Röportajlar

‘Küçük Bir Müze Gibi’: Zeynep Güldoğdu; “Dalgalanmalar” Sergisi

07 Nisan 2009

img_57901Taksim Sanat Galerisi’nde Mart ayının son haftasıyla Nisan ayının ilk haftası boyunca heykeltraş Zeynep Güldoğdu’nun ‘ Dalgalanmalar’ başlıklı sergisi sanatseverlerle buluştu. Sanatçının elinden gelen hemen her teknik ve türde çalışmalarının yerleştirildiği bu sergi bir anlamda Güldoğdu’nun retsopektif sergisi olarak nitelendirilebilir. Öyleki sergiyi izleyenler arasında bir kişi, ‘sanki sergi değil bir müze salonunda gibi hissettimi kendimi’ bile demiş. Güldoğdu’yla hem son sergisi biraz tekniği ama en çok da Türkiye’de sanatçı ve daha zoru heykeltraş olmak üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Onun sözleri ve gözlemlerimizle harmanladığımız yazıyı aşağıda bulabilirsiniz…

 

Heykel belki de plastik sanatlar içindeki en tek başına bırakılmış ve var olma mücadelesini yalnız ve inatla sürdüren sanat dalı. Özellikle bu ülkede! Bunun nedeninin gerisinde sosyo-ekonomik ve toplumsal koşulların etkisi söz konusu olsa da yine de görerek, gezerek ve anlamaya çalışarak heykele yaklaşabilir ve onu sevebiliriz. Çünkü Türkiye’de üreten, çok fırsat bulamasa da sergileyen pek çok heykeltraş var ve onlar artık bu zor ve estetik yaklaşımın zirvesinde olan sanatın daha çok ilgi görmesini ve anlaşılabilir olmasını, sevilmesini istiyorlar. Onlardan biri de şu sıra Taksim Sanat Galerisi’nde ‘Dalgalanmalar’ adlı heykel sergisi devam eden Zeynep Güldoğdu.

Güldoğdu’nun sade ve minimal formdaki figüratif işlerinden oluşan sergide, kadın bedeni, kadının kendisi ve çevresiyle olan ilişkisi, kadın ve erkek arasındaki ilişki teması öne çıkıyor.

Hem birden fazla yöntem ve tekniğin hem de karmaşık duyguların, gelgitlerin yansıması olması açısından sergiye ‘Dalgalanmalar’ adını vermiş Güldoğdu. İşlerde hem çağdaş, hem antik dönem etkisi birarada hissedilebiliyor. Duygu açısından ise kadın bedeni üzerinden aşk olgusu tutkuyla harmanlanarak aktarılmış. Dikkatimizi çeken bir başka husus da kadının yüz ifadesinin olmayışıydı. Özellikle çoğu kadın figürünün yüzü olamdan tasvir edilmesi, sanatçının hem sade, yalın çizgisinin hem de biraz önce bahsettiğimiz tuutku hissinin beden ve vurgulanan figürler üzerinden verilmeye çalışılmasından. Güldoğdu işleri için, “ Şiirsel bir anlatım var. Lirizm var ama daha çok geometrik kurgu var. Dikkatli izlendiği zaman eserlerde, geometrik altyapıya dikkati çekiyorum. İkili figürlerde bile geometrik yapıya atıf vardır. Mesela, serginin adıyla doğrudan bağlantılı olan işim ‘Dalgalarda Aşk’da dikdörtgen bütünden çıkan yumuşak, organik formlar göze çarpıyor. Küçük büstlerde ise, yine izleyicilerden aldığım geri dönüşlere göre karamsar ve derin düşünen biri olduğum imajı vermişim. Filozof başları gibi bulduklarını söyledi çoğu izleyen bu işlerimi. Zaten onlar çok spontan ve dışavurumcu eserlerdir. Onun dışında soyutlamlarımda da dalgaların o yumuşak kıvraklığını yansıttığımı düşünüyorum.”diyor.

img_57951

Kadınsı dokunuşlar, mermer ve bronz materyal üzerinde estetik ruhunu buluyor ve Güldoğdu’nun ellerinden ve sanatından dışavurumunu tamamlamış oluyor. Zaten her anlamda pek çok türün ve tekniğin birlikte kullanıldığı karma bir sergi denebilir ‘Dalgalanmalar’ için… Belki de sanatçı için her anlamda sanatının ve teknik bilgisinin tezahürünü somut olarak görmek ve paylaşmak istediği bir döneme rastlamıştı bu sergi için hazırlanan işler.

Sanatın zor koşullarda üretildiği ve izleyenle buluşturulabildiği bir ülkede hele hele heykeltraş olmak başka bir cesaret istiyor. Güldoğdu’nun söylediğine göre bu sergi, sergi mekanı olarak kullanılan Taksim Sanat Galerisi’nde bu yıl gerçekleşen ilk ve tek sergiymiş. Ayrıca gerek birkaç yıl önce Ankara Kuğulu Parktaki kavga gürültü kaldırılan bir işi ve geçtiğimiz günlerde Kemer’de heykeltraş Zafer Sarı’nın Aşk Yağmuru adlı heykeli belediye başkanı tarafından kaldırıldı.

Heykelin topluma sevdirilmesinde ve yaklaştırılmasında gerek okulların, öğretmenlerin kendilerini ve öğrencilerini bu sanat teşvik etmesinin gerek belediyeler v.s gibi devlet kurumlarının desteğinini gerekse bağımsız ve objektif basının her taraftan sanat ve sanatçıya eşit uzaklıkta durup, medyada yer vermesinin öneminin de altını çiziyor sözlerinde Güldoğdu…

img_5792

Ama her tür önyargıya, koşulların eksikliğine ve zorluğuna, heykel sanatının başlı başına zor bir üretim süreci olmasına karşın bir sanatçının belki doğuştan gelen yaratıcılığında saklı olan alternatif, muhalif ve ters, yamuk bakan, bakabilen algısıyla Zeynep Güldoğdu ileride yine heykelleriyle karşımızda olacak. Gerek Contemporary Art Fair gerek Tüyap Fuarı gibi önemli organizasyonalarda da işlerini izleyebilme şansımız olacak.


Etiketler:
Kategoriler: Röportajlar, Sergilerden

Soyut ve Somut Birarada: Seyyit Bozdoğan “İnsan-Doğa-Strüktür” Sergisi

01 Nisan 2009

pht_25341Ekavart Galeri’de bir başka sergi var 22 Nisan’a kadar…

Seyyit Bozdoğan’ın “ İnsan- Doğa- Strüktür” başlıklı sergisinde, hem figür hem doğa teması üzerine çalışan sanatçının soyut-somut çizgide tutturduğu farklı teknikte işleri izlenebilir. Dokunun ön plana çıktığı tuvallerden hem çağdaş hem klasik hem de üç boyutlu tat alınabiliyor. Uzun yıllardır Almanya’da yaşayan ve üreten sanatçının 20 yıldır biriktirdiği, denediği ve geliştirdiği perspektifinden doyurucu örnekleri kapsıyor bu sergi…
Sergiyi izlemeden önce ressam ve yöntemi üzerine fikir sahibi olmak isterseniz, aşağıdaki röportajımızda Bozdoğan’ın sözlerinden hem son sergisi hem resim anlayışını öğrenebilirsiniz…

 
Seyyit Bey uzun zamandır Almanya’da yaşıyor ve orada üretiyorsunuz. Biraz bu yolculuktan bahsederek başlamak isteriz sohbetimize…

Aslında ben burada Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun oldum. Daha sonra burslu olarak Berlin’e gittim ve tekrar geri döndüm. 9 yıl boyunca Güzel Sanatlar Akademisi’nde temel sanat eğitimi dalında çalıştım. Almanya’dan başka bir burs alıp bu kez Köln’e gittim ve orada yaşamaya karar verdim.

Yeniden akademiye dönmeyi neden düşünmediniz?

Akademide çok yoğun değildik ama çalışacak ortamımız yoktu. Orada bomboş durmak beni rahatsız ediyordu. Artık sınırımı aşmıştım kendi adıma ve Almanya’da kalmanın daha doğru olacağına karar verdim sanat üretkenliğim için. Ve gerçekten de orada tam olarak istediklerimi yapacak ve üretecek ortamı sağladım ve gerçekleştirdim diyebilirim.

Tesadüfen mi Almanya’ya gittiniz yani oradan burs aldığınız için yoksa başka bir bağınız da var mıydı?

Ondan önce 5 yıl boyunca yaşamıştım Berlin’de. Bu kez Köln’de yaşamaya başladım hem Hollanda ve İtalya’ya da yakınlığı açısından daha iyi bir lokasyon oldu benim için. Orada belediyeye ait bir atölyeyi kullandım; 20 yıl çalıştım aynı atölyede. O kadar çok resim ürettim ki sergiler için toparladığımız resimlerin hepsini buraya taşıyamadım bile. Gerçekten çok fazla resim birikti 20 yılda…

20 yıl boyunca belediyeye ait bir atölyede sürekli ürettiğinizden bahsettiniz. Bu gerçekten ülkemizin kıyaslanınca apayrı bir sanat politikası profili çiziyor yönetmisel açıdan…Bu konu hakkında ne söylemek istersiniz?

Bence orada plastik sanatlara cok önem veriliyor. 60 metrekarelik bir alan verildi bana ve çok az paralarla kiralayabiliyorsunuz buraları. Türkiye’de de atölyeye dönüştürülebilecek çok alan var ama değerlendirilmiyor.

Sizce neden?

Bu çok önceden bugüne taşınan bir gelenek. Sadece halk değil, işin başında olan kişiler de sanattan çok iyi anlamıyorlar ve ilgilenmek istemiyorlar. Bu da genetik koda aktarılmış artık. Örneğin benim Köln’de açtığım sergilerimi Türklerden çok Almanlar ziyaret ederler…

Sanat perspektifiniz ve kullandığınız teknikten bahsedersek… Hem somut hem soyut tekniği birleştirdiğiniz ve çoğunlukla figür üzerine çalıştığınız temalarınız var. Resimde tuttuğunuz yol için neler söylemek istersiniz?

Araştırmalar ve çalışmaların gelişimiyle ortaya çıkardığım formlar bunlar. O yüzden benim işlerimin ilkiyle sonuncusu arasımda muhakkak bir ilişki vardır. Figür de çok çalıştığım için, herhangi bir soyut tuvalimde bile insana ait formlar görmek mümkün olabiliyor. Ayrıca doğayı da çok sevdiğimden doğa-insan ilişkisi de yansır resimlerime…Çevre kirliliğiyle ilgili resimlerim de var. Bir de ben dokunma duyusunu kışkırtmayı seviyorum; dokunulabilir formları kullanmayı tercih ediyorum.

Tuvallerinizin küçük küçük parçalardan oluşması, mozaik yapı bunu hissettiriyor zaten. 
 
Evet. Arayıcı bir tarzım var. Küçük küçük parçalardan bütüne ulaşmaya çalışıyorum.

Temsil etmeye çalıştığınız figürün iç parçalanmasının metaforu mu bu öyleyse?

Tabii. İç görünüm daha hakim. Dışarıdan içeri doğru bir ritm ve hareket var. Bütünü hareketlerin içinde algılamaya çalışmak eğilimi var.

Evrensel hareket gibi de diyebilir miyiz?

Belki de öyle, evet. Evren de insan anatomisi de parçacıklardan oluşuyor ve bütüne varıyorlar en sonunda…

Öyleyse sizin için ‘birikim’ olgusunun da önemli olduğunu çıkarabiliriz buradan…

Gerçekten güzel bir soru oldu bu çünkü benim için en önemli şeylerden biridir birikim ve tecrübe. Yaptığım her resim başka bir resim yapmam için bana ilham veriyor.

Keşfettiğiniz ufak şeyler bambaşka izler sürmenize yardımcı oluyor değil mi?

Epey  önceden beri denediğim şeyler vardı. Kulis gibi arka arkaya, üst üste bindirilen yapıda işler yapmayı düşünüyordum. 6-7 sene öncesinden planladığım şeyleri ama onları nasıl kat kat göstereceğim diye denemeler yapıyordum ve şimdi bu sergide ortaya çıkarıp sergileme fırsatını yakaladım.

Form üzerine sözlerinizden, ileride tuval üzerine çalışmalarınızın haricinde heykel, tekstil gibi yapılar üzerine de çalışacağınızı hissettim doğru mudur?
 

Tekstil değil ama resim ve heykeli birleştirebileceğim plastik çalışmalara gireceğimin yansımalarını şimdiden hissediyorum ben de.

Yine işlerinizden birinde ikiye ayrılmış bir surat ve arkada silüetleriyle temsil edilen iki insan figürü görüyoruz. Oradaki bölünmüşlük neyin ifadesi?

O tuvalim de Almanya’da yaşayan bir arkadaşımın portresi. Ve bir yüzü burada bir yüzü Almanya’da kalmış insanı yani aslında onun gerçek durumunu temsil ediyor. Hatta onun bir başka versiyonunda da çevre kirliliği mesajını da içeren, iskelete dönüşmüş bir ifadesi daha var.
 
Peki tekniğiniz için ne söylemek istersiniz? Kazımak ve sıyırmak diyorsunuz tekniğinize; nedir bu?

Frotage tekniği deniyor buna çok basit ifadeyle dokunun üzerine sivri bişeyle gidip alttakini üste çıkarmak denebilir bu teknik için.

pht_25451Tuvallerinizdeki 3d görselliğine benzer öne çıkış bundan mı geliyor?
 
Evet tamamen bu teknik sayesinde. Tuvale doğru izleyeni içine çekebiliyorsunuz bunun sayesinde.

Peki son yıllarda özellikle küreselleşmeye atfedilen  nedenlerden dolayı değişen ve dönüşen sanat dünyası üzerine neler söylemek istersiniz?

Yeni ortam, olanakların gelişmesi özellikle gençlere başka kapılar açıyor. Ancak bazıları sadece modaya yönelik kavramlara yönelik sözü olmadan üretiyorlar; buna karşıyım. Ama sözü varsa buna karşı değilim. Formlar her zaman değişebilir buna açığım tabii ki.

Gelişen galericilik, uluslararası müzayedelere katılınabiliyor olmak, Türkiye’de plastik sanatlar çehresini değiştirecek mi? Buna inancınız var mı?

Tabii ülke politikasının da bu işin başında olanların da kendini geliştirmesi çok önemli. Yani sanattan gerçekten anlayan bakanların başa gelmesi, sosyal devlet anlayışıyla politikaların uygulanmaya çalışılması gerekiyor. Ama son yıllarda artan bu ivmeden ümidim var; sanatı iyi yöne götüreceğini sanıyorum.

İleriye yönelik sergi ve başka projelerinizle ilgili ipucu istesek?

Resimi düşünmediğim hiçbir gün bile yok. Ama kafamdakileri aktarma sürecim ve kapasitem hayalgücümle doğru orantılı değil. Kafamda çok fazla proje ve fikir var ama hepsinin muhakkak iş olarak ortaya hemen çıkaramıyorum. Bazen yıllar sonra o bir forma bürünebiliyor. Bir de resim sadece sanatçının kontrolünde ve yönetiminde değil. Tuvale başladıktan sonra o da sözünü ortaya koyar ve sizi yönlendirir. O yüzden kesin konuşmamak gerekir bir resimle ilgili bitirmeden evvel.

Sizinle konuşuyor gibi…

Tabii hem sanatçının hem resmin isteği ve ihtiyacı vardır. O isteğini ona vermek durumunda sanatçı da…Son dönem resimlerimde baştan herşeyi kestiremiyorum. Sürprizlere açık bir yolculuk gibi artık resim yapmak benim için.

Sürprizli olması hoşunuza giden tabii…

Kesinlikle. Onu sürprize bırakmak kaşıyor beni. Kafamda o kadar çok fikir ve yeni yöntem var ki kendime yetişemiyorum. Bazen birkaç asistanım olsa onlar projelerimi gerçekleştirsinler diyorum. Türkiye’de de olanakların yetersizliği bu üretim sürecini yavaşlatıyor. Oysa yurtdışında çok saçma bir fikir bile değer görebiliyor. Önemli olan sanatçıya sınırsızca sanat üretebilme özgürlüğünü yaşatabilmek…


Etiketler:
Kategoriler: Röportajlar

‘Direnen Beden’lerin Sergisi / Mustafa Özel – Hayat Oyunları…

19 Mart 2009

Casa dell’Arte’de Çağdaş Türk sanatçıların sergileri birbiri ardına devam etmekte. 14 Mart’ta Mısır apartmanındaki galeride açılan “Hayat Oyunları” sergisi, geçtiğimiz haftalarda Sotheby’s müzayede evinde yapılan çağdaş Türk sanatçılar açık arttırmasında yüksek rakam bir yağlıboya tablosu satılan ressam Mustafa Özel’in… Eserleri acı çeken, direnen, yaşama uyumunu kaybetmiş, deforme olmuş beden üzerine yoğunlaşan Sanatçı aynı zamanda, acıya karşı direnci de özellikle vurguluyor. Bizlere hayat şartlarına karşı koymaya çalışan insanların mücadele serüvenini, kısacası, “hayatın insana oyunlarını” anlatıyor.

mustafa-ozel1İsterseniz sondan başlayalım…
Birkaç hafta önce Sotheby’s’de yapılan Çağdaş Türk Sanatçıları müzayedesinde iyi bir fiyata satılan işiniz vardı. O eserden biraz bahsedebilir misiniz?

2000 yılından beri figür ve özellikle insan durumu üzerine çalışmaya başladım. İnsan hallerini takip ediyorum o zamandan beri. Ve Sotheby’s’de satılan işim de yine tutturduğum bu temada 2001 yılında başlayıp 2004 yılında bitirdiğim bir işti. Yurtdışında yaşıyordum o zaman…

Nerede yaşıyordunuz?

Montreal’de (Kanada).

Kanada’nın zor coğrafi koşullarının ve sert ikliminin de sizin resimlerinizde belirgin olarak kullandığınız ‘karşı koyma-direnme’ haline etkisi oldu mu?

2000’de oraya gittiğimde birkaç galeriyle görüşmüştüm. Ve bir iki galeri beni kabul etmişti ama bir türlü bana kişisel sergi için yer açmıyorlardı. Halbuki elimde sergi açacak kadar iş vardı. O zaman çalıştığım galerinin sahibi bana; “Evet bu işlerinle bir sergi açabilirsin ama biz burada senin eserlerine Kanada ruhunun taşınmasını istiyoruz.”demişti.

Bedenler de oldukça sıkı, kendini kasar gibi ve çok karşı koyar biçimde yansıtılmışlar…

Eylem halindeler. Aslında bu hayata direnmekle, onu yenmekle ya da ona yenilmekle ilgili bir şey. Zaman zaman mutlu olmak, belki bazen cinsellik teması da devreye giriyor. Yani insanın hayattan aldığı ruhsal izlerin peşindeyim.

Hayatın bıraktıklarına karşı bedenin tepkisi mi?

Evet. Aslında beden biraz sembolik duruyor ama o sembolik duruşta hayatla olan alışveriş var. Evet o bir insan, onu tanıyorum da gerçekte ama onu genel olarak insan bedenini düşünerek yapıyorum. Özel olarak resmettiğim kişinin bedeni olarak değil. Ama 80’lerde 90’larda yaptığım işlerde mekan içinde insanlar vardı. Daha hareketli ve renkliydi. 1998’den sonra yavaş yavaş arınmaya başladım ve odak noktam insan figürü oldu artık.

Realizme geçtiniz tam olarak öyle mi?

Teknik olarak bu daha çok oturmaya başladı. Okulu bitirdiğimde daha doğru düzgün modelle bile çalışmış değildim. Zaman içinde kendi kendime deneyimleyerek insanı anlamaya, figürü keşfetmeye çalıştım. Hâlâ da tam olarak anladığımı söyleyemem; bu süreç devam ediyor. Ama özetle şöyle söyleyebilirim: tüketim toplumunun, kentin içinde doğadan kopmuş yaşayan insanın birçok duyguya ve etkiye karşı tepkisidir bunlar.

Zaten serginizin adını ‘Hayat Oyunları’ koymuşsunuz. Hayatın insanlara sürekli oyun oynadığını mı düşünüyorsunuz?

Aslında insanlar birbirine sürekli oyun oynuyor. İnsanlar hem güvenilir hem değiller. Çünkü kapitalist toplumların hepsinde bu birbirini yok etmek, üstün gelmek duygusu var.

Ve yabancılaşma duygusu da tuvallerinizde açıkça ortaya çıkıyor. Hepsi birlikte ama yalnızlar…

Evet doğru.

Eğitiminizi Kanada’da mı almıştınız? Orayla yolunuz nasıl kesişti?

Hayır Kanada’da okumadım. Lisansım Marmara Üniversitesi’nde Eğitim Fakültesi’nde Resim öğretmenliği okudum. Kanada’ya çok sonra tesadüfen gittim ve bir süre oradayaşadım. Marmara’da akademik eğitimi verecek ortam da yoktu açıkçası. Ben mezun olduktan sonra çoğu şeyi öğrendim ve kendimi geliştirdim ve inatla bu noktaya geldim. Gerçekçilikle uğraşanların da hem bu keşif hem üretme sürecinde işlerinin biraz daha zor olduğunu düşünüyorum açıkçası.

Bir de gerçekçilik deyince, bu aklıma son zamanlarda çok popülerleşen foto gerçekçi, hiperrealistik resim sanatını getirdi. Yine sizden önce Casa dell’Arte’de açılan Mustafa Sekban sergisinde olduğu gibi. Orada fotoğraf üzerinden kurulan bir gerçekçi yaklaşım var. Giderek plastik sanatçılar da gerçekçilik üzerine eğilme ihtiyacı mı duyuyorlar; insan bedeninin bir arzu, fotografik nesne olarak kullanıldığını düşünürsek günümüzde?

Benim resmim öyle bir ‘izm’ boyutuna girmiyor. Mesela fotorealizm fotoğraftaki etkinin peşindedir. Örneğin Sotheby’s’deki Taner Ceylan işindeki gibi. Bence çok da başarılı bir çalışma da olmuş. Ama benim duruşum geçmişle daha ilintili. Klasik, barok resmin bir takım izlerini de bulabilirsiniz bende. Bir taraftan da geçmişteki o geniş dağarcığı bugün, biraz daha başkalaştırarak, kendime dönüştürerek aktarmaya çalışıyorum.

Yeniden müzayedeye dönersek…Bu gerçekten önemliydi, hem çağdaş Türk resmi hem sizin kişisel kariyeriniz için de… bu müzayede ve sonrasında girmemiz gereken beklentiler için ne söylemek istersiniz?

Önemli bir şey oldu gerçekten de. Genel olarak katılan sanatçıların aşağı yukarı doğru olduğunu düşünüyorum. Ama yine eksikler vardı tabiiki. Yaşayan başka önemli sanatçılaırmız var. Gerçek anlamda Çağdaş Türk sanatının bir kısmının temsil edildiğini düşünüyorum. Ama benim için kişisel açısından önemli ve iyi oldu. İşimin orada gösterilmesi açısından yani. Çünkü hemen sonrasında Londra’da müzayedeler de düzenleyen bir galeriden teklif aldım.

serda-ve-mustafa1Müzayedeye katılma süreciniz nasıl gelişti?

Aslında sürecin nasıl başladığı benim için bulanık. Galerim (Casa dell’Arte), İngiltere’den resimleri görmeye geldiklerini ve benim bir işimi beğenip elediklerini söyledi ve bu şekilde katılmış oldum.

Türk sanatçılarının yurtdışında adının duyulması, açılabilmesi için ne düşünüyorsunuz?

Tabiki literatüre giren ressam Sarkis ve Fikret Mualla gibi 20. yüzyılın başlarında Fransa’ya giden ve bugün Türk resmi adına önemli referanslar olarak gösterilen sanatçılarımız vardı. Mehmet Güleryüz’ün, Komet’in Avrupa’da önemli çalışmaları oldu. Herkes kişisel olarak birşeyler yapmaya çalışıyordu zaten aslında. Ama 2000’den sonra özellikle İngiltere’de güncel sanatın hızla gelişmesiyle ve Avrupa’ya yayılmasıyla onun bıraktığı izler alışılmışın dışında etkileyicidir. Vurucu bazı güncel sanat sergilerinden sonra genç sanatçılara da önemli bir kapı açıldı. Ve işinin hakkını veren sanatçılarımızı da bazı galerilerimiz yurtdışındaki fuarlara yönlendirmeye çalıştı. Biz 12 Eylül öncesini yaşayanların başka bir duyarlılığı var. 1970 ve 1980 doğumluların güncel sanatla ilişkileri çok canlı ve sıcak. Mesela Joseph Beuys bu akımın başlatıcılarındandır. Bu akımla aslında sanat herkese açıldı. Aslında buna ben de katılıyorum. Böyle bir sanat yapmamama rağmen bunun önemli olduğunu düşünüyorum. Örneğin 2010 projesinin de önemli olduğunu düşünüyorum; çünkü yurtdışında görüyorum ki sanatçıların itilmeye ihtiyacı var. Amerika’da, İngiltere’de devletin sanatçıya çok önemli desteği var.

Türkiye’de 1980 sonrası çoğu aydın gibi sanatçılar da yurtdışında soluk aldılar, dolayısıyla gelişen çağdaş sanat hacmini Türkiye elinden kaçırdı. Şimdi ise yeniden geri kazanma peşinde ve bu işe hız verildi son zamanlarda da…

Türkiye’nin önemli klikleri var ve bunları aşması gerekiyor artık ne yazık ki…
Kültür Bakanlığının plastik sanatlara daha çok ödenek ayırması gerek. Ama tabii bir yandan da özerk kurumların yükselişi gerçekleşti. O da artı ayrı bir gelişme olarak yaşandı. Burada devlet kurumlarında yetkili olarak bulunan kişilerin aslında sanatta, resimde, sergilerde neler olup bittiğinden çok da haberi yok. Gerçekten içeride ne yaşandığını bilmiyorlar.

Sadece yetkililer değil, sanat yayınları, yazarları, eleştirmenleri açısından da önemli bir artışın yaşanması gerekiyor bu konuda da eksik kaldığımızı düşünüyor musunuz?

Tabii zamanla, gelişmeyle ve öğrenmeyle bunun aşılacağını düşünüyorum.

Günlük hayatınız ve resim hayatınız desek… bunları birbirinden doğrudan ayırabiliyor musunuz? Yoksa her ikisinin de birbirine faydası çok mu?

Aile hayatım, eşim, çocuklarım beni anlayan ve doğru kişiler olduğu için bu resim üretim sürecime de olumlu bir etki olarak yansıyor. 1980’den beri resim yapıyorum ve bu bir risk. Çünkü gerçekten çok zor koşullardan geçerek bir noktaya varabiliyorsunuz.

Yakın zamanda kesinleşen başka bir sergi var mı?

Benim resimlerim gerçekten zor, ağır ve zaman gerektiren yoğun bir süreç istiyor. Genelde 3 yılda bir sergi açıyorum. Belki bu süre daha da hızlanabilir. Belki bazı sanat fuarları ve karma sergiler olabilir.

Yavaş yavaş tuvallerinizdeki bu figürleri daha yakından tanıyabilecek miyiz? Yani bütün bu bedenlere yakınşaşılacak mı Mustafa Özel tarafından?

Evet böyle bir fikrim var. Yavaş yavaş bütün sergilerimde derine doğru iniyorum aslında. Benim için o portredeki kadın kendi varlık alanından çok benim varlık alanımla kurduğu bağlantıyla ilintili. Ama evet bedene daha yaklaşma olacak ileride. Yüzlerdeki gerginlik, ifade… örneğin burada tesadüfen kadın suratı açıkça ortada değilmiş bilmeden böyle olmuş. Ama bu biraz merak edilen de bir süreç ve içinde o gizemin saklı kalması da izleyici de merak unsuru yaratıyor. Bırakalım şimdilik o gizemini korusun!
(gülüyor)


Etiketler: ,
Kategoriler: Röportajlar, Sergilerden

‘Kadın Gözüyle’ Anne ve Ressam Olmak Üzerine / Svetlana Önder

13 Mart 2009

Geçen hafta Dünya Kadınlar Günü haftası dolayısıyla kültür-sanat dünyasında kadın temalı işlenen pek çok etkinlik birbirini izledi. Bunlardan biri de Teşvikiye’de bulunan Derinlikler Sanat Galerisi’deki Kadın Gözüyle resim ve heykel sergisiydi.  Sergide kadın olma halleri üzerine kadın sanatçıların elinden çıkmış pek çok iş vardı. Katılımcılardan biri de Rusya asıllı ama uzun yıllardır Marmaris’te eşi ve çocuğuyla yaşayan Svetlana Önder idi. Biz de Türkiye’de yaşayan yabancı bir anne, yabancı ve ressam bir anne olan Önder’le onun resim serüveni ve sanatı üzerine bir sohbet gerçekleştirdik.

 svetlana                                                                    Öncelikle sizi tanımak isteriz. Hayat hikâyenizden ve Türkiye’yle  yolunuzun nasıl kesiştiğinden basedebilir misiniz?

 Rusya Baltık Denizi bölgesi doğumluyum. Babam hava kuvvetlerinde görev yaptığı için çok   yer dolaştik. Kuzey Rusya’da güzel sanatlar lisesi, Ukrayna’da Devlet Güzel Sanatlar Üniversitesi, grafik sanatları bölümünü bitirdim. Aynı üniversitede 3 yıl asistan olarak çalıştım. Eşim makine mühendisi olarak Rusyada çalışıyordu. Orada tanıştık. Tanıştıktan 3 sene sonra Türkiye Marmaris’e geldik ve evlendik.
 

Türkiye’de yaşıyor ve çok iyi Türkçe konuşuyorsunuz? Burada yaşama kararı almanızda Türkiye’de resim yapma tutkunuz bir neden miydi?

Her yerde resim yapabilirim. Eşim Marmaris’li olduğu için orada oturuyoruz. Türkçemin iyi olmasında eşimin, ailesinin ve buradaki arkadaşlarımın çok yardımı oldu.   

Resim bir serüven midir sizin için? Yoksa zaten elinize fırça tutuşturduğunuz ilk anda zaten hep resim yapacağınızı anlamış mıydınız? Başlangıcından bugüne bu yolculuktan kısaca bahseder misiniz?

Güzel Sanatlar Lisesine endüstriyel tasarımcı olan annemin ısrarıyla başladım. Liseden başarılı bir şekilde mezun olunca güzel sanatlar fakültesini seçtim. Fakültede okurken amacım sadece mezun olmaktı. Bitirdikten sonra resim yapmaya devam edeceğimi tahmin etmiyordum. Kıymetini bilmiyordum. Bölümü çok kolay zannediyordum ve ciddiye almıyordum. 3. sınıftayken bir öğretmenimin ilgisiyle resim yapmayı sevmeye başladım ve bitirdikten sonra asistan olarak çalışmaya başladım. Genellikle karma sergilere, yarışmalara katıldım. Çeşitli ödüllerim aldım. Marmaris’e geldiğimde türkçe bilmediğim için çok sıkıldım. Duygularımı resimlere aktarmaya başladım. Yabancı olmamın yarattığı zorluklar beni resme daha fazla yaklaştırdı. Eşimin desteğiyle kendime ait bir atölyem oldu. Ders vermeye başlayınca 40’a yakın öğrencim oldu. Marmaris sanat hayatına ciddi bir katkı sağladığımızı düşünüyorum. Öğrencilerimden altısı güzel sanatlar bölümünü kazandı. Çocuk resimleri sergimiz geleneksel olarak her yıl tekrarlanıyor. Marmaris’te Türk, Rus, İsviçreli ve Ukraynalı ressam ve heykeltraşlarla ortak çalışmalarımız oldu. Geçen yıl Marmaris Belediyesinin katkılarıyla bahar festivalinde uluslararası bir heykel sempozyumu düzenledik.

En çok hangi ressam ve türden etkilendiniz?

9 yaşındayken kitapçıda bir takvimde gördüğüm Vrubel’in ‘Oturan Şeytan’ resmi beni çok etkiledi. Hâlâ bu tablo bana aynı etkiyi yaşatır. O zaman ben de böyle bir resim yapmak istedim ama nasıl yapacağım bilmiyordum. O günün hayatımın dönüm noktalarından biri olduğunu düşünüyorum.

Yaratım sürecinden önce beslendiğiniz en önemli kaynaklar neler?

Resimlerim duygularım ve hislerime göre şekillenir. Benim iç dünyamı yansıtırlar. Yaşadıklarım, üzüntülerim, sıkıntılarım, mutluluklarım beni besler. Onlar tuvalime yansır.

Tuvallerinizde günlük yaşantınızın, kadın olmanın, anne olmanın hissini çok yoğun aktarıyorsunuz. Bununla ilgili ne söylemek istersiniz?

Kadın olmak zor, kadın ressam olmak daha zor, iki çocuk annesi olmak ve resim yapmak çok daha zor. Ama bir o kadar da keyifli ve zevkli. Yaşadığım zorluklar duygularımı daha rahat ifade edebilmemi sağlıyor. Çevremle paylaştıklarım, hayatım, duygularım resimlerime yansır.

Figüratif resim çalışan bir sanatçı olarak sizden çok farklı türlerde çalışan sanatçılardan çıkmış işler için ne hissediyorsunuz? Bir gün bugün yaptığınızdan çok farklı bir işle çıkabilir misiniz karşımıza?

Verilen her eser, yapılan her çalışma tarzı ne olursa olsun hayatımıza bir katkıda bulunur. Benim gibi veya farklı tarzlarda çalışan arkadaşların yolları açık olsun diyorum. Figüratif stilde çalışmayı tercih ediyorum ama başka tarzlarda yapmış olduğum çalışmalarım var. İleride sizleri onlarla da buluşturmayı düşünüyorum. Zaman ne gösterir bilinmez uçabilir veya paraşütle atlayabilirim ama resim yapmaktan asla vazgeçmem.

‘Kadın Gözüyle’ sergisi dünya kadınlar günü haftasına da denk gelen ve her biri kadının gözünden hayatın yorumlandığı işlerden oluşuyor. Bir kadın ya da size de dönersek sanatçı bir kadın hayata nasıl bakar? Resimin kadını temsil etmesi ve aktarmasındaki gücü için ne söyleyebilirsiniz?

Bence ressam olsun olmasın kadın dünyayı renklendirir. Sevgi, mutluluk, barış, zenginlik katar. Çevresine, ailesine, çocuklarına sevgiyi aşılamak için çabalar. Bunu yaparken de aurasındaki bütün renkleri kullanır. Hayatımızdaki ayrıntıları yaşantısıyla, kelimeleriyle gelecek nesillere kadın aktarır. Resim bunları daha detaylı gösterir. Bir de çok iyi gözlemciyseniz ve kuvvetli bir hayalgücünüz varsa o resim size başka bir dünyanın kapılarını açar. Yaptığınız resimle beraber yaşayan apayrı ikinci bir dünyanız olur. Ben buna resmin gücü ve sihiri diyorum.

Bundan sonraki projeleriniz neler? En yakın zamanda işlerinizi nerede görebileceğiz?

Yaşadıklarım üzerinde çalışmayı çok seviyorum. Bunlar günlük hayatımdan olabildiği gibi, okuduğum bir kitap, bir film veya bir melodi olabilir. Farklı proje veya performans çalışmalarına katılmak isterim. İlgimi çeken bir projede sizinle de çalışmak fikrine neden olmasın diyorum.


Etiketler:
Kategoriler: Röportajlar

Bugünün İstanbul’unun Deniz Ressamı:Mustafa Sekban

09 Mart 2009

Dünyada 1950’lerde Amerika’da ortaya çıkan, resimde çok yeni bir tekniğin; foto-pentürün Türkiye’deki öncü ismi Mustafa Sekban’ın ‘Bir martı kondu omzuma’, İSTANBUL oldu gözlerim…’ adlı sergisi Şubat ve Mart ayının ikinci haftasına dek Beyoğlu Mısır Apartmanında bulunan Casa dell’Arte galerisindeydi. Hipergerçekçilik (Fotorealizm) akımının etkisinde fırça kullanan ender sanatçılardan biri olan Mustafa Sekban, eserlerinde hayatın içinden gerçek figürleri işliyor. İstanbul tutkunu olan sanatçı, doğayı, denizleri, insanı tıpkı bir fotoğraf gibi tüm gerçekliği ile resimlerinde barındırıyor. Balıkçılar, tekneler, kent manzaraları, insan figürleri, kullandığı ışık tekniği ile tuvalde kendini gösteriyor.

Biz de Artimetre olarak Mustafa Sekban’la gerçekleştirdiğimiz samimi sohbeti sizlerle bu sayfada paylaşıyoruz…

 

mustafa-sekban

Hep sorduğum o ilk soruyu size de yöneltmek isterim; Ben resim yapmalıyım hissi bir ressamda nasıl başlar? Sizin bunu anlama anınız hayatınızın hangi dönemine rastladı?

 

1956 senesiydi.

Henüz altı yaşınızdayken..

Evet. Trabzonluyum ve Trabzon’daki Ulusoy otobüsleri levhasını indirip Zigana dağları manzarası koymuşlardı. Yeni otobüsler almışlardı o zaman. Otobüsler çok yeni ve büyüklerdi ve o otobüsler Zigana dağları arasında kıvrılarak gidiyorlardı. İşte o an ben ressam olmalıyım diye hissettim. Denize gidiyordum o anda ve bir yerden kâğıt buldum, oturdum ve başladım o Zigana dağından geçip giden otobüsleri çizmeye.

İlk çizginizle de o an mı tanışmıştınız?

Evet o andı. Beş altı yıl hep otomobil resimleri çizdim. Sonra ilkokul 5’de iken öğretmenimiz sınıfta Türkiye’nin kalkınması için ne gerekiyor? Siz ne olacaksınız? diye sordu ve çocuğun biri kalkıp, “Bol bol arabalı vapur alınmalı!” dedi. Arabalar vapura binip karşıya geçiyor diye bir yerden duymuş; eğer bunlardan bizde de olursa Türkiye kalkınır diye düşünmüş. (Gülüyor) O yıllarda çoğu da öğretmen olacağım derdi. Bense doğrudan “ben ressam olacağım” dedim. Anneme, babama resimden kazandığımla ev, araba alacağım derdim.
Bu söylediklerimi beş on yılda bir kendime tekrarladım ve çalışmalarımı hızlandırdım. Çünkü defter arkasına çizdiğim araba resimleriyle ev, araba alınamıyordu. ( gülüyor) sonra işi ciddi ciddi yapmaya başlayınca baktım alınabiliyormuş ev, araba ve ev aldım da sonuç olarak. (gülüyor)

Başlarda hep karakalem mi çalışıyordunuz?

Tabii uzun yıllar karakalem çalıştım. Ortaokulda biraz suluboya çalıştık; lisedeyse guaj boyayla çalıştık.

Daha sonra akademi yıllarınız geliyor… Tekstil okumuşsunuz. Neden resim değil?

İki kardeş aynı anda Güzel Sanatlara müracaat ettik. Şu an kendisi (Nedret Sekman) de Mimar Sinan Üniversitesi’nde profesördür. Onu resim bölümüne yazdırdım çünkü bir aileye iki ressam çok gelir diye düşünmüştüm. Tekstil de o yıllarda çok gelişmekteydi. Kardeşime ben tekstilci olup çalışır, kazanırım sen de ressam olarak aç yaşamaktan kurtulursun demiştim. (Gülüyor)

Albrecht Dürer ve abisinin hikâyesindeki gibi…

Evet çok benzer! Onlar ikizdir aslında. 11 kardeş içindeki ikiz kardeşler. Ancak ailesi sadece birini Berlin’e gönderebilmiş. İkiz kardeşi Albrecht’e ben nasolsa resim yaparım sen git eğitimini al demiş. Ve Albrecht Dürer’in ünlü ‘Eller’ tablosu da aslında kardeşinin elleriymiş! Daha sonra kardeşim resim bölümüne ben de tekstil bölümüne geçtim. Tekstilde de uzun yıllar çalıştım. Sonra baktım ki onun şöhretini gölgelemeyecek bir noktaya vardı kardeşim; ben de resime dönmeye karar verdim. O zaman akademisyenlere yeniden başlamak için ne yapmalıyım diye sorduğumda beni yarışmalara yönlendirdiler. Ben de öyle yaparak iki yılda katıldığım yarışmalarda dokuz ödül aldım ve galerilerden gelen tekliflerden birini değerlendirdim ve 2003’ten itibaren de daha önce kendi kendime denediğim diğer tüm temaları bırakıp sadece deniz üzerine çalışma kararı aldım.

O zamandan beri sadece deniz üzerine mi çalışıyorsunuz?

Aslında deniz çok geniş bir konu tabii. Bakıyorsun hem manzarası, figürü, emekçileri, İstanbul’u var. 12 bin yıllık bir şehir ve burası deniz ve balıkçılar kenti. Eski İstanbul silüeti de müthiş. Bundan da yararlanmak gerek. Işığı bir başka…

Zaten sizin tekniğinizle de ilintili olarak İstanbul resimleriniz fotoğraflar gibi ama değil de çünkü onlar birer resim aslında. Kullandığınız foto-pentür tekniği nedir?

Bu teknik 50’li yıllarda Amerika’da meşhur olmuş bir ressam varmış; Norman Rockwell diye. Tesadüfen onun kitabı geçti elime ve çok ilgimi çekti. Fotoğraf dergilerinin kapaklarını çizermiş meğerse. Aslında Ayvazovski de gemi şirketleri için onlara reklam amaçlı resimler yaparmış; bizim gemiler batmaz diye dünyaya göstermek için. Gemi reklamları yapmak için başlamış resime Ayvazovski. Ben de zaten oldum olası çok gerçekçi resimler yapardım ve dışarıdan herkes fotoğraf gibi işler derdi. Akademisyenler ise fotoğraf gibi olmamalı derdi. Uzun süre bu ikilem arasında gidip geldim. Daha sonra söylenenlere kulak tıkayıp bu teknik üzerine gittim. Sonuçta dünyada da Norman Rockwell diye bir adam bunu yapıyordu. Mesela bir boksörün sahnesi vardır onun; o işi çok hoşuma gitmişti.

Geçen hafta Sotheby’s’de çok yüksek rakama satılan Taner Ceylan’in benzer işini anımsattı bu…

Evet ona çok benzer. Daha sonra benim işlerim de halk tarafından benimsendi ama akademisyenlerce dışlandı ama ben üzerinde daha çok durdum. Hatta bana böyle resim yapma ödül alamazsın diyenler bile oldu. Ben de tekniği ikiye böldüm. Yarısını fotogerçekçi yarısını kendi tekniğimle yaptım ve jüride arada kaldı sonuç olarak ödülleri de aldım. (Gülüyor)

Ve Türkiye’de bu tekniğin ilk ve önünü açan kişi siz oldunuz öyleyse…

Evet. Bunu burada başlatan ben oldum ve doğal olarak bu tekniğin hocalığı işi de üzerime kaldı. Ama gerçekte ben de hâlâ öğreniyorum pek çok şeyi. Bir taraftan atölyemde öğrencilerimi yetiştiriyorum ama aynı zamanda kendim de öğrencisiyim bu işin. Her geçen sene de bu tekniği biraz daha ileriye götürüyoruz. Tekstilden aldığım bilgiler de çok faydalı oluyor buna tabii. Renk anlayışı, doku bilgisi v.s

Gerçekten tuvallerinizdeki doku çok hissediliyor. Foto-pentürün de gerçekçi etkisiyle balıkçı portrenizdeki balıkçının taktığı kaşkola dokunsak hissedecek gibiyiz sanki….

Evet heralde tekstilden gelen avantajlarımız da var. Ve Bauhaus’un dediği gibi; “Bir sanat eserinin yüzde yetmişi nakkaşlıktır!” hiç şüphesiz ki bir sanat eserinin yüzde yüzü nakkaşlık olamaz çünkü işin bir felsefesi ve dayandığı noktası olmalıdır. Ama büyük bölümü nakkaşlıktır çünkü resim kendine gerçekten baktırabilmelidir. O işi izleyen kişi “bunu ben de yapabilirim.”dememeli. İşte bizim arayışımız da bu!

Bu teknikle yorumlanan işlerde öne çıkan ögeler nelerdir?

Resmin temel üç tane ögesi vardır. Desen, renk ve ışık. Daha pek çok ögesi vardır ama bu üçü doğru şekilde bir tuvale yerleştiğinde o şaheser olur işte! Örneğin benim eski resimlerimde ışık bu kadar güçlü değil. Deseni ve rengi ihmal etmesem de ışık eksiği vardı onlarda.
Şimdi bu sergimle ışığı da öne çıkararak kullanmaya çalıştım. Zaten İstanbul temalı bütün resimlerim ve bu şehri en çok ışığı anlatır. Talep çok olduğu için çok fazla iş çıkarmaya çalışıyorum. Biraz daha yavaş çalışırsak sanırım hiperrealizmin daha iyi örneklerini verebileceğiz.
Bir de şundan çok etkilenmiştim. Kolombiyalı bir ressam var; Bottero diye..bizim galerilerden birinde onun bir işi 1 milyon 280 bin dolara kiralanmıştı. O zaman Kolombiya’lı yaparsa biz de yapabiliriz diyerek aslında çocukken peşine düştüğüm o saf hayalin aynsı olan heyecanla çalışmaya devam ettim. Zaten başarılı olmanın şartı peşinden gittiğin şeyi çok sevmek ya da ona muhtaç olmaktır. Ben de kendi sözümle kendimi bağlamıştım daha çocukken ve başarılı da oldum.

Kendinize verdiğiniz sözü tuttunuz…
 

Evet. Çok sevdiğim anneme evini de aldım, çocuklarıma da aynı şekilde. Yani sevdiğim ve inandığım işte başarılı olup onu materyale de çevirebildim bu çok müthiş bir şey tabii. Dünyanın en şanslı insanları grubundayım çünkü bana genlerden gelen miras yoluyla oldu bu.

Aileniz genlerinizde taşınan bir miras bırakmış size…

 Bunun büyük bir bölümü çalışmak tabii ki ama bilim adamları da diyor ki yüzde üç buçuk oranda deha bir ressam iseniz sıfır kabiliyetli biriyle sizin farkınız yüzde üç buçuktur.(Gülüyor) Geri kalanı çalışmak, eğitim v.s’dir ama tabii herşeyin başı da inanmaktır.
 

Tekniğe gelirsek…

Norman Rockwell’in yansıttığı Amerikan emekçileriydi ben ise Türk emekçilerini ele alıyorum. Bütün figürlerimin kimisi gerçekten Çengelköy’de yaşıyor, kimisi Sarıyer’de…Hepsine de resimlerimdeki göz, modellik paylarını öderim.

Hepsindeki sır bu değil mi? Hepsi yaşayan figürler…

Evet hepsi yaşıyorlar. Onlarla ben de yaşarım hatta. Yemek yeriz, vakit geçiririz, bazılarıyla yıllarca görüşürüz. Onları takip ederim; süreç içinde tekrar tekrar bana modellik yaparlar.

Bu sergiyle ilgili neler söylemek istersiniz? O kadar etkileyici ki sanki hepimiz omzumuza konan bir ‘martı’yla ayrılıyoruz galeriden…

“Bir Martı kondu omuzuma, gözlerim İstanbul oldu.” Şair ve ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu, ki o şairlere göre çok iyi bir ressam, ressamlara göre çok iyi bir şairdir, şöyle demiş: “İstanbul deyince aklıma Martı gelir; yarısı gümüş yarısı köpük, yarısı balık yarısı kuş. İstanbul deyince bir masal aklıma gelir; bir varmış bir yokmuş.” Gerçekten şairliği müthişmiş Eyüboğlu’nun. İstanbul adamı şair yapar, ressam yapar. Ayrıca ben Trabzonluyum ve oranın da 1960’lardaki güzelliği, denizi harikaydı. Dolayısıyla deniz vazgeçilmezim oldu.

Size o halde 21. yüzyılın deniz ressamı diyebilir miyiz?

Çok severek yapıyorum her birini. Sonra sergilerimle birlikte onları Mahmutpaşa tabiriyle sergiye çıkarıyoruz; hem izleyicilerle hem arkadaşlarımla buluşuyorlar. Onlardan feyz alıyorum, yorumlarını alıyorum. Gelecek sergi için hangi moralle ne yapacağımıza karar veriyoruz.

Sizin bir de Deniz kuvvetlerinde, Bahriye’de zaman zaman bulunup onların resimlerini yaptığınızı biliyoruz.

Girmek için özel iznim vardı. Ben de onları takip ediyor ve resimlerini yapıyordum.

Bir çeşit resim muhabirliği yani…

Aynen öyle!

mustafa-sekban-balikci

Şimdi de resimde çok az denenmiş ve kulak tıkanan bir tekniğin öncülüğünü yapıyorsunuz…

Foto-pentür için şunu soruyorlar: “Onun fotoğrafı varsa neden boyuyorsun?” Çünkü o fotoğraf, fotoğraf arşivine giriyor, bu da resim arşivine girecek. Aynı şey değil. Kâğıdın verdiği soğukluk ve boyanın sıcaklığı çok farklı. İstanbul’un fotoğrafları belgesel fotoğrafları tarihine girecek, bizim foto- pentürlerimiz ise resim tarihi arşivlerine…

Bir de tuval üzerine karakalem hatta karakalemle yağlıboyayı buluşturduğunuz çalışmalarınız var. Son serginizde de büyük boyda çok önemli işleriniz bulunuyor bu teknikte yaptığınız.

Bu yeni bir icat değil bütün resimlerin temelinde bu var. Çünkü bu kadar detaylı boyayabilmenin yolu çok detaylı çizmeyle alakalı. Sabırla yoğrulan işler hepsi ve bir anda artistik bir çıkışın tezahürleri değiller. Hepsinin konularını, renklerini, tonlarını, adetlerini sayarak, notlar alarak resmen puzzle’ı tamamlarcasına çalışıyorsunuz. Ve ben boyamayacağım hiçbir kurşun kalemin üzerine astar bir renk bile atmıyorum. Çünkü, tamamlanamayan bir noktadan sonra tekrar o noktaya gelmek çok zor. Ancak bitmiş, tamamlanmış bir noktadan sonra tekrar başına geçtiğinizde artık ikinci kısmıyla uğraşmaya başlayabiliyorsunuz. Bu benim bulduğum bir şey. Yoksa bir tekstil işçisine 500 tane pantolon ver ve bunun düğmelerini dik de, akşama kadar çıldırır ama 10’ar tane koyduğunda yapabiliyor. Ben bu resmi hayal ettiğimde mesela sadece bu adam bitecek diyorum. Tabloya öyle bakıyorum.

Planlayarak ve bölümlere ayırarak öyleyse…

Tamamını düşünemiyorum çünkü düşündüğümde geceleri uykum kaçıyor, nasıl bitireceğim diye. Bölüp, parçalayıp, yönetiyorum! Kapitalizmin yaptığı gibi. ( gülüyor)

Casa dell’Arte galerisi sizin de sergilerinizde tercih ettiğiniz bir galeri. Burayla ilgili neler söylemek istersiniz?

Ben kişilik ve tercihim açısından kendi içine kapalı yaşayan ve internet v.s gibi teknolojilerle dışarı açılabilen biri değilim. Casa dell’Arte bu açıdan gerek yurtiçi gerekse dışında iyi bağlantılar kuran ve doğru hareket eden bir galeri olduğu için burayla çalışıyorum ve çok memnunum.

Bir de Beyoğlu, Mısır Apartmanın’da olmasının ayrı bir önemi var sizin için bildiğim kadarıyla…

Evet. Sokağa açılması çok önemli. Sesin, yaşamın, caddenin için de olması çok mühim benim için. O açıdan da avantaj sağlıyor.

Son olarak önümüzdeki projelerinizden de bahseder misiniz?

Yakın zamanda yurtdışında birkaç fuar ve sergiye katılacağım; onun çalışmaları devam ediyor. Bunu haricinde sergiler devam edecek ve bir de benim öncülüğünü yaptığım bu tekniği akademik alana taşıma durumumuz var. Klasik eğitimin yanında bu türün de öğretilebileceği ikinci bir formatif alan olacak ve onun oluşumu ve yürütülmesiyle ilgileneceğiz.


Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
2 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Röportajlar