Röportajlar

Ergin İnan ‘Casa Dell’Arte’ Röportajı

28 Ağustos 2009

ergin-inan01Ergin İnan’la sohbetimizi Casa Dell Arte’nin sezon kapanış sergisinde yaptık. Ancak bu değerli sohbeti kendi yeni sezonumuzun açılış röportajı olsun ve yeni döneme Ergin İnan hocamız ile başlayalım dedik. Zaten sohbetimiz Ergin İnan’ın sanatı yanı sıra geçen senelerin ve geride bıraktığımız yılın genel bir değerlendirmesini de içeriyor. Keyifle okumanız dileği ile…

Hocam sergiden başlayalım. Bu sergide yaklaşık 50 tane eser var galiba…

Evet üç tane kapıyı da sayarsak toplam 54 tane eser var.

Daha önce de kapıların üzerine resim çalıştığınız olmuştu değil mi?

Evet bu beşinci kapım mesela.

Üzerine resim yaptığınız başka objeler de hatırlıyorum.

Sütunlar var. Bir de kümbetler var. Bu kapılar eski kapılar. Çok eskimiş kapılar. Yüzyıllık varlar.

Hocam bunları nereden buluyorsunuz? Kapıların kendisi başlıbaşına eserler zaten.

Mesela hatırlıyorum. Antikacıları gezerim. Gördüğüm obje ile ilgili şeyler zihnimde zaten belirir. Bir keresinde bir hilye almıştım. Yaptığım resmin tam ortasına koydum onu ve sonrasında okuttum. Binaltıyüz’ü yıllarda Sümbül efendi tarikatından birisinin vefatı üzerine yazılmış bir ölüm ilanıymış. Sonra ben onu Japonya’da Osaka Bienaline göndermiştim. Orada ödül aldı ve orada kaldı.

Kümbetlerde aynı şekilde. Tabi kendi has formları var hepsinin. Bir de ahşaptan yapılmış şapka kalıpları görmüştüm. Onları da almıştım. Hepsinin üzerine resim yaptım. Yazıların çıkışı da böyledir.

Ergin İnan resimlerine ilk bakışta böcekler, el yazmaları, renklerin kuvvetli kozmik coşkusu ve figürler dikkatimizi çekiyor.

Bunlar dış görünüş tabi… İşin bir de manevi tarafı var. Maneviyatınız geniş olursa oradan gelenler de önemli. Kendi başınıza kalabildiğiniz zaman düşünüyorsunuz. Oralarda dolaşırken bir böcekle karşılaşıyorsunuz, herhangi bir obje ile de karşılaşabiliyorsunuz. Sonra herhangi bir form ilginizi çekiyor. Bütün bunları kendi benliğinizde maneviyatınız içerisinde buluyor ve sonra bunları dışa vuruyorsunuz. Zaman zaman sözcükler de ifadelerin yerini alıyor. Sözcüklerle ifade edemediğimiz zamanlar böyle böcekler alıyor yerini…
-Gülüşmeler-

Şimdi resimle olan serüveniniz kaçıncı senesinde ?

Ben güzel sanatlara 1964 senesinde girdim. Son senemde ilk sergimi açtım.1968 senesiydi. O da Türk-Alman kültür merkezindeydi. 1968 senesinden bu yana düşünecek olursak 41 sene yapıyor.

Geçenlerde İstanbul Modern’i gezdik. Biliyorsunuz yeni bir sergi yaptılar. Sizinde bir eseriniz vardı. Açıkçası ben eski dönemlerdeki resimlerinizi de çok merak ediyorum. Mesela 1968 senesindeki serginizide böcekler var mıydı?

Hayır yoktu. 1969 senesinde başladım. Bir sene sonrasında yani… – Gülüşmeler- 1968 senesinde böyle ekpresyonist, bağıran çağıran, dışavuran figür anlatımları vardı. Daha çok siyah – beyaz ve ilginç çalışmalardı. O resimlerin hepsi bende duruyor. O dönemden bu döneme kadar saklıyorum onları. Sonra 1969 senesinde İngilizce, Almanca mektuplar yazıyordum. Bir profesör yardımcısı vardı. Kelimelerle ifade edemediklerimin yerine bir iki böcek resmi karalayarak gönderdim. İşte böyle başladı böcekler…

Yine İstanbul Modern’de birde otoportrenizi gördük. Bu resimde yine bir tane sevgili böceğiniz de öpüyordu sizi… –Gülüşmeler- Hocam peki resmi geçelim.  Geçebilirsek tabi. Ergin İnan resim dışında ne yapar? Nasıl vakit geçirir?

Ergin İnan resim dışında kendi halinde yaşar. –Gülüşmeler- Ailemle, çocuklarımla olurum. Arkadaşlarımla yemeyi içmeyi severim. Onun dışında atölyemde vakit geçiririm. Atölyem hemen evimin altı. Onun için hep ailemle birlikteyim diyebilirim. Okul haricinde genelde dışarı pek çıkmam. Birkaç önemli sergi olursa da onları ziyaret ederim. Zaman zaman yurt dışına çıkarım. Burada bulamadığım birtakım materyalleri alırım oralardan. Tabi ki oraya gidince müzeler ve sergileri gezerim. Yine sanat çemberi içerisindeyim yani.

Casa Dell Arte ile ilk kez sizi Contemporary Istanbul 2008’de birlikte gördük.

Evet. O eserler… Bunlar Berlin’de gösterdiğim “Rumi” isimli serinin devamıydı. Orada da dokuz tane uzun büyük çalışmalarımı sergiledim. İçindeki alıntıların hepsi tabi Mesneviden, rubailerden ya da Divan-ı Kebir’den…

Herkes Mesnevi’yi bilir anlatır da Divan biraz ikinci planda mı kalıyor acaba?

Mesnevi daha anlatıma dönük ve daha şiirseldir. Divan daha tekniktir ve yorumu tabi daha zordur. Mesnevi, Mevlana ile daha özdeşleşmiş bir durumda…
ergin-inan02Peki Ergin İnan şu an Dünya ve Türk Çağdaş Sanatını nasıl görüyor?

Almanya’da iki senem geçti. Neticede batı resminin içinden geldim. Tabi özümsemek ve dışa bakmak ayrı birşey; özümsemek ve yeni bir dil yaratmak ayrı birşey. Bazı sanatçılar varki mesela Leonardo’dan başlayayım. Rembrandt, Goya ve son dönemlerden Francis Bacon; bunların hepsi aynı dünyada kendi içsellikleri ile farklı diller ortaya çıkarmışlardır. Bizim sanatımızda da kendi gelenek ve değerlerimizden sanatçı kendi içselliği ile farklı bir üsluba ulaşırsa aslında yabancı sanatçılarında yaşadığı sürecin aynısını yaşamış oluyor.

Kendi tarihi ve yaşadığı toprakları ve bu havzanın oluşturduğu birikimi iyi etüd eden ve bunu batı etkilenimi ile de kaynaştırarak geleceğe taşıyacak olan sanatçıların mutlaka sanat tarihi sahnesinde önemli yere sahip olacağına inanıyorum… Doğrudan batıyı örnek alıp öğrendiğini bir felsefi birikimi veya tabanı olmadan kopyalayanlara nazaran bu etüdleri yapmış sanatçılarımızın tarih sahnesinde daha çok şansı varmış gibi geliyor.

Birşey içtenlikle ve manevi dünyanız açıkken yapılıyorsa güzel oluyor. Kendi dünyanıza dönüp içe bakabiliyorsanız (işte o dünya çok önemli) birşeyler yapabiliyorsunuz. Ama dışa dönüp birşeyler yapayım derseniz o zor.

Hocam soyut resim nedir? Yani içselliğimde böyle çizikler, renkler gördüm bunu tuvale kağıda aktarayım diyebilir adam. Formu tanımadan, klasik fırça nedir bilmeden herkes ben soyut yapıyorum diyebilir ve işin kolayına kaçabilir değil mi?

Şimdi ben okulda kredisini tamamlamak isteyen hiç resim bilmeyen öğrencilerime ne yapıyorum? Onları soyut resimle tanıştırıyorum. Soyutta boyayı ister fırlatacaksın, ister boyayı tuvale koyup spatül ya da fırça ile dağıtacaksın. İşte ekspresyonist soyut. Orada o resmi yaparken siz varsınız çünkü. Ama işte birde fırçayı çekerken birikim ve içselliği koymak var oraya.

Çağdaş sanat son beş senedir aldı başını gitti. Yükseldi. Dijital Ortama kaydı. Fotoğraf iyice söz sahibi olmaya başladı. Yerleştirmeler sonra…Bu bir enflasyon oldu. Biraz karışmadı mı?

Evet, bu tip işlerin konsept olması gerekiyor. Zaman zaman sanatçılar bu konseptleri doğru oturtamadıkları için bu tip çalışmalar ütopik oldular. Tabi bunların yanında bu konsepti doğru uygulayanlar ve verdiği konsepti yaşattıran ve hissettiren sanatçılarda oldu.

Birde kriz öncesinde gerek Sothebey’s, Christie’s müzayedelerinde gerekse diğer sanat satışı yapılan alanlarda fiyatlarda altın çağını yaşadı. Birde hiç tanımadığımız ama bu finans kapitalin bizlere hediyesi olan ve rekor fiyatlara imzalar atan oyuncular çıktı: Damien Hirst ve Jeff Koons gibi…

Evet çok eleştirildiler aynı zamanda. Ama bu eleştiriler daha çok onları var etti ve çok meşhur etti. Ne yapsalar para eder oldu.

Damien Hirst büyük tablolar yaptı. Tabloların üzerine kelebekler koydu. Ölüm teması ve yaşamın canlılığını ve güzelliğini birarada işlemiş oldu. Buraya kadar güzel. Bununla birlikte bu tabloların tanesi 2 milyon dolardan sattı. Bunlardan yüztane yaptı. Yani birbirinin aynısı yüz ayrı eser. Tamda bu dönemde eleştirmenler sanat eserinin çoğaltılmasının o eserin değerini düşürmeyeceğini bilakis arttıracağını söylemeye başladılar. Yani kriz öncesi finans kapitalin yarattığı hayali enstrümanlar bu işin manipülasyonu için de iyi bir ortam hazırlamış oldu. Nasıl olsa para var. Herbirini çoğaltıp orjinal gibi satalım dediler.

Birtakım çevreler değerlerini yükseltmek istediler. Eserlerin piyasasını yükselltiler ve zemin hazırladılar. İşte Hirst’de birazcık zengin oldu. – Gülüşmeler –

Şimdi tepetaklak düşüşteler ama.

Dönem dönem olur böyle. Bir ara neo-ekspresyonistler çok güçlü fiyatlarla geldiler. Ortalığı darmadağın ettiler. Sanat mekanizması bu, böyle işliyor.

Bir de Jeff Koons var hocam. Onu da atlamayalım.

Evet geçenlerde bir sergisi vardı. Balon yapıyor. – Gülüşmeler- Renkli renkli, insanın içini okşayıcı objeler.

Yumurta da yapıyor. Jelatinle paketleyip iki milyon pounda satıyordu. Yani 4 milyon dolara yakın bir meblağ. Tabi bütün bunların hepsi belkide krizin de geliyor olduğunun bir göstergesiydi.

Evet. Bir balon yaptılar. Ondan sonra patladı balon.

Christie’s ve Sothebey’s geçen sene yaptıkları ciroların 1/4’ünü dahi yapamıyorlar şimdi.

O yüzden yeni pazarlar arıyorlar. Dubai’ye kaydılar şimdi. Araplara sanatı sevdirmeye çalışıyorlar ama biraz zor olacak. – Gülüşmeler –

Peki çağdaş bir sanat eserinin milyonlarca dolar yada pound ederi olması normal mi acaba?

Bir Leonardo, Rembrandt, Goya olsa normal olur tabii. Hatta paha biçilemez.

Peki hocam ressam olmak isteyen (Resim okumak değil…) gençlere, çocuklara neler söylemek istersiniz.

İşte burası önemli. Sanat çocukla, çocuklukta başlıyor ancak okul çağı başladığı zaman bir Matematik ya da Türkçe ya da Geometri gibi değer görmüyor. Bunların dışında tutuluyor ve öyle algılanıyor. Resim ve müzik hep en son planda kalıyor. Bu derslerin diğer dersler yanında ağırlığı o kadar az ki; öyleyken hatta bu ders saatleri dahi yok edilmeye çalışılıyor. Bence bu iş birlikte yürütülmeli. Matematik olsun sanat olsun hepsi birarada yürüyecek hale getirilmeli ve eğlenceli olmalıdır ki değerler daha rahat ortaya çıksınlar.

Hocam sizleri çok seviyoruz. Türkiye’de parmakla gösterilecek sayılı sanatçılarımızdan birisisiniz. Elinize, gönlünüze, içselliğinize sağlık. Sohbet için de çok teşekkür ederiz.


Etiketler:
Kategoriler: Röportajlar

Mustafa Günen ‘Ab-ı Ru’ Resim Sergisi Röportajı

23 Temmuz 2009

Mustafa Günen

Mustafa Günen

Mustafa Günen’le Ekavart Galeri’de, 5- 23 Mayıs tarihleri arasında sergilenen ‘Ab-ı Ru’ adlı resim sergisinin ardından görüştük. Kendisi bize New York, İstanbul, Ankara üçgeninde ilerleyen resim kariyerine dair detayları anlattı.

Artimetre: İlk olarak şunu sormak istiyorum, sergiyi gezerken de ilk aklıma düşen bu oldu. Ankara’da yaşıyorsunuz. Su birikintileri dışında ‘su’ görülemeyen bir şehirde deniz resmetme fikri, hissi nasıl doğdu?

Öyle demeyin.(gülüyoruz karşılıklı) Su var, olmaz olur mu? Ben bir su birikintisi gördüğümde bile onu hemen bir resim kompozisyonuna dönüştürüyorum hayalimde. International Art Magazine’de de yayınlandı. Bir resmim vardı, hikayesini onlara anlattım. Kolorado Kanyonu… Bu kanyonun kayalıkları altına ben bir deniz resmettim. Gerçi kayalıklar deniz kayalıklarına benzemiyor ama ben kayalıklara düşen ışığı çok beğendim ve resim de çok beğenildi. Ankara’da da öyledir. Yüksek binaların arasından giderken ışığın güzel düştüğü bir yer buluveririm. Ben o anda orayı deniz görürüm.

Artimetre: Nasıl yaşıyorsunuz o halde Ankara’da? Ben suyu çok seviyorum ve Ankara’da yapamıyorum örneğin.

Tamam, katılıyorum. Benim bir takım zorunluluklarım var, o nedenle… Benim Ankara’da anne-babam var, eşimin alesi de. Onların tek dayanakları biz olduğumuz için… Mesela ben geçen yıl, iki ay kadar New York’ta kaldım. Annem iki ay boyunca ağlamış.

Artimetre: Aman…

Bir şey yapamıyorsunuz. Onları da fazla üzmeden ve kendinizi özletmeden sık seyahat ederek sorunu çözmeye çalışıyorum. Sık sık deniz görmeye kıyı şehirlerine gidiyorum, açık deniz yarışlarını falan izliyorum, denizle ilgili belgesellerin dvd’lerini topluyorum.

Artimetre: Evet…

Özetle, deniz görmeden olmaz. Ancak hiçbir kompozisyonumun dünyanın hiçbir yerinde bir mekanı yok. Buna da özellikle dikkat ediyorum.

‘Gördüğü rengi, boya kararak en çabuk bulacak sayılı ressamlardan biriyim’

Artimetre: Anlıyorum.

Esinleniyorum sadece. Gördüğüm manzarada beğenmediğim bölümleri atıyorum ya da şurada şu olsun deyip eklemeler yapıyorum. Marmaris resimlerim vardır, hep geri planıyla ilgilenmişimdir Marmaris’in, ama şu taraflara bir çam ağacı koysak diyorum ve eklemeler yapıyorum. Kumsalını ona göre yapıyorum.

Artimetre: Biraz da güzel olanı öne çıkarma çabası…

Evet, evet. Bizim gayemiz o, bizler fotoğrafçı değiliz.

Artimetre: Kaç yıldır ressamlık yapıyorsunuz?

36-37 yıldır resim yapıyorum ama yaklaşık 15 yıldır bu işle profesyonel anlamda uğraşıyorum. Benim Ankara’da mobilya atölyelerim vardı ve ancak eşe dosta bir şeyler çizebiliyordum. Mobilya boyaları ile çalışıyordum zaten. Benim ailem bu konuya biraz mesafelidir, dine yatkındır. Benim resim yapmam yasaktı ve haklı olarak geçim endişesi de vardı. İşte ben o nedenle uzun bir süre mobilya üzerine resim yaptım. Mobilya üzerine de selülozik boya dışında bir şey süremezdiniz o zamanlar. O da on dakika geçmeden donar. Ben beş renk kullanıyorum. Sarı, kırmızı, beyaz, mavi, siyah… Başlangıçta parasızlıktandı. Zamanla benim için bir avantaja dönüştü. Mobilya boyarken bu güçlükler nedeniyle ben aynı boyadan defalarca karmak zorunda kaldım. Bu durum zamanla bana çok ciddi bir renk hakimiyeti getirdi. Kafasındaki ya da herhangi bir nesne üzerindeki rengi, boya kararak en çabuk bulacak sayılı ressamlardan biriyimdir.

‘Dikkat edin dijital baskı olabilir bu resimler!’

Benim resimlerime dikkatli bakın, baskı gibidir. Bir yapılmış olmamış bir daha bir daha… Bunu göremezsiniz. Hareketli görüntülerim de vardır, onları da merak edenlere veriyorum. 2000 yılında İstanbul’da bir Fransız ressam ‘Dünyanın hiçbir yerinde bir ressam yağlıboya ile ışığı bu şekilde veremez, dikkat edin dijital baskı olabilir bu adamın resimleri’ dedi. Ben bunun sıkıntısını üç sene çektim. Tüyap’ta bir sergi açtım, benzer şeyler söylendi. Adam geliyor bakıyor ve öylesine bir yorumda bulunuyor. Ben -kibir yapıyorum sanılmasın ama dışardan gelen yorumlar da bu yönde, sanatsal realite açısından söylüyorum- ışığı en iyi kullanan sayılı ressamlardanım. Zorluğu da şurada bulgur tanesinin yarısı kadar renkleri kararak yapıyorum ben bu resimleri. Mutfakta yemek yapmaya benzetiyorum kendi işimi. Hatta bu sergimin adı ‘Bu resimleri ben yaptım’ olacaktı ama Christy’s’den sonra böyle bir çaba içine girmeyi anlamsız buldum. Bir de ben Türkiye’ye oynamıyorum zaten, o nedenle kanıtlama gereği de duymadım.

Artimetre: Yurtdışı…

Elbette… Yazıştığım bir kaç galeri var. Burada biraz para kazandıktan sonra oralara gidip saha çalışmaları yapıyorum. Christie’s’in bana o anlamda çok yararı oldu. Çünkü yurtdışında iş yapmanın Türkiye’den gidiyorsanız handikapları çok… New York’ta müzelerin açtığı bağımsız bir resim yarışmasına katılmıştım.

Artimetre: Nasıl oldu? Nasıl kabul edildiniz?

Halka ilişkilerimi de kendim yapıyorum. İngilizce’ye çok daha hakim bir kayınbiraderim (Gürdoğar Sarıgül) var, onu tatile gönderiyorum. New York’a on-onbeş gün süren gezilere. Ben yine ona resimleri rulo yapıp verdim. New York’un da iyi bir otelinde kalmasını söyledim, olur da randevu verirlerse gidip de varoşlardan bir yerden telefon vermesin diye. Galerileri gezdi ve resim gösterebildiği bir tane galeri olmadı. Yalnızca bir tek yere adımı yazdırabilmiş ve sonra da dönmesi gerekti. Ama ardından bana e-mailler gelmeye başladı. Orada bir ünlü galerinin sahibi ile o vasıtayla tanıştım ve yazışıyorum. Bana eleştirilerini sunuyor, ben de dikkate almaya çalışıyorum. Biliyorum sergi açmayacak bana ama yine de ondan gelen tepkileri bekliyorum.

Artimetre: Ne yönde eleştiriler sunuyor mesela?

Daha çok kompozisyonlarımı eleştiriyor. ‘Yörende bir yeri resmet’ tarzında şeyler söylüyor. En son Christie’s’deki resmim için ‘çarpıldım’ diye bir yazı yazmıştı. Zaten sonunda bana California’da bir galeri önerdi. Şimdi onlarla iletişime geçmeye çalışıyorum. İlk fırsatta California’da olacağım, çünkü e-mail yoluyla yanıt alamıyorum.

Artimetre: Katalogla mı gidiyorsunuz yoksa resimleri de yanınızda götürüyor musunuz?

Ben Christie’s’de onu yaşadım, katalog kabul etmiyorlar. Çok evvelden ben onlarla yazışıyordum. New York’taki yarışmadan sonra bir mail geldi, doğrusunu söylemek gerekirse müspet yanıt beklemiyordum. Çünkü daha ziyade hayatta olmayan ressamların eserlerini alıyorlar.

‘Hocam sizin resimlerin aynını çalıştık, bizimkiler arazi parçası gibi oldu’

Artimetre: Deniz resmi dışında başka konular çalıştınız mı?

Ben kış resimleri de yapıyorum. Kar resimlerim de çok başarılıdır benim.

Artimetre: Zaten denizi çok iyi çalışan karı da iyi çalışabilir gibi geliyor bana. Sonuçta kar da suyun bir başka formu…

Renk ve ışık hakimiyeti… Bana bazı mailler geliyor, ‘Hocam sizin resminizin aynını çalıştık, ama bizimkiler arazi parçası gibi oluyor, su gibi olmuyor. Çünkü suyun da bir geometrik balansı var ve o kaçınca su, su gibi olmuyor. New York’taki yarışmaya Hollandalı bir gazeteci geldi. Ayrılırken şunu söyledi, ‘Ben o kadar deniz resmi gördüm dünyanın her yerinde. Ancak bu kadar -geometrik anlamda- mükemmele yakın dalgalar, eğriler görmedim. Bir daha da göreceğimi de sanmam.’ Yarışmanın ardından kabul ettiler, dedim ya, hiç beklemiyordum. Central Park’ta dokuz tur atmışım heyecandan.

Artimetre: Peki kaç resimle katıldınız sergiye?

12 resim gönderdim. O sergide çok hoş tepkiler aldım. Gitmişken bir süre daha kalmaya karar verdim. Müzeleri gezdim, bazılarına resim bırakmak için bir takım girişimlerde bulundum.

Artimetre: Müzayede süreciniz nasıl geçti?

Müzayedede de resimlerin yüzde 90’ının ressamları ölmüştü, çok az sayıda yaşayan ressamın eseri vardı. Çok da az sayıda resim satıldı. Müzayedede sergilenen eserlerin yüzde 76’sı satılmadı. Benimki de satılanların içindeydi, ona çok sevindim. Sergiden sonra bir yazı gönderdiler, ilerleyen müzayedelerde yine yer almamı önerdiler.

Artimetre: Hep sorarım, size de sormak istediğim bir soru var. İzlerkitle’nin farkı nedir? İstanbul ve Ankara’da resim izleyicisini analiz eder misiniz?

Ankara’da ve İstanbul’da bu izler kitlenin yaşam ve külttrel alışkanlıkları daha çok fark gösteriyor. Sergide beslenmiyor bu insanlar. Sergiyle yatıp kalkmıyorlar. Bunun eğlencesi var, alışverişi var… vs.. Bu resim takipçileri ciddi anlamda İstanbul’a kaymış durumda. Çünkü bu kitlenin aradığı kültürel ve yaşamsan form da ancak İstanbul’da hayat bulabiliyor. Bir de ben Ankara’da bir şeyler söylersem buradan duyulmaz.

Artimetre: Ama tersi Ankara için geçerlidir.

Evet, ve biliyorum ki burada basına daha kolay ulaşabilirim.

Artimetre: Evet…

Bu bir de bir eğitim meselesi değil. Görme, algılama meselesi… Sanat algılayamıyoruz ki.


Etiketler:
Kategoriler: Röportajlar

Feyyaz İnanç ‘Zamansız Mekanlar’ Resim Sergisi Röportajı

19 Haziran 2009

img_1680

Salih Seçkin Sevinç – Artimetre


Geçen ay Galeri Artist Çukurcuma, Feyyaz İnanç “Zamansız Mekanlar” sergisini gezmiştik. Sanatçı ile bu sergiye ait izlenimlerimizi de içeren bir röportaj gerçekleştirdik. Her ne kadar sergi üzerinden epey bir süre geçmiş olsa da yapmış olduğumuz röportajın da belirli bir zaman dilimine konulmadan okunabileceğini farketmiş olduk. Böylece bizde “Zamansız Mekanlar”a katıldık…Buyrun okuyun…

Serginizi gezdik. Hatta bana ilk sergi açılış mailiniz gelince oradan da bakıp “Hah Güzel!” dedim. Gerçek dışı figüratif tarzda çalışmalarınız var. Son zamanlarda gezdiğim sergiler arasında en beğendiklerimden bir tanesi diyebilirim. Kullandığınız renklerden baskın olan sarı Feyyaz İnanç’ın monokromudur dedirtsede sonra siyah ve tabii başka renklere de rastlıyoruz. Ben bu kadar anlatarak bir girizgah yapayım. Gerisini size bırakayım…

Serginin isminden yola çıkarak başlayalım.”Zamansız Mekanlar” : Yani zamanı yok ederek, zamanın olmadığı bir mefhumu düşleyerek oralarda neler, nasıl oluyor gibi bir sorgu açıyorum kendimde ve bu resmimde bunları çalışıyorum. Etkiyi (zamansızlığı) siyahla veriyorum. Fakat tabi bir de yaşam var tabii. Yaşamında rengi bence güneşle yani sarı ile beliriyor. Yaşam olduğu zaman ışık öne çıkıyor. Zaman zaman ışığı daha çok anlatmak için gölgede işin içine giriyor. Hatta gölge olması gerekirken olmuyor bile bazen. Böyle bir macerası var bu resimlerin. İçinde bulunan varlıklar günlük işlerini yapıyorlarmış gibi sanki ama dediğim gibi zamanın hiç olmadığı mekanlar. Hani bir ömür sayacı vardır ya. O sayaç bir dursunda biz de bir nefes alalım artık canım derler gibi… İşte bunu ortaya çıkaracak işler yapıyorum.

Resimlere bakarken şunu farkediyorum. “Bizden, bizlerden de birşeyler var ama…Mesela bir Hazerfan var…”

Evet. Mesela orada bir hilal var. Çubuk üzerinde duran bir hilal o. Aslında geçmişten kalan ortam içinde yitmiş gitmiş gibi fakat oradakiler (resimdeki figürler) onu yaşatmaya çalışıyormuş gibi… Mesela şu tablomun “Cem Sultan Ay İstasyonun’da” diye bir ismi var. Zamanın çeşitli evrelerinden çeşitli şahsiyetler aynı mekanda buluşabiliyorlar. Çünkü zamansızlık var ya işin içerisinde…Çok eski ya da çok yeni yanyana gelebiliyor. Zaman zaman sevdiğim insanları da oraya yerleştirebiliyorum. Bir resmimde Orhan Veli var mesela. Bir başkasında Fikret Mualla var. Çok belli değiller ama bilen, tanıyan insanın farkedebileceği düzeyde. Onlarda o alemin içinde yaşıyorlar.

Feyyaz İnanç’ın geçmişine dönelim birazda. Bir yurtdışı geçmişiniz var bildiğimiz kadarı ile..

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Akademisi’nden sonra dediğiniz gibi bir müddet yurtdışına Viyana’ya gittim. Neden Viyana diyecek olursanız.Viyana’ya gitmek kolaydı. Diğer Avrupa ülkeleri vizeler uygulamaya başlamışlardı. Viyana bu yüzden gitmesi kolay bir yerdi ve orayı tercih ettim. Bir müddet orada çalıştım ve verimli birkaç sene geçirdim. Bazı sergilere katıldım ve oradaki galeri ile beraber Frankfurt’ta sanat fuarına da katıldık. Koşullar dolayısı ile (bir evlilik durumu) geri geldim.

Hocam “bir evlilik durumu oldu” demeyelim isterseniz. “Hayatımın en güzel ve en anlamlı dönüm noktası için geri geldim” daha uygun sanki…

(Gülüşmeler…)

Evet. Buraya gelince burada da birkaç sergi daha oldu. Sonra benim atölyem faaliyete geçti yeniden. Yani dışarıdan öğrenci almak kaydı ile faaliyete geçti.

Orada ders veriliyor halen değil mi?

Evet. İlk başlarda yoğun bir şekilde vardı bu. Fakat beni çok engelledi. İşin doğrusu çok zaman kaybı oldu. Zamansız bir zaman kaybı oldu. (Gülüşmeler). Dolayısı ile programı biraz azalttım. Eskiden neredeyse hemen hemen hergündü. Şimdi ise haftada birgün var. Diğer kalan altı gün bana ait oluyor. Son üç senedir böyle devam ediyor. Burada sergilediğim çalışmalarımda bu sürede ortaya çıktılar.

Peki size gelen öğrencilerde bir temel altyapı olmasını bekliyor musunuz? Yoksa resim öğrenmek isteyen herkes gelebilir mi ?

Akademiye hazırlık anlamında çalışmalarımız oldu. Ancak daha çok hobi amaçlı geliyorlar. İstikrarlı bir şekilde ressam olmayı isteyerek gelenler bile bunun sıkıntılı bir iş olduğunu ve sürecin farklı işlediğini keşfediyorlar. Biz işin eğlence ve hobi kısmında duruyoruz.

Hocam hobi için gelenler daha sonra birçok başka sanat dalını da hobiyi ediniyorlar. Resim yapayım, tahta boyayım, ebru öğreneyim, cam yapayım, yüzeyim vs. Kurslardan bilirim bir maymun iştahlılığı vardır.

E, tabi. Bu tip işler fedakarlık isteyen işler. Bu tip atölyelerde gerçek manada bu işi öğrenmek isteyenlerin yeri değil aslında. Biz olsa olsa insanlara resim sevdirmeyi, elinden geliyorsa ve içinde bir uhdesi kalmışsa onları ortaya çıkartmayı ve vakitlerini hoş geçirmeyi vaad edebiliriz. Yalnız bu kadar olmalı daha fazlası olamaz. Bu işin yeri akademi esasında.

Peki Galeri Artist Çukurcuma’da açtınız serginizi… Özel bir nedeni var mı?

Çünkü Nadir Erenler ile geçmişe dayanan bir dostluğumuz var. Hemde bu çalışmalarımın sürekli sergisini yapmak üzere böyle bir birlikteliğimiz doğdu. Bu tabi her sergi burada olacak anlamında değil ama Nadir Erenler’inde her zaman içinde olabileceği başka yerlerde de olabilir. Birlikteliğimiz aslında tam bir sanatçı galeri dayanışmasıdır. Bu yüzden bu resimlerle ilgili ikidir buradayız.

Tekrar resimlere dönelim. Subjektif olarak, figürler eskilere ait gibi. Daha çok taban, proleter halk hissini uyandırıyor.

Bazı resimlerde eski görünümlü insanlarla daha yeni görünümlü insanlarda biraradalar. Figürler üzerinden gidilerek bir kavram kargaşı var gibi ama aslında yok. Ancak bütününe baktığımız zaman öyle birşey ortaya çıkabilir.

Burada gördüklerimizin dışında resimler var mı sergiye ait?

Tabi daha çok resim var. Burada değiller ama Çukurcuma’nın ardiye gibi başka yerleri de var orada muhafaza ediyoruz.

Feyyaz İnanç bundan sonra neler planlıyor? Zamansız Mekanlar 3 ile mı karşımıza çıkacak? Ya da farklı tatlar mı göreceğiz?

Bunu önceden planlayamazsınız… Bu süreç kendi kendine oluşuyor. Şimdiki durumda evet bu seri devam edecek gibi görünüyor. Ama sonrasını çok kesin olarak bilemiyorum.

Peki sonraki eserlere bir yol açacak sizin için burada bulunan özel bir eser var mı öyle sorayım? Bir sonraki sergiye ithaf edilmiş olan yani. Yoksa zaten buralarda derdiniz bitmemiş demektir.

Gene bir müddet buralarda devam edeceğim gibi görünüyor. Belki biçimsel farklılıklar olabilir ama onu da çok net olarak bilmiyorum şu anda. Ebatlar değişebilir. Daha bu iş devam edecek. Zamansız mekanları biraz daha irdeleyeceğim.

Viyana’da bulunduğunuz yıllarda sergileriniz oldu. Oradaki izleyici ile buradaki arasında fark var mı?

Açıkçası çok yok. Ama oradaki izleyici çok kabul bir halde geliyor. Yani makul karşılanıyorsunuz. Buradaki insanlar ise hayretlere düşebiliyor. Oradaki izleyici evet daha kabulkar.

Bu kaçıncı kişisel serginiz? Çok sergi açmıyorsunuz sanırım.

Çok değil. 8. ya da belki 10.dur.

Bence çok iyi hocam. Tek dertleri sene içerisinde 8-10 sergi yapmak olan fabrikasyonculara benzemiyor… Bu sanatçının gerçekten yaratım süreçlerini dolu dolu gerçekten hissederek ve yeri geldiğinde ortaya koyduğunu gösteriyor.

Benim sergi aralarımın uzun olmasının bir sebebi de atölyedeki dersler aslında.

O meşguliyette de resimler beyinde pişiyor herhalde. Tahmin edersem esas önemli olan da bu. Gerisi işçiliğe kalmış.

Evet gerisi işçiliğe kalmış.

Hocam çok teşekkür ederiz. Biz büyük keyif aldık. Hem sizleri tanımaktan hem de eserlerinizden. Son olarak söylemek istediğiniz birşey var mı?

Çokta konuşkan bir tarafımda yok aslında. (Gülüşmeler) Ama resimler üzerine diyeceğim bir şey yok gerçekten resimler konuşsunlar bundan sonra.

Niye canım biz soru sorunca pek ala cevap veriyorsunuz. Biz aslında çerçeveyi çok da genişletmek istemedik bu sefer. Peki son olarak biraz kurcalayayım madem öyle. Soyut resim adı altında anılan saçmalamalara ne söyleyeceksiniz? Sanatçı eline fırça alıp da sallayarak “İşte bende yaptım oldu ! “ diyerek ne yapmış oluyor? Yani bir felsefesi yok, bir düşünce ya da etki üzerine doğmamış… Bu tip çalışmaların konumlanmasını da açıkçası ben biraz travesti buluyorum. Bir ressamın soyut resim dilini seçebilmesi için nesne ile olan derdini tamamlamış ya da nesneyi çok iyi etüd etmiş olması gerektiğine inanıyorum. Kelime bitecek ya da sanatçı da batın olan o kadar kuvvetli olacak ki iş kelime üstü bir anlatıma yönelecek. Feyyaz İnanç çıktı fırça salladı resimler oldu değil burada gördüğüm eserler.

Soyut resim bir senfoni gibidir. Bir senfoni bestelemek de çok zor birşeydir. Hatta en zor olanı soyut resimdir. Ancak dediğiniz şeyleri için diyebileceğim ; sanatın genişliği de bunlara fırsat verebiliyor. Gene de kendi içinde kendi bünyesinde sanatın bir gücü de var ki; doğrular ayakta kalıyor, ben yaptım oldular zamanın içinde kayboluyorlar. Resim kendini ikna ettirmelidir. Kendini kabul ettirmelidir. Bu soyutta da geçerlidir. Gördüğünüz, tanıdığınız, bildiğiniz şeyler yok olduğu halde resim tahakküm edebiliyorsa bu doğru resimdir. Resme bakıp “Budur. Tamam.” demeniz gerekiyor.

Teşekkür ederiz. Çok güzel açıkladınız.

Ben teşekkür ederim.


Etiketler:
Kategoriler: Röportajlar, Sergilerden

Ekrem Kahraman Söyleşisi II

29 Mayıs 2009
Ekrem Kahraman ve Salih Seçkin Sevinç

Ekrem Kahraman ve Salih Seçkin Sevinç

Salih Seçkin Sevinç – Artimetre

Ekrem Kahraman’la ’Bulunduğumuz Yer:…’ isimli sergsinden sonra hayli uzun ve keyifli bir sohbete imza atmıştık. Merakla beklenen sohbet notlarının II. bölümünde Kahraman’ın sanat ve para ilişkisi üzerine kurulu keyifli anılarını okuyacak ve ressamın meta-para ikilemine getirdiği yorum farkına tanık olacaksınız.  İşte sohbete dair detaylar…

Ben bir de şunu konuşmak isterim. Mesela siz- tahminimce- gönlü zengin bir insan olduğunuz için kanvas baskıya izin vermişsiniz. Ama kimi ressamlar asla sıcak bakmıyor böyle bir uygulamaya. ‘Benim eserim biricik’ diyor. Böylece ben Ekrem Kahraman’ın eserlerini beğeniyorum ve asabiliyorum evime. 30-40 lira bir para veriyorum ve orjinali olmasa da kanvas baskısını alıyorum. Ama gün gelir orijinalini alacak gücüm olursa onu da alırım. Ressamın bu konudaki olumlu tutumu da benim hoşuma gidiyor açıkçası.

Var mı benim resimlerimden birinin dijital baskısı şimdi sen de?

Evet, var. Uzunlamasına kırmızı, altta pamuk tarlası olan bir resminizin baskısı var benim evimde.

İzmir’de Alsancak’ta Selçuk Yaşar Müzesi’nde o resim şimdi.

Aa! Öyle mi? İzmir’e gidersem müzeye gidip orijinalini görmek isterim. Ne güzel bak ! Şimdi daha da büyük bir bağlantım oldu hem eser hem de sanatçıyla…

Oradakilere de benden selam söyle, sana özel olarak göstersinler tabloyu. Bir de kahve söylesinler. Öyle söyle sen onlara. (gülüşmeler)

Ödülllü bir resim değil mi o?

Evet, ödüllü bir resim o… ‘Durmuş Yaşar ve Oğulları’ vardır ya. DYO’nun ödüllü bir yarışmasında benim ödül adlığım ve şu anda orada sergilenen bir resim… Onların koleksiyonlarında… Güzel bir resimdir hakikatten.

Evet, ben de seviyorum. O resmin kanvas baskısı olması da güzel… Sanatçının buna izin veriyor olması da benim açımdan da ayrıca güzel ve zevkli bir şey… Ama bir çok sanatçı bu konuda çok katı durabiliyor… Özellikle de buna Türk sanatçılarda rastlıyoruz. Sanatçılardaki bu duruş ve kaygı da beni biraz geriyor açıkçası.

Biliyorum ben o tavrı.

Yani o kanvas baskı sanatçının tablosunun değerini düşürmeyecek ki!

Aksine arttırır.

Evet! Tanıtım, marketing, PR bir sürü yan desteğe ihtiyacı var sanatçının ve her ne ise o gereken desteklerden biri de bu aslında… Bu da bir tür tanıtım işte!

Bunlar basmakalıp düşünceler… Kafanın darlığından bir an gelir ki basmakalıp bakarsın. Kalıp içindeki bir bakışaçısı genişleme şansı, büyüme, kopma, bulaşma şansı asla bulmaz. Hani derler ya Anadolu’da da ‘kokmaz bulaşmaz’ bitti boşver! Ya da ne derler? ‘Yaralı parmağa işenmez.’ Ben işerim abi!

‘Sanat eserini değerli kılan paylaşılabilir olması’

Ben evime gidiyorum. Telefonumu sessize alıyorum. Sonra baktığımda telefona beni kim, neden aramış, yanıtını biliyorum. Bir gün bizim Yunus Tonguç’un –heykeltraş- telefonunu gördüm son aramalar listesinde. Aradım, ‘Hayırdır’ dedim. Arkadaşlarıyla dolaşıyormuş akşam saat 7 sularında. Benim resmimin dijital baskısını görmüşler Tünel’den yukarı çıkarken. Onun için aramış beni, bir telaş şöyle dedi: ‘Senin resmin sahtesini basmışlar, izinsiz olarak satıyorlar.’ Hangi resim olduğunu öğrendim ve ‘Önemli bir şey değil’ dedim. Hemen ‘Nasıl önemli değil’ diye itiraz etti. Ben de açıkladım durumu, müsaade ettiğimi söyledim. ‘Senin resimlerin değerli, böyle bir şeye nasıl müsaade edersin’ diye şaşırdı. O öyle söyleyince ben de ‘Hayır, benim resimlerim değerli değil’ dedim. Bu defa da susup kabullendi durumu.

Bir hafta sonra buluştuk kendisiyle. ‘Sen öyle söyledikten sonra ben ne diyebilirim ki’ dedi bana. ‘Ya Yunus akıllı adamsın sen’ dedim ben de. ‘Orada biri bunu satmaya çalışıyor ve birileri de bunu gidip alıyor mu? Evet. Demek ki bu değerli bir şey. İki: Sen beni gece yarısı telefonla arıyorsun değersizse benim resimlerim ne diye arıyorsun beni o saatte? Evet, çok güzel, değerli bir şey! Onu değerli kılan ne? Paylaşılan bir şey olması benim için.’ Elbette her paylaşımda belirli bir payın sanatçıya geri dönmesi lazım… ‘Telif hakları yasası’ da bunun üzerine kurulu zaten…

Evet, telifi de ödendikten sonra…

Tabi! Ama bu yasadır, ben hayata bakarım. Hayat ve yasa çoğu kez çelişir, umrumda da değil. Bir biçimde dijital baskı sana ulaşmasa ya da sen onu görmesen, Ekrem Kahraman’la gelip görüşecek halin yok.

Doğru, haklısınız.

Ha görüştün de ne oldu? Bu da maddi bir şeye tekabül eder. Burası bana ait… (atölyesini göstererek) Ben burayı babamdan kalan parayla almadım. Bir şekilde üç kuruş- beş kuruş benim emekliliğimden, eşimin emekliliğinden birikimlerle aldım. Burası bir değer… Gelibolu’da bir tane yazlık evim var, resim verdim ve aldım. Bitişiğinde atölyem var, orayı da resim verip aldım. Ne yapacağım ki ben parayı?

Gidip ev, atölye alacaksınız.

Gideceğim yazlık alacağım, atölye alacağım. Alıyorum zaten, paradan bana ne ya? Onun için burada kimileri bazen basmakalıp düşünüyor dedim ya. O da şudur: Geliyor diyor ki adam: ‘Ben sergi açılışlarına gitmem.’ Neden gitmediğini soruyorum, ‘Resim seyredemiyorum’ diyor. Resim seyretmek istiyorsan sonra bir daha git! Ciddiye almam ben böylelerini; çünkü bunlar orijinal görünme heveslisi tipler… Yani ister dükkan açayım, ister sergi; ister ‘evleniyorum’ diye düğün yapayım… O bir paylaşımdır, bu kadar basit! Sen paylaşmaya gitmiyorsun ama paylaşılacak olan şeyi de görmek istiyorsun.

Buna benzer basma kalıp laflar vardır. Nedir o? ‘Biriciktir benim için!’ İ yi de yaratılan her şey biriciktir. Sanat yapıtı elbette biriciktir. Onun biricikliğini bozar mı taklitlerinin ya da dijital baskılarının olması… Bu da çok basmakalıp bir fikirdir açıkçası. Bunun gibi orijinal görünmek için taşınan görüşler, söylenen laflar, ileri sürülen fikirler, bir takım davranış biçimleri… Bunlar beni hiç ilgilendirmiyor, ben ‘sahici’ olana bakarım. Nedir sahici olan? Bir yerde güzel bir resme rastlarım, o benim için sahicidir. Ya da insanlar geliyor, ‘Ekrem bey bizde bir resminiz var ama imzası yok’ diyorlar. ‘Benim Yapı Kredi sergim vardı, oradan mı aldınız’ diye soruyorum, ‘Evet!’ Çünkü o yıl yaptığım resimlerin hiçbirine imza atmadım mahsus!

Neden?

Hiiiiç, oynaşıyorum! Böyle muzırlıklar yaptım ben zaman zaman. Nedenini sordular, ‘Geldiniz işte’ dedim ben de. Şaşırdılar tabi, ‘Peki, imza atar mısınız’ diye sordular. ‘Neden atmayayım, atarım’ dedim. Ücretini sordular bu defa, ‘Eve davet edersiniz, bir duble viskimi koyarsınız, bademimi hazırlarsınız, imzamı atarım ben de’ diye şartlarımı saydım. (gülüşmeler) ‘Bu kadar mı? Seve seve…’ dediler. Sonra gerçekten o kızların evine gittim. Her şeyi hazırlamışlar, bademler, viskiler falan. Oturduk muhabbet ettik, resmi imzaladım. Paylaşım bu! Bu da bir oyun! Ben onu imzalamış olsaydım –ki her zaman uyguladığım bir şey değil bu- böyle bir anım olmayacaktı. Mahsus kapıyı açıyorum, giren kuş var mı bakıyorum. Bu da bir oynaşma… Bu da olması gereken bir şey… İki arkadaş birbirine takılmayacaksa, çiftler birbirine şaka yapmayacaksa, sevgililer birbirine kur yapmayacaksa, iki komşu dükkanın esnafı birbiriyle oynaşmayacaksa hiçbir ilişki yürümez ki!

‘Resimlerimin fiyatını resmettiğim taş sayısına göre ayarlıyorum’

Hoşluk olsun diye anlatıyorum. Ben buraya alıcı sokmam. Hatır için gelir birileri yoksa galeriler kanalıyla satış olmasını tercih ederim açıkçası. Çünkü incitici bir tavır gözlemliyorum alıcıda. Şimdi gene hatır için birileri gelmişti vaktiyle, iki resim beğendi. Mümkün olduğu kadar da tenbihlemişler onu, ‘Kabalık etme!’ diye.

Önden hazırlıklı geliyor yani.

‘Bu resimlerden birini alayım’ dedi. ‘Bu kaç lira, diğeri kaç lira?’ diye sordu.

Aa! Hocam sıkı bir espri geliyor gibi.

Ben de söyledim fiyatları ama ikisi arasında fiyat farkı var. ‘Ama boyları aynı, neden biri diğerinden daha pahalı’ diye sordu. Ben de o zaman diğerini –fiyatı daha düşük olanı- almasını önerdim. ‘Yok’ dedi, ‘Bu hoşuma gitti.’ Ben de ‘O zaman neden soruyorsun ki, bu kaç para diye’ dedim. Ama alıcı da bu defa ‘Ben zaten beğendiğimi alacağım da hani merak ediyorum, biri neden diğerinden daha pahalı’ diye ısrar etmeye başladı. Dedim ki: ‘Bak bu iki resimde de taşlar var. Taş sayısına göre ayarlıyorum. Beş tane taş boyamak var, 20’ye yakın taş boyamak var. Bunda bak 20’ye yakın taş var.’ Şaşırdı tabi alıcı: ‘İlginç, hiç böyle düşünmemiştim’ dedi.

Aradan biraz zaman geçti, laf geri geldi: ‘Ya sen taşlara göre mi fiyat koyuyorsun?’ Birileri de bunu ciddiye alıyor. Halbuki, benimle yapılmış bir kaç röportajı bulup okusan bir yerlerden… Bu adam diyor ki: ‘Niye bu insanlar bu resimlere para veriyor, ben buna şaşıyorum.’ Bunu söyledim ben ve hala da söylerim. O zaman da ‘İyi de gel bize parasız ver bunları’ diyenler çıkıyor. Eee! Sen de gel benim evimde temizlik yap, ayakkabılarımı sil mesela! Şimdi ben sergi açmış değilim, sen araya bir sürü insan koyup hatır gönül geliyorsun buraya. O zaman soramazsın, ‘Neden bu böyle’ diye.

Vaktiyle köylerde kız istenirken, ikram olarak özellikle kızdan ayran isteniyormuş. Yoğurt özemeyi biliyor mu, bilmiyor mu? Ben de dedim ki anama, ‘Ya ana! Bu yoğurdu özeyemeyenler de mi var?’ ‘Var herhalde’ dedi. İş kolay, yoğurt özemeyi öğrenirsin. Kese yoğurdunu içerisinde topaklar bırakmadan ayran kıvamında yapabilmek için bir baktın, kim bu? Filanca. Onla evlenmek istemiyorsan özeyemezsin. Ama yok evlenmek istiyorsun, ne var öğren yoğurt özemeyi. Öyle bir ayran yap ki oğlanın annesi babası ‘Ne kadar güzel ayran yapıyor bu kız, bizim oğlana tam yakışır’ diye düşünsünler. Her şeyin bir sistemi var, kolay bir yöntemi var. Sanat ortamında da belli değerler var, ben ne diyorum? ‘Atölyeme alıcı sokmam’ Ahlaki olarak beni incitiyor, rencide ediyor. Çünkü adam diyor ki, ‘Neden, parasıyla değil mi?’ aslında bunu hiçbir zaman söyleyemezsin. Mümkün değil. Ama herif söylüyor. ‘Küçücük bir sözdür insanı alıkoyar’ derim ben.

‘Alt tarafı resimse, benimkinin üst tarafı da resim’

Nüfuslu bir bey geldi Bandırma’ya, benden resim almak için. Kolundan tutup atölyeden attım sonunda. ‘Resim almaya geldim ama çok pahalı’ diyor. Ben de kırmamak için ‘Tamam, ne düşünüyorsunuz siz söyleyin, onu yapalım’ diyorum. Ses çıkmıyor, ben biraz oynama yapıyorum hepsine ‘Pahalı’ diyor. En sonunda ‘Pahalı değil, ne demek’ dedim. ‘Tabi pahalı, alt tarafı resim’ dedi. Gidip kapıyı açtım, ‘Benimkinin üst tarafı da resim’ dedim. Ama herif tak diye geri döndü, ‘Buradan resim almadan gitmem’ dedi ve bir resim alıp öyle gitti.

Karşındaki alıcının elindeki tek silah parası… O parayla eğer bir çok şeyi başarmışsa, insanlara boyun büktürmüşse, onları el pençe divan durdurmuşsa, hep dediği fiyat üzerinden bir anlaşma sağlanmışsa… Bir, iki, beş, on, on dördüncüye geliyor, aldığı yanıt şu: ‘Yok kardeşim! Sen orada dur.’ Ben öyle söylüyorum hep mesela; ‘Paraya ihtiyacım yok ki benim.’ Adamın elindeki tek silahı alıyorum sonra. Nasıl hükmedecek bana? Bitti, o kadar. Aç kalırsam bir inşaat ustasının yanında tuğla taşırım harç kararım. Bu durum sürerse, tuğla dizmeyi de öğrenirim duvar örmeyi de. N’olacak ya? Onunla karnını doyuran, hayatını sürdüren o kadar çok insan var ki! Ben ırgatlıktan geldim, geldiğim yere geri dönerim.

-devam edecek-


Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
4 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Röportajlar

Selahattin Yıldırım ‘Öteki/Ben’ Röportajı

18 Mayıs 2009
Salih Seçkin Sevinç – Artimetre

Selahattin Yıldırım ve Salih Seçkin Sevinç

Selahattin Yıldırım ve Salih Seçkin Sevinç

Selahattin Yıldırım’la Casa Dell’Arte’de açılmış olan ‘Öteki/ Ben’ isimli sergisi vesilesiyle görüştük. Mısır Apartmanı’nda sergiyi izledikten hemen sonra Yıldırım’la sergi izlenimlerimizi palyaştık. Ressam, yaptığı işi çok çalışmanın yetmediği, insanın söyleyecek sözünün de olması gerektiği bir mecra olarak tanımladı. Ve Yıldırım’a bu bakımdan katılmamak elde değil! Gerek işaret ettikleriyle, gerek duruşuyla, sohbet sırasındaki yalın ve sakin tutumu Selahattin Yıldırım’ı akıllarımızda iz bırakan ressamlardan kıldı.

Artimetre: Resimlerinizi inceledik. Selahattin Yıldırım kimdir onu da araştırdık. Sanatçı bir şeyler üretiyor, onun bir sıkıntısı, bir derdi var. Belli bir sosyo-ekonomik düzeye değil de topluma bir şeyler söylüyor değil mi?

Öyle bir yanılsama var aslında. Bütün sanatçılar toplumsal yaşamla, toplumsal meselelerle ilgili bir şeyler üretiyorlar ama sonuçta bunların tüketim yeri ya da onu tüketen insanlar bu problemlerin kaynağında olan insanlar değil. Bu belki madddi durumla, belki eğitimle ilgili bir şey olabilir ama öyle bir gerçeklik var. Ben şimdi insana ait, insana ilişkin, insanın dramına ilişkin, insanlığın yaşadığı şiddete ilişkin bir şeyler yapıyorum. Ama buna en çok maruz kalan insanlar bu işin tüketicileri değil. Böyle bir paradoks var.

Ama bu da sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada böyle. Malesef böyle… Bunu aşmanın da yollarını, yöntemlerini bir şekilde arayıp bulmak gerekiyor. Ama bu iş sadece sanatçının görevi midir diye sorarsanız belli başlı toplumsal kurumların bunları aşağı taşıması gerekir. Benim için bunları koltuğumun altına koyup herkesin görebileceği yerlerde sergi açma şansım yok. Ya da işte İstiklal Caddesi’nde açık alanda sergi açma şansım yok. Ne yapacağım? Özel bir mekanda özel bir galeride bir şekilde bunları sergileyeceğim ve bu işle özel olarak ilginenen, takip eden insanlar gelip görecekler. Aslında bu bir anlamda sanatçının yaptığı işlerin görülebilmesi açısından güzel bir durum değil. Sanat tabana yayılmıyor. Bunu gazeteler yapacak, dergiler, resmi kurumlar, karşılık beklemeyen bir takım kurumlar gerçekleştirecek. Hep öyle denir ya, ‘Halka inmiyorsunuz.’ Ama bu sanatçının yapabileceği bir şey değil. Nasıl halka inebilirim, ne yapabilirim? Kendimce bir sermayem olsa karşılıksız taşırım bir yerlere resimlerimi, dolaştırırım ama bu benim yapabileceğim bir şey değil.

Artimetre: Peki Selahattin Yıldırım nasıl bir geçmişe sahip?Bildiğim kadarıyla Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde eğitim aldınız. Akademik eğitiminizi tamamladıktan sonra…

Ressam olmamın eğitimden ziyade yaşadığım özel tarihle, o süreçle yakından alakası var. Resmi anlamam ve resim tercih etmem ortaokul yıllarına dayanan bir şey… Sevdiğim bir şeydi. Sadece resme değil tüm sanat dallarına karşı çok ilgiydim. Tiyatro yapmak istedim, müzikle uğraştım -bir enstrüman çalıyorum. Sanatın bir çok alanıyla hep iç içe olmaya çalıştım.

Artimetre: Hangi enstrümanı çalıyorsunuz?

Bağlama çalıyorum. Diğer benzer enstrümanlara karşı da bir yatkınlığım var ama bağlama biraz daha yakın geliyor. Dediğim gibi sanatın bir alanıyla uğraşma isteğim hep yoğundu. Üniversiteye girerken böyle bir fırsat çıkınca o nedenle ilk tercihim güzel sanatlar oldu, doğal olarak. Yani hep şey düşünmüşümdür ben, sanatın bir alanına gireyim de diğerleriyle de nasılsa fırsatım oldukça uğraşırım. Resim daha ağır bastığı için resme başladım. Ama her zaman ben sanat üretmek istemişimdir. Sanat üretmek adına, bir devlet memuru olayım, sabah gidip akşam geleyim, yuvam olsun gibi isteklerim olmadı.

Artimetre: Akademiden resim bölümünden mezunlar veriliyor her yıl, ama o insanlar ressam olmuyor. Başka işlerle uğraşıyorlar daha ziyade. Bu başka bir şey…

Evet! Resim gerçekten çok sebat gerektiren bir şey… Resim yapmak çok çileli bir iş…

‘Sadece çalışmak yetmez, söyleyecek sözün olmalı’

Artimetre: Kelleyi vermek gerekiyor tabir-i caizse!

Biraz öyle… Bunun sonuçlarını baştan kabul etmek gerekiyor. Ben okula ilk girdiğimde –hiç unutmam- hocamın söylediği bir söz vardı. ‘Ne yapmak istiyorsun, ressam mı olmak istiyorsun’ diye sordu. ‘Evet hocam ben ressam olacağım’ dedim. ‘Ama şunu bil bu iş çok nankör bir iştir’ demişti hocam: ‘Evet, çok iyi bir ressam da olabilirsin, çok iyi resimler yapıp iyi paralar da kazanabilirsin ama seksen yaşına gelip geriye döndüğünde kendini hiçbir iş yapmamış gibi de hissedebilirsin. Hiçbir şeyin olmayabilir. Ressamlık nankör bir iştir. Bunu bilerek, hala devam etmek istiyorsan et.’ Ben bu riskleri, sürecin ne kadar güç olduğunu bilerek bu işe başladığım için… Çok da çilesini çektik, buz gibi atölyelerde yatarak ederek… On yıl onbeş yıl belki sürünerek en az o kadar çilesini çekmeden sürünmeden bir şey yapma, bir şey olma şansı yok. Bir de tabi, çalışmak, çok fazla çalışmak da yetmiyor. Söyleyecek bir sözünün olması, bir derdinin, takıntının olması gerekiyor. Onla bir yere geliyor sanatınız.

Biz konuya ‘bu noktaya nasıl geliyoruz’ sorusundan geldik. Her kişinin, sadece sanat yapan insanın değil, bir kişisel tarihi var. Kişisel bir geçmişi var. Oluşmuş birikmiş bilinç altında yerleşmiş bir birikimi var. Bunlar süre içinde olgunlaştıkça, bunları doğru ifade etme yetisine kavuştukça onlar da bilince doğru çıkmaya, sana gelmeye başlıyor. Evet, burada yaptıklarım da 20-30 sene önce yapmak istediğim düşündüğüm şeylerdi ama herhalde otuz sene önce bu etkide bu şiddette ifade etmem biraz zordu. Bu bir olgunluk dönemi aslında. Olgunlaştıkça, giderek düşündüğün şeyi de daha iyi anlatmaya çalışıyorsun. Bir de yani mesele sadece bir şeyleri iyi anlatmak değil. Bir de bizim bir çerevemiz var. O resim çerçevesinin de dışına çıkmadan bir hikaye anlatmak basitçe mevzuyu anlatmak bir mesele değil. Bir yandan resim olacak, bir yandan etkili olacak, bir yandan gerçekten bir şey söylüyor olacak… Bu çok komplike bir şey…

Artimetre: Benim de son zamanlarda izlediğim en ‘çarpıcı’ sergilerden bir tanesi. Düşündürüyor. Resimler şunu hissettiriyor: ‘Bu adamın bir derdi var.’

Teşekkür ederim. Kurcalıyorum evet. Yani işte bu da bir mesaj… Contemporary’de bir sergi vermiştim orada da ‘sınırlar’ mevzuunu kurcalamıştım. Ama onu sadece fiziki sınırlar değil, insanın kendi sınırları, bedenin sınırları, aklın sınırları, mantığın sınırları falan gibi bütün bu sınır kavramına göndermeler yapan resimler yapmıştım. Mesela orada bir deli gömleği yaptım. Orda aklın vardığı bir delilik sınırı… Dağlar, dağlara çekilmiş çizgiler vardı. Bu mantığın ötesine geçmiş bir şey… Doğada var olan bir tepeyi ortasından görünmeyen bir çizgiyle bölüyorsun, orası senin burası benim diye… Sen o tarafa geçemiyorsun, ben bu tarafa geçemiyorum. Öyle bir mantıksızlık sınırı…

Artimetre: Ben de internette öyle bir resim görmüştüm. Sizin resminiz. Bir çok katlı pasta resmi vardı. Pastanın büyük dilimi büyükçe kesilmişti…Aşağıdan yukarı kesildikçe dilimler ufalıyor. O da çok etkileyici gerçekten…

Burada da (sergide) bir pasta dilimi var. Yemek masası var. Yine aslında o mantık devam ediyor. Benim kafamdaki şey şudur: İnsana ait, insanın yaşanmışlığına ait, insanlığın dramına ait, sağlam bir bakış açınız varsa, sizin hedef sonuç ilişkisi bağlamında çok da böyle bireysel- kişisel şeylere kafa yormanıza gerek kalmıyor. Aslında bu sergide görünen şeyler pasta resminin sonuçlarıdır.

Artimetre: Öyle görünüyor…

Bir paylaşım savaşının, bir var olma, kendini var etme savaşının sonuçlarıdır bunlar. Bir çıkar savaşıdır bu sonuçları doğuranlar. Şimdi adam gidip  Irak’ta 1.5 milyon kişiyi psikopat olduğu için öldürmüyor, bir pasta için, paylaşım ve çıkar için öldürüyor.

Artimetre: Moiz Bey’e de onu söyledim. Kriz var, kapital sistem sallantıda, hatta çöktüğüne ilişkin fikir bildirenler bile oldu. Bu sergi tam krize özel vurgu yaparmış gibi… Tam üstüne denk geldi.

Yani dramatik…

Artimetre: Serginiz gerçekten izleyicisine tahrik ederek bir şeyler söylüyor. Şimdi bana, George Orwell’n 1984 romanından, oralardan bir şeyler estirdi mesela…

Aslında kitlelerin dramatik yapısı itibariyle Sheakespare’ye kadar gidiyor. İfade biçimi gereği çok güncel göndermeler var ama geçmişe de dönük, ileriye de dönük bir şeyler olduğunu düşünüyorum resimlerimin içinde. Mesela üç maymun mevzu… Hep insan hayatında var olan bir şeydir, otokontrolle ilgili. Ben diyalektik düşünen birisi olarak, bir insanın sadece iradi olarak hiçbir dayatma, bir baskı unsuru olmadan böyle bir konuma gelmesinin bir anlamı olmadığını biliyorum. Bu bir dayatmadır. İnsan haksızlığa neden karşı çıkmaz? Ya bir zarar geleceği için korkar, ya bir yakınına… Ya işini kaybetmekten korktuğu için, ya poziyonunu kaybetmekten korktuğu için susar. Yoksa biraz aklı basan, biraz insani yönü güçlü herkes bir şeylere karşı çıkar. Bir aksilik görür ve dile getirir.

Artimetre: Söyler. Hatta söylemek de en doğal hakkı…

Özellikle bunu söylememek, bu kişinin kendi tercihi değil! Bu, dışardan dayatılmış bir korku, yaratılmış korku imparatorluğunun bir sonucu… İnsanın tepesine vurula vurula oluşmuş bir şey… Aklı başında, vicdanı olan birisi şurada birileri öldürülürken bunu görmemezlikten gelemez. Ama öyle bir noktaya varıyor ki görmemek onun daha çok işine gelmeye başlıyor.

Artimetre: Ve kemikleşiyor da.

Evet, kemikleşiyor ve davranış biçimine dönüşüyor sonra. O yüzden de biraz özellikle “gözüne sokarak dikerek, dikişler atarak efektler yaparak, bu benim istediğim bir şey değil. Benim tercih ettiğim iradi bir şey değil dayatılmış bir şey” onu göstermeye çalıştım. Diğerlerinde ise hep bir şiddet izi var ama.

Artimetre: Nefes alıyor. Ama zorlanıyorlar sanki…

Bir direnme de var.

Artimetre: Bir tür yaşama içgüdüsü…

Belki medyatik bir şey olduğu için de ‘ölüm’, ‘ölüme gönderme’ gibi anlatılmaya çalışılıyor. Ama aslında ben bir direnişi, bir çığlığı göstermeye çalışıyorum. ‘Beyaz’ kullanmamın sebebi de o. Beyaz normalde saflık, duruluk, barışı ifade eden bir renktir.

‘Geberip gideceğiz bir gün, nedir paylaşamadığımız şey?’

Artimetre: Ama genelde ölüm diye yorumlanıyor.

Evet, aslında bir yanıyla ölümü de insanların aklına getirsin istiyorum. Bunca yaşanana bakıp şunu da hatırlatmak istiyorum: ‘Geberip gideceğiz bir gün, nedir bu paylaşamadığımız şey?’ Onu da hatırlatsın, sordursun istiyorum. Beyaz bir bez parçasına sarıyorlar hepimizi. Daha önceki resimlerimde o vardı mesela. Bir kefen bezine sarılmış gibi sargılar vardı. Böyle resimler yapmıştım. Orada direk ölüme bir gönderme vardı. Kireçleşmiş, taşlaşmış figürler vardı. Ama burada mesela daha fazla renk girdi işin içine. İfade girdi yavaş yavaş. Sessiz portrelerden daha fazla sesini çıkartan, hatta sesini yükselten portrelere doğru geldi. O anlamda bunları ben çok fazla ölümle özdeşleştirmek istemiyorum. Yaparken de öyle düşünmedim. Beyazın yarattığı etki belki direk ölümü çağrıştırıyor olabilir. Bizde bir de yanlış bir algı biçimi de var. ‘Bir şeyi yansıtıyorsanız, ona taraftarsınız’ sanılıyor. Hayır, öyle değil! Ama ne yazık ki bu basında da böyledir, edebiyatta da böyledir.

Artimetre: Maalesef, sizi o mecraya “ait” hissettirmek istenir.

Evet! Sen bunu yazıyorsan oraya aitsin. Oysa ki objektif bir iş yapıyoruz diğer yandan da. Ben de bir şey yansıtıyorum. Şiddeti yansıtıyor olmam benim de şiddet taraftarı ya da şiddetin yanında bir adam olduğum anlamına da gelmez. Ama algı var. Ben burada duyuyorum mesela, sergi izlemeye gelenler arasında ‘Herif şizofren galiba’, ‘Herif psikopat galiba’ filan gibi şeyler söyleniyor. Sanki benim burda bir tarafım ve buna güzelleme yapıyorum. Hayır, Burada bunları göstererek karşısında olduğumu anlatmaya çalışıyorum.

Artimetre: Benim şahsi fikrim. Orada (resimde) zengin bir sofra var.  Zenginlik, gösterişli bir sofra. Tabaklar yemeklerle neredeyse bulaşık olmuşlar. Yemeğin ne olduğu da belli değil. Sergideki diğer parçalara gönderme yapıyor. Ama benim görebildiğim ve yorumlayabildiğim de bu. Ama tüm bunların sanatçının şizofren olmasıyla da bir ilgisi yok herhalde.

Ki olabilir de.

Artimetre: Toplumsal bir söz söylüyor. Anlaşılabilir bir şey yani.

Şimdi henüz yaşayan biri olarak anlatma şansım var. Ben olmadığımda malesef bunu birilerinin çok fazla anlatma şansı yok. Şimdi konuşuyoruz, ben anlatıyorum. Yemek masasının sistemi temsil etmesi, pastanın paylaşım savaşını, kapitalizmi temsil etmesi… Yemek masasında yemek olmayışı, aslında bu vahşi kapitalizmi temsil ediyor.

Artimetre: Ama görüntü var.

Sistem, paylaşım savaşları, onun yarattığı sonuçlar… Şiddete maruz kalmış kadın ve erkekler… Topluma ilişkin bir takım unsurların bir araya geldiği bir sergi bu… Başka ne söyleyebilirim?

‘Resim askıya alınıp emekli olduktan sonra çalışılacak bir uğraş değil’

Artimetre: Bence son cümlenizle gayet güzel açıkladınız, serginize dair her şeyi.

Türkiye’de sanatla ilgilenen bir sürü gencimiz var  ve son dönemlerde Türk sanatı gerçekten ses getirmeye başladı. Siz onların henüz başında olduğu bir yolu kat ettiniz, bir ressam olarak sizden sonraki kuşaklara neler önerirsiniz? Kitap mı okusunlar, sergi mi gezsinler, çok mu çalışsınlar?

İçlerinde varsa olur yoksa bu iş öneriyle olabilir bir şey değil. Bu iş çok içsel, çok iradi bir şey… Sonuçlarına katlanma gücü varsa ne ala… Bizde hep şey oluyor, ciddi bir araştırma yapılsa bile güzel sanatlardan dereceyle mezun olanların bir çoğu resim yapmıyor. Neden yapmıyor? Bu bir inanç meselesi… Bir şeyi bitirmek tamamlamak başarmak meselesi değil. Bir şeyi yapabilme isteği… Türkiye’de şartlardan dolayı mezun olduktan sonra ‘Biraz para kazanayım’ gidip ‘Biraz grafik yapayım’, ‘Bir ajansta çalışayım’ derdine düşüyorlar. ‘Biraz param olursa sonra rahat rahat resim yaparım’ gidip ‘Öğretmen olayım’ gibi sıralamalar yapıyorlar. Böyle olduğu zaman o resim yapma sırası hiçbir zaman gelmiyor, gelmez de. Resim 40-50 yaşına kadar askıya alınıp emekli olduktan sonra çalışılabilecek bir şey değil. Dünyanın en büyük yeteneği de olsan yine olmaz. Resim yapmak mesai isteyen bir şey. Bizim canımız yok mu biz de çalışabilirdik, vitray yapardık, iyi paralar kazanırdık. Onu tercih etmediğim için ressamım. Onu tercih edenler hala ‘Biraz daha kazanayım’ derdinde. ‘Bir ajans kurduk, bir tane daha kuralım’ın peşinde yani.

Artimetre: Geçenlerde bir yerlerde okudum. Yurtdışında bir ülkede devlet ressamlara yardım yaptığı için ressamlar artık  üretemez ve farklı eserler ortaya koyamaz olmuşlar. Devlet şimdi yardımı kaldırmak için girişimlere başlamış !

Ben onu Hollanda’da gördüm. Ne zaman gittim ben Hollanda’ya? 98’de galiba… Ben orada kaldım bir süre. Şöyle bir olaya tanıklık ettim. Belediyeler, yardım yapıyorlar ressamlara. Yardım da şu: Her ay tüm sanatçılardan belirledikleri iki adet resmi alıyor. Ödemelerini yapıyor. Bu şekilde insanların ayakta kalmasını sağlamaya çalışıyor. Ancak 98 senesinde bu yardımların kesilmesi konuşuluyordu. Sebep de çok basit, belediyenin ressama atölye olarak kullanması için verdiği eski bir kilise var. Oraya ayda bir kez geliyor. İki tuval koyup şakır şakır boyuyor onu. Belediye gelip resimleri alıyor, adam da parayı alıp bir ay yatıyor. Bu nedenle son 15-20 yıl içerisinde Hollanda resim sanatında bir gelişme kaydedilmediğini fark etmişler. Hollanda’dan uluşlararası piyasaya ressam çıkmıyor. Bunun nedenlerini konuşurken ortaya çıkıyor ki rahata, rehavete alışmışlar. Nasıl olsa paralarını alıyorlar, diye kimse sıkıntıya girip resim yapmıyor. Ve o yardımları kestiler. Sonra hepsi deli gibi dolaşmaya başladı. Çünkü para yok.

‘Üretmemenin bir mazereti yok, zaten tarih de bu mazeretlerle ilgilenmiyor’

Artimetre: Evet, sanatçının geçinebilmesi gerekiyor. Yaşam kaygısıyla sanat üretmek kolay değil ama onsuz da olmuyor. Yaşamak, daha doğrusu üretebilmek için de bir derdinin, sıkıntının olması lazım.

Ben hep söylerim. Bir şey üretmiyor, bir şey yapmıyor olmanın bir mazareti yok. Sanat tarihi de bu mazeretleri yazmıyor. Daha doğrusu insanlık tarihi de bu mazaretleri yazmıyor. Sonuçları ile ilgileniyor. Şimdi sen hiç bir ressamın hayatında şöyle bir şey gördün mü? ‘Karısıyla kavga ettiği için şu dönemler arasında üretemedi.’

Artimetre: Ama böyle dönemler vardır mutlaka. (gülüşmeler)

Ama günümüzde belli tarihler arasında resim yapmamış birinin böyle bir mazareti bulunabiliyor.

Artimetre: Evet, doğru.

Kimse seni dinlemez ki. O yüzden de param yoktu, yerim dardı! Bahaneler unutulacak. Yapmak istiyorsan bir şekilde yapmışsındır, diye bakacak insanlar. Ben mutfakla oda arasındaki koridorda resim yapan insanlar tanıyorum. Yıllarca o arada resim yaptılar. Ve yapıyor da adam. Sorduğun şeye geliyor işte. Karar verecek, ‘Ressam olacağım’ diyecek ve çalışacak. Bu kadar! Üç kağıda kaçmadan, samimiyetle, dürüst bir şekilde çalışacak.

Artimetre: Peki, Contemporary 2008′de vardınız.Casa Dell’Arte’yle nasıl yollarınız kesişti? Nasıl tanıştınız Moiz Bey’le?

TÜYAP’ta tanıştık kendisiyle. Orada bir sergim vardı. Biliyorlardı beni ama özellikle orada çok dikkatlerini çekmiştim. Henüz daha Casa Dell’Arte fikir aşamasındaydı. ‘Böyle bir düşüncemiz var, bizimle çalışmak ister misiniz’ diye sordular. Sonra ben de olumlu yanıt verince kurduk galeriyi ve sözleşmeyi de yaptık. Devam ediyoruz.

Artimetre: E, Hayırlı olsun.

Teşekkür ederim.

Artimetre: Benim soracaklarım bu kadar. Sergi üzerine konuştuk, bu sefer çok da konunun dışına çıkmak istemiyorum. Başka eklemek istediğiniz birşey varsa onları da  dinleyelim sizden.

Aslında söylenecek her şeyi söyledim sanıyorum. Serginin özetini çıkartırsak, insani olan, sıradan her şeyin bir dayatmaya dönüşmesini içeren bir sergi… Bu ‘öpüşme’ resminde de var. Çok normal bir şeyin bir dayatma aracına dönüştürülmesi, şiddetin içselleştirilmesi, şiddetin normal bir şeymiş gibi insan yaşamında yer tutması… Genel anlamda serginin özü bu. Yani şu delilik bile sıradan normal her gün karşımıza çıkan bir şey gibi.

Artimetre: Zaten etken yok. Her şey edilgen. Figürler edilgen…

Evet. Etken yok ve görünenler de edilgen. Bastırılmışlık var. Serginin genelini toparlarsak budur.

Artimetre: Peki çok teşekkür ederiz.

Ben teşekür ederim.


Etiketler:
Kategoriler: Röportajlar, Sergilerden