Şiva’ ya olan aşkını kanıtlamak için çile çeken Tanrıça Parvati’yle kendini özdeşleştirirken gelinliği içinde aynı Parvati gibi çektiği çilelerin sonunda ödüllendirilmeyi ve aşkına kavuşmayı beklemektedir.

Frida sağlık sorunları ve kendisine olan aşkı ile doluyken Diego daha çok Meksika’nın yerel kültürü, halkın gündelik yaşamı ve ülkesindeki siyasi çalkantılar ile meşguldür. Özellikle duvar resimlerinde Frida’yı sıksık betimlese de işlediği konular Frida ile olan ilişkisinden bağımsızdır. Diego, Frida ile karşılaştırıldığında daha gerçekçi üslupla anıtsal çalışmaktadır. Diego her ne kadar Frida’yı sayısız kere aldatmak sureti ile kalbini derinden kırmış ve bir ömür boyu sürekli üzmüşse de ona duyduğu üstü kapalı sevgi ve derin bağlılık doktoruna yazdığı satırlarda dile gelmiştir. ‘…En azından diyebilirim ki onun  hayatı benim için kendi hayatımdan çok daha değerlidir. O kendinde, sanatçı yeteneğini,dünyada sevdiğim ve beni ilgilendiren herseyi bitleştiriyor ve ben ancak onun sayesinde niçin yaşadığımı ve mücadele ettiğimi biliyorum’ (1946)

Jaques – Natasha Gelman Koleksiyonu’ndan Kahlo ve Riviera imzalı tablo ve eskizler, zamanın ünlü fotoğrafçıları tarafından belgelenmiş hayatlarına ait karelerden oluşan  40 parça  20 Mart 2011’e kadar Pera Müzesi’nde görülebilir.


Etiketler: ,
Kategoriler: Köşe Yazıları

Paul Kasmin Gallery ve David LaChapelle Akaretler’de

07 Ocak 2011

Banu Küçüksubaşı

Paul Kasmin Gallery ve David LaChapelle Akaretler’de:
Kurgulanmış Dünyaların Cilalanmış İmajları

Angelina Jolie

Newyork’lu Paul Kasmin Gallery Aralık başında İstanbul’da bir şube açtı ve bu açılışı daha çok moda ve reklam fotoğrafları ve ironik tarzı ile ün yapmış fotoğrafçı ve film yönetmeni David LaChapell’in  ‘Documents of Desire & Disaster’ (Arzu ve Felaketin Belgeleri) adlı sergisi ile onurlandırdı.

LaChapelle  fotoğraflarında buram buram popüler kültür ve onun yüzeysel materyalizmini  konuşturduğu, dünyaca  ünlü, her biri kendi alanında idolleşmiş film yıldızı, manken, pop-star ve sosyete simalarını kışkırtıcı ve düşündürücü pozlarla İstanbullulara sunuyor. Yapay bir biçimde detaylandırılmış kurgular eşliğinde popüler kültür ve bu kültür içinde anlamını yitirmiş klişeleri en abartılı biçimde yansıtarak çoğu izleyicinin gözden kaçırdığı ironik ve eleştirel bir yaklaşım sunmuş. Dünyanın para, imaj ve insanlara onlarsız değerli olamayacakları yanılsamasını yaratan simgeler üzerine döndüğü günümüzde bunlara kapılarak kendine has özelliklerini yitiren, kişisizliksizleşen toplumun belli bir kesimini ve bu kesime hayranlık duyanları renkli bir biçimde eleştirmiş. Ünlülerin halka yansıttıkları imajları abartarak aslında bunların ne kadar gerçek dışı olduğuna vurgu yapmış.

Paris Hilton

LaChapelle’in işleri oldukça renkli, eğlenceli ve bu işlerde estetik kaygıların son derece gözetildiği aşikar. Aynı pop kültür ve onun aktörleri gibi… Fotoğraflarda cinsellik, para, imajlar, kurgulanmış mekanlar, oyuncak bebek insanlar, renkli bir görsel patlama yaratırken yüzeysellik ve içi boşaltılmış kavramlar bizimle göz teması kuruyor. Günümüzün gerçeklik ve sanallık yanılsamasını sorguluyor.

Paul Kasmin Gallery’nin bünyesinde birçok soyut, kavramsal çalışan sanatçısı varken özellikle Akaretler ve buranın müdavimi kesime hitap edecek idol, simge ve figüratif yaklaşımı sunuyor olmasını çok anlamlı buluyorum. Sosyetenin bol, entellektüel kesimin seyrek olduğu açılışının bir galeri açılışı değilde bir gece klübü açılışı gibi düzenlenmesinin de,  LaChapelle’in  popüler yaklaşımının bir tamamlayıcısı olarak özellikle kurgulandığını düşünüyorum.Paul Kasmin Gallery’yi gittikçe aynılaşan, kimliksizleşen, materyalizmin hakkını sonuna kadar veren Türk toplumunun lokomotiflerini ve onları hayranlıkla taklit eden vagonları  bir araya toplayarak  hepsine ayna tuttuğu için tebrik ediyorum. Documents of Desire & Disaster 29 Ocak 2011 tarihine dek görülebilir.


“Sosyal Medya Galericiliği” – Salih Seçkin Sevinç

03 Ocak 2011

Salih Seçkin Sevinç / Artimetre

Teknoloji her geçen gün hızla ilerliyor ve tabi ki teknoloji deyince aklımıza ilk gelen şey: İnternet. İnsanların aradıkları bilgiye en hızlı ve en güvenilir şekilde ulaştıkları yer olan bu dev bilgi paylaşım ağında neredeyse her gün kendi içinde devrimler yapılarak yeni sistemler ve entegre teknolojiler geliştiriliyor.

Bunun bir sonucu olarak toplumsal davranış biçimleri de şekil değiştiriyor. Artık insanlar alışverişlerini internet üzerinden yaparak zaman kazanıyor ve metropollerde yaşamanın zorluklarını ve kaybettikleri zamanı internet üzerindeki uygulamalardan faydalanarak aşmaya çalışıyorlar.

Galerilerin ve sanat piyasalarının kuvvetli bir biçimde arz/talep dengesini yarattığı metropollerde artık yeni bir dönem başladı: Sosyal Medya Galericiliği.

Peki Sosyal Medya Galericiliği denince ne anlamamız gerekiyor? Genel olarak ifade etmeye çalışırsak; her geçen gün ismini daha çok duymaya başladığımız “Sosyal Medya Pazarlaması” mecralarının sanat eseri pazarlama ve satışında daha  aktif olarak kullanılması ve birazdan bahsedilecek olan bütün bu internet tabanlı teknolojilerin birbirleriye “Sanat Eseri Pazarlaması” için entegrasyonudur diyebiliriz.

Konuya doğrudan Facebook diyerek girecek olursak herhalde zihninizde daha net birşeyler canlanmaya başlayacaktır. Bugün Facebook milyonlarca kullanıcısıyla ve sürekli yenilenen eklentileri ile eşsiz bir sosyal paylaşım ağıdır. Daha önce galeri portföyünüzde bulunan eserleri ya da sergisini düzenlediğiniz sanatçının eserlerini burada ilgi alanı aynı olan kişilerle paylaşmayı hiç düşündünüz mü? Üstelik bu teknoloji işinizi kolaylaştırıp sanatseverleri sizin sayfanıza otomatik olarak yönlendirerek zamandan kazanmanızı sağlıyor, etkinliklerinizi tek bir mesaj ile iletiyor, davetlerinizi organize ediyor, duyurularınızı gönderiyor ayrıca web sitenize de trafik sağlıyor. İşte yalnızca bu “Sosyal Medya” enstrümanı bile pazarlama süreçlerinize büyük katkı sağlıyor.

Bir diğer “Sosyal Medya” aracı ise herkesin birkaç tıklamayla oluşturabileceği bloglar. Mevcut  web siteniz dışında blog oluşturarak internet üzerindeki görünürlüğünüzü arttırabilir ve portföyünüze ekstra ilgi oluşturabilirsiniz. Blog üzerinde uzman olduğunuz konularda yazılar yazıp etkinliklerinizi duyurabileceğiniz gibi online galerinize ya da doğrudan kendi web sitenize yönlendirmeler ile satış şansınızı arttırabilirsiniz. Sanat içerikli diğer bloglara imzanızla beraber bırakacağınız bütün yorumlar da galeri web sitenize ekstra trafik sağlayacaktır.

Ayrıca her ne kadar ülkemizde şu anda kapalı olsa da “Youtube”, yaptığınız tüm etkinlikleri görsel bir sunumla tüm dünya izleyicileri ve ilgili kontaklarınız ile paylaşmanız adına bulunmaz bir nimet. Youtube’un alternatifi olan “Vimeo.com”, “Dailymotion.com”, “Vidivodo.com” da benzer işleve sahip siteler. Ratingler’in artık tıklama ile ölçümlenmeye başladığı şu günlerde televizyon yayıncılığının geleceğinin de artık  internet üzerinden  yapılacağı gerçeği ile karşı karşıyayız. Üstelik kaçırdığınız bir yayını televizyon’da tekrar izleme şansınız zor olabilir ama dilediğiniz programı, internet’te ne zaman isterseniz o zaman izlersiniz.

Son yıllarda Myspace.com da özellikle plastik sanatlar ve müzik alanında ilgili camianın bir araya geldiği önemli bir buluşma merkezi oldu. Yine bir blog mantığında ama alt yapısı daha çok bir topluluk olarak işleyen Myspace ise galerinizi tanıtabileceğiniz bir başka Sosyal Medya alanı.

Bunların hepsinin yanında Twitter son yılın en başarılı Sosyal Medya Pazarlama buluşu olarak karşımıza çıktı. Twitter’a basit bir kayıt işlemi sonrasında yaptığınız bütün sergi ve etkinliklerin duyurularını yüzlerce kişi ile tek bir tıkla paylaşmaya hemen başlayabilirsiniz.

Bütün bu pazarlama ağları birbirinden bağımsız fonksiyonlara sahip ama bütün itibari ile kendi içlerinde entegre olmuş, birbirleriyle konuşan ve birbirlerini destekleyen uygulamalardan oluşmaktadır. Kullanmaya başlayınca farkına varacağınız ayrı fonksiyonlar,  uygulamaların kendi içlerindeki diyalog, sizi geniş spektrumda bir  izleyici kitlesi ile buluşturacak ve son derece kuvvetli bir pazarlama ağı oluşturcaktır.

Sanat eseri satışında en önemli şeyin çevre edinme, ilişki geliştirme ve bilinirliği arttırma olduğunu tüm galericiler bilir. İşte bütün bu teknolojik araçlar size ilişki portföyünüzü geliştirmek için eşsiz bir fırsat. Yalnız dikkat etmeniz gereken şey, bu uygulamaları kullanırken sistemli davranmak ve izleyicilerin ilgisini sürekli güncel bilgiler ile ayakta tutmak olmalıdır. Sanatseverler yoğun ve yorucu metropol yaşamında sergi açılışınıza gelemeyebilir ya da galerinizi ziyaret etmeye vakit bulamayabilir ama evinde bilgisayarını açınca önünde sizinle ilgili güncel herşeyi görmek isteyeceklerdir.

Plastik sanatlar alanında uğraşan sizler, “Sosyal Medya” süreçlerine mutlaka kulak verin ve ilgili saflarda yerinizi alın. Çünkü ilerleyen günlerde bu kavramı daha çok işitiyor olacaksınız.

Bu yazı; RH + Sanat Dergisi Mayıs 2010 Sayısında Yayınlanmıştır. Yazarın izniyle Artimetre.com’da tekrar yayınlanmaktadır.


Etiketler:
Kategoriler: Makaleler

Sanatçıya Dair Bir Serüven – E. Yıldız Doyran

17 Nisan 2010

E. Yıldız Doyran / yildizdoyran@gmail.com

Aşksız yaşama ki ölü olmayasın,
Aşkla öl ki diri olasın.

Mevlana

“Aşk” insanı doğadaki herhangi bir nesneye, bir varlığa ya da evrensel bir değere bağlayan tutkudur. Kavram olarak “Aşk” felsefeye din yoluyla, özellikle Tanrı’nın yarattığı varlığın bütününü seven en yüce güç olduğu düşünülmeye başlandığında girmiştir. Günümüze kadar aşkın konusu doğa, doğa nesneleri, sevgili ya da Tanrı olmuştur. Aziz Augustinus’a göre insan fiziki varlıkları, maddeyi, başkalarını hatta kendisini bile sevebilir.

Doğu ülkelerinde Aşk (Işk) kelimesinin başka bir sözlük anlamı ise “sarmaşık” tır. Bahçeye düşen sarmaşık bitkisinin tohumu zamanla nasıl bahçeyi sararsa, kalbe düşen aşk tohumu da insan bedenini sararak yayılır. Sarmaşığın en önemli özelliği, sarıldığı ağacı içeriden kurutması ve zamanla ağacın ömrünü sonlandırmasıdır. Dıştan görünen aşktır (sarmaşıktır) ancak ağaç ya da beden dışarıyı göremez hatta görmek istemez.

Aşkla ilgili anlatımların en güzelleri mitolojilerdedir. Özellikle klasik Yunan mitolojisindeki öykülere bakıldığında aşk-doğa-doğaüstü güçler ve insan üzerine tasavvurların önemini anlamak mümkündür.

(Heliotrope) “Gün Çiçeği” mitine göre, Okeanos’un kızı Klytie’yi, Tanrı Apollon bir gün dere kenarında görür ve aşık olur. Yakışıklı Apollon kızı kolayca elde eder. Ancak Klytie’nin fazla sevgisi zamanla Apollon’u bıktırır ve araları açılır. Apollon’un kendisinden soğuduğunu anlayan kız bu acıya daha fazla dayanamaz ve ölür. Apollon, sevgisi yüzünden ölen ve güneşin parlak ışıklarını göremeyecek olan Klytie’nin naaşını “Heliotrope” yani “Gün Çiçeği”ne dönüştürmüştür. Gün Çiçeği Apollon’a sevgisini o ne tarafa giderse yüzünü o tarafa döndürerek hala gösterir. Ancak aşkına karşılık bulamadığı için hala boynu büküktür.

"Demeter" Dijital Fotoğraf, 127x200 cm, 2005

"Demeter" Dijital Fotoğraf, 127x200 cm, 2005

Yine aşk-insan ve doğa üzerine olan Demeter (Ceres)’in öyküsü İ.Ö. sekizinci yüzyılın sonlarında yayılan bir Hymnos’da anlatılmıştır. Bereket Tanrısı olarak bilinen Demeter’in Persephone isimli kızı arkadaşlarıyla çiçek toplarken farkında olmadan onlardan uzaklaşır. Nergis çiçeğini koparmak için eğildiğinde yer yarılır ve Yeraltı Tanrısı Demeter’i yeraltına kaçırır. Yeraltına inerken kızın çığlıkları derinliklerden yansıyarak annesine kadar ulaşır. Kızını yitiren Demeter yeryüzüne verdiği tüm armağanları topraktan çekip alır. Yeşil çimenler, çiçekler, toprak buzla kaplanır ve donmuş bir bozkıra dönüşür.

Bereketsiz geçen o yıl toprak bir şey vermez. Bütün insanların açlıktan öleceğini düşünen Zeus, tanrıları Demeter’e göndererek bu öfkesinden vazgeçmesini ister. Ancak Demeter; kızını görünceye değin toprak, hiçbir ürün vermeyecektir. Zeus Hermes’i yeraltına göndererek kızının Demeter’e geri verilmesini ister. Hermes artık ölüler kralının karısı olan mutsuz Persephone için izin ister. Kocası, Zeus’un isteğini yerine getirmek zorunda olduğunu bilmektedir ancak karısının yeraltına yeniden dönmesini sağlamak için ona bir nar tanesi yedirir. Annesinin tapınağına dönen kız olup bitenleri anlatırken kocasının yedirdiği nar tanesini söylediğinde Demeter kızının yine yeraltı tanrısına döneceğini anlar. Zeus kendi öz anası en yaşlı tanrıça Rhea’yı Demeter’e gönderir. Rhea Demeter’e onu Zeus’un yeniden tanrılar ülkesine çağırdığını, kızının ise yılın üçte birinde karanlıklar ülkesinde olup üçte ikisinde yanında olabileceğini, insanlara sadece onun verebileceği bereketi ve yaşamı artık vermesini istediğini söyler. Bu isteğe karşı koymayan Demeter toprağı, köyleri, çimenlere meyve ve parlak çiçeklere boğar. Her yılın üçte birini ölü geçiren Persophone ayağını kuru, çorak topraklara bastığında bahar gelir, çiçekler açar. Sappho bunu: “Çiçekli baharın adımlarını duydum.” diyerek dile getirmektedir.

Yine Yunan Mitolojisinde Hesiodos’a göre, Eros’un varoluş sıralamasında Khaos’tan sonra gelmesi ilginçtir. Özellikle Theogonia’da Eros’un doğuşunu anlatan bölümde ‘aşk’ duygusuyla ilgili çözümlemelerin ilki oluşu da ilgi çekicidir. Batı dillerinde amour olarak geçen, Romalılar’ın “Amor” dedikleri kelime buradan gelmektedir. Afrodit’in oğlu olduğu düşünülen Eros heykeltıraşlar tarafından ise kanatlı delikanlı olarak canlandırılmıştır. Mistik bir akım olan Orfizm’de de Eros’un evren ile birlikte Khaos’tan çıktığına inanılmaktadır.

"İsimsiz" Dijital Fotoğraf, 190x127 cm, 2005

"İsimsiz" Dijital Fotoğraf, 190x127 cm, 2005

Antik çağın filozoflarından Empedokles ise ‘Aşk’ı Afrodit’le eşdeğer tutmaktadır ve toprak, su, ateş, hava olan dört unsur üzerinde etkili bu iki zıt elemandan biri olarak felsefenin temeline yerleştirir. Bunların birisi birleşme prensibi ‘Aşk’, diğer eleman ayrılık ise “Nefret”tir. Dört elemanın bu iki zıt kuvvetin etkisiyle çatışması ya da ayrılması ise evrenin meydana gelmesini sağlamıştır. Empedokles’e göre sonuncu günde, bugün ayrı duran evrenin dört kümesinin tekrar birleşmelerini sağlayacak tek neden ‘Aşk’ın hâkim geleceğidir.

Aristo, aşkı “aşırı sevgi” olarak tanımlamıştır.Sevgi kavramını yücelterek farklı bir konuma yerleştirmeye çalışan filozoflardan Eflatun, sevgi duygusunu derinlemesine çözümlemeyi ilk deneyen filozoftur. Eflatun’a göre güzel bedenler daima birbirlerine benzemektedirler. İnsan, bu gerçeği kavradığında tek bir bedene olan ilgi ortadan kalkacak ve ruh güzelliğini anlayarak tüm güzelliklerin asıl kaynağını aramaya başlayacaktır. Bu düşünce biçimi geçici güzelliklere değil, güzellik idea’sına duyulan yüce aşkın ifadesidir.

Ortaçağda Müslüman ve Hıristiyan filozoflar, Eflatun’un aşkla ilgili görüşlerini benimsemişler ve kendi inançlarının süzgecinden geçirerek yeniden yorumlamışlardır.

İlk İslam sufileri ve filozofları da Kur’an-ı Kerim’de geçmeyen ‘aşk’ kelimesi yerine “hub” ya da “muhabbet” kelimelerini kullanmışlardır. Aslında aşk, İslam kültür çevresinde öncelikle Tasavvuf felsefesinde ortaya çıkmıştır. Tasavvuf anlayışına göre Tanrı evreni tanınması ya da güzelliğini seyretmeyi sevdiği için yaratmıştır. Bu nedenle evrenin varoluş nedeni, bilgi ve sevgidir. Evren, Tanrı’nın güzelliklerini yansıtan bir aynadır. Güzele âşık olan insan aslında Tanrı’nın güzelliğine âşık olmaktadır. Oysa güzelliğe duyulan aşk geçicidir. Güzelden güzele geçen âşık sonunda insanlığa ve evrene ulaşır. Sevgili sadece bir simgedir. Âşık yaratılanı sevmekten, yaratanı sevmeye, geçici aşktan gerçek Tanrı aşkına yönelir.

Mevlana’ya göre insanın evrende kendi anlamını gerçekleştirmesini “Aşk” sağlar. Evren ise Tanrı’nın bir yansımasıdır ve bunun nedeni yine AŞK’tır. İnsan da Tanrı’nın aşkının yansıması olarak aşk-aşık ve aşık olunandır. Mevlana’nın sembollerle anlattığı, sonsuz aşkınlıkta metafiziksel bir yaklaşımdır. Birbirine zıt iki duygu, ayrık ve birliktelik birbirlerinden doğar. Ayrılık acısını yaşayan birlikteliğe bir umut besleyerek ona yönelir. “Sema”da kendi etrafında dönen semazenin aslında içindeki Aşk’ın etrafında döndüğü düşünülebilinir.

İnsan varoluş sorununa yanıt ararken zaman zaman dini felsefelere de dayanmıştır.

Çağımızda özellikle doğu felsefesine artan ilgi de kuşkusuz rastlantı değildir.

Hümanizm ve bütünün mutluluğu noktasında birleşen Hint, Hıristiyan mistisizmi, Budizm ve Tasavvuf inanışlarında Tanrı, insan ruhu, yaşam, ölüm, doğa ve olayların mistik açıdan ele alınış biçimleri benzerlikler göstermektedir.

Bu bağlamda, içsel enerjiyi açığa çıkarabilmenin yollarını arayan insan varlığı sanatın da özüdür. İnsanın iç yaşantısındaki çalkantılar, huzursuzluklar ve değişimler dolayısıyla sanatı da etkilemektedir. Özellikle bazı sanatçıların yapıtlarında da görüldüğü gibi maneviyatçılığın ağır bastığı, sanatçının hayal gücüne yöneldiği gözlenmektedir. Mark Tobey, Mark Rothko, Ad Reinhardt gibi örneklenebilecek bazı sanatçılar zaman zaman Uzak Doğu felsefesine ilgi duymuşlar; bazıları Zen Budist manastırlarında kalmışlar ve Hint, Budist, İslam gibi birçok din ve kültürden etkilenmişlerdir.

Sanatçının tinselliğe duyduğu ilginin arkasında evrenin derinliğine ya da varlıkta derinliğe ulaşabilme istenci yatmaktadır. Ancak burada sözü edilen Tanrı düşüncesi değil insana dair olan “tin” yani, yine insanın özüdür.

Bergson’a göre sanat, zihnin ya da tinin, şeylerin görünüşünden öte asıl temeldeki kaynağına, evrendeki elemanların niteliksel sürelerine dönmek için yaptığı bir sapmadır. Gerçekliği bilme yetisini “sezgi” olarak adlandıran Bergson için gerçeklik maddi doğa değil, ruhsal doğadır.

“Doğayla bizim aramıza kendimizle kendi bilincimiz arasına, insanların çoğu için kalın, sanatçı ve şairler için ise ince, adeta şeffaf bir perde gerilmiş gibidir.” “…Algı her yönü duyu dediğimiz şeye karşılık olduğundan sanatçı da sanata bu yüzden duygularından ancak biriyle ve yalnız onunla bağlıdır. Sanatların daha baştan çeşitli olmaları da bundan ileri geldiği gibi, onlara olan yatkınlıkların ayrılığı da buradan kaynaklanır. (Bergson, 1989)

Homeros’a göre güzelliğin kaynağı doğadır. Evren karşısında nesneler arası ilişkiyi yeniden kurmaya çalışan sanatçının öznelliği ise yine sanatçının kendini açığa vuracağı nesneleri ya da sembolleri seçmesidir. Kendi düşünce, duygu ve düş gücüne göre imgeleri oluşturan sanatçı içsel isteğini, belki de aşkını yansıtabileceği formları seçerek yapıtını ruhunun kurallarına göre oluşturur.

İnsanın doğayı değiştirebilmesi ve ona yeni biçimler ekleyebilmesi ancak sanatsal bir kurguyla olasıdır. Bu çabanın sonu insanın yarattığı biçimler evrenidir. İnsan ve doğa arasındaki her yeni ilişki aynı zamanda insanın doğayla olan bütün diyalektik ilişkilerinin de ifadesidir. Doğa, insan ya da sanatsal kurgu “diyalektik” açıdan farklılıklar taşısa da, gerçekte derin bir birlik içindedirler.

Nesnelerin, olguların nasıl ve neden olduklarını açıklayan bilimlerin kendi konu alanlarını ilgilendiren tanımlara baktığımızda hiçbir biçim ya da olgunun tek başına tanımlanmadığını, herhangi bir şeyin ancak bir başka nesne ile ilişkisine göre açıklandığını görürüz. Bildiğimiz her şey bir ilişki, bir birleşme ürünüdür. Yani, neden-sonuç ilişkisine bağlıdır. Sanat ve doğa arasında “ diyalektik” bir ilişki vardır. İnsan doğayı anladıkça, doğayı ve nesneleri farklı algılayacak, bunun sonucunda da sanatta üreteceği yeni biçimleri doğaya eklemeye devam edecektir.

Sanatçı doğadan alımlanan diyalektik ilişkiyi kendi varoluş evrenine taşırken, bir bilim insanının ölçülebilir, deneylenebilir, üretimini gerçekleştirmez. Sanatçı bu ilişkileri öznel yaratımın insanlaştırma duyumsallığını önde tutar. Sanatın evreni, ne doğanın ne de toplumun doğrudan realitesini taşır. O, doğanın ve toplumun diyalektik gerçeğinden yola çıkıp, karşıtların çatışmasını olumlu bir gelişme ile sonlandırır. Sanat, diyalektik bir ilişkiden doğar, bu yasalardan bağımsız değildir. Sanatçı, sadece doğa karşısında değil, kendisi ile çatışmasından ortaya çıkan, yaratım potansiyeli ile de üretir. Sanatçı bu durumda düşsel gücünün yoğunlaşması sonucu, imgesel biçimleri kullanarak, biçimlere anlam yükleyerek doğa ile yakınlığını korur.

Doğaya bakış biçimindeki ayrımlar, sanat anlayışlarındaki ayrımlara da işaret eder. Doğa, mistik bir bakış açısı için sezgisel bir kavrayışla görünenden yani maddeden yola çıkıp madde ötesine ulaşma olanağı tanır. Bir realist için doğa, görünen gerçeğin tanımlanması için çıkış noktasıdır. Bir idealist için ise doğa, olabilenden olası kusursuzluğa açılan kapıların anahtarını taşırken, bir romantik için kendi duygularının yansısının saklı olduğu gizemli evrendir.

Doğanın maddesel nesneler alanı olarak bilimsel ve felsefi anlamda bir gerçekliği vardır. İnsan için vazgeçilmez yaşam kaynağı doğa bu bağlamda; insanın kendi bireysel varlık gerçekliğini ortaya koyma çabasını desteklerken, sanatçının ilk estetik ve “aşk” gibi duygu arayışlarının da alanı olmuştur. Duyarlı tutum doğaya kendini, dileklerini, öngörülerini, kaygılarını, bunalımlarını, özlemlerini yansıtır; gerçekçi dünyadaki bütünsellikte kendini bütünün bir parçası ama özellikle bir parçası olarak araştırır. Her sanatçı, doğayı kendi bilincine, kendi kişisel tarihinin özelliklerine göre anlamlandırırken; onda güzeli aşkla gören kişidir. Bu da aslında sanatçının doğaya kendisini yansıttığını ya da imgelerinin karşılığını yine doğada arayarak anlam yüklediğini göstermektedir.

Sanatçı kimi zaman aşkın büyüsü içinde yaşar. Görünenle kendi arasındaki roller sürekli yer değiştirir. Bu nedenle çoğu ressam şeylerin kendilerine baktığını dile getirmişlerdir. Klee’nin ardından Andre Marchand şöyle der: “Bir ormanda, birçok kez, ormana kendimin bakmadığını hissettiğim olmuştur. Kimi günler ağaçların bana baktığını, bana konuştuğunu hissettim… Ben oradaydım, dinliyordum… Bence ressam evren tarafından delinmelidir, onu delmek istememelidir… Ben içten batmış, gömülmüş olmayı beklemekteyim. Belki de ortaya çıkmak için resim yapıyorum…” (Ponty, 1996)

Doğa sanatçı için dolaylı ya da dolaysız anlatım olanakları sunan en önemli referanstır. Sanatçının yaşamındaki var olma nedenlerini anlamlandırabilmesinin bir yolu da doğaya ya da doğanın herhangi bir nesnesine duyduğu aşkla mümkün olabilir. Bu aşkı yansıtabilmesi ise yine sanatla olasıdır.

Bu bağlamda sanatın doğayı taklit etmediği, ondan üstün, onu aşan bir şey olduğu düşüncesinden hareketle, sanatçının aşkına dair imgelerini yüklediği ve kendisine sonsuz kaynaklar sunan yine doğadır. Evrene sürekli yeni imgeler yükleyen sanatçı, yarattığı evrenin de ilk ve gizemli anlarının tek tanığıdır.

Yürekteki sıçramaların, geri kaçışların, bilinmeyenlerin ve belirsizliklerin anlatım dili sanatı yaratan sanatçı, tüm içsel sarsıntılarıyla devinen bir aşıktır doğa karşısında.

KAYNAKÇA

1. AYVAZOĞLU Beşir – Aşk Estetiği, Kültür Serisi 71, Yayın

No:258 syf. 59-64

Birlik Yayınları 1997 İSTANBUL

2. BAYRAKTAR Fulya – “Hz.Mevlana’da Aşk Ya da Bir Aşk Varlığı Olarak

İnsan”,Yayınlanmamış Konferans Metni,

Celal Bayar Üniversitesi Aralık 2009 MANİSA

3. BERGSON Henry – GÜLME, MEB Yay. , İSTANBUL s.99-102

4. BERGSON Henry – Aynı Yapıt. s.105-106

5. BERGSON Henry – Oevres, Edition du Centenaire, PUF,

Paris, 1963, s.483 vd.

6. CAN Şefik – Klasik Yunan Mitolojisi s. 60-61

İnkilap Kitabevi 4. Basım İSTANBUL

7. CEVİZCİ Ahmet – Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yay. İSTANBUL 2000

8. DOYRAN E. Yıldız – “Doğanın Biçimleniş Yasaları Bağlamında Sanatsal

Kurgu”, H.Ü. Sos.Bil.Enst. Yayınlanmamış Sanatta

Yeterlik Tezi, Nisan 2002,ANKARA

9. FAURE Elie – Rönesans Sanatı, Çev. =Bertan Onaran sf.15,

Zigana Yay. Sanat –1 2008, İSTANBUL

10. GÖKÇE KARASU Nurdan – “Renk ve Işık ile Tinsel ve Düşünsel Mekanlar

Yaratma” H.Ü.Sos.Bil.Enst. Yayınlanmamış

Sanatta Yeterlik Tezi, Mayıs 2004

11. HAMİLTON Edith – Mitologya (Mithology) Çeviren : Ülkü Tamer, Varlık

Yay. : 475, 9.Basım : 1997 İSTANBUL

12. KANDINSKY Vasilly – “ Art Book; Kandinsky – Soyut Sanatın Öncüsü”,

Dost Kitabevi Yayınları, Ed. Fisun Demir, 1999, 48

13. NIETZSCHE Friedrich – “Musikinin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu”

Tercüme Dergisi, 1940, C. I, S.3 Ayrıca bkz.

Ionna Kuçuradi, Sanata Felsefeyle Bakmak, s.23

14. PALA İskender – Kitab-ı Aşk, Alfa Yay. Edebiyat Güncel 22, sf. 27,

2005 İSTANBUL

15. PONTY Maurice Merleau – Göz ve Tin, sf. 41-42 Metis Yay. İSTANBUL 1996

Bu Yazı İlk Olarak rh+artmagazine Dergisi’nin Şubat Sayısında Yayınlanmıştır.

www.rhartmagazine.com

SANATÇI’YA DAİR BİR SERÜVEN

“Aşksız yaşama ki ölü olmayasın,

Aşkla öl ki diri olasın.”

Mevlana

* E. Yıldız Doyran / yildizdoyran@gmail.com

“Aşk” insanı doğadaki herhangi bir nesneye, bir varlığa ya da evrensel bir değere bağlayan tutkudur. Kavram olarak “Aşk” felsefeye din yoluyla, özellikle Tanrı’nın yarattığı varlığın bütününü seven en yüce güç olduğu düşünülmeye başlandığında girmiştir. Günümüze kadar aşkın konusu doğa, doğa nesneleri, sevgili ya da Tanrı olmuştur. Aziz Augustinus’a göre insan fiziki varlıkları, maddeyi, başkalarını hatta kendisini bile sevebilir.

Doğu ülkelerinde Aşk (Işk) kelimesinin başka bir sözlük anlamı ise “sarmaşık” tır. Bahçeye düşen sarmaşık bitkisinin tohumu zamanla nasıl bahçeyi sararsa, kalbe düşen aşk tohumu da insan bedenini sararak yayılır. Sarmaşığın en önemli özelliği, sarıldığı ağacı içeriden kurutması ve zamanla ağacın ömrünü sonlandırmasıdır. Dıştan görünen aşktır (sarmaşıktır) ancak ağaç ya da beden dışarıyı göremez hatta görmek istemez.

Aşkla ilgili anlatımların en güzelleri mitolojilerdedir. Özellikle klasik Yunan mitolojisindeki öykülere bakıldığında aşk-doğa-doğaüstü güçler ve insan üzerine tasavvurların önemini anlamak mümkündür.

(Heliotrope) “Gün Çiçeği” mitine göre, Okeanos’un kızı Klytie’yi, Tanrı Apollon bir gün dere kenarında görür ve aşık olur. Yakışıklı Apollon kızı kolayca elde eder. Ancak Klytie’nin fazla sevgisi zamanla Apollon’u bıktırır ve araları açılır. Apollon’un kendisinden soğuduğunu anlayan kız bu acıya daha fazla dayanamaz ve ölür. Apollon, sevgisi yüzünden ölen ve güneşin parlak ışıklarını göremeyecek olan Klytie’nin naaşını “Heliotrope” yani “Gün Çiçeği”ne dönüştürmüştür. Gün Çiçeği Apollon’a sevgisini o ne tarafa giderse yüzünü o tarafa döndürerek hala gösterir. Ancak aşkına karşılık bulamadığı için hala boynu büküktür.

Yine aşk-insan ve doğa üzerine olan Demeter (Ceres)’in öyküsü İ.Ö. sekizinci yüzyılın sonlarında yayılan bir Hymnos’da anlatılmıştır. Bereket Tanrısı olarak bilinen Demeter’in Persephone isimli kızı arkadaşlarıyla çiçek toplarken farkında olmadan onlardan uzaklaşır. Nergis çiçeğini koparmak için eğildiğinde yer yarılır ve Yeraltı Tanrısı Demeter’i yeraltına kaçırır. Yeraltına inerken kızın çığlıkları derinliklerden yansıyarak annesine kadar ulaşır. Kızını yitiren Demeter yeryüzüne verdiği tüm armağanları topraktan çekip alır. Yeşil çimenler, çiçekler, toprak buzla kaplanır ve donmuş bir bozkıra dönüşür.

Bereketsiz geçen o yıl toprak bir şey vermez. Bütün insanların açlıktan öleceğini düşünen Zeus, tanrıları Demeter’e göndererek bu öfkesinden vazgeçmesini ister. Ancak Demeter; kızını görünceye değin toprak, hiçbir ürün vermeyecektir. Zeus Hermes’i yeraltına göndererek kızının Demeter’e geri verilmesini ister. Hermes artık ölüler kralının karısı olan mutsuz Persephone için izin ister. Kocası, Zeus’un isteğini yerine getirmek zorunda olduğunu bilmektedir ancak karısının yeraltına yeniden dönmesini sağlamak için ona bir nar tanesi yedirir. Annesinin tapınağına dönen kız olup bitenleri anlatırken kocasının yedirdiği nar tanesini söylediğinde Demeter kızının yine yeraltı tanrısına döneceğini anlar. Zeus kendi öz anası en yaşlı tanrıça Rhea’yı Demeter’e gönderir. Rhea Demeter’e onu Zeus’un yeniden tanrılar ülkesine çağırdığını, kızının ise yılın üçte birinde karanlıklar ülkesinde olup üçte ikisinde yanında olabileceğini, insanlara sadece onun verebileceği bereketi ve yaşamı artık vermesini istediğini söyler. Bu isteğe karşı koymayan Demeter toprağı, köyleri, çimenlere meyve ve parlak çiçeklere boğar. Her yılın üçte birini ölü geçiren Persophone ayağını kuru, çorak topraklara bastığında bahar gelir, çiçekler açar. Sappho bunu: “Çiçekli baharın adımlarını duydum.” diyerek dile getirmektedir.

Yine Yunan Mitolojisinde Hesiodos’a göre, Eros’un varoluş sıralamasında Khaos’tan sonra gelmesi ilginçtir. Özellikle Theogonia’da Eros’un doğuşunu anlatan bölümde ‘aşk’ duygusuyla ilgili çözümlemelerin ilki oluşu da ilgi çekicidir. Batı dillerinde amour olarak geçen, Romalılar’ın “Amor” dedikleri kelime buradan gelmektedir. Afrodit’in oğlu olduğu düşünülen Eros heykeltıraşlar tarafından ise kanatlı delikanlı olarak canlandırılmıştır. Mistik bir akım olan Orfizm’de de Eros’un evren ile birlikte Khaos’tan çıktığına inanılmaktadır.

Antik çağın filozoflarından Empedokles ise ‘Aşk’ı Afrodit’le eşdeğer tutmaktadır ve toprak, su, ateş, hava olan dört unsur üzerinde etkili bu iki zıt elemandan biri olarak felsefenin temeline yerleştirir. Bunların birisi birleşme prensibi ‘Aşk’, diğer eleman ayrılık ise “Nefret”tir. Dört elemanın bu iki zıt kuvvetin etkisiyle çatışması ya da ayrılması ise evrenin meydana gelmesini sağlamıştır. Empedokles’e göre sonuncu günde, bugün ayrı duran evrenin dört kümesinin tekrar birleşmelerini sağlayacak tek neden ‘Aşk’ın hâkim geleceğidir.

Aristo, aşkı “aşırı sevgi” olarak tanımlamıştır.Sevgi kavramını yücelterek farklı bir konuma yerleştirmeye çalışan filozoflardan Eflatun, sevgi duygusunu derinlemesine çözümlemeyi ilk deneyen filozoftur. Eflatun’a göre güzel bedenler daima birbirlerine benzemektedirler. İnsan, bu gerçeği kavradığında tek bir bedene olan ilgi ortadan kalkacak ve ruh güzelliğini anlayarak tüm güzelliklerin asıl kaynağını aramaya başlayacaktır. Bu düşünce biçimi geçici güzelliklere değil, güzellik idea’sına duyulan yüce aşkın ifadesidir.

Ortaçağda Müslüman ve Hıristiyan filozoflar, Eflatun’un aşkla ilgili görüşlerini benimsemişler ve kendi inançlarının süzgecinden geçirerek yeniden yorumlamışlardır.

İlk İslam sufileri ve filozofları da Kur’an-ı Kerim’de geçmeyen ‘aşk’ kelimesi yerine “hub” ya da “muhabbet” kelimelerini kullanmışlardır. Aslında aşk, İslam kültür çevresinde öncelikle Tasavvuf felsefesinde ortaya çıkmıştır. Tasavvuf anlayışına göre Tanrı evreni tanınması ya da güzelliğini seyretmeyi sevdiği için yaratmıştır. Bu nedenle evrenin varoluş nedeni, bilgi ve sevgidir. Evren, Tanrı’nın güzelliklerini yansıtan bir aynadır. Güzele âşık olan insan aslında Tanrı’nın güzelliğine âşık olmaktadır. Oysa güzelliğe duyulan aşk geçicidir. Güzelden güzele geçen âşık sonunda insanlığa ve evrene ulaşır. Sevgili sadece bir simgedir. Âşık yaratılanı sevmekten, yaratanı sevmeye, geçici aşktan gerçek Tanrı aşkına yönelir.

Mevlana’ya göre insanın evrende kendi anlamını gerçekleştirmesini “Aşk” sağlar. Evren ise Tanrı’nın bir yansımasıdır ve bunun nedeni yine AŞK’tır. İnsan da Tanrı’nın aşkının yansıması olarak aşk-aşık ve aşık olunandır. Mevlana’nın sembollerle anlattığı, sonsuz aşkınlıkta metafiziksel bir yaklaşımdır. Birbirine zıt iki duygu, ayrık ve birliktelik birbirlerinden doğar. Ayrılık acısını yaşayan birlikteliğe bir umut besleyerek ona yönelir. “Sema”da kendi etrafında dönen semazenin aslında içindeki Aşk’ın etrafında döndüğü düşünülebilinir.

İnsan varoluş sorununa yanıt ararken zaman zaman dini felsefelere de dayanmıştır.

Çağımızda özellikle doğu felsefesine artan ilgi de kuşkusuz rastlantı değildir.

Hümanizm ve bütünün mutluluğu noktasında birleşen Hint, Hıristiyan mistisizmi, Budizm ve Tasavvuf inanışlarında Tanrı, insan ruhu, yaşam, ölüm, doğa ve olayların mistik açıdan ele alınış biçimleri benzerlikler göstermektedir.

Bu bağlamda, içsel enerjiyi açığa çıkarabilmenin yollarını arayan insan varlığı sanatın da özüdür. İnsanın iç yaşantısındaki çalkantılar, huzursuzluklar ve değişimler dolayısıyla sanatı da etkilemektedir. Özellikle bazı sanatçıların yapıtlarında da görüldüğü gibi maneviyatçılığın ağır bastığı, sanatçının hayal gücüne yöneldiği gözlenmektedir. Mark Tobey, Mark Rothko, Ad Reinhardt gibi örneklenebilecek bazı sanatçılar zaman zaman Uzak Doğu felsefesine ilgi duymuşlar; bazıları Zen Budist manastırlarında kalmışlar ve Hint, Budist, İslam gibi birçok din ve kültürden etkilenmişlerdir.

Sanatçının tinselliğe duyduğu ilginin arkasında evrenin derinliğine ya da varlıkta derinliğe ulaşabilme istenci yatmaktadır. Ancak burada sözü edilen Tanrı düşüncesi değil insana dair olan “tin” yani, yine insanın özüdür.

Bergson’a göre sanat, zihnin ya da tinin, şeylerin görünüşünden öte asıl temeldeki kaynağına, evrendeki elemanların niteliksel sürelerine dönmek için yaptığı bir sapmadır. Gerçekliği bilme yetisini “sezgi” olarak adlandıran Bergson için gerçeklik maddi doğa değil, ruhsal doğadır.

“Doğayla bizim aramıza kendimizle kendi bilincimiz arasına, insanların çoğu için kalın, sanatçı ve şairler için ise ince, adeta şeffaf bir perde gerilmiş gibidir.” “…Algı her yönü duyu dediğimiz şeye karşılık olduğundan sanatçı da sanata bu yüzden duygularından ancak biriyle ve yalnız onunla bağlıdır. Sanatların daha baştan çeşitli olmaları da bundan ileri geldiği gibi, onlara olan yatkınlıkların ayrılığı da buradan kaynaklanır. (Bergson, 1989)

Homeros’a göre güzelliğin kaynağı doğadır. Evren karşısında nesneler arası ilişkiyi yeniden kurmaya çalışan sanatçının öznelliği ise yine sanatçının kendini açığa vuracağı nesneleri ya da sembolleri seçmesidir. Kendi düşünce, duygu ve düş gücüne göre imgeleri oluşturan sanatçı içsel isteğini, belki de aşkını yansıtabileceği formları seçerek yapıtını ruhunun kurallarına göre oluşturur.

İnsanın doğayı değiştirebilmesi ve ona yeni biçimler ekleyebilmesi ancak sanatsal bir kurguyla olasıdır. Bu çabanın sonu insanın yarattığı biçimler evrenidir. İnsan ve doğa arasındaki her yeni ilişki aynı zamanda insanın doğayla olan bütün diyalektik ilişkilerinin de ifadesidir. Doğa, insan ya da sanatsal kurgu “diyalektik” açıdan farklılıklar taşısa da, gerçekte derin bir birlik içindedirler.

Nesnelerin, olguların nasıl ve neden olduklarını açıklayan bilimlerin kendi konu alanlarını ilgilendiren tanımlara baktığımızda hiçbir biçim ya da olgunun tek başına tanımlanmadığını, herhangi bir şeyin ancak bir başka nesne ile ilişkisine göre açıklandığını görürüz. Bildiğimiz her şey bir ilişki, bir birleşme ürünüdür. Yani, neden-sonuç ilişkisine bağlıdır. Sanat ve doğa arasında “ diyalektik” bir ilişki vardır. İnsan doğayı anladıkça, doğayı ve nesneleri farklı algılayacak, bunun sonucunda da sanatta üreteceği yeni biçimleri doğaya eklemeye devam edecektir.

Sanatçı doğadan alımlanan diyalektik ilişkiyi kendi varoluş evrenine taşırken, bir bilim insanının ölçülebilir, deneylenebilir, üretimini gerçekleştirmez. Sanatçı bu ilişkileri öznel yaratımın insanlaştırma duyumsallığını önde tutar. Sanatın evreni, ne doğanın ne de toplumun doğrudan realitesini taşır. O, doğanın ve toplumun diyalektik gerçeğinden yola çıkıp, karşıtların çatışmasını olumlu bir gelişme ile sonlandırır. Sanat, diyalektik bir ilişkiden doğar, bu yasalardan bağımsız değildir. Sanatçı, sadece doğa karşısında değil, kendisi ile çatışmasından ortaya çıkan, yaratım potansiyeli ile de üretir. Sanatçı bu durumda düşsel gücünün yoğunlaşması sonucu, imgesel biçimleri kullanarak, biçimlere anlam yükleyerek doğa ile yakınlığını korur.

Doğaya bakış biçimindeki ayrımlar, sanat anlayışlarındaki ayrımlara da işaret eder. Doğa, mistik bir bakış açısı için sezgisel bir kavrayışla görünenden yani maddeden yola çıkıp madde ötesine ulaşma olanağı tanır. Bir realist için doğa, görünen gerçeğin tanımlanması için çıkış noktasıdır. Bir idealist için ise doğa, olabilenden olası kusursuzluğa açılan kapıların anahtarını taşırken, bir romantik için kendi duygularının yansısının saklı olduğu gizemli evrendir.

Doğanın maddesel nesneler alanı olarak bilimsel ve felsefi anlamda bir gerçekliği vardır. İnsan için vazgeçilmez yaşam kaynağı doğa bu bağlamda; insanın kendi bireysel varlık gerçekliğini ortaya koyma çabasını desteklerken, sanatçının ilk estetik ve “aşk” gibi duygu arayışlarının da alanı olmuştur. Duyarlı tutum doğaya kendini, dileklerini, öngörülerini, kaygılarını, bunalımlarını, özlemlerini yansıtır; gerçekçi dünyadaki bütünsellikte kendini bütünün bir parçası ama özellikle bir parçası olarak araştırır. Her sanatçı, doğayı kendi bilincine, kendi kişisel tarihinin özelliklerine göre anlamlandırırken; onda güzeli aşkla gören kişidir. Bu da aslında sanatçının doğaya kendisini yansıttığını ya da imgelerinin karşılığını yine doğada arayarak anlam yüklediğini göstermektedir.

Sanatçı kimi zaman aşkın büyüsü içinde yaşar. Görünenle kendi arasındaki roller sürekli yer değiştirir. Bu nedenle çoğu ressam şeylerin kendilerine baktığını dile getirmişlerdir. Klee’nin ardından Andre Marchand şöyle der: “Bir ormanda, birçok kez, ormana kendimin bakmadığını hissettiğim olmuştur. Kimi günler ağaçların bana baktığını, bana konuştuğunu hissettim… Ben oradaydım, dinliyordum… Bence ressam evren tarafından delinmelidir, onu delmek istememelidir… Ben içten batmış, gömülmüş olmayı beklemekteyim. Belki de ortaya çıkmak için resim yapıyorum…” (Ponty, 1996)
Doğa sanatçı için dolaylı ya da dolaysız anlatım olanakları sunan en önemli referanstır. Sanatçının yaşamındaki var olma nedenlerini anlamlandırabilmesinin bir yolu da doğaya ya da doğanın herhangi bir nesnesine duyduğu aşkla mümkün olabilir. Bu aşkı yansıtabilmesi ise yine sanatla olasıdır.
Bu bağlamda sanatın doğayı taklit etmediği, ondan üstün, onu aşan bir şey olduğu düşüncesinden hareketle, sanatçının aşkına dair imgelerini yüklediği ve kendisine sonsuz kaynaklar sunan yine doğadır. Evrene sürekli yeni imgeler yükleyen sanatçı, yarattığı evrenin de ilk ve gizemli anlarının tek tanığıdır.
Yürekteki sıçramaların, geri kaçışların, bilinmeyenlerin ve belirsizliklerin anlatım dili sanatı yaratan sanatçı, tüm içsel sarsıntılarıyla devinen bir aşıktır doğa karşısında.

KAYNAKÇA

1. AYVAZOĞLU Beşir – Aşk Estetiği, Kültür Serisi 71, Yayın No:258 syf. 59-64 Birlik Yayınları 1997 İSTANBUL
2. BAYRAKTAR Fulya – “Hz.Mevlana’da Aşk Ya da Bir Aşk Varlığı Olarak İnsan”,Yayınlanmamış Konferans Metni, Celal Bayar Üniversitesi Aralık 2009 MANİSA
3. BERGSON Henry – GÜLME, MEB Yay. , İSTANBUL s.99-102
4. BERGSON Henry – Aynı Yapıt. s.105-106
5. BERGSON Henry – Oevres, Edition du Centenaire, PUF, Paris, 1963, s.483 vd.
6. CAN Şefik – Klasik Yunan Mitolojisi s. 60-61 İnkilap Kitabevi 4. Basım İSTANBUL
7. CEVİZCİ Ahmet – Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yay. İSTANBUL 2000
8. DOYRAN E. Yıldız – “Doğanın Biçimleniş Yasaları Bağlamında Sanatsal Kurgu”, H.Ü. Sos.Bil.Enst. Yayınlanmamış Sanatta Yeterlik Tezi, Nisan 2002,ANKARA
9. FAURE Elie – Rönesans Sanatı, Çev. =Bertan Onaran sf.15, Zigana Yay. Sanat –1 2008, İSTANBUL
10. GÖKÇE KARASU Nurdan – “Renk ve Işık ile Tinsel ve Düşünsel Mekanlar Yaratma” H.Ü.Sos.Bil.Enst. Yayınlanmamış Sanatta Yeterlik Tezi, Mayıs 2004
11. HAMİLTON Edith – Mitologya (Mithology) Çeviren : Ülkü Tamer, Varlık Yay. : 475, 9.Basım : 1997 İSTANBUL
12. KANDINSKY Vasilly – “ Art Book; Kandinsky – Soyut Sanatın Öncüsü”, Dost Kitabevi Yayınları, Ed. Fisun Demir, 1999, 48
13. NIETZSCHE Friedrich – “Musikinin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu” Tercüme Dergisi, 1940, C. I, S.3 Ayrıca bkz. Ionna Kuçuradi, Sanata Felsefeyle Bakmak, s.23
14. PALA İskender – Kitab-ı Aşk, Alfa Yay. Edebiyat Güncel 22, sf. 27, 2005 İSTANBUL
15. PONTY Maurice Merleau – Göz ve Tin, sf. 41-42 Metis Yay. İSTANBUL 1996


Etiketler:
Kategoriler: Makaleler