Sinema

An Education : Aşk Dersi

23 Şubat 2010
An Education Movie Poster

An Education

Sinem Ergun – Artimetre

3 Oscar adaylığı ve etraftaki bir sürü yorum üzerine bu filmi izlemeye karar verdim.

Seyri kolay, hoş vakit geçirten, su gibi akan bir film. İçinde çok derin felsefeler içermediğinden ağır bir konusu yok, kahramanlar üzerine de fazla bir psikolojik anlatım olmadığından verilmek isteneni yaklaşık olarak doğrudan anlatan ve hiç kafa yormadan anafikrini tek gözle seyredene bile verebilen bir film bence.

Yönetmenliğini Lone Scherfig yapmış ve başrollerde Carey Mulligan, Peter Sarsgaard, Alfred Molina var.

Konusuna gelince 60′lı yıllarda İngiltere’de mütevazi bir ailenin çevresinde gelişen olaylarla o günün pek çok aile tarafından benimsenen özellikle kız çocuğu yetiştirme anlayışı ortaya konulmakta.

Lise son sınıfa gelen Jenny, babasının baskısıyla Oxford’a girme çabasında, aynı zamanda Çello dersleri alan zeki ve çalışkan bir kız fakat asıl hayali Paris’te sanatı yakından takip edip sosyal bir hayat yaşamak. Bir gün 30′lu yaşlarında hayat üniversitesinden mezun çekici bir erkekle tanışır ve hayal ettiği yaşama doğru çekilmeye başlar. Okulu ikinci plana atmasıyla ise ailesinden şaşırtıcı derecede beklenen tepki gelmez.

Filmde bir baba karakteri var. Evin reisi durumunda, baskın bir kişilik, anneyi sindirmiş, kızının hayatı üzerinde de yönlendirici ve söz sahibi. Yeri geldiğinde sert, ama ailesine karşı sevecen, sabit fikirli ve sağlamcı. Bunların yanısıra para konusunda çok tutumlu ve eğlenceye vakit ayırmayan biri.

Anneye gelince, evlenmeden önceki sosyal yaşamını özleyen ve bunu birazda olsa kızında yaşamaya çalışan fakat onu bile kıskanıp onun mutluluğunu çok paylaşamayan tipik bir ev hanımı.

16 yaşındaki Jenny ise aynı ölçüde yaşayan arkadaşlarından farklı olarak ne istediğini bilen, yeri geldiğinde babasına karşı kendini savunabilen, entellüktüel, zeki ve popüler bir kız.

David ise yakışıklı, paralı, herkapıyı açabilen, kendine güvenli, insanları kendi istediği noktaya getirebilen, etkileyici bir karakter. Aynı zamanda Musevi.

Yazının bundan sonrasını filmi seyretmeyenler okuyup okumamaya kendi karar versin lütfen…

Jenny, hep hayalini kurduğu sanat dolu sosyal yaşamı David’le yakalamaya başlar. Konsere, müzayedeye, şık restaurant’lara gider. Normal zamanda babasının arkadaşlarıyla sinemaya gitmesine izin vermeyecek olmasına karşın, David’in her seferinde onu ikna etmesi çok kolay olmaktadır. Üstelik babanın Musevi karşıtı söylemleri, David ile tanıştıktan sonra şaşırtıcı derecede tamamiyle değişir. Jenny’nin en büyük hayali olan Paris seyahatine ise bir şekilde babasından izni almayı başarırlar.

Bu sırada Jenny okulu tamamen boşlamış, hatta seyahat dönüşünde nişan yüzüğünü parmağına bile takmıştır. Ne Jenny’nin ne de ailesinin Oxford isteği kalmamıştır.

Bu noktada öğreniyoruz ki babasının kızına yaptığı üniversite baskısı onun entellüktüel seviyesi yüksek ve titri olan bir kız olarak yetişip aslında onunla evlenecek (babasının tabiriyle ona bakacak) zengin ve kaliteli bir adam bulması içinmiş. Yani kariyer sahibi olup iş hayatına atılması için değil. Eh, koca adayı erken geldiğine göre boşverin okulu olmuş.

Filmin başında özellikle Jenny ile David’in tanışma sahnelerinde acaba film nereye gidecek, bu adam kötü karakter mi acaba, kıza zarar mı verecek diye düşünürken fonda çalan müzik, o kadar eğlenceli, romantik ve keyifliydi ki, filmin gerilimden tamamen uzak herşeyin iyi gideceği hissini uyandırıyordu.

Yine de izlerken  seyirci olarak zamanı gelince birşeylerin ters gideceğini hissediyor  insan.

İşte o an, yani nişanı kutlama yemeğine ailecek gidildiği bir gün David’in evli olduğunun ortaya çıkmasıyla filmin önermeside karşımıza çıkıyor.

Jenny tüm hırs okuluna geri dönmeye ve Oxford’a kabul edilmeye çalışıyor ve filmin sonunda istediği oluyor.

Böylelikle önceliğin okul olması gerektiği, daha sonra hayallerin birbir gerçekleşeceği anafikri bu son ile hedefini buluyor.

Bulmasına buluyor ama beni ikna edemiyor. Üniversiteli ol, önce oku, yoksa kandırılırsın, açıkta kalırsın, iyi koca bulamazsın, hayallerini gerçekleştiremezsin denilirken, bir örnekle bu sonuca varılıyor. Peki ya, David evli olmasaydı ve gerçekten evlenselerdi, üstelik Jenny o güne kadar iyi yetişmiş, zeki ve bilgili bir kız. Belki onun gibi olan başka kızlar bu şekilde evlenip iyi bir hayat sürmüş olabilirler.

Bu arada filmde güzel fakat cahil bir kız karakter de yaratılmış. Bak sonun böyle olur der gibi. Şaşalı bir hayat yaşıyor sevgilisiyle. Fakat sahtekarlık yaparak hayatını sağlayan bir adamla, aynı David gibi. Bunlar bana biraz zorlama gibi geldi. Hikaye küçük bir kıza babası tarafından anlatılan bir kurt masalı gibi olmuş.

Üstelik filmle ilgili yapılan tüm eleştiriler “genç kızlar dikkat edin kandırılmayın” olurken ben asıl kandırılanın aile ve özellikle baba olduğuna inanıyorum.

Yine de dönem filmi olduğu, bunu da kıyafetler, mekanlar ve davranışlarla başarılı şekilde yansıttığı için hoşça vakit geçirdiğimi söyleyebilirim.

Filmin imdb bilgileri için tıklayın.



Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
1 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Sinema

The Brothers Bloom : Bloom Kardeşler

21 Şubat 2010
the-brothers-bloom

The Brothers Bloom (2008)

Ahmet Düş – Artimetre

Senaryosunu Rian Johnson’un yazıp yönettiği “The Brothers Bloom”, hem eğlenceli hem de zeka dolu bir film. Oyuncular da Rachel Weisz ve Adrian Brodey olunca, bir de yanlarına “Babel” filminden tanıdığımız Japon “Bang Bang” rolüyle Rinko Kikuchi gelince son derece sürükleyici ve zevkli bir film ortaya çıkmış.

Bloom kardeşler çocukluk yıllarından itibaren senaryolar yaratarak profesyonel dolandırıcı olmuş kişilerdir. “Nitelikli Dolandırıcılık” denen şey bu olsa gerek. Üçkağıtçı kardeşler, milyonerlerin karşısına çıkıp, son derece iyi kurgulanmış bir plan ile onları heyecanlandıracak serüvenlerin içine sürükleyip, en sonunda da kaldıramayacakları bir sonla şok ederek milyonlarını dolandırırlar.

Küçük kardeş  Bloom (Adrian Brodey) artık bu işlerden elini ayağını çekmek istemektedir ancak hayatının senaristi abisi karşısında bunu bir türlü başaramaz. Ancak abisi Stephan (Mark Ruffalo) da ona sürekli “bitecek” sözünü vermektedir. En büyük dolandırıcılığı yapıp o da kardeşi de artık bu işleri bırakacaklardır.

Bir gün ailesini kaybetmiş ve kendisine kalan mirasla tek başına bir şatoda yaşayan Penelope (Rachel Weisz)’ nin 2,5 $’ını dolandırmak ve final yapmak üzere harekete geçerler. Ancak Bloom (Adrian Brodey) ve Penelope (Rachel Weisz) birbirlerine aşık olurlar.  Yine de Bloom profesyonel bir dolandırıcıdır ve abisinin planını önemser. İşin ilginç tarafı, Penelope de bu süreçte üçkağıtçılığı  öğrenir. Üstelik öğrendiği her işi çok başarılı ve en mükemmelini yapacak şekilde uygulayan biridir.

Filmin sonunda büyük birader Stephan’ın dediği bir replik var ve filmin ana fikri de aslında buradan çıkıyor:  “The perfect con is one where everyone involved gets just what they wanted. – Mükemmel hile, ilgili olan herkesin istediği şeyi elde etmesidir.”

Yani dolandırıcı da, dolandıran da istediği şeyi elde edecek. Hiç olacak gibi görülmüyor değil mi? Film işte bu eksende hafif trajik bir sonla bitiyor.

Rachel Weisz “Mumya” filmine yakın bir karakter tadı ile karşımızda. İlginenlere duyrulur.

IMDB bilgilerine ulaşmak için tıklayın!


Etiketler:
Kategoriler: Sinema

Franklyn

20 Şubat 2010
franklyn_5

Franklyn

Sinem Ergun – Artimetre

Bu filmin birçok kişi tarafından kaçırılmış olma ihtimalini düşünerek bu filmi tanıtmak istedim. Gösterim zamanının yaza denk gelmesi ve sanıyorum seyircinin genel olarak aksiyon ağırlıklı ve büyük prodüksiyonlu filmlere olan ilgisi nedeniyle psikolojik gerilim ve fantastik türünde, hem kurgusu hem de çekim teknikleri açısından iyi olan bu tarz filmler kısa sürede gösterimde kalıp gözden kaçabiliyor.

Franklyn, İngiliz yapımı bir film, yönetmenliğini Gerald McCrow yapmış başrollerde de Ryan Phillippe, Eva Green, Sam Riley yer almakta.

Filmin başlangıcında birbirinden bağımsız 3 ayrı kişinin yaşamlarına göz atıyoruz. İlk olarak Milo ile tanışıyoruz. Evlilik arifesinde nişanlısı tarafından terk edilmiş, bu yüzden içine kapanmış ve kendi tarzında bir çıkış yolu aramakta.

Emilia ise sürekli intihar girişiminde bulunan üniversiteli bir genç kız. Bir psikoloğun ofisinde annesine olan öfkesine tanık oluyoruz.

Son olara telefonla aldığı haber üzerine oğlunu aramaya çıkan dindar bir baba var.

Zannetmeyin ki film sadece bu 3 hayatı konu alıyor. Bütün zamanlardan ve kentlerden bağımsız “Meanwhile City – Eş Kent” diye adlandırılan bir şehirde intikam arzusuyla dolu Jonathan Preest’in hayatı yukarıda anlatılan tüm hayatları birleştirerek bir bütünü oluşturacak  öneme sahip.

Meanwhile City füturistik yapıda bir şehir. Sokaklar maskeli balo tarzında giyinmiş insanlarla dolu, her tarafta dini semboller ve bunlara tapan insanlar var. Şehir bir keşmekeş içerisinde. Dini inançlar ve tarikatlar yoluyla insanların daha kolay yönetildiği bilinciyle dine teşvik ve gruplaşmaya yöneltici bir düzen mevcut.

Bu düzen içinde dinlere ve tanrıya inanmayan Jonathan Preest,  küçük bir kızı alıkoymuş olan “Individual” adlı düşmanını bulup öldürmenin peşinde.

Meanwhile City alegorisiyle dinlerin toplumdaki yeri ve tanrının varlığının sorgulaması yapılmakta. İyi insanların başlarına kötü olayların gelmesi tanrı tarafından engellenemiyorsa tanrının aciz olduğu, engellenebilmesine rağmen, bile bile müdahale etmiyorsa tanrının kötü olduğu önermesi yapılmaktadır. Dinlerin, toplumların disiplinize edilmesi için bir araç olduğu ve insanların inançlarının hangi uçlara kadar gidebildiği ise bir başka sorgulanan nokta oluyor.

franklyn_1

Franklyn

Bunun yanında karşıt bir karakter olarak dini inançları kuvvetli ve her ne olursa olsun tanrıya inancı sonsuz bir adam bu görüşe karşı filmde mücadelesini vermektedir.

Öte yandan diğer üç kişinin hayat kesitlerinde ise ebeveynlerin çocuk psikolojisindeki önemi anlatılmakta ve ruhen yaralanmış çocukların ne gibi çıkış yollarına yöneldiklerini gözler önüne sermekte.

Filmi seyrederken parçalar halinde sunulan bilgileri birleştirip onlara bir anlam katmaya ve resmin bütününü görmeye çalışıyoruz. İlk başlarda anlamsız gelen olaylar, bir müddet sonra bir ilişki yumağı haline geliyor ve çözüm noktasında büyük bir sürprizle bizi şaşırtıyor.

Kurgusu ve sahneler arası geçişleri çok başarılı olmakla beraber özellikle Meanwhile City’de biten bir sahnenin devam niteliğinde olacak şekilde hikayenin bir bakış veya bir söz ile günümüz kahramanlarına bağlanışı seyirciye kopukluk duygusu yaratmadan filmi izleme zevki veriyor.

Özellikle Joby Talbot tarafından yapılmış olan ve Meanwhile City ortamında çalan müzikler bir harika.

Tabi ki hiç birşey mükemmel değildir. Film konu olarak bu kadar zengin malzemeye sahipken karakterler hakkında ve geçmişlerine dair daha derin bilgilerin verilebileceğini düşünüyorum. Ama asıl olarak, filmin finali, senaristin acelesi varmış da biran önce filmi sona bağlıyım gibi bir düşünceyle yaklaştığı hissini verdi bana. Giriş ve gelişmesinin bu kadar başarılı olduğu bir filmin finalinin, sebep sonuç ilişkilerini büyük bir hızla aktarması beklentileri yeteri kadar karşılamadığını düşünüyorum. Yine de birçok açıdan seyredilmeye değer olduğunu düşündüğüm bu filmi izlemeyenlere tavsiye ederim.

Filmin imdb bilgileri için tıklayın!


Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
2 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Sinema

Up In The Air: “Aklı Havada”

18 Ocak 2010
up-in-the-air-poster

Up In The Air - Aklı Havada Film Afişi

Sinem Ergun – Artimetre

Bazı filmler vardır sinema salonunda seyredilmelidir. Salonda film seyretmenin keyfi başkadır, sizi hikayenin içine alır, bir parçası yapar, olaylar seyirci ile birlikte yaşanır. İzleyici ani bir sesle irkilir, katilden adeta kendisi kaçar, adrenalini yükselir, savaşta siper alır, zaman zaman duygulanır, kahramanla birlikte ağlar, gözünden yaş gelene kadar güler. İşte sinema salonu böyle büyüleyici bir atmosfere sahiptir.

Günümüzde en kaliteli görüntülerle tüm vizyon filmlerini evlerimizde seyretmek mümkün iken bu yüzden sinema salonlarına gidiyoruz.

Gelgelelim bazı filmler vardır salonda seyretmenin hiçbir bir esprisi yoktur, bunları televizyon filmi diye tabir ederiz. Çünkü bu filmlerde iniş çıkış yoktur, kendine bir çizgi tutturur ve ne altına iner ne de üstüne çıkar. İzleyicinin duygularını harekete geçiremez.

Her ne kadar en iyi senaryo dalında Altın Küre ödülü almış olsa da bana göre “Up in the air” televizyon filmi kategorisinde yerini alır.

Bir insan kaynakları şirketinde çalışmakta olan Ryan Bingham (George Clooney) yılın 10 ayı seyahat etmektedir. İnsanların işine son verildiğini haber vermek üzere bir görev alır. Kendine son derece yalın bir hayat tarzı kurmuştur, yaşamında hiçbir bağlılığa yer yoktur. Küçük bir valizi ve milyonlarca millik uçuş hakkıdır onun için önemli olan.

Acaba birgün bu yalnızlığı sona erecek ve hep kaçındığı normal toplum yaşayış tarzına uygun kardeş, sevgili, eş, baba karakterlerini kabullenecek midir?

Tarzı, romantik komedi ve dram olarak adlandırılan filmde bizi kahkaya boğan sahneler olmamasının yanında dram özelliğini de yansıtan diyaloglar pek yok.

Tüm dünyayı sarsan ekonomik krizin sonucu olarak, kapitalist düzenin acımasız varlığını pek çok insanın yaşadığı gözler önüne serilmeye çalışılmış. İşten çıkarılma haberlerini alan çalışanların verdiği tepkiler belkide senaryonun parmak basmak istediği en önemli travmatik nokta. Bir yanda bu konu işlenirken diğer yanda ise özellikle Amerika’yı ilgilendiren son zamanlarda sık rastlanan bireysel yaşamın artması ve aile bağlarının önemi tartışılmaktadır. İşte bu noktada hikayenin gelişiminde ironik bir anlatım söz konusuyken son sözü seyircinin söylemesi bekleniyor.

6 dalda Altın Küre adayı olması nedeniyle seyrettiğim bu film, adaylıklarından ötürü beni çok şaşırttı doğrusu. Özellikle George Clooney en iyi erkek oyuncu dalında aday gösterilecek kadar bir oyunculuk sergilemiyor.  Sadece verdiği konferanslardaki performansı harikaydı diyebilirim.

Son olarak, filmin yönetmeni ve senaristi Jason Reitman zaman içinde ismini sıkça duyacağımız isimlerden olacağa benziyor. Genç yaşında senaryo ve yönetmenlik deneyimleriyle Altın Küre ve Oscar’a aday olan filmlerinden bu kez ödülü kapmayı başardı.


Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
1 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Sinema

Los Abrazos Rotos: ‘Kırık Kucaklaşmalar’

11 Ocak 2010

Sinem Ergun -  Artimetre

Los Abrozos Rotos

Los Abrozos Rotos

Penélope Cruz hayranıysanız buyrun, tam size göre bir film. Penélope Cruz’u ilk olarak ‘Vanilla Sky’da seyredip güzelliğine, özellikle de gülüşüne hayran kalmıştım. Onu daha sonra “Corelli’nin Mandolini” filminde seyrettim. Kendisi gibi oyunculuğu da abartısız bir muhteşemlikte. Geçen yıl “Vicky Christina Barcelona” filminde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında Oscar ödülüne layık görülen Penélope, bu yıl Altın Küre’de “Nine” adlı müzikal filmle en iyi yardımcı kadın oyuncu dalında aday gösteriliyor; “Los Abrazos Rotos”  ise En İyi Yabancı Film dalında yarışıyor.

Filmin konusunu özetlemek, filmi çok sıradan ve sıkıcı kılacakmış gibi geliyor bana. Ama fikir vermesi açısından, aşkın beraberinde getirdiği tüm duyguları bütün karakterler paylaşmış diyebilirim. Bir anlamda aşkın sorgulandığı, sınırlarının ne kadar zorlanabileceği, saplantıların boyutları ve tüm bunların yanında aşkın nasıl yaşatılabildiği anlatılmak istenmiş. Bir yanda sevdiği kadını kaybetme korkusuyla yaşayan bir adamın çaresizlik içinde çırpınışını ve kendi gururunu ezerek buna seyirci kalmasını, diğer yanda karşılıksız sevgisi ve kişisel ihanetinin sırlarıyla yıllarca ezilmiş ve gizliden gizliye borcunu ödemeye çalışmış bir kadını izliyoruz. Bütün bunların tepesinde ise acısının üzerine yeni bir kimlik altında yaşamaya çalışan kör bir yazar ile hırslarının peşinde hem aşkı hem de hayallerini yaşamaya çalışan genç bir kadın.

Hayatın en vazgeçilmez olgusu aşkın işlendiği bu filmi bence özel kılan, senaryonun ve oyunculukların harika oluşu. Bu kadar uç noktaları abartısız ve gerçekçi olarak sunmaları elbette ki filmin senaryo yazarı ve ünlü yönetmeni olan Pedro Almódovar‘ın başarısı. Filmi seyrederken hiçbir karakteri yargılayamıyoruz, sadece her birinin mücadelesini kendi içinde haklı olarak gözlemleyebiliyor ve hiç yadırgamıyoruz.

Ben özellikle Jose Luis Gomez’in oyunculuğuna dikkat çekmek isterim. Son ana kadar oynadığı karakterin gizemini saklamayı başardı. Elbette Lluis Homar’ın da zaman içindeki değişken yaşam ve iç dünyasını sunuşu görmeye değer.

Flashbacklerle zaman içinde gelgitler yapan filmde zaman zaman da gerilimli dakikalar mevcut.

Filmin sonunda karakterler bir parça huzur buluyor, bizde konu kapanmıştır deyip evlerimize geri dönüyoruz.

Bakalım bu film İspanya’ya bir ödül getirebilecek mi?


Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
3 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Sinema