Röportajlar

Ekrem Kahraman Söyleşisi II

29 Mayıs 2009
Ekrem Kahraman ve Salih Seçkin Sevinç

Ekrem Kahraman ve Salih Seçkin Sevinç

Salih Seçkin Sevinç – Artimetre

Ekrem Kahraman’la ’Bulunduğumuz Yer:…’ isimli sergsinden sonra hayli uzun ve keyifli bir sohbete imza atmıştık. Merakla beklenen sohbet notlarının II. bölümünde Kahraman’ın sanat ve para ilişkisi üzerine kurulu keyifli anılarını okuyacak ve ressamın meta-para ikilemine getirdiği yorum farkına tanık olacaksınız.  İşte sohbete dair detaylar…

Ben bir de şunu konuşmak isterim. Mesela siz- tahminimce- gönlü zengin bir insan olduğunuz için kanvas baskıya izin vermişsiniz. Ama kimi ressamlar asla sıcak bakmıyor böyle bir uygulamaya. ‘Benim eserim biricik’ diyor. Böylece ben Ekrem Kahraman’ın eserlerini beğeniyorum ve asabiliyorum evime. 30-40 lira bir para veriyorum ve orjinali olmasa da kanvas baskısını alıyorum. Ama gün gelir orijinalini alacak gücüm olursa onu da alırım. Ressamın bu konudaki olumlu tutumu da benim hoşuma gidiyor açıkçası.

Var mı benim resimlerimden birinin dijital baskısı şimdi sen de?

Evet, var. Uzunlamasına kırmızı, altta pamuk tarlası olan bir resminizin baskısı var benim evimde.

İzmir’de Alsancak’ta Selçuk Yaşar Müzesi’nde o resim şimdi.

Aa! Öyle mi? İzmir’e gidersem müzeye gidip orijinalini görmek isterim. Ne güzel bak ! Şimdi daha da büyük bir bağlantım oldu hem eser hem de sanatçıyla…

Oradakilere de benden selam söyle, sana özel olarak göstersinler tabloyu. Bir de kahve söylesinler. Öyle söyle sen onlara. (gülüşmeler)

Ödülllü bir resim değil mi o?

Evet, ödüllü bir resim o… ‘Durmuş Yaşar ve Oğulları’ vardır ya. DYO’nun ödüllü bir yarışmasında benim ödül adlığım ve şu anda orada sergilenen bir resim… Onların koleksiyonlarında… Güzel bir resimdir hakikatten.

Evet, ben de seviyorum. O resmin kanvas baskısı olması da güzel… Sanatçının buna izin veriyor olması da benim açımdan da ayrıca güzel ve zevkli bir şey… Ama bir çok sanatçı bu konuda çok katı durabiliyor… Özellikle de buna Türk sanatçılarda rastlıyoruz. Sanatçılardaki bu duruş ve kaygı da beni biraz geriyor açıkçası.

Biliyorum ben o tavrı.

Yani o kanvas baskı sanatçının tablosunun değerini düşürmeyecek ki!

Aksine arttırır.

Evet! Tanıtım, marketing, PR bir sürü yan desteğe ihtiyacı var sanatçının ve her ne ise o gereken desteklerden biri de bu aslında… Bu da bir tür tanıtım işte!

Bunlar basmakalıp düşünceler… Kafanın darlığından bir an gelir ki basmakalıp bakarsın. Kalıp içindeki bir bakışaçısı genişleme şansı, büyüme, kopma, bulaşma şansı asla bulmaz. Hani derler ya Anadolu’da da ‘kokmaz bulaşmaz’ bitti boşver! Ya da ne derler? ‘Yaralı parmağa işenmez.’ Ben işerim abi!

‘Sanat eserini değerli kılan paylaşılabilir olması’

Ben evime gidiyorum. Telefonumu sessize alıyorum. Sonra baktığımda telefona beni kim, neden aramış, yanıtını biliyorum. Bir gün bizim Yunus Tonguç’un –heykeltraş- telefonunu gördüm son aramalar listesinde. Aradım, ‘Hayırdır’ dedim. Arkadaşlarıyla dolaşıyormuş akşam saat 7 sularında. Benim resmimin dijital baskısını görmüşler Tünel’den yukarı çıkarken. Onun için aramış beni, bir telaş şöyle dedi: ‘Senin resmin sahtesini basmışlar, izinsiz olarak satıyorlar.’ Hangi resim olduğunu öğrendim ve ‘Önemli bir şey değil’ dedim. Hemen ‘Nasıl önemli değil’ diye itiraz etti. Ben de açıkladım durumu, müsaade ettiğimi söyledim. ‘Senin resimlerin değerli, böyle bir şeye nasıl müsaade edersin’ diye şaşırdı. O öyle söyleyince ben de ‘Hayır, benim resimlerim değerli değil’ dedim. Bu defa da susup kabullendi durumu.

Bir hafta sonra buluştuk kendisiyle. ‘Sen öyle söyledikten sonra ben ne diyebilirim ki’ dedi bana. ‘Ya Yunus akıllı adamsın sen’ dedim ben de. ‘Orada biri bunu satmaya çalışıyor ve birileri de bunu gidip alıyor mu? Evet. Demek ki bu değerli bir şey. İki: Sen beni gece yarısı telefonla arıyorsun değersizse benim resimlerim ne diye arıyorsun beni o saatte? Evet, çok güzel, değerli bir şey! Onu değerli kılan ne? Paylaşılan bir şey olması benim için.’ Elbette her paylaşımda belirli bir payın sanatçıya geri dönmesi lazım… ‘Telif hakları yasası’ da bunun üzerine kurulu zaten…

Evet, telifi de ödendikten sonra…

Tabi! Ama bu yasadır, ben hayata bakarım. Hayat ve yasa çoğu kez çelişir, umrumda da değil. Bir biçimde dijital baskı sana ulaşmasa ya da sen onu görmesen, Ekrem Kahraman’la gelip görüşecek halin yok.

Doğru, haklısınız.

Ha görüştün de ne oldu? Bu da maddi bir şeye tekabül eder. Burası bana ait… (atölyesini göstererek) Ben burayı babamdan kalan parayla almadım. Bir şekilde üç kuruş- beş kuruş benim emekliliğimden, eşimin emekliliğinden birikimlerle aldım. Burası bir değer… Gelibolu’da bir tane yazlık evim var, resim verdim ve aldım. Bitişiğinde atölyem var, orayı da resim verip aldım. Ne yapacağım ki ben parayı?

Gidip ev, atölye alacaksınız.

Gideceğim yazlık alacağım, atölye alacağım. Alıyorum zaten, paradan bana ne ya? Onun için burada kimileri bazen basmakalıp düşünüyor dedim ya. O da şudur: Geliyor diyor ki adam: ‘Ben sergi açılışlarına gitmem.’ Neden gitmediğini soruyorum, ‘Resim seyredemiyorum’ diyor. Resim seyretmek istiyorsan sonra bir daha git! Ciddiye almam ben böylelerini; çünkü bunlar orijinal görünme heveslisi tipler… Yani ister dükkan açayım, ister sergi; ister ‘evleniyorum’ diye düğün yapayım… O bir paylaşımdır, bu kadar basit! Sen paylaşmaya gitmiyorsun ama paylaşılacak olan şeyi de görmek istiyorsun.

Buna benzer basma kalıp laflar vardır. Nedir o? ‘Biriciktir benim için!’ İ yi de yaratılan her şey biriciktir. Sanat yapıtı elbette biriciktir. Onun biricikliğini bozar mı taklitlerinin ya da dijital baskılarının olması… Bu da çok basmakalıp bir fikirdir açıkçası. Bunun gibi orijinal görünmek için taşınan görüşler, söylenen laflar, ileri sürülen fikirler, bir takım davranış biçimleri… Bunlar beni hiç ilgilendirmiyor, ben ‘sahici’ olana bakarım. Nedir sahici olan? Bir yerde güzel bir resme rastlarım, o benim için sahicidir. Ya da insanlar geliyor, ‘Ekrem bey bizde bir resminiz var ama imzası yok’ diyorlar. ‘Benim Yapı Kredi sergim vardı, oradan mı aldınız’ diye soruyorum, ‘Evet!’ Çünkü o yıl yaptığım resimlerin hiçbirine imza atmadım mahsus!

Neden?

Hiiiiç, oynaşıyorum! Böyle muzırlıklar yaptım ben zaman zaman. Nedenini sordular, ‘Geldiniz işte’ dedim ben de. Şaşırdılar tabi, ‘Peki, imza atar mısınız’ diye sordular. ‘Neden atmayayım, atarım’ dedim. Ücretini sordular bu defa, ‘Eve davet edersiniz, bir duble viskimi koyarsınız, bademimi hazırlarsınız, imzamı atarım ben de’ diye şartlarımı saydım. (gülüşmeler) ‘Bu kadar mı? Seve seve…’ dediler. Sonra gerçekten o kızların evine gittim. Her şeyi hazırlamışlar, bademler, viskiler falan. Oturduk muhabbet ettik, resmi imzaladım. Paylaşım bu! Bu da bir oyun! Ben onu imzalamış olsaydım –ki her zaman uyguladığım bir şey değil bu- böyle bir anım olmayacaktı. Mahsus kapıyı açıyorum, giren kuş var mı bakıyorum. Bu da bir oynaşma… Bu da olması gereken bir şey… İki arkadaş birbirine takılmayacaksa, çiftler birbirine şaka yapmayacaksa, sevgililer birbirine kur yapmayacaksa, iki komşu dükkanın esnafı birbiriyle oynaşmayacaksa hiçbir ilişki yürümez ki!

‘Resimlerimin fiyatını resmettiğim taş sayısına göre ayarlıyorum’

Hoşluk olsun diye anlatıyorum. Ben buraya alıcı sokmam. Hatır için gelir birileri yoksa galeriler kanalıyla satış olmasını tercih ederim açıkçası. Çünkü incitici bir tavır gözlemliyorum alıcıda. Şimdi gene hatır için birileri gelmişti vaktiyle, iki resim beğendi. Mümkün olduğu kadar da tenbihlemişler onu, ‘Kabalık etme!’ diye.

Önden hazırlıklı geliyor yani.

‘Bu resimlerden birini alayım’ dedi. ‘Bu kaç lira, diğeri kaç lira?’ diye sordu.

Aa! Hocam sıkı bir espri geliyor gibi.

Ben de söyledim fiyatları ama ikisi arasında fiyat farkı var. ‘Ama boyları aynı, neden biri diğerinden daha pahalı’ diye sordu. Ben de o zaman diğerini –fiyatı daha düşük olanı- almasını önerdim. ‘Yok’ dedi, ‘Bu hoşuma gitti.’ Ben de ‘O zaman neden soruyorsun ki, bu kaç para diye’ dedim. Ama alıcı da bu defa ‘Ben zaten beğendiğimi alacağım da hani merak ediyorum, biri neden diğerinden daha pahalı’ diye ısrar etmeye başladı. Dedim ki: ‘Bak bu iki resimde de taşlar var. Taş sayısına göre ayarlıyorum. Beş tane taş boyamak var, 20’ye yakın taş boyamak var. Bunda bak 20’ye yakın taş var.’ Şaşırdı tabi alıcı: ‘İlginç, hiç böyle düşünmemiştim’ dedi.

Aradan biraz zaman geçti, laf geri geldi: ‘Ya sen taşlara göre mi fiyat koyuyorsun?’ Birileri de bunu ciddiye alıyor. Halbuki, benimle yapılmış bir kaç röportajı bulup okusan bir yerlerden… Bu adam diyor ki: ‘Niye bu insanlar bu resimlere para veriyor, ben buna şaşıyorum.’ Bunu söyledim ben ve hala da söylerim. O zaman da ‘İyi de gel bize parasız ver bunları’ diyenler çıkıyor. Eee! Sen de gel benim evimde temizlik yap, ayakkabılarımı sil mesela! Şimdi ben sergi açmış değilim, sen araya bir sürü insan koyup hatır gönül geliyorsun buraya. O zaman soramazsın, ‘Neden bu böyle’ diye.

Vaktiyle köylerde kız istenirken, ikram olarak özellikle kızdan ayran isteniyormuş. Yoğurt özemeyi biliyor mu, bilmiyor mu? Ben de dedim ki anama, ‘Ya ana! Bu yoğurdu özeyemeyenler de mi var?’ ‘Var herhalde’ dedi. İş kolay, yoğurt özemeyi öğrenirsin. Kese yoğurdunu içerisinde topaklar bırakmadan ayran kıvamında yapabilmek için bir baktın, kim bu? Filanca. Onla evlenmek istemiyorsan özeyemezsin. Ama yok evlenmek istiyorsun, ne var öğren yoğurt özemeyi. Öyle bir ayran yap ki oğlanın annesi babası ‘Ne kadar güzel ayran yapıyor bu kız, bizim oğlana tam yakışır’ diye düşünsünler. Her şeyin bir sistemi var, kolay bir yöntemi var. Sanat ortamında da belli değerler var, ben ne diyorum? ‘Atölyeme alıcı sokmam’ Ahlaki olarak beni incitiyor, rencide ediyor. Çünkü adam diyor ki, ‘Neden, parasıyla değil mi?’ aslında bunu hiçbir zaman söyleyemezsin. Mümkün değil. Ama herif söylüyor. ‘Küçücük bir sözdür insanı alıkoyar’ derim ben.

‘Alt tarafı resimse, benimkinin üst tarafı da resim’

Nüfuslu bir bey geldi Bandırma’ya, benden resim almak için. Kolundan tutup atölyeden attım sonunda. ‘Resim almaya geldim ama çok pahalı’ diyor. Ben de kırmamak için ‘Tamam, ne düşünüyorsunuz siz söyleyin, onu yapalım’ diyorum. Ses çıkmıyor, ben biraz oynama yapıyorum hepsine ‘Pahalı’ diyor. En sonunda ‘Pahalı değil, ne demek’ dedim. ‘Tabi pahalı, alt tarafı resim’ dedi. Gidip kapıyı açtım, ‘Benimkinin üst tarafı da resim’ dedim. Ama herif tak diye geri döndü, ‘Buradan resim almadan gitmem’ dedi ve bir resim alıp öyle gitti.

Karşındaki alıcının elindeki tek silah parası… O parayla eğer bir çok şeyi başarmışsa, insanlara boyun büktürmüşse, onları el pençe divan durdurmuşsa, hep dediği fiyat üzerinden bir anlaşma sağlanmışsa… Bir, iki, beş, on, on dördüncüye geliyor, aldığı yanıt şu: ‘Yok kardeşim! Sen orada dur.’ Ben öyle söylüyorum hep mesela; ‘Paraya ihtiyacım yok ki benim.’ Adamın elindeki tek silahı alıyorum sonra. Nasıl hükmedecek bana? Bitti, o kadar. Aç kalırsam bir inşaat ustasının yanında tuğla taşırım harç kararım. Bu durum sürerse, tuğla dizmeyi de öğrenirim duvar örmeyi de. N’olacak ya? Onunla karnını doyuran, hayatını sürdüren o kadar çok insan var ki! Ben ırgatlıktan geldim, geldiğim yere geri dönerim.

-devam edecek-


Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
4 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Röportajlar

Selahattin Yıldırım ‘Öteki/Ben’ Röportajı

18 Mayıs 2009
Salih Seçkin Sevinç – Artimetre

Selahattin Yıldırım ve Salih Seçkin Sevinç

Selahattin Yıldırım ve Salih Seçkin Sevinç

Selahattin Yıldırım’la Casa Dell’Arte’de açılmış olan ‘Öteki/ Ben’ isimli sergisi vesilesiyle görüştük. Mısır Apartmanı’nda sergiyi izledikten hemen sonra Yıldırım’la sergi izlenimlerimizi palyaştık. Ressam, yaptığı işi çok çalışmanın yetmediği, insanın söyleyecek sözünün de olması gerektiği bir mecra olarak tanımladı. Ve Yıldırım’a bu bakımdan katılmamak elde değil! Gerek işaret ettikleriyle, gerek duruşuyla, sohbet sırasındaki yalın ve sakin tutumu Selahattin Yıldırım’ı akıllarımızda iz bırakan ressamlardan kıldı.

Artimetre: Resimlerinizi inceledik. Selahattin Yıldırım kimdir onu da araştırdık. Sanatçı bir şeyler üretiyor, onun bir sıkıntısı, bir derdi var. Belli bir sosyo-ekonomik düzeye değil de topluma bir şeyler söylüyor değil mi?

Öyle bir yanılsama var aslında. Bütün sanatçılar toplumsal yaşamla, toplumsal meselelerle ilgili bir şeyler üretiyorlar ama sonuçta bunların tüketim yeri ya da onu tüketen insanlar bu problemlerin kaynağında olan insanlar değil. Bu belki madddi durumla, belki eğitimle ilgili bir şey olabilir ama öyle bir gerçeklik var. Ben şimdi insana ait, insana ilişkin, insanın dramına ilişkin, insanlığın yaşadığı şiddete ilişkin bir şeyler yapıyorum. Ama buna en çok maruz kalan insanlar bu işin tüketicileri değil. Böyle bir paradoks var.

Ama bu da sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada böyle. Malesef böyle… Bunu aşmanın da yollarını, yöntemlerini bir şekilde arayıp bulmak gerekiyor. Ama bu iş sadece sanatçının görevi midir diye sorarsanız belli başlı toplumsal kurumların bunları aşağı taşıması gerekir. Benim için bunları koltuğumun altına koyup herkesin görebileceği yerlerde sergi açma şansım yok. Ya da işte İstiklal Caddesi’nde açık alanda sergi açma şansım yok. Ne yapacağım? Özel bir mekanda özel bir galeride bir şekilde bunları sergileyeceğim ve bu işle özel olarak ilginenen, takip eden insanlar gelip görecekler. Aslında bu bir anlamda sanatçının yaptığı işlerin görülebilmesi açısından güzel bir durum değil. Sanat tabana yayılmıyor. Bunu gazeteler yapacak, dergiler, resmi kurumlar, karşılık beklemeyen bir takım kurumlar gerçekleştirecek. Hep öyle denir ya, ‘Halka inmiyorsunuz.’ Ama bu sanatçının yapabileceği bir şey değil. Nasıl halka inebilirim, ne yapabilirim? Kendimce bir sermayem olsa karşılıksız taşırım bir yerlere resimlerimi, dolaştırırım ama bu benim yapabileceğim bir şey değil.

Artimetre: Peki Selahattin Yıldırım nasıl bir geçmişe sahip?Bildiğim kadarıyla Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde eğitim aldınız. Akademik eğitiminizi tamamladıktan sonra…

Ressam olmamın eğitimden ziyade yaşadığım özel tarihle, o süreçle yakından alakası var. Resmi anlamam ve resim tercih etmem ortaokul yıllarına dayanan bir şey… Sevdiğim bir şeydi. Sadece resme değil tüm sanat dallarına karşı çok ilgiydim. Tiyatro yapmak istedim, müzikle uğraştım -bir enstrüman çalıyorum. Sanatın bir çok alanıyla hep iç içe olmaya çalıştım.

Artimetre: Hangi enstrümanı çalıyorsunuz?

Bağlama çalıyorum. Diğer benzer enstrümanlara karşı da bir yatkınlığım var ama bağlama biraz daha yakın geliyor. Dediğim gibi sanatın bir alanıyla uğraşma isteğim hep yoğundu. Üniversiteye girerken böyle bir fırsat çıkınca o nedenle ilk tercihim güzel sanatlar oldu, doğal olarak. Yani hep şey düşünmüşümdür ben, sanatın bir alanına gireyim de diğerleriyle de nasılsa fırsatım oldukça uğraşırım. Resim daha ağır bastığı için resme başladım. Ama her zaman ben sanat üretmek istemişimdir. Sanat üretmek adına, bir devlet memuru olayım, sabah gidip akşam geleyim, yuvam olsun gibi isteklerim olmadı.

Artimetre: Akademiden resim bölümünden mezunlar veriliyor her yıl, ama o insanlar ressam olmuyor. Başka işlerle uğraşıyorlar daha ziyade. Bu başka bir şey…

Evet! Resim gerçekten çok sebat gerektiren bir şey… Resim yapmak çok çileli bir iş…

‘Sadece çalışmak yetmez, söyleyecek sözün olmalı’

Artimetre: Kelleyi vermek gerekiyor tabir-i caizse!

Biraz öyle… Bunun sonuçlarını baştan kabul etmek gerekiyor. Ben okula ilk girdiğimde –hiç unutmam- hocamın söylediği bir söz vardı. ‘Ne yapmak istiyorsun, ressam mı olmak istiyorsun’ diye sordu. ‘Evet hocam ben ressam olacağım’ dedim. ‘Ama şunu bil bu iş çok nankör bir iştir’ demişti hocam: ‘Evet, çok iyi bir ressam da olabilirsin, çok iyi resimler yapıp iyi paralar da kazanabilirsin ama seksen yaşına gelip geriye döndüğünde kendini hiçbir iş yapmamış gibi de hissedebilirsin. Hiçbir şeyin olmayabilir. Ressamlık nankör bir iştir. Bunu bilerek, hala devam etmek istiyorsan et.’ Ben bu riskleri, sürecin ne kadar güç olduğunu bilerek bu işe başladığım için… Çok da çilesini çektik, buz gibi atölyelerde yatarak ederek… On yıl onbeş yıl belki sürünerek en az o kadar çilesini çekmeden sürünmeden bir şey yapma, bir şey olma şansı yok. Bir de tabi, çalışmak, çok fazla çalışmak da yetmiyor. Söyleyecek bir sözünün olması, bir derdinin, takıntının olması gerekiyor. Onla bir yere geliyor sanatınız.

Biz konuya ‘bu noktaya nasıl geliyoruz’ sorusundan geldik. Her kişinin, sadece sanat yapan insanın değil, bir kişisel tarihi var. Kişisel bir geçmişi var. Oluşmuş birikmiş bilinç altında yerleşmiş bir birikimi var. Bunlar süre içinde olgunlaştıkça, bunları doğru ifade etme yetisine kavuştukça onlar da bilince doğru çıkmaya, sana gelmeye başlıyor. Evet, burada yaptıklarım da 20-30 sene önce yapmak istediğim düşündüğüm şeylerdi ama herhalde otuz sene önce bu etkide bu şiddette ifade etmem biraz zordu. Bu bir olgunluk dönemi aslında. Olgunlaştıkça, giderek düşündüğün şeyi de daha iyi anlatmaya çalışıyorsun. Bir de yani mesele sadece bir şeyleri iyi anlatmak değil. Bir de bizim bir çerevemiz var. O resim çerçevesinin de dışına çıkmadan bir hikaye anlatmak basitçe mevzuyu anlatmak bir mesele değil. Bir yandan resim olacak, bir yandan etkili olacak, bir yandan gerçekten bir şey söylüyor olacak… Bu çok komplike bir şey…

Artimetre: Benim de son zamanlarda izlediğim en ‘çarpıcı’ sergilerden bir tanesi. Düşündürüyor. Resimler şunu hissettiriyor: ‘Bu adamın bir derdi var.’

Teşekkür ederim. Kurcalıyorum evet. Yani işte bu da bir mesaj… Contemporary’de bir sergi vermiştim orada da ‘sınırlar’ mevzuunu kurcalamıştım. Ama onu sadece fiziki sınırlar değil, insanın kendi sınırları, bedenin sınırları, aklın sınırları, mantığın sınırları falan gibi bütün bu sınır kavramına göndermeler yapan resimler yapmıştım. Mesela orada bir deli gömleği yaptım. Orda aklın vardığı bir delilik sınırı… Dağlar, dağlara çekilmiş çizgiler vardı. Bu mantığın ötesine geçmiş bir şey… Doğada var olan bir tepeyi ortasından görünmeyen bir çizgiyle bölüyorsun, orası senin burası benim diye… Sen o tarafa geçemiyorsun, ben bu tarafa geçemiyorum. Öyle bir mantıksızlık sınırı…

Artimetre: Ben de internette öyle bir resim görmüştüm. Sizin resminiz. Bir çok katlı pasta resmi vardı. Pastanın büyük dilimi büyükçe kesilmişti…Aşağıdan yukarı kesildikçe dilimler ufalıyor. O da çok etkileyici gerçekten…

Burada da (sergide) bir pasta dilimi var. Yemek masası var. Yine aslında o mantık devam ediyor. Benim kafamdaki şey şudur: İnsana ait, insanın yaşanmışlığına ait, insanlığın dramına ait, sağlam bir bakış açınız varsa, sizin hedef sonuç ilişkisi bağlamında çok da böyle bireysel- kişisel şeylere kafa yormanıza gerek kalmıyor. Aslında bu sergide görünen şeyler pasta resminin sonuçlarıdır.

Artimetre: Öyle görünüyor…

Bir paylaşım savaşının, bir var olma, kendini var etme savaşının sonuçlarıdır bunlar. Bir çıkar savaşıdır bu sonuçları doğuranlar. Şimdi adam gidip  Irak’ta 1.5 milyon kişiyi psikopat olduğu için öldürmüyor, bir pasta için, paylaşım ve çıkar için öldürüyor.

Artimetre: Moiz Bey’e de onu söyledim. Kriz var, kapital sistem sallantıda, hatta çöktüğüne ilişkin fikir bildirenler bile oldu. Bu sergi tam krize özel vurgu yaparmış gibi… Tam üstüne denk geldi.

Yani dramatik…

Artimetre: Serginiz gerçekten izleyicisine tahrik ederek bir şeyler söylüyor. Şimdi bana, George Orwell’n 1984 romanından, oralardan bir şeyler estirdi mesela…

Aslında kitlelerin dramatik yapısı itibariyle Sheakespare’ye kadar gidiyor. İfade biçimi gereği çok güncel göndermeler var ama geçmişe de dönük, ileriye de dönük bir şeyler olduğunu düşünüyorum resimlerimin içinde. Mesela üç maymun mevzu… Hep insan hayatında var olan bir şeydir, otokontrolle ilgili. Ben diyalektik düşünen birisi olarak, bir insanın sadece iradi olarak hiçbir dayatma, bir baskı unsuru olmadan böyle bir konuma gelmesinin bir anlamı olmadığını biliyorum. Bu bir dayatmadır. İnsan haksızlığa neden karşı çıkmaz? Ya bir zarar geleceği için korkar, ya bir yakınına… Ya işini kaybetmekten korktuğu için, ya poziyonunu kaybetmekten korktuğu için susar. Yoksa biraz aklı basan, biraz insani yönü güçlü herkes bir şeylere karşı çıkar. Bir aksilik görür ve dile getirir.

Artimetre: Söyler. Hatta söylemek de en doğal hakkı…

Özellikle bunu söylememek, bu kişinin kendi tercihi değil! Bu, dışardan dayatılmış bir korku, yaratılmış korku imparatorluğunun bir sonucu… İnsanın tepesine vurula vurula oluşmuş bir şey… Aklı başında, vicdanı olan birisi şurada birileri öldürülürken bunu görmemezlikten gelemez. Ama öyle bir noktaya varıyor ki görmemek onun daha çok işine gelmeye başlıyor.

Artimetre: Ve kemikleşiyor da.

Evet, kemikleşiyor ve davranış biçimine dönüşüyor sonra. O yüzden de biraz özellikle “gözüne sokarak dikerek, dikişler atarak efektler yaparak, bu benim istediğim bir şey değil. Benim tercih ettiğim iradi bir şey değil dayatılmış bir şey” onu göstermeye çalıştım. Diğerlerinde ise hep bir şiddet izi var ama.

Artimetre: Nefes alıyor. Ama zorlanıyorlar sanki…

Bir direnme de var.

Artimetre: Bir tür yaşama içgüdüsü…

Belki medyatik bir şey olduğu için de ‘ölüm’, ‘ölüme gönderme’ gibi anlatılmaya çalışılıyor. Ama aslında ben bir direnişi, bir çığlığı göstermeye çalışıyorum. ‘Beyaz’ kullanmamın sebebi de o. Beyaz normalde saflık, duruluk, barışı ifade eden bir renktir.

‘Geberip gideceğiz bir gün, nedir paylaşamadığımız şey?’

Artimetre: Ama genelde ölüm diye yorumlanıyor.

Evet, aslında bir yanıyla ölümü de insanların aklına getirsin istiyorum. Bunca yaşanana bakıp şunu da hatırlatmak istiyorum: ‘Geberip gideceğiz bir gün, nedir bu paylaşamadığımız şey?’ Onu da hatırlatsın, sordursun istiyorum. Beyaz bir bez parçasına sarıyorlar hepimizi. Daha önceki resimlerimde o vardı mesela. Bir kefen bezine sarılmış gibi sargılar vardı. Böyle resimler yapmıştım. Orada direk ölüme bir gönderme vardı. Kireçleşmiş, taşlaşmış figürler vardı. Ama burada mesela daha fazla renk girdi işin içine. İfade girdi yavaş yavaş. Sessiz portrelerden daha fazla sesini çıkartan, hatta sesini yükselten portrelere doğru geldi. O anlamda bunları ben çok fazla ölümle özdeşleştirmek istemiyorum. Yaparken de öyle düşünmedim. Beyazın yarattığı etki belki direk ölümü çağrıştırıyor olabilir. Bizde bir de yanlış bir algı biçimi de var. ‘Bir şeyi yansıtıyorsanız, ona taraftarsınız’ sanılıyor. Hayır, öyle değil! Ama ne yazık ki bu basında da böyledir, edebiyatta da böyledir.

Artimetre: Maalesef, sizi o mecraya “ait” hissettirmek istenir.

Evet! Sen bunu yazıyorsan oraya aitsin. Oysa ki objektif bir iş yapıyoruz diğer yandan da. Ben de bir şey yansıtıyorum. Şiddeti yansıtıyor olmam benim de şiddet taraftarı ya da şiddetin yanında bir adam olduğum anlamına da gelmez. Ama algı var. Ben burada duyuyorum mesela, sergi izlemeye gelenler arasında ‘Herif şizofren galiba’, ‘Herif psikopat galiba’ filan gibi şeyler söyleniyor. Sanki benim burda bir tarafım ve buna güzelleme yapıyorum. Hayır, Burada bunları göstererek karşısında olduğumu anlatmaya çalışıyorum.

Artimetre: Benim şahsi fikrim. Orada (resimde) zengin bir sofra var.  Zenginlik, gösterişli bir sofra. Tabaklar yemeklerle neredeyse bulaşık olmuşlar. Yemeğin ne olduğu da belli değil. Sergideki diğer parçalara gönderme yapıyor. Ama benim görebildiğim ve yorumlayabildiğim de bu. Ama tüm bunların sanatçının şizofren olmasıyla da bir ilgisi yok herhalde.

Ki olabilir de.

Artimetre: Toplumsal bir söz söylüyor. Anlaşılabilir bir şey yani.

Şimdi henüz yaşayan biri olarak anlatma şansım var. Ben olmadığımda malesef bunu birilerinin çok fazla anlatma şansı yok. Şimdi konuşuyoruz, ben anlatıyorum. Yemek masasının sistemi temsil etmesi, pastanın paylaşım savaşını, kapitalizmi temsil etmesi… Yemek masasında yemek olmayışı, aslında bu vahşi kapitalizmi temsil ediyor.

Artimetre: Ama görüntü var.

Sistem, paylaşım savaşları, onun yarattığı sonuçlar… Şiddete maruz kalmış kadın ve erkekler… Topluma ilişkin bir takım unsurların bir araya geldiği bir sergi bu… Başka ne söyleyebilirim?

‘Resim askıya alınıp emekli olduktan sonra çalışılacak bir uğraş değil’

Artimetre: Bence son cümlenizle gayet güzel açıkladınız, serginize dair her şeyi.

Türkiye’de sanatla ilgilenen bir sürü gencimiz var  ve son dönemlerde Türk sanatı gerçekten ses getirmeye başladı. Siz onların henüz başında olduğu bir yolu kat ettiniz, bir ressam olarak sizden sonraki kuşaklara neler önerirsiniz? Kitap mı okusunlar, sergi mi gezsinler, çok mu çalışsınlar?

İçlerinde varsa olur yoksa bu iş öneriyle olabilir bir şey değil. Bu iş çok içsel, çok iradi bir şey… Sonuçlarına katlanma gücü varsa ne ala… Bizde hep şey oluyor, ciddi bir araştırma yapılsa bile güzel sanatlardan dereceyle mezun olanların bir çoğu resim yapmıyor. Neden yapmıyor? Bu bir inanç meselesi… Bir şeyi bitirmek tamamlamak başarmak meselesi değil. Bir şeyi yapabilme isteği… Türkiye’de şartlardan dolayı mezun olduktan sonra ‘Biraz para kazanayım’ gidip ‘Biraz grafik yapayım’, ‘Bir ajansta çalışayım’ derdine düşüyorlar. ‘Biraz param olursa sonra rahat rahat resim yaparım’ gidip ‘Öğretmen olayım’ gibi sıralamalar yapıyorlar. Böyle olduğu zaman o resim yapma sırası hiçbir zaman gelmiyor, gelmez de. Resim 40-50 yaşına kadar askıya alınıp emekli olduktan sonra çalışılabilecek bir şey değil. Dünyanın en büyük yeteneği de olsan yine olmaz. Resim yapmak mesai isteyen bir şey. Bizim canımız yok mu biz de çalışabilirdik, vitray yapardık, iyi paralar kazanırdık. Onu tercih etmediğim için ressamım. Onu tercih edenler hala ‘Biraz daha kazanayım’ derdinde. ‘Bir ajans kurduk, bir tane daha kuralım’ın peşinde yani.

Artimetre: Geçenlerde bir yerlerde okudum. Yurtdışında bir ülkede devlet ressamlara yardım yaptığı için ressamlar artık  üretemez ve farklı eserler ortaya koyamaz olmuşlar. Devlet şimdi yardımı kaldırmak için girişimlere başlamış !

Ben onu Hollanda’da gördüm. Ne zaman gittim ben Hollanda’ya? 98’de galiba… Ben orada kaldım bir süre. Şöyle bir olaya tanıklık ettim. Belediyeler, yardım yapıyorlar ressamlara. Yardım da şu: Her ay tüm sanatçılardan belirledikleri iki adet resmi alıyor. Ödemelerini yapıyor. Bu şekilde insanların ayakta kalmasını sağlamaya çalışıyor. Ancak 98 senesinde bu yardımların kesilmesi konuşuluyordu. Sebep de çok basit, belediyenin ressama atölye olarak kullanması için verdiği eski bir kilise var. Oraya ayda bir kez geliyor. İki tuval koyup şakır şakır boyuyor onu. Belediye gelip resimleri alıyor, adam da parayı alıp bir ay yatıyor. Bu nedenle son 15-20 yıl içerisinde Hollanda resim sanatında bir gelişme kaydedilmediğini fark etmişler. Hollanda’dan uluşlararası piyasaya ressam çıkmıyor. Bunun nedenlerini konuşurken ortaya çıkıyor ki rahata, rehavete alışmışlar. Nasıl olsa paralarını alıyorlar, diye kimse sıkıntıya girip resim yapmıyor. Ve o yardımları kestiler. Sonra hepsi deli gibi dolaşmaya başladı. Çünkü para yok.

‘Üretmemenin bir mazereti yok, zaten tarih de bu mazeretlerle ilgilenmiyor’

Artimetre: Evet, sanatçının geçinebilmesi gerekiyor. Yaşam kaygısıyla sanat üretmek kolay değil ama onsuz da olmuyor. Yaşamak, daha doğrusu üretebilmek için de bir derdinin, sıkıntının olması lazım.

Ben hep söylerim. Bir şey üretmiyor, bir şey yapmıyor olmanın bir mazareti yok. Sanat tarihi de bu mazeretleri yazmıyor. Daha doğrusu insanlık tarihi de bu mazaretleri yazmıyor. Sonuçları ile ilgileniyor. Şimdi sen hiç bir ressamın hayatında şöyle bir şey gördün mü? ‘Karısıyla kavga ettiği için şu dönemler arasında üretemedi.’

Artimetre: Ama böyle dönemler vardır mutlaka. (gülüşmeler)

Ama günümüzde belli tarihler arasında resim yapmamış birinin böyle bir mazareti bulunabiliyor.

Artimetre: Evet, doğru.

Kimse seni dinlemez ki. O yüzden de param yoktu, yerim dardı! Bahaneler unutulacak. Yapmak istiyorsan bir şekilde yapmışsındır, diye bakacak insanlar. Ben mutfakla oda arasındaki koridorda resim yapan insanlar tanıyorum. Yıllarca o arada resim yaptılar. Ve yapıyor da adam. Sorduğun şeye geliyor işte. Karar verecek, ‘Ressam olacağım’ diyecek ve çalışacak. Bu kadar! Üç kağıda kaçmadan, samimiyetle, dürüst bir şekilde çalışacak.

Artimetre: Peki, Contemporary 2008′de vardınız.Casa Dell’Arte’yle nasıl yollarınız kesişti? Nasıl tanıştınız Moiz Bey’le?

TÜYAP’ta tanıştık kendisiyle. Orada bir sergim vardı. Biliyorlardı beni ama özellikle orada çok dikkatlerini çekmiştim. Henüz daha Casa Dell’Arte fikir aşamasındaydı. ‘Böyle bir düşüncemiz var, bizimle çalışmak ister misiniz’ diye sordular. Sonra ben de olumlu yanıt verince kurduk galeriyi ve sözleşmeyi de yaptık. Devam ediyoruz.

Artimetre: E, Hayırlı olsun.

Teşekkür ederim.

Artimetre: Benim soracaklarım bu kadar. Sergi üzerine konuştuk, bu sefer çok da konunun dışına çıkmak istemiyorum. Başka eklemek istediğiniz birşey varsa onları da  dinleyelim sizden.

Aslında söylenecek her şeyi söyledim sanıyorum. Serginin özetini çıkartırsak, insani olan, sıradan her şeyin bir dayatmaya dönüşmesini içeren bir sergi… Bu ‘öpüşme’ resminde de var. Çok normal bir şeyin bir dayatma aracına dönüştürülmesi, şiddetin içselleştirilmesi, şiddetin normal bir şeymiş gibi insan yaşamında yer tutması… Genel anlamda serginin özü bu. Yani şu delilik bile sıradan normal her gün karşımıza çıkan bir şey gibi.

Artimetre: Zaten etken yok. Her şey edilgen. Figürler edilgen…

Evet. Etken yok ve görünenler de edilgen. Bastırılmışlık var. Serginin genelini toparlarsak budur.

Artimetre: Peki çok teşekkür ederiz.

Ben teşekür ederim.


Etiketler:
Kategoriler: Röportajlar, Sergilerden

Ekrem Kahraman Söyleşisi I

13 Mayıs 2009
Ekrem Kahraman'ın Çukurcuma'daki atölyesinden...

Ekrem Kahraman'ın Çukurcuma'daki atölyesinden...

Salih Seçkin Sevinç – Artimetre

Ekrem Kahraman’ın ‘Bulunduğumuz Yer: …’ isimli sergisini gezdikten sonra kendisiyle ARTIMETRE ekibi olarak bir araya geldik. Çukurcuma’daki atölyesinin kapılarını güleryüz ve sevecenlikle bizlere açan ressam Kahraman, bizlerle iki buçuk saat süren keyifli bir sohbete imza attı. Kendisiyle sanattan sinemaya, politikaya, dünyanın ekonomik dengelerine varan geniş bir yelpaze üzerinde pek çok şey konuştuk. Bu keyifli saatleri ARTİMETRE kanalıyla sizlere bölümler halinde sunmaya çalışacağız. Tabi yerimiz elverdiğince, dilimiz döndüğünce… Ekrem Kahrama’ın yer yer yaşamdan kesitlerle ruha, bedene büründürdüğü söyleşinin okumakta olduğunuz ilk bölümü, yavaş yavaş şekillenen sanat/resim piyasası, sanat tanıtımı ve kültürlerin sanat gelenekleri hakkında ressam Kahraman’ın yorumları ve fikirleriyle renkleniyor.

* * *

Bir adam geldi yanıma, çok etkilenmiş sergimden. Son on yılın en büyük sergisi falan gibilerden konuşuyor. Hatta ben de ‘Bravo sana’ dedim. Otomobil dergisi çıkardığını öğrendikten sonra ‘Sürrealist bir ülke bu. Otomobil dergisi çıkaran adam bu işlerden anlıyor ama sanat ortamındaki bir dergi anlamıyor. Onlar da inşallah otomobilden anlıyordur’ türünden şakalar yaptım. Laf lafı açtı. Hayli sohbet ettik. Ama bu hakikaten gerçek… Çünkü bana göre o sergi, önemli bir sergi… Bakıyorum n’oluyor diye… Bir şey olduğu yok. Oldu dediğimiz şey şu: Zaten o sergi satışı olan bir sergi değil. Geriye bir tek ne kalıyor abi? İşin sanatsal değeri kalıyor, entellektüel boyutu kalıyor. E şimdi bu da herhalde parayla olan bir şey değil.

* * *

Sanat dergisinden şöyle bir tepki aldım, ‘PR’ını iyi yapmadınız hocam.’ ‘Pr ne’ dedim. ‘Hocam biliyorsunuz’ yanıtını verdi. Hatta ben de ‘Biliyorum ama bunun PR’la ne ilgisi var’ dedim, biraz marjinal davrandım. Ben bir sanat dergisinden bahsediyorum, konumuzun PR’la ne ilgisi var? ‘Oturup PR üzerine kitap yazdırma bana. Sanatın PR’la ilgisi hem vardır, hem de hiç yoktur. Çünkü ticari bir kurumdan, ticari bir faaliyetten söz etmiyoruz. Elbette ticari bir yanı var. Sanat eğer parayla yan yana anılır hale gelmiş, hatta sadece parasal değeri konuşulur olmuşsa, zaten o sanatı oturup yargılamak lazım. Problem nerden başlıyor bak. Her şeyin birbirine karıştığı bir dönemde şimdi gelip takılıyoruz bu noktaya.

Artimetre: Peki hocam şimdi, kriz var, Obama geldi gitti. Hepsini geçelim bunların ama bu sürecin kendisi bir değişim değil mi? Kapital sistemin aradığını bulamıyor oluşu… İnsanların emeğe, kendi özlerine döneceğine dair bir his yaratıyor. Bilgi çok fazla, internet kullanımı çok fazla… Kimin eli, kimin cebinde, kim ne yapıyor belli değil. Eskilere dönüş mü olacak? Neticede 1950’lerde İstanbul’un nüfusu 1 milyolardaydı, bugün 20 milyonlar konuşuluyor.

Tabi ki! Şimdi seni dondursak, 100 sene sonra da uyandırsak, sen hala aynı olursun. İddia budur bilimsel olarak. Ama dışındaki dünya değişmeye devam ediyor. Değişme dediğimiz şey birilerinin tekelinde falan değil; ama muhtemel ki birileri onu manipüle edebilir, tetikleyebilir ya da yavaşlatabilir. Bu değişim olacaktır zaten. Sorun, oradaki durumu değerlendirmek sorunu değil bence. Burada olması gereken şey, didaktik anlamdaki bir felsefi bilgi aktarımı, öyle bir değişim hesaplama falan değil. Şimdi sözünü ettiğin şeye gelelim. Obama diye başladın, ben açmadım o konuyu. Obama bir ambalaj bana sorarsan. Değişim kavramı da bir ambalaj… Sonuçta ambalaj gerekli mi? 20. yy’da gerekli oldu bu. 21. yy’da daha çok gerekecek belki. Sen diyorsun ki, ‘İlerde olmayacak’, tekrar eski değerlere dönülsün istiyorsun. Ben ‘eski değerler’ demiyorum, ‘sahici değerler’ lafını tercih ediyorum. Mesela ‘insanilik’ bir sahici değerdir, hangi çağda, hangi dönemde olursa olsun. Aksine insani davranışın kalmadığı yerde bile, gün gelip insani değerlerin geri geleceğini kabul etmek lazım. Bu bir değişim değil. Bir mecburiyet… Değişim de bir mecburiyettir. Galiba aradaki sözcükleri ezerek, kendi kendimize boşu boşuna zaman kaybediyoruz, boşu boşuna zihin kirliliği yaratıyoruz. Onun için ben biraz bazı kavramları basma kalıp bulduğumu, bir şekilde büyük bir oyun tezgahlandığını, bu oyunu tezgahlayanın bir büyük uluslararası güç olduğunu söyleyebildiğim gibi, normal piyasa koşullarının işleyişi olduğunu da söyleyebilirim.

PR ne? PR’la ne ilgim var benim? Çok ilgim var; ama bana hiç sorulacak soru değil. Bir sanat dergisi bu son on yılın en iyi sergisi deyip arkasından PR’ı getiriyorsa…

‘Pr, ben çok iyi biliyorum ki, bugün esas olarak son on yılın en iyi sergisi olmayan bir sergiyi de PR kanalıyla öyle gösterebildiğimiz bir araçtır.’ Öyle değil mi?

Artimetre: Doğru evet.

Gerçeğin zeminine gelmemiz lazım. Ben orda durduğumu zannediyorum. Benim kadar hayalperest hiçkimseyi görmedim, yine benim kadar gerçekçi kimseyi de görmedim. Değişim elbette olacak. Artık çağımızda, aklın, bilimin bu kadar hızlı büyüdüğü bir çağda değişim dediğimiz şeyin -yine de- öngörülebilir ama öngörülemez noktalarını iç içe geçirmiş olarak algılamamız gerekiyor. Ama bizden hep denetlenebilir bir olgu gibi algılamamız isteniyor. Mesela entellektüel düzeye geçtiğimiz zaman: ‘Dünya büyük bir değişim içinde.’deniyor. Sen demesen de dünya değişmeye devam ediyor. Böyle bir tespiti yapmana gerek yok ki. Bana 2. cümle olarak ne söylüyorsun o önemli. İşte bu da tasarlanmış değişim… Obama gelmiş diyor ki biz değiştik siz de değişmek zorundasınız. Bizimkiler de diyor ki ‘Evet, biz de değişmek zorundayız.’ Sana Obama’nın mı söylemesi lazım değiştiğini anlamak için. Ben de ona öyle bakıyorum açıkçası. Şimdi benden bir yazı yazmamı istiyorlar. Ben de yazının başlığını koydum. ‘2010 İstanbul Kültür Başkenti: Bir turizm faaliyeti…’ diyorum. Ama ne olarak lanse ediliyor? Kültür ve sanat etkinliği… Tabi ki kültür ve sanat burada sos olarak kullanılıyor.

Artimetre: Aynen öyle…

Asla turizm faaliyeti gibi görmüyorsun. Bunu nereden çıkarıyorsun? 9. İstanbul Bienali’nin ana kavramı neydi? İstanbul’u markalaştırmak…. Bu neye yol açtı biliyor musun? Siverek Belediye Başkanı diyor ki, ‘Siverek’i markalaştırmak zorundayız.’ İyi de sen sucuk yapıyor olsaydın, iyi bir sucuk yapıp onu markalaştırırdın. Sen Siverek’in kalite olarak nesini gösterebilirsin bana? O konuda fikir yok, iddia yok, içerik yok. Ama markalaştıracağım diyor. Bazı galericiler de yapıyor bunu: ‘Sizi tanıtmak istiyoruz.’ Ben de diyorum ki, ‘Ben tanınmak istemiyorum.’ Bu bir tepki… Ben tanınıyorum ya da tanınmıyorum, 80’den beri bu ortamın içindeyim. Onlarca sergi açmışım. Daha ne tanınacağım ki ben?…

‘İstiklal Caddesi’nde rahat dolaşmak istiyorum’

Senin görevin –galericiysen- ‘Sizin resimlerinizin talebi var, biz bunları alacağız, talepkarlara ileteceğiz, siz de kazanacaksınız biz de’ demek… Bu bana çok daha samimi ve sahici geliyor. Oysa o üşenmeden beni tanıtmak için çaba harcıyor. En sonunda diyor ki, ‘Neden tanınmak istemiyorsunuz?’ Gülmeye başlıyorum diyorum ki, ‘İstiklal caddesinde rahat dolaşmak istiyorum.’ ‘Nasıl yani?’ ‘Kızlar saldırıyorlar, elbisemi parçalıyorlar’ diyorum. Sonra da ciddi olduğunu söylüyor. ‘Ben de ciddi söylüyorum’ diyorum. Onun için burada kelimeler, niyetler, anlamlar, değişim anlayışları, yenilik… Artık en yeni şey, en eski şey… Bunu söyleyince, laf salatası mı yapıyorsun, diye tepki gösteriyorlar. Hayır, nedir en eski şey? İnsan ruhu…

O kadar çok sanatçı vardır ki, belki de ortam onları fark edemiyor bile. Galerici, sanat eleştirmeni aslında onu keşfetmeyecek miydi? Amerikan filmlerinde bile vardır bu. Bir plak yapımcısı Manhattan’da yer altında 3. sınıf, karanlık bir yerde nefis sesi olan bir kıza rastlar. Dinler. O gün de oraya sevgilisiyle kavga edip gitmiştir hatta o adam. Sonra kartını verir kıza size bir plak yapalım der. Şimdi kaç tane böyle örnek sayılabilir ki gerçek hayatta? Bu çok ütopik bir şey…

Artimetre: Dediğiniz gibi bugün çok iyi resim yapan biri bir galeri tarafından tanıtılmayacak bile olsa 50 sene sonra 100 sene sonra o eserlerin ortaya çıkacağına, hak ettiği değere ulaşacağına çok inanıyorum. İnsanın, ‘samimi’ olanı algılayacağına inanıyorum.

Söylediğine felsefi anlamda katılıyorum; ancak pratikte böyle bir uygulama yok. ‘masumiyet çağı’ vardır. Tarihte adı konmuş öyle bir çağ yok. Masum olunan dönemler var. İlkçağ’da da Ortaçağ’da da var böyle dönemler. Bu çağlarda esas olarak söylediğin, gelişim sürecine müdahale edilmediyse, kendi iç gelişiminin diyalektiği olarak bu tür bir yansıması oluyor. İçinde bulunduğumuz çağ öyle bir şey ki, bu sürecin içinde gelecekte değerli olabilecek ama şu anda piyasanın içinde bulunmayan sanatçılar olabilir. Ama masumiyet çağındaki gibi asla olamaz. Çünkü o süreçte herkes ışığın peşinden gidiyordu, bugün herkes ışığın peşinden gitmiyor. Bir sürü sahte ışık yakmışlar. Eskiden tek ışık vardı. Başarılı olmaktı, en yeniyi yapmaktı. Eskiden kimse sanatçıdan bir şey talep etmiyordu ki, şimdi bir talep söz konusu… İşletme okuduysan bilirsin, o arz talep meselesini. Kadın çamaşırlarını yıkayacaksa senin ona ne ile yıkayacağına dair bir ürün arz etmen gerek. Ama sanattan söz ediyoruz. Ortada talep edilen durum, gerçek değil. Sonuçta bir piyasa varmış gibi, ama yok ki! Böyle bir piyasa yaratılmaya çalışılıyor. Örneğin, Türk resim piyasası/müzayedesi Sotheby’s’de gündeme geldi.

‘Manipüle değerler sistemi yaratılıyor’

Artimetre: ‘Türkiye İngiltere’yi fethetti’ türünden başlıklar atıldı gazete ve dergilerde.

Evet. Oraya giden bir iki tane İngiliz var, geri kalan hepsi bizim Türkler. Sonra öğreniyoruz ki, bunların hepsi bir şekilde resimlerin fiyatından tutun, PR ve olayı gündeme getirme, bir sanat piyasası oluşturma çabası…

Başka bir müzayede de fark etmez. Benim resmimin bir liste fiyatı var. Ben bir de satılabilir fiyatını biliyorum. Gidip bunu Ekrem Kahraman’ın resmi 100.000 Avro’ya satıldı desek tüm gazeteler de yazsa… Bu nedir? Manipülasyon… Değerler sistemi manipüle ediliyor ve sahte bir değerler sistemi oluşturuluyor. Bu manipüle değerler sistemi içinde var olacak mısın, olmayacak mısın? Mesele bu…

Artimetre: Türkiyede resim koleksiyonu yapan 100 kişi var. Bir de müzayedelerden antik eser toplayan bir kesim var… Pazar küçük olduğu için manipüle edilmeye de müsait bir pazar…

Tüm dünyada bu böyle…

Artimetre: Ben bir sanatsever olarak kendi bütçeme bakıyorum. Ben Ekrem Kahraman’ı severim. Kanvas baskısını alıp asıyorum evime. Birgün mümkün olursa orijinalini de alırım. İnsanlarda bu da yok. Müze gezmeyi bilmeyen bir toplumuz. Daha yeni yeni gündeme geliyor bazı şeyler. Sabancı el attı, Picasso geldi. Öyle bir merak uyandı. Benim ilgim de New York gezisi ile başladı. Metropolitan Müzesi’ne gittim. MoMa’ya gittim. Van Gogh’u gördüm gözlerim doldu. Dönünce ‘Uğraşmalıyım ben bu işle’ dedim. Bizde ilgi uyanabilmesi çok güç, insanlarda ilgi uyandırabilecek etmenler çok yetersiz. Bir etki olmadan sanata ilgi uyanmıyor. Ama yabancı insan sergi izlemeyi biliyor, galeri gezmeyi biliyor. Okullar galerilere götürüyor öğrencileri, resim izlettiriyor onlara. Bizim insanımız daha galeri gezmeyi bilmiyor.

Kimse kusura bakmasın, ama burada ideolojiye geliyor konu. Yabancı insan nereden biliyor bunu? Geleneği var. Rönesans gibi bir süreci yaşamış. Rönesans sonunda bir yığın devrimler yaşanmış. Modernlik denen, modernizm denen bir süreçten geçmiş. O süreç sonunda insan hakları, hukuk, teknoloji, modern yaşama ilişkin kurallar, sekiz saat çalışma süresi, beş iş günü, o beş günün sonunda kişiye özel alanlar nasıl doldurulacak, mutfakta nasıl yemek pişirilecek, o yemeğin yanında hangi şarap içilecek? Tüm bunlarla bir büyük kültür oluşuyor. Bunun için de sanat meselesi bir mutfak kültürü gibi önemsenmiş ve yaşanmış. Bu geleneğin devamı olarak günümüze yansımış. Bizim geleneğimizde böyle bir şey yok. Bizde böyle bir kültürün yerleşebilmesi için devlet politikası olarak uygulanması gerekiyor. Uygulanmadığı için ya da inanılarak uygulanmadığı için de kendi doğal halinde bir geleneksizlik ortaya çıkıyor. Toplumun böyle bir iddiası yok, devletin iddiası yok, kültürümüzün böyle bir iddiası yok.

* * *

Elektrik tahsilatı yapan birisi. İniyor bodrum kata gerekli işlemleri yapıyor. İşini bitirip çıkıyor üst kata. Tak! Geri iniyor. Elektrik sayacının altında tuvaller duruyormuş. Merak etmiş onların ne olduğunu. Bakmış ki üzerinde resimler… Kapıyı çalmış, bir Azeri karşılamış onu. ‘Afedersiniz bunlara baktım ben, nedir bunlar?’ diye sormuş, Azeri de resim olduklarını söylemiş. Elektrikçi bayılmış resimlere, hayranlık içinde ayrılmış oradan ve sonra galerici olmaya karar vermiş. Şimdi hikaye bu değil mi? Sen bir elektrikçisin ve hayatında ilk defa resme rastlıyorsun. Onun ne kadar sanat olduğu da tartışılır, Galerici olmaya karar veriyorsun. Gelmiş bana diyor ki, ‘Hocam size hayranım. Serginizi açmak istiyorum.’

Ben de sordum tabi ki, ‘Bu sanat işini neden yapmak istiyorsun’ diye. Anlattı anlattı ve ona dedim ki ‘Sen git, bu işlerden de uzak dur. Karına sahip çık, çocuklarını okula gönder, okut, iyi yetiştir.’ Sergi açmadım ama devam etti gelip gitmeye. Sonra bir gün telefon etti. Karısı terk etmiş, aileden kalan bir evi varmış, onu satmış. Galericilik yapacağım diye evin satışından gelen parayı da bu işlere harcamış. Garibimin yatacak yeri yok. Ben sana demedim mi karına sahip çık, çocuklarını okut diye. Bu bir trajedidir aslında. Bunlar yaşanacaktır. Bizim toplumumuzda ne yazık ki insanlar sanata rastlantıyla, gönül boşluğuyla, rastladığı şeyin kendisini etkilemesiyle, kapısını açık tuttuğu için, etkilenebildiği için, baştan çıkabildiği için yaklaşıyor. Aile dağılır demeden evi satıp resme yatırıyor, herife bak! Bu hayalperest bir topluluk olduğumuzu gösterir. Ama dikkat et, o adamın arkasında kimse yok! Devlet yok, adamın ekonomisi yok, sermaye yok, bilgi yok. Ve bu adamın karşısına benim gibi insanlar da çıkmaz, doğru yolu gösterecek akıl verecek. Diğerleri de getir paraları al resmi diyor. O da çok seviyorsa veriyor parayı. Getiriyorsun da satabiliyor musun peki? Hayır. Böyle böyle koca evi harcadı. Gidiyor resim kaç para diye soruyor. Resim on lira buna diyorlar ki 20 lira. Bu da hayran ya alıyor resmi. 20 liraya aldığı resmi 10 liraya satıyor. Halbuki 20 liraya aldığın resmi 22 liraya satmalısın ki bir anlamı olsun. Bu kadar da basit.

Biz de altyapı birikim yok. Bizde sanat nerede gelişmiş? Dikkat edin paşa kuşağıdır bizimki. Mühendislik konusunda paşalar ileri gitmiş, sanat konusunda paşalar ileri gitmiş, tıp doktoru dersen doktor binbaşı bilmem ne onlar gelişmiş, neden? Çünkü batıyla ilişkilerimiz askeri düzeyde kurulmuş. Kültürel düzeyde kurulmamış, insani düzeyde kurulmamış. Bizde nasıl olacak? İşte galiba böyle böyle olacak sanırım.

Artimetre: Biraz kafa göz yarılacak yani.

Başka çaresi yok.

Artimetre: Öyle algılanıyor doğru. Benim de asıl mesleğim işletmecilik ( O da neyse). Ama böyle bir yol tercih ettiğim için toplumdan baskı görüyorum. Sizin gibi akıl verenler oluyor bana da yani. Ya oğlum işini yap, boşver “Ne sanatı?” diyenler oluyor.

Ama ben öyle akıl vermem.

Artimetre: Bana akıl vermediğiniz dikkatimi çekti zaten. (gülüşmeler) Aslında bu bir röportaj gibi olmadı. Biz röportaj olacak diye gelmiştik ama. Güzel bir sohbet oldu, bizde onu derleriz artık. Arşivlik bir şey olur.

Ben de sohbeti tercih ederim zaten.

>>>>>Söyleşinin Devamı İçin Tıklayın >>>>>


Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
3 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Röportajlar

Casa Dell’Arte CEO’su Moiz Zilberman ile Söyleşi II

04 Mayıs 2009
Casa Dell'Arte - Moiz Zilberman

Casa Dell'Arte - Moiz Zilberman

Artimetre: İşte bu yüzden, galerinin Beyoğlu’nda olması çok iyi.

Moiz Zilberman: Doğru söylüyorsunuz. Gençler buraya çok geliyor. Binada ayrıca gezilecek çok yer ver. Cafe var, restoran var, tiyatro var. Burası artık bir galeriler mekanı olarak tanındı. En çok hoşuma giden de bazen akademilerden çocuklar geliyorlar ve izin alarak fotoğraf çekiyorlar, notlar alıyorlar.

Artimetre: Açık, kullanılır kamuya yönelik bir mekan sonuçta… Peki, “Sanat Yönetimi” dediniz. Bu alanda gerçekten Türkiye’de yeni bir tanım ama ehil kişiler tarafından yapılınca gerçekten bir boşluğu dolduracağını düşünüyoruz. Neticede ülkemizde gerçek manada sanat profesyonelleri yetiştirilmiyor, sanatçılar var ama bunları pazarlayacak, tanıtacak yurt dışında sergiler organize edebilecek gençlere ihtiyaç var. Casa Dell Arte’yi ve yaptığınız işleri de yakından takip ediyoruz. Dolayısı ile de sizin de bu alanda Türkiye’de bazı ilklerin öncüsü olmanız gözümüzden kaçmıyor.

Moiz Zilberman: Teşekkürler. Şöyle söyleyebilirim, Türkiye’de iş adamları tarafından galeriler kuruldu ve halen o tür olanları da var. Fakat iş adamları tarafından kurulan galeriler genelde şöyle karşılandı: “İş adamları eşlerine vakit geçirsinler diye galeriler açtı.” Bu şekilde gerçekten çok galeri ortaya çıktı ve bir iki sezon sonra da ortadan kalktılar. Tabii yararlı değil zararlı oldular ama doğru olarak yapılan işler de oldu elbette. Bir sürü hataya rağmen…

Türkiye’nin öyle ya da böyle bir galericilik deneyimi ve bir birikimi var. Çok emek vermiş büyüklerimiz var. Onların da hakkını vermek lazım. Mevcut koşullar içerisinde yapılabilecek olanın en iyisini yaptılar. Ancak şurda bir şeyin altını çizmek lazım. Türkiye’de Çağdaş Sanat varsa – ki ben dünya’nın her yerinde sanatla ilgili olan şeyleri görmeye çalışan biri olarak söylüyorum.- 1950’li yıllar sonrası için özellikle belirtebilirim, Türkiye’nin ortalama plastik sanatlardaki kalite çizgisi batının veya dünya’nın herhangi bir ülkesi ile çok rahatlıkla karşılaştırılabilecek kadar iyidir. Bu seviyeye gelmiş bir sanat varsa, galericilerin bunda büyük katkısı var. Evet, hatalar da yapılmıştır. Ama galericiler, daha da genişleterek söyleyelim Sanat Tacirleri olmasaydı bugün Türkiye’de Çağdaş Sanat diye birşey olmazdı. Bu gerçeği teslim edelim.

Türkiye’de çok hızlı bir değişim var ve sanat ortamının da buna ayak uydurmaması söz konusu değil. Buna direnişler var ama sadece sanat için söylemiyorum “Her şey aynı kalsın – değişmesin hep aynı insanlar bu işi yapsın!”demek gericiliktir ve bunlar tarihe gömülüp gideceklerdir. Türkiye değişiyor, dünya değişiyor, sanat ortamı da değişecek. “Sanat Yönetimi” diye bir kavram da çıkacak. Demin sizin de belirttiğiniz gibi sektörde yetişen kişiler olmadığı gibi benim de yeni öğrendiğim bir şey oldu ve gerçekten şaşırdım: Türkiye’de kuratörlük eğitimi veren bir kurum yokmuş.

Artimetre: Bu konuda da boşluk olduğu için biri kalkıp bir sergi düzenliyor ve ben kuratörüm diyor. Kendini kuratörüm diye tanımlıyor. Bizdeki algısı ile batıdaki algısını bahsetmeye bile gerek yok.

Moiz Zilberman: … ve kendilerini de kuratör diye yazarak takdim ediyorlar. Belki aşırı bir benzetme olacak ama tıp diploması olmayan birinin doktorum demesine benziyor bu.

Artimetre: Sotheby’s Çağdaş Türk Sanatı Müzayedesi için neler söyleyeceksiniz?

Moiz Zilberman: Çok büyütüldü. Sanki Çağdaş Türk Sanatı’nın müzesi açılacakmış gibi. Bu normal bir ticari olay. Dünya’nın her yerinde Sotheby’s müzayede evi olarak her yıl yüzlerce müzayede yapılıyor. Tamam, bu bizim için önemli bir şey. Benim gibi 20 yıldır Londra’ya gidip müzayedeleri izleyen biri için orada bu sefer Çağdaş Türk Eserlerini görmek çok hoş bir olay. Hepimiz duygulandık ve başarılı da geçti. Ama kopan fırtınaya bakacak olursanız çok abartıldı. Bugün Mustafa Özel’in eseri kondu, yarın başka birinin eseri konur.

Müzayedeye toplam 73 eser alındı. Doğru temsil konusu eleştirildi tabi. Ama toplam 73 eserle Modern ve Çağdaş Türk Sanatının zaten temsil edilmesine olanak yok. 1950 sonrasından her sene bir eser koyacak olsanız zaten 60 eser yapar. Bir de bu kadar büyütülecek bir şeyde değil, ama hoş birşey ve benim de desteklediğim birşey.

Bence eleştirilecek bir tek yönü var. Bu müzayede evinin yöneticileri biraz fazla konuştu. Hangi sanatçı daha çok para yapacak, “hangi sanatçı çok satacak, hangi sanatçı doğru değildir, hangi dönem eksiktir.” Bu müzayede evi yöneticilerinin konuşacağı bir konu değildir. Bu yanlıştır. Hatta ben kendim de aradım ve yanlış şeyler yaptıklarını da söyledim. Yok biz öyle söylemedik ama gazetelerde yanlış çıktı dediler. O zaman tekzip etseydiniz dedim. Eğer bunlar söylendiyse, ben kendi kulağımla duymadım ama bu büyük hata. Müzayede yöneticisi objektif olmak zorunda. Bazı sanatçılar lehine veya aleyhine konuştularsa bu ciddi bir hata hemde. Bunun altını çizerek eleştiriyorum.

Ama sonuçta böyle bir müzayede yapılması iyidir. Mart 2010’da şimdi tekrar yapılacak. Ekonomik kriz biraz toparlarsa daha geniş bir müzayede olacak, daha farklı kriterlerle daha farklı eserler toplayacaklar ama unutmayın ki bunlar bir müzayede evi ve satmak için eser alıyorlar.

Artimetre: Peki ekonomik kriz? Bu henüz ismini tam koyamadığımız değişimin tetikleyicisi mi?

Moiz Zilberman: Ekonomik kriz var ama insanlarda para da var. Ancak hiçbirşey krizden önceki gibi olmayacak artık. Dünya finans ekonomisi yaratılmış enstrümanların çokça çoğaltılmasıyla ve çok fazla ticarete konu olmasıyla, aynı kağıdın yirmi kere büyütülerek satılmasıyla; yani bir takım geometrik oyunlarla bir sanal büyüme yaşadı. Bu tamamen finansal bir büyümeydi ve bu finansal büyüme belirli gelirler yarattı. Yarattığı gelirler reel ekonomiye de yansıdı. Dolayısı ile reel ekonomideki büyümenin de etkenlerinden biri haline geldi. Bugün geriye baktığınız zaman bütün iktisatçılar evet bir köpük vardı ve o köpüğün alınması lazımdı diyor. Ancak krizden önce, benim bildiğim kadarıyla Rubini dışında kimse bunu demedi. Evet değişim olacak ama ben dünya ekonomisinin temel değerlerinin kökünden değişeceğini zannetmiyorum. Bu kapitalist bir düzendir neticede ve öngörüldüğü gibi krizlerle yaşayan bir düzendir. Bu da çok büyük bir krizdir ama aşılacaktır.

Artimetre: İsviçre UBS Art Banking bölümünün de kapatıldığını duyduk.

Moiz Zilberman: Evet, dün itibari ile UBS Art Banking bölümü tamamen kapatıldı. Ama kesin olan bir şey varsa bu kriz sonrasında kültürel globalizmin olumlu anlamda artacağıdır. Çünkü insanlık tarihine bakacak olursanız da her bunalım, savaş ve krizden sonra sanat patlamıştır. Bu tabiki olumlu anlamda. Yeni akımlar çıkmıştır. Bugün konstrüktivizim bana bir şey ifade etmeyebilir. Ama nereden çıktığına bakacak olursak mutlaka arkasında tarihsel bir gerçek ve dayanak vardır. Dolayısı ile bu krizin sanata kazanımları olacağını düşünüyorum.

Peki, şu anda da kriz etkilemiyor mu? Etkiliyor. Birincisi para anlamında etkiliyor. Gelir azaldı. İkincisi psikolojik anlamda etkiliyor. İnsanlar paraları olsa da harcamıyorlar. Şu anda sanat eseri almanın sırası değil diyorlar. Bu et değil ekmek değil hani, onsuz da yaşanır deniyor. Buna da saygı duyuyoruz çünkü insanların gelecek ve iş endişeleri var şu anda. Türkiye’de orta sınıf zaten yok. Varsa da olanların sanat eseri alacak durumları yok. Bu kriz de varlıklıların krizi olarak ortaya çıktı esasen. Yani bu krizden ilk olarak parası olanlar yandı. İşte o insanlar esasen sanat eseri alıcıları ve bu krizin de onlar üzerinde çok büyük bir etkisi oldu.

Artimetre: Biraz da sizden bahsedelim. Koleksiyoner olduğunuzu da biliyoruz. Nasıl başladınız koleksiyon yapmaya?

Moiz Zilberman: Benim babam ressamdı. Ben doğduğum gün resime gözümü açtım fakat benim çöpten adam çizecek yeteneğim yok. Bu müzikte de aynı şekilde. Çok seven ve iyi dinleyen bir insanım ama nota basamam. Dinlerken ise tek bir mezurda tek bir notayı bile yakalarım. Fakat ben kendim yapamam.

Bundan 20 yıl öncesine kadar sanat eseri toplamak aklımın ucundan geçmiyordu. Ama gezmeye gittiğim yerlerde müzeleri dolaşmayı severdim. Yine de o yıllarda koleksiyonerlik diye bir şey planımda –hayat gayemde- yoktu. Birgün bir tanıdığımın ricası ile bir müzayedeye katılıp ona bir harita aldım. Bir eski İstanbul haritası. Orada da benim hoşuma gitti. Aynalı bir hat aldım. Bir şey ifade etmiyordu ama sadece görsel olarak hoşuma gitti. Ancak incelemeci ve meraklı bir insanım. Okumaya başladım. Okudukça merakım iyice arttı ve müzayedelere gidip gelmeye başladım. Bu işle ilgili bir çevre edindim. Bu iş biraz sosyal birşeydir. Sosyal bir çevre ediniyorsunuz. Bugün benim kişisel çevremin çok önemli bir bölümü sanat çevresidir. Hatta bu çevre halen gittikçe de çoğalıyor. Yurtdışında da öyle… Ben yurtdışına yaptığım seyahatların büyük bir kısmını sergilere göre, sanat fuarlarına göre ayarlar oldum. Bu iş hayatım haline geldi. Yani bir hobi değil artık benim için. Yaşamın kendisi oldu.

Artimetre: Tamamen sosyal bir iş yani…

Moiz Zilberman: Tabi, tabi.. Resim almanın da, yapmanında, satmanın da sosyal bir tarafı vardır. İnsanlar elbette kendileri gibi insanlarla birarada olmaktan hoşlanırlar. Bu doğal birşey. Bir koleksiyonerin koleksiyon yapmasındaki zevkinin yarısı anlayan birisine koleksiyonlarını göstermektir. Ben çok zevk alırım. Çok az kişiye gösteriyorum ama çok zevk alıyorum. Bu da işin sosyal yanı. Ayıp da değil, övünüyorum. Bundan birkaç hafta önce Mehmet Güleryüz bizim evdeydi. Bir sanatçının sanat eserleri önünde bu kadar saygıyla ve merakla baktığını ben ilk kez gördüm. Bizim evde bütün eserleri tek tek saatlerce -4 saat- gezdik. Takdirlerini ve eleştirilerini iletti. Bir koleksiyoner için bundan daha büyük zevk olamaz.

Artimetre: İlerki projeleriniz nasıl? Bugüne kadar hep figüratif ağırlıklı gördük sergilerinizi, bundan sonra da öyle mi olacak?

Moiz Zilberman: Bizim çizgimiz güncele bakan çağdaş bir açılımla genişleyecek. Altını çiziyorum. Değişecek demiyorum. Genişleyecek diyorum. Ben birgün figüratif ertesi gün bambaşka bir tarzda sergi açan galerileri sevmiyorum. Batıda da örneklerine rastlamıyorum. Bu yanlış bence ve Türkiye’de de çok fazla maalesef. Bizim bir çizgimiz var ve onda devam edeceğiz. Sadece soyut olan, figürün hiçbirşekilde barınmadığı eserleri kendi dışımızda tutacağız. Onları da başkaları yapsın. Neticede birileri de o tarz resimleri portföylerine alacaklar.

Sanatçılarımıza kullanacakları materyal konusunda hiçbir sınır getirmiyoruz. Tuvalle de sınırlandırmıyoruz. Arkadaşlarımız tuval yerine bambaşka bir proje ile de gelseler hiçbir şekilde olmaz demiyoruz. Derseniz ki; “Tek başına bir video sergisi açar mısınız?” Açmam. Ama bir serginin konsepti içerisinde yeralıyorsa hiç problem olmaz.

Artimetre: Contemporary Istanbul’da Ergin İnan vardı mesela.

Moiz Zilberman: Evet, İşte Ergin hoca bizim çizgimizin de sınırını gösteriyor. Soyuttur ama figür vardır içinde. Harflerden ibaret bir resim olsa benim için o da makbuldür yani.

Bir de sansür meselesi var. Açıkça yasaları ihlal etmediği sürece burada hiçbir sanatçının eserine sansür uygulanmayacaktır. Ama şiddeti teşvik eden, demokrasi karşıtı mesajlar içeren, ayırımcı birşey de kesinlikle bu galeriye giremez. Şiddeti, ayırımılığı eleştiren herşeyin de başımızın üstünde yeri var. Önümüzdeki dönemlerde bazı sürprizlerimiz var. Göreceksiniz.

Artimetre: Bilginiz vardır. Geçenlerde Kemer’deki heykelleri kaldırılmışlar.

Moiz Zilberman: Kadıköy Belediye başkanı da haber yollamış “Bize gönderin eserleri diye.”

****Gülüşmeler****

Artimetre: Çok teşekkür ederiz. Değerli zamanınızı ayırdığınız için. Çok keyif aldık.

Moiz Zilberman: Ben teşekkür ederim.


Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
1 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Röportajlar

Casa Dell’Arte CEO’su Moiz Zilberman ile Söyleşi I

04 Mayıs 2009

Casa Dell'Arte - Moiz Zilberman

Casa Dell'Arte - Moiz Zilberman

Sergilerini severek izlediğimiz, galericilik anlayışını çok beğendiğimiz ve Türkiye’de sanat piyasası adına gerçekten hem çizgisi hemde duruşu ile çok büyük bir katmadeğer sağladığını düşündüğümüz Casa Dell Arte’nin CEO’su Moiz Zilberman ile görüştük. Sadece sanat konuşuruz diye düşünmüştük ancak Moiz beyin tecrübesi ve bilgisi ile Türkiye ve dünya sanat piyasası, kriz, ekonomi, ilerleyen dönemlerdeki projeler ve bu işe nasıl başladıklarına dair birçok konuda çok geniş ve bir o kadar da keyifli bir sohbet yaptık.

…. ve işte bu güzel sohbetimizi tüm Artimetre izleyicileri ve sanatseverler ile 2 bölüm halinde yazı dizisi olarak paylaşıyoruz.

Artimetre: Türkiye’de sanatın genelde üst dilde bir paylaşımla sunulması, sadece yüksek gelir gruplarının ya da belirli kesimlerin ilgi duyduğu kapalı bir alan olarak algılanması, erişilemez oluşuna dair önyargı… ama aslında sanatın herkes için ve evrensel oluşu… Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?

Moiz Zilberman: Türkiye’de plastik sanatlar maalesef “snobe” edildi. Snobe edildiği için, biz burada kapıdan içeri girmeye korkan çok insan görüyoruz. Kimi galeriler veya sanatçılar bundan hoşlanıyor olabilir ama sonuçta nereye varıldığına bakacak olursanız Türkiye’de gerçek anlamda toplam henüz 100 koleksiyoner bile yok. Koleksiyoner seviyesinde olmasa da sürekli resim alan da ancak 500 kişi vardır. 70 milyonluk bir ülkeden bahsediyoruz. Bu tabii Türkiye’de sanat ekonomisinin çok küçük olmasına yol açıyor ve büyük ölçüde alıcılar tarafından kontrol edilen bir piyasa haline getiriyor.

80 ve 90’lı yıllarda bu piyasaya biraz farklı alıcılar girdi. Kendine toplumda bir yer edinmek isteyen ama kültürel birikimi itibari ile bu yerde olmaması gereken bir takım insanlar hızla edinilen kazançların bir kısmı ile sanat eseri almaya başladılar. Ama daha çok çağdaşları değil de klasik eserler diyebileceğimiz sanat eserlerini müzayedelerden aldılar. Ama bu, geniş anlamında “sosyete”de bir yer edinmeye yönelik birşeydi.

Son bir iki yılda gördüğümüz bir gelişme de bugüne kadar hep klasik eser alan koleksiyonerlerin çağdaş eser almaya başlaması oldu. Bu olumlu bir hava yarattı çünkü yeni eser üretimini teşvik edici birşey… Fakat bazı resim alıcılarının, resimi bir yatırım aracı – bir meta; resim piyasasını da hisse senetleri borsası gibi görmeye başlayıp alımlarını ve satımlarını buna göre yönlendirmeye başlamalarıyla, birtakım problemler ortaya çıktı. Alıcıların çoğu, sanatçıların atölyelerinden resim almaya alıştılar. Sanatçıların hali ile maddi olanaklarının kısıtlı olması nedeniyle de fiyatları genellikle çok düşürerek aldılar. Daha sonra araya galeriler girince – ki bugün dünyada başarılı olan her sanatçının arkasında kuvvetli bir galeri vardır, bu iş başka türlü maalesef olmuyor…-

Artimetre: …..müzik yapan birinin prodüksiyon şirketi olması gibi..

Moiz Zilberman: Evet, gibi. Bu olunca alıcılar direniş göstermeye başladılar. “Galeriden alacağımıza sanatçının atölyesinden alırız” dediler. İşte Türkiye’de çağdaş resim piyasası böyle bir zincirin içinde döndüğü için bir türlü gelişemedi. Daha sonra son yıllarda güçlü galerilerin ortaya çıkması ve yeni sanatçılara destek vermeleri sonucu yeni bir alıcı kitlesi oluşmaya başladı. Bizim de burada yapmak istediğimiz bu 70 ila 100 koleksiyoner ile, 300 ila 500 alıcının dışına çıkmak ve bunları da kapsayan daha geniş bir daireye resim verebilmek.

Artimetre: Yani tekelin elinden çıkarmak.

Moiz Zilberman: Bir nevi öyle. 70 milyonluk bir ülkede 500 kişi resim alıyorsa bu ülkede sanatın gelişmesine imkan yok.

Neticede bir eserin satılması lazım. Bunun bir ekonomisi olması lazım ve sanatçının cebine para girmesi lazım. Benim tanımıma göre sanatçı olmanın önemli kriterlerinden biri de sanatçının sadece yaptığı sanat ile geçinmesidir. Sanatçının bunun için cebine para girmesi lazım. E bu paranın gelişi de nereden olacak? Bağışlarla olmayacak, eserleri satılacak ve/veya eserlerine sponsorlar bulunacak sonuçta. Ve mantıklı fiyatlara satılması lazım ki sanatçının sanatını icra edebilecek bir hayat standardı olsun.

Şuna çok karşıyım. Bizde öyle bir hava var genelde. “Sanatçı kötü şartlarda yaşar, hep üzgündür. Sürekli morali bozuktur. Kötü yer. O zaman daha iyi işler çıkarır.” Kesinlikle yanlış! Sanatçının doğru düzgün bir atölyesi olması lazım. Işık alan bir yerde olması lazım. Güzel ve doğru beslenmesi lazım. İçecekse de doğru dürüst içmesi lazım. O zaman daha iyi sanat gelir ki, her sanat eserinde mutlaka bir dram vardır. O dram olmadan sanat eseri, sanat eseri olmaz. O dram da tabii ki sanatçının çelişkilerinden, sorunlarından, duygusal dalgalanmalarından, insanlarla ve hayatla barışık olmayışından, politik kaygılarından, çektiği sıkınıtlardan ya da sevinçlerinden çıkar. Ama sanat eseri çok basit bir tanımla sanatçının içindeki birikimi dışa vurmasıdır. Bunlar tabii ki olacak ama bunun için de ille de kötü şartlarda yaşayacaklar diye bir şey yok.

Türkiye’de böyle bir şey var. Bir ressam arkadaşımız kendine ev aldığı zaman çevresi bir tuhaf bakmaya başlar. “Aaa, ne oldu buna? Artık resim yapamaz. Ev almış rahatlamış” denir.

(….gülüşmeler…)

Neticede, Türkiye’de öyle ya da böyle bir ekonomik gelişme görülürken bunun yansıması sanat dünyasında gerçekleşmiyorsa yanlış giden bir şeyler var demektir.

Türkiye’ye ve dünya’ya baktığımız zaman kurumlar ve –tabiri yerinde ise piyasa diyelim- gelişiyor ve modern kapitalist ekonominin süreçlerine çok daha uyumlu hale geliyor ama bizim sanat piyasasında hiç böyle bir şey yok. Yıllardır bu iş hep “Sen, ben, bizim oğlan” şeklinde gidiyordu. Şimdi son dönemlerde ileri bakan, vizyonu olan, uluslararası ilişkileri olan ve özellikle gençleri desteklemekten çekinmeyen bir çok galerinin ortaya çıkmasıyla birtakım değişiklikler olmaya başladı. Bizde bunun bir parçası olmaya çalışıyoruz. Hem –belirli bir sanat duruşu çizgisine sahibiz- figürü ön planda tutan fakat ille de realizm ya da hiper-realizm olacak diye de bir yaptırımı olmayan bir duruşumuz var. Daha doğrusu şöyle tanımlamak lazım. Biz tamamen soyut olan sanat eserini kendi çizgimiz dışında bırakıyoruz (Tabii ki bu tür eserlere de saygımız sonsuz.) ve gençlere de mutlaka destek veriyoruz.

Nihayetinde güzel bir galeri yaptık. Resmi gösteren bir galeri yapmaya çalıştık.

Artimetre: Konum açısından da çok güzel..

Moiz Zilberman: Evet. Yerimiz –Mısır Apartmanı, Beyoğlu- konum açısından çok doğru bir yer. Daha da hoş bir yer olmaya doğru gidiyor.

Artimetre: Bir de Bodrum ayağınız var sizin. Orası butik otel şeklinde herhalde… Bir sanat oteli.

Moiz Zilberman: Tabi, zaten biz kurumumuzu . “Sanat Yönetimi” şeklinde adlandırdık. . Bodrumdaki, ortağıma ait otelin ismi de aynı şekilde Casa Dell Arte. Orası önce Yunus bey’in koleksiyonunu sergileyeceği bir büyük ev gibi yapıldı. Daha sonra otel haline geldi ve geçen sene Yunus bey yandaki oteli de satın alıp orayı da birleştirdi. Şimdi her iki otelde hakikaten Çağdaş Türk Sanatı’nın birer müzesi gibi. İlk otel tamamen koleksiyonlardan ibaret eserleri sergiliyor. Yeni yerde ise satışa sunduğumuz eserlerin olduğu yani bizim sanatçılarımızın eserleri sergileniyor. Orası Casa Dell Arte’nin devamı niteliğinde..

Artimetre: Oradaki müşteri profiliniz nasıl?

Moiz Zilberman: Öncelikle şunu belirteyim, bence Bodrumdaki oteldeki galerimiz dünyanın en güzel galerilerinden biri. Bir havuzumuz var ve onun iki yanı da galeri. Galerinin açılış saati de ilginç. Biz galeriyi güneş batınca açıyoruz ve gece 02:00’a kadar bekliyoruz. Tam Bodrum usülü… Oradaki müşteri profili de çok hoş. Biz bu yaz yaptığımız satışların %40’ını yabancılara yaptık. O açıdan çok sevindiriciydi çünkü yabancıların müşteri sadakati çok yüksek. Bizden bir sanat eseri aldıkları zaman mutlaka tekrar geliyorlar. Arkadaşlarına haber veriyorlar, tanıdıklarına haber veriyorlar ve sergilerimizi orada gezen –eser satın alan ya da almayan- birçok insan sonuçta buraya da geliyor. Yani, beklediğimiz şeyde buydu zaten. Devamlılığı sağlaması ve kurduğumuz uluslararası ilişkileri de pekiştirmesi.

Gene başa döneceğim. Bizim amacımız mevcut müşteri kitlesini yeni alıcıları da ekleyerek büyütmekti ve bu yönde gidiyoruz. Özellikle bazı genç arkadaşlarımızın sergilerinde bazı sanatseverler buradan hayatlarının ilk resimlerini aldılar. Bu çok hoş bir şey. Ben 20 yıldır resim alan bir insanım. Bunun ne anlama geldiğini çok iyi bilirim. Onlar da büyük heyecanlarla aldılar.

Artimete: Bir tutku…

Moiz Zilberman: Evet, bir tutkunun başlangıcı bu. Tabi ilk defa resim alacak insanlar için genç arkadaşlarımızın eserleri ile başlamak daha kolay oluyor.

Bunun yanında tabi daha önceden sanat alışverişi sırasında talihsiz tecrübeler yaşayanlarda olmuş.

(Söyleşinin devamı için tıklayın !)


Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
6 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Röportajlar