Sinema

Nine : Dokuz

01 Mart 2010
Nine-MoviePoster

Nine

Sinem Ergun – Artimetre

Muhteşem bir Broadway Show şimdi sinema perdesinde sizi bekliyor.

1982 yılında Broadway’de sahnelenen ve sayısız ödül alan “Nine”, bir adamın yaşamında yeralan kadınların gücünü, güzelliğini, arzu ve tutkularını dans ve müzikle seyirciye aktarmaya bu kez sinema salonlarında devam ediyor.

Esas olarak ünlü İtalyan yönetmen Federico Fellini’nin yarı otobiyografik 8 ½ filminden esinlenerek yazılmış olan Arthur Kopit’in kitabının senaryolaştırılıp Rob Marshall tarafından yönetilmiş olarak perdeye yansıtılan “Nine” birçok ünlü oyuncuyu biraraya getirmiş.

Hikaye bir erkek ve onun hayatında önemli rol oynayan kadınların çevresinde gelişmekte.  Bunlar; 50′li yaşlarında ünlü bir yönetmen Guido Contini (Danie Day-Lewis), eşi Luisa (Marion Cotillard), metresi Carla (Penélope Cruz), kostüm yönetmeni Lilli (Judi Dench), ilham kaynağı Claudia Jenssen (Nicole Kidman), moda magazincisi Stephanie (Kate Hudson), gençliğindeki fahişe Saraghina (Fergie) ve annesi (Sophia Loren).

Guido mesleğinin zirvesinde olan, önemli filmlere imza atmış, zeki, hazırcevap, ustaca kelimelerine yön verebilen ve insanları kendi istediği noktaya getirmesini çok iyi bilen başarılı bir yönetmendir.

Ünlü bir magazin dergisinde çıkan haber sonucunda 10 gün içinde “İtalya” adı altında ve çok merak uyandıran filmin çekimlerine başlamak zorundadır. Set kurulmuş, cast hazırlıkları başlamak üzeredir. Tüm ekip ve basın Guido’dan hikayeyi duymayı beklemektedir. Fakat henüz senaryoyu yazmamış olan Guido, ilhamını kaybetmiş ve bunun yanısıra hayatındaki tüm kadınlarla olan ilişkileri ise bir çıkmaza girmiştir.

Hayalle gerçeğin harmanlandığı filmde, Guido’nun iç dünyasında neler yaşadığı, güçsüzlüğüyle yüzleşmesi, sevgi arayışı, zaafları, korkuları, evliliğini sorgulayışı, başarısızlığı tadışı ve dibe doğru sürüklenişi müzikal olarak ifade edilmiş.

Hayatındaki kadınların kendisinden beklentileri ve onlarla olan duygusal mücadeleleri, herbir kadından ayrı ayrı görkemli dans şovlar ve harika müzikler eşliğinde Broadway gösterisi tadında sunuluyor seyirciye. Tabii bu aşamada özellikle Marion Cotillard’ın ve Penelope Cruz’un performanslarının göz kamaştırıcı olduğunu söylemeye gerek olmaz herhalde.

nine3

Nine Oyuncuları

Filmin müziklerini Broadway müzikallerinin ünlü bestecisi ve söz yazarı Maury Yeston hazırlamış. Daha önce Phantom ve Titanic müzikallerinin de şarkılarını yazan Yeston 1982 yılında “Nine” ile iki ödül almış.

Filmi seyrettikten sonra filmin soundtrack albümüne talebin çok olacağına şimdiden eminim.

Dikkat çekmek istediğim bir başka nokta ise Daniel Day-Lewis’in kendisi İngiliz asıllı olmasına rağmen rolü için İtalyanca dersleri alıp harika bir İtalyan aksanlı İngilizce konuşuyor olması.

Guido’ya içimizden kimi zaman kızıyor, kimi zaman da onun için üzülüyoruz. Tamamiyle insani duyguları, yoğun bir şekilde yaşayan Guido’da herkes kendinden birşeyler bulabilir.

Filmin başındaki basın toplantısında Guido’nun da söylediği gibi film bir rüyadır ve onu anlatarak öldürürsünüz. O yüzden çok fazla filmden bahsetmeyerek, biran önce seyretmenizi tavsiye ederim.

IMDB bilgileri için tıklayın!




Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
1 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Sinema

The Book of Eli : Tanrı’nın Kitabı

27 Şubat 2010
The-Book-of-Eli-Poster

The Book of Eli

Salih Seçkin Sevinç – Artimetre

Albert ve Allen Hughes kardeşlerin yönetmenliğini yaptığı film “Waterworld”, “Mad Max”, “Terminator” ve “The Day After Tomorrow” karmasından ibaret. Ekstra birşeyşer arıyorsanız üzerine azıcık da inanç turizmi eklenmiş ve senaryo olmuş size küçük kıyamet sonrası ütopik bir dünya üzerinde yürüyen bir adamın hac yolculuğu.

Güneş patlaması sonrasında yeryüzünde birçok yer yanıyor ve canlı türleri azalıyor. Her zaman olduğu gibi dünya üzerindeki en akıllı canlı olan insan, medeniyeti tekrar kurma çabası içerisinde. Tabi bunun için esas gerekli olan şey ise ilahi söz ve nizam. Filmde bu ilahi kelam İncil olarak geçiyor.  Eli (Denzel Washington) ilahi bir ses ile görevlendirilerek kitabı “batı” ya taşımak ile görevlendirilmiş. Böylece yeniden kurulacak gerçek medeniyet için gerekli olan esas maya sağlanmış olacak.

Batı’ya doğru yürüyüşünü sürdüren Eli, ilahi sese kulak vererek önüne çıkan medeniyetten nasibini almamış insanların kellelerini  alırken diğer yandan İlahi vazifenin bilinci ile yüce davranışlar sergilemeye çalışıyor. Bu arada yozlaşmış ve açlıktan insan eti yiyen insanlar gürühu arasında yolculuğunu sürdürmeye devam ediyor.

Film’in atmosferi ve ütopik bir ortamda ilahi bir amaç için ilerleyiş bahsi dışında çok da elle tutulur bir tarafı yok.  Aksiyon sahneleri ve rahatlıkla harcanan insan hayatları, Eli’nin hayatta kalabilmek için avlanması ve içme suyu bulma pazarlıkları da diğer akılda kalan sahnelerden bazıları.

Senaryo ile ilgili yazılan eleştirilerde  Hıristiyanlık propagandası yaptığına dair ve bunun karşıtı görüşte olan kişilerin çatışmalarına şahit oldum.

Açıkçası ilahi bir emir ile yozlaşmış insanları yola getirmek için görev alan ve “korunan” Eli, bilinçaltımıza azıcık “Gabriel – Cebrail” , elindeki kılıç ise “Tanrı’nın Kılıcı” şeklinde yansımıyor mu?  Ayrıca tebliğ’in başlayacağı yıkık dökük şehir ise New York değil de ne? Bir şekilde bilinçaltımız çoğu Amerikan filminde olduğu gibi zorlanmış oluyor bu durumda.

Film’in pek etkileyici bir yanı yok.

IMDB  bilgileri için tıklayın.


Etiketler:
Kategoriler: Sinema

The Lovely Bones: Cennetimden Bakarken

25 Şubat 2010
lovely-bones-poster

The Lovely Bones

Salih Seçkin Sevinç – Artimetre

Yüzüklerin Efendisi ve King Kong’un yönetmeni Peter Jackson son derece etkileyici bir drama ve metaforlarla dolu olan senaryoda görsel bir şölen ile karşımızda. Alice Sebold’un 2002 tarihli aynı adlı romanından beyaz perdeye aktarılan  filmin başrollerini Saoirse Ronan, Mark Wahlberg, Rachel Weisz ve Susan Sarandon paylaşıyor.

Susie Salmon ergenlik çağına geçiş yapmakta olan bir kız ve bizlere kendi ağzıyla 12 yaşından itibaren hikayesini anlatmaya başlıyor. 2 kardeşi ile birlikte mutlu bir ailenin en büyük kızı olan Susie, 14 yaşında iken bir seri katil tarafından öldürülüyor.  Filmin etkileyici yanı da zaten burası; ölüm anını hatırlamayan Susie kendini bir anda ölümle yaşam arasında buluyor. Yani Araf’ta. Ancak dünyadan ayrılan bedeni hayatta kalan diğer tüm bireylerin bulunduğu yerin izdüşümleri ile kendisine yansıtılmaya devam ediyor.  12 Nisan 1994 doğumlu Saoirse Ronan, Susie karakteri ile filmde son derece başarılı bir performans sergilemiş.  Bu ismi ilerleyen yıllar için aklınızda tutun. Bu performanstan sonra bu kızın yıldızının parlayacağı kesin.

Filmde en heyecan verici şey, Peter Jackson’ın ölüm ve sonrasını tıpkı rüyaların bir benzeri gibi semboller ve bu sembollerin her iki alemde yarattığı metaforlar ve izdüşümler üzerine işlemiş olması.  Gerçek hayatta gördüğünüz bir nesne Araf’ta başka bir anlama bürünürken, Araf’ta görülen nesne gerçek hayatta farklı bir izdüşüm ile anlam buluyor. Bu bir yandan da  İslam mistisizmi ile de örtüşüyor aslında. Bunu da bu kadar güzel lirik bir görsellikle ancak Peter Jackson anlatabilirdi.

Susie ölümünü kabul ettikçe kendi başına gelen kötü şey de dahil olmak üzere herşeye büyük bir olgunluk ve dünya’da olan sıradan bir hikayeymiş gibi yaklaşacak. Geri dönüşü olmayan bir yolda onun bu olgunluğunu aslında seyirci olarak bizler de kabul ediyoruz ve işte bedene bürünmüş herkese bu kabul ediş çok ağır geliyor.

Ölüm teması üzerine kurulumuş izlediğim en etkileyici film.

Bu tecrübeyi mutlaka yaşayın. Kesinlikle 2010′un en iyilerinden.

Filmin IMDB bilgileri için tıklayın.




Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
1 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Sinema

An Education : Aşk Dersi

23 Şubat 2010
An Education Movie Poster

An Education

Sinem Ergun – Artimetre

3 Oscar adaylığı ve etraftaki bir sürü yorum üzerine bu filmi izlemeye karar verdim.

Seyri kolay, hoş vakit geçirten, su gibi akan bir film. İçinde çok derin felsefeler içermediğinden ağır bir konusu yok, kahramanlar üzerine de fazla bir psikolojik anlatım olmadığından verilmek isteneni yaklaşık olarak doğrudan anlatan ve hiç kafa yormadan anafikrini tek gözle seyredene bile verebilen bir film bence.

Yönetmenliğini Lone Scherfig yapmış ve başrollerde Carey Mulligan, Peter Sarsgaard, Alfred Molina var.

Konusuna gelince 60′lı yıllarda İngiltere’de mütevazi bir ailenin çevresinde gelişen olaylarla o günün pek çok aile tarafından benimsenen özellikle kız çocuğu yetiştirme anlayışı ortaya konulmakta.

Lise son sınıfa gelen Jenny, babasının baskısıyla Oxford’a girme çabasında, aynı zamanda Çello dersleri alan zeki ve çalışkan bir kız fakat asıl hayali Paris’te sanatı yakından takip edip sosyal bir hayat yaşamak. Bir gün 30′lu yaşlarında hayat üniversitesinden mezun çekici bir erkekle tanışır ve hayal ettiği yaşama doğru çekilmeye başlar. Okulu ikinci plana atmasıyla ise ailesinden şaşırtıcı derecede beklenen tepki gelmez.

Filmde bir baba karakteri var. Evin reisi durumunda, baskın bir kişilik, anneyi sindirmiş, kızının hayatı üzerinde de yönlendirici ve söz sahibi. Yeri geldiğinde sert, ama ailesine karşı sevecen, sabit fikirli ve sağlamcı. Bunların yanısıra para konusunda çok tutumlu ve eğlenceye vakit ayırmayan biri.

Anneye gelince, evlenmeden önceki sosyal yaşamını özleyen ve bunu birazda olsa kızında yaşamaya çalışan fakat onu bile kıskanıp onun mutluluğunu çok paylaşamayan tipik bir ev hanımı.

16 yaşındaki Jenny ise aynı ölçüde yaşayan arkadaşlarından farklı olarak ne istediğini bilen, yeri geldiğinde babasına karşı kendini savunabilen, entellüktüel, zeki ve popüler bir kız.

David ise yakışıklı, paralı, herkapıyı açabilen, kendine güvenli, insanları kendi istediği noktaya getirebilen, etkileyici bir karakter. Aynı zamanda Musevi.

Yazının bundan sonrasını filmi seyretmeyenler okuyup okumamaya kendi karar versin lütfen…

Jenny, hep hayalini kurduğu sanat dolu sosyal yaşamı David’le yakalamaya başlar. Konsere, müzayedeye, şık restaurant’lara gider. Normal zamanda babasının arkadaşlarıyla sinemaya gitmesine izin vermeyecek olmasına karşın, David’in her seferinde onu ikna etmesi çok kolay olmaktadır. Üstelik babanın Musevi karşıtı söylemleri, David ile tanıştıktan sonra şaşırtıcı derecede tamamiyle değişir. Jenny’nin en büyük hayali olan Paris seyahatine ise bir şekilde babasından izni almayı başarırlar.

Bu sırada Jenny okulu tamamen boşlamış, hatta seyahat dönüşünde nişan yüzüğünü parmağına bile takmıştır. Ne Jenny’nin ne de ailesinin Oxford isteği kalmamıştır.

Bu noktada öğreniyoruz ki babasının kızına yaptığı üniversite baskısı onun entellüktüel seviyesi yüksek ve titri olan bir kız olarak yetişip aslında onunla evlenecek (babasının tabiriyle ona bakacak) zengin ve kaliteli bir adam bulması içinmiş. Yani kariyer sahibi olup iş hayatına atılması için değil. Eh, koca adayı erken geldiğine göre boşverin okulu olmuş.

Filmin başında özellikle Jenny ile David’in tanışma sahnelerinde acaba film nereye gidecek, bu adam kötü karakter mi acaba, kıza zarar mı verecek diye düşünürken fonda çalan müzik, o kadar eğlenceli, romantik ve keyifliydi ki, filmin gerilimden tamamen uzak herşeyin iyi gideceği hissini uyandırıyordu.

Yine de izlerken  seyirci olarak zamanı gelince birşeylerin ters gideceğini hissediyor  insan.

İşte o an, yani nişanı kutlama yemeğine ailecek gidildiği bir gün David’in evli olduğunun ortaya çıkmasıyla filmin önermeside karşımıza çıkıyor.

Jenny tüm hırs okuluna geri dönmeye ve Oxford’a kabul edilmeye çalışıyor ve filmin sonunda istediği oluyor.

Böylelikle önceliğin okul olması gerektiği, daha sonra hayallerin birbir gerçekleşeceği anafikri bu son ile hedefini buluyor.

Bulmasına buluyor ama beni ikna edemiyor. Üniversiteli ol, önce oku, yoksa kandırılırsın, açıkta kalırsın, iyi koca bulamazsın, hayallerini gerçekleştiremezsin denilirken, bir örnekle bu sonuca varılıyor. Peki ya, David evli olmasaydı ve gerçekten evlenselerdi, üstelik Jenny o güne kadar iyi yetişmiş, zeki ve bilgili bir kız. Belki onun gibi olan başka kızlar bu şekilde evlenip iyi bir hayat sürmüş olabilirler.

Bu arada filmde güzel fakat cahil bir kız karakter de yaratılmış. Bak sonun böyle olur der gibi. Şaşalı bir hayat yaşıyor sevgilisiyle. Fakat sahtekarlık yaparak hayatını sağlayan bir adamla, aynı David gibi. Bunlar bana biraz zorlama gibi geldi. Hikaye küçük bir kıza babası tarafından anlatılan bir kurt masalı gibi olmuş.

Üstelik filmle ilgili yapılan tüm eleştiriler “genç kızlar dikkat edin kandırılmayın” olurken ben asıl kandırılanın aile ve özellikle baba olduğuna inanıyorum.

Yine de dönem filmi olduğu, bunu da kıyafetler, mekanlar ve davranışlarla başarılı şekilde yansıttığı için hoşça vakit geçirdiğimi söyleyebilirim.

Filmin imdb bilgileri için tıklayın.



Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
1 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Sinema

The Brothers Bloom : Bloom Kardeşler

21 Şubat 2010
the-brothers-bloom

The Brothers Bloom (2008)

Ahmet Düş – Artimetre

Senaryosunu Rian Johnson’un yazıp yönettiği “The Brothers Bloom”, hem eğlenceli hem de zeka dolu bir film. Oyuncular da Rachel Weisz ve Adrian Brodey olunca, bir de yanlarına “Babel” filminden tanıdığımız Japon “Bang Bang” rolüyle Rinko Kikuchi gelince son derece sürükleyici ve zevkli bir film ortaya çıkmış.

Bloom kardeşler çocukluk yıllarından itibaren senaryolar yaratarak profesyonel dolandırıcı olmuş kişilerdir. “Nitelikli Dolandırıcılık” denen şey bu olsa gerek. Üçkağıtçı kardeşler, milyonerlerin karşısına çıkıp, son derece iyi kurgulanmış bir plan ile onları heyecanlandıracak serüvenlerin içine sürükleyip, en sonunda da kaldıramayacakları bir sonla şok ederek milyonlarını dolandırırlar.

Küçük kardeş  Bloom (Adrian Brodey) artık bu işlerden elini ayağını çekmek istemektedir ancak hayatının senaristi abisi karşısında bunu bir türlü başaramaz. Ancak abisi Stephan (Mark Ruffalo) da ona sürekli “bitecek” sözünü vermektedir. En büyük dolandırıcılığı yapıp o da kardeşi de artık bu işleri bırakacaklardır.

Bir gün ailesini kaybetmiş ve kendisine kalan mirasla tek başına bir şatoda yaşayan Penelope (Rachel Weisz)’ nin 2,5 $’ını dolandırmak ve final yapmak üzere harekete geçerler. Ancak Bloom (Adrian Brodey) ve Penelope (Rachel Weisz) birbirlerine aşık olurlar.  Yine de Bloom profesyonel bir dolandırıcıdır ve abisinin planını önemser. İşin ilginç tarafı, Penelope de bu süreçte üçkağıtçılığı  öğrenir. Üstelik öğrendiği her işi çok başarılı ve en mükemmelini yapacak şekilde uygulayan biridir.

Filmin sonunda büyük birader Stephan’ın dediği bir replik var ve filmin ana fikri de aslında buradan çıkıyor:  “The perfect con is one where everyone involved gets just what they wanted. – Mükemmel hile, ilgili olan herkesin istediği şeyi elde etmesidir.”

Yani dolandırıcı da, dolandıran da istediği şeyi elde edecek. Hiç olacak gibi görülmüyor değil mi? Film işte bu eksende hafif trajik bir sonla bitiyor.

Rachel Weisz “Mumya” filmine yakın bir karakter tadı ile karşımızda. İlginenlere duyrulur.

IMDB bilgilerine ulaşmak için tıklayın!


Etiketler:
Kategoriler: Sinema