Röportajlar

Burhan Özer: ‘Bir gün herkes suluboya yapacak’

21 Ocak 2010

Ezgi Esen, Serdar Gençer – Artimetre

Burhan Özer ve Serdar Gençer

Burhan Özer ve Serdar Gençer

Çok yoğun bir çalışma temponuz var, öncelikle bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Şu sıralar nerelerde dersler veriyorsunuz?

Pazartesi, Caddebostan’da; Çarşamba, Akatlar’da; Perşembe Hisarüstü’nde; Cuma, ARTEV’de, Cumartesi ve Pazarsa, Asmalımescitte atölyemde öğrencilerime ders veriyorum. Ben yapacağımı derste yapıyorum. Bugün atölyede olsam yine kağıdımı çıkarır, çektiğim fotoğraflardan ya da daha önce hazırladığım eskiz ve skeçlerden birini alır, resim yapardım. Bunu, öğrenciler arasında yapıyorum. O yüzden, sanat yapmaya nasıl zaman ayırıyorum? Hep onu yapıyorum çünkü.

Derslerde kullandığınız teknik öğrencilerinize ağır gelmiyor mu?

Ders verdiğim gruplar arasında 14-15 senedir öğrenen gruplar  var. Ders vermiyorum aslında, birlikte atölye yapıyoruz. Bazen evliliklerin bile birkaç sene sürmediği oluyor, bizim 14-15 sene kimisi ile 9. senesinde yine beraberiz. Demek ki insanlar o çalışmalarımızdan hoşnut. Bir doyum noktasına gelmiş değiller, hala bir şey alabiliyorlar diye düşünüyorum.

Resimleriniz derste bitiyor mu?

Tabi ki. Suluboya bunu gerektirir. Mesela buradaki  ambiyans çok güzel, şu an bir resim yapsam farklı olur. Sonra bir telefon gelir, kötü haber olabilir, çok iyi bir haber olabilir. Resme başladığınız anla bitirdiğiniz anki duygunuz aynı olmaz.

Resimleriniz ne kadar sürede bitiyor?

Ebatlarına göre değişiyor. Bazen ıslakken müdahale etmek gerekir, bazen üzerinden belli bir süre geçmesi gerekir. Kuruması için makineler var, çabuklaştırmaya yarıyor. Ama suluboyanın temelinde ‘rastlantılar ve tesadüfler’ var, o yüzden çoğunlukla müdahele etmeden beklemeyi tercih ediyorum.

Suluboya haricinde sanatınızda başka bir malzeme kullanıyor musunuz?

Tabi. Pastel, akrilik, guaj kullanıyorum ama ağırlıklı olarak suluboyayı tercih ediyorum. Bir doktor her konuda fikir sahibi olmalıdır ama bir konuda ihtisası olması gerekir. Sadece suluboya dahi yapsam onun için de resmin tüm inceliklerini bilmek, hepsine hakim olmak gerekir.

Resimlerinizde sık olarak İstanbul’u görüyoruz, ama çalışmalarınız arasında başka şehirler de var, kadın figürler de.

Venedik, Hollanda, Ankara, Adana, Paris resimlerim var. Gittiğim yerlerin resimlerini yapıyorum. Ama en çok İstanbul’dayım. İstanbul çok estetik, çok zengin bir şehir. Bana göre Ankara’da bir tek Kaleiçi resmedilebilir bir yer. İstanbul’unsa gerçekten hemen her yeri resmetmeye uygun. İstanbul’a aşık olduğum için belki de, aslında çok kötü şeyler de var bu şehirde. Bakış açısının farklılığı.

Biz okul hayatımız boyunca Pelikan’larla suluboya yaptık..

İşte bu yüzden suluboya gelişmiyor, suluboya tekniğinin eğitimi okullarda verilmiyor. Kağıtta hiç boş yer kalmayacak, badanacı mantığıyla öğretiyorlar. Hayatımı verdiğim suluboyadan bir dönem bu sebeplerden soğuyabilirdim. Şimdiki insanlar çok şanslı, öğrenmek istediklerinde ellerinin altında dünyalar var. Ben resim yapmaya başladığım zaman yüzlerce ressamın paletlerini incelemiştim. Sonra onlar arasında olmazsa olmaz olanları buldum. Onlar nelerdir diye baktığımda çok özel renkler buldum. Herkesin tamam dediği rengi ben nasıl kullanacağım, onu denemeye başladım. Kaliteli malzeme kullanmak istiyorsun, yüzlerce kağıt ve boya seçeneğin var. Kendim için yıllarca araştırdıklarımı bugün öğrencilerime derslerde aktarıyorum. Derste gelenlere bazen basit malzemelerle yapayım diyorum. Burada 3-4 saatinizi harcayacaksınız ve sonunda kötü bir şey çıkacak. İyi bir malzemeyle daha iyisi olabilir belki, ama suluboya emek ister, zaman çok önemlidir.

Bilinçaltımızda suluboyanın ucuz bir malzeme olduğuna dair bir kalıp var, yağlıboyaysa her zaman en pahalısıdır gibi bir görüşe sahibiz sanki.

Bugün bir kırtasiyenin önünde gördüm, büyük yağlıboya tüpleri vardı, 2.5 liraydı. Ucuz bir marka tabi ki. Ama aynı boyda 80-90 liraya boyalar da var. Parmak boyutunda bir tüp, suluboyada 50 lira. Ucuz alırsınız az verim alırsınız, iyisini alır işinizi tamamlarsınız. Yağlıboyadan hiç ucuz değil. Aynı ebatlardaki bir tuval ve iyi bir suluboya kağıdının da fiyatları aşağı yukarı aynı.

Her yaştan öğrencileriniz var mı?

Her yaştan kişiler suluboya dersi almak istemiyorlar. Pedogojik formasyon aldım, çocuklara ders verebiliyorum. Öğrenciyken anaokulunda 3 sene resim müzik öğretmenliği yaptım, harçlığımı çıkartmak için.

Suluboyayla ilgilenenlerin resim sanatının diğer dallarıyla ilgilenen kişilerden ne gibi farkları olabilir?

Suluboya; şiirsellik, transparanlık, hassasiyet gerektiriyor. Tembel insandan suluboyacı olmaz. Suluboyada bir şey oluşuyor, o arada iki seçeneğiniz var. Çok hızlı düşünmeniz lazım. Kararsızlık da olmaz. Pratik olunmalı, esnek olmak lazım. Espritüel, kıvrak zekalı olmak lazım. Biraz kendime iltifat gibi görünse de suluboyayla ilgilenen insanlar arasında gördüğüm ortak özellikler bunlar. İnsanlar yağlı boya yapıyor, akrilik yapıyor. Aynı bilgiyle suluboya yapmaya çalışıyor. Ne yapıyorsanız, onun inceliklerini bileceksiniz ki, size dönsün. Suluboyayı küçümseyen ressamlar var. Sevmeyebilirsin, basit gelebilir, ama bir gün yaparsın, konuşmaya hakkın olur. Benim arşivlerimde pastel de var guaj da var; öğrenciyken yaptığım afişler var, kitap tasarımları var. Bugün onları yapmam ama onları yapabiliyorum. Küçümsüyor muyum, hayır. Hatta ben okula resimli roman ressamı olmak için girmiştim. Hep söylerim, azın değeri çoktur. O yüzden suluboyaya karar vermiştim. Çok kötü olsan onuncu olursun. Öteki türlü en kötü bininci olursun, bilinmezsin.

25 Aralık’taki ‘Ressamların Gözüyle İstanbul Söyleşisi’nde iki ressamın sohbetini keyifle dinledik, söyleşi sizin için nasıl geçti?

Çok keyifliydi, ben daha çok soru gelsin isterdim ama belediye binasında süremiz kısıtlıydı. Oradaki arkadaşlar çok ilgiliydi, Peyami Bey ressam olduğu için zaten alt yapı hazırdı. Peyami Gürel öyle bir konu yakalamış ki, yıllarca sürecek bir program olur. Keşke süresi biraz daha uzun olsaydı, diğer programları merakla bekliyorum.

Türk resim sanatında suluboyanın geleceğini nasıl görüyorsunuz ?

‘Bir gün herkes suluboya yapacak’ diyorum.

Siz suluboyaya başladığıdınızdaki dönemle şimdiki dönemde suluboya arasında ne gibi farklar var?

Şu an ders verdiğim altı grup var. Bunların içinde pastel yapanlar da var, akrilik yapanlar da yağlıboya yapanla da… Şimdi bakıyorum hepsi suluboya yapıyor. Çünkü, insanın kendine ayıracağı zaman o kadar az ki, kendimizi dışında bizi bağlayan çocuklarımız, işimiz çok şey var. Benim en büyük şansım, işimin aynı zamanda hobim olması. Bugün ders vermesem yine resim yapacaktım. Dersten çıkıyorum, eve gitmeden atölyede bir şeyler hazırlıyorum. Eve gittiğimde resimle ilgili araştırma yapıyorum. İnsanlar bütün gün çalışıyorlar, resimle stres atmak istiyorlar. Psikolog önerisiyle geliyorlar, resim veya müzik seçeneklerinde resmi, daha sonra suluboyayı tercih etmiş insanlar. Küçük bir bloknot, küçük bir suluboya takımı, üç fırça, bir kap su, hepsi bu kadar. Yağlıboyada onlarca malzeme var, bir resme başladığınız zaman tüpünüzün kuruma riski var, yarım bırakma şansınız çok az. Suluboyada böyle bir risk yok, isterseniz açıkta bırakın gidin, dönün devam edin. Suluboyanın avatajları çok fazla. Öyle öğrenci arkadaşlarım var ki, yağlıboya dışında hiçbir şey yapmayacaklarını biliyorum. Onlar da kendilerini bu şekilde ifade ediyorlar. Kimi siyasetçi olarak kimi palyaço olarak kendini ifade eder, gerçi ikisine de gülüyorsunuz zaman zaman ama. Herkesin kendini ifade ediş biçimi var.

Bugün size yağlıboya yap deseler herhalde sizin için zorlama olur.

Zaman zaman yapıyorum. ‘Kararsız Çiçekler’ serisi yapmıştım. İrili ufaklı 80’e yakın yağlıboya tablo yapmıştım, bir iki tane kaldı elimde. Öğrenciliğimden beri hamursu boyayı seviyorum. Empresyonistler belki de o yüzden çok yakın geliyor bana. Resme bakınca dokunası gelsin insanın istiyorum.

Burhan Özer ve Serdar Gençer

Burhan Özer ve Serdar Gençer

Son olarak neler söylemek istersiniz?

Resimle uğraşan her insanın kendini sorgulaması lazım. Çok düzgün, detaylı şeyleri ben sevmem, ama hayranlık duyarsınız o başka. ‘Beni heyecanlandırmasına rağmen neden bunları yapmak istemiyorum? Ankara’yı seviyorsunuz ama orada yaşamak istemiyorsunuz. İstanbul, sefillik ama niye burada kalmak istiyorum? Bunları niye seviyorum, bunlar arasındaki fark ne?’ Derken yıllar önce bir gün aklıma gelen maddeleri yazdım, bugün hala onları söylüyorum. O hayranlık duyduğum resimlerde bulduğum, beni etkileyen şeyler bugün resmimde var. Ama kimse resmime bakıp ‘Bu Rembrandt’ diyemez. Hayranlık duyduğum o sanatçıların tortusu resimlerimde var ama resimlerim onlar gibi değil. İyi bildiğin şeyi yapmalısın, kendini ifade etmelisin, neyse artık onun adı. Siz yolunuza devam ediyorsunuz, o yol sizi zaman zaman yol ayrımlarına getiriyor. Bugün bu konuşma oluyorsa, benim 25-30 sene önce ‘ressam olmak istiyorum’ deyip, onu takip etmemin sonucudur.



Burhan Özer’in manifestosu diyebileceğimiz kendine ait bir yazısı ile röportajımıza son veriyoruz. Çok değerli üstadımıza ülkemiz sanatı ve geleceği adına yaptığı önemli çalışmalardan dolayı ve az vaktini bize ayırıp bu güzel sohbeti gerçekleştirdiği için kendisine yürekten teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Sürekli güncellenen, sade ve pratik bir tasarımı olan www.burhanozer.com adresinden sanatçıya ulaşabilir, burhan@burhanozer.com adresine maillerinizi gönderebilirsiniz.


‘Ben Resim yaparak yaşamımı belgeliyorum. Tanık olduğum doğaya aracılık edip, insanların onu görebilecekleri yere koyuyorum. Bizler daima kendimizi etkin kılma çabası içerisindeyiz. Hatta bu özümüzün temel bir ihtiyacıdır. Başkalarının katlandığı acılar elbette ki sanatçının içinde uyuşmamalı. Sanatçı, çağına, ülkesine, insanlara ve onların sorunlarına yabancı kalmamalıdır.

Sanat, insanın doğa ile hesaplaşması, toplumsal ve kişisel değerleri özümseme mekanizmasıdır. Sanat, hayatı kavramanın bir yoludur ve bir eylem biçimidir. Sanatçının amaçlarından birisi de duygu, düşünce ve heyecanlarını belli bir biçime kavuşturup başkalarına ulaştırmasıdır. Algı özneldir, doğa da ancak bir veri. Yaşamın biçimleri ile, biçimlerin yaşamı arasında hiçbir ilişki yoktur. Doğaya bakıp biçimlerimizi almalıyız sadece. Ona uygun rengi, duyguyu, ruhu biz katmalıyız. Bir anlamda duygunun mantıkla örtüşmesi diyebiliriz. Rengi sıradanlıktan çıkartıp plastik bir araç yapan, renkler arasındaki ilişki ve gerilimdir. Başka bir deyişle doğayı görsel bir dile çevirmek gerekir. Herkes kendi resmini yapar, konu seçimi olsa olsa bir çıkış noktası olur. Zaten bir resim, doğadaki bir şeyin taklidi değildir. Doğanın kuralları ayrı, resmin yasası farklıdır; gülün adını değiştirdiğimizde kokusunun değişmeyeceği gibi.

Yaşam önceden planlanamaz, kestirilemez, sürprizlere açıktır. Tesadüfler bazen olayların akışını değiştirebilirler. Suluboya da doğası gereği böyledir, bazen siz rastlantılara yön verirsiniz, bazen de rastlantılar sizi yönlendirir. Zaten suluboyanın amacı, gerçeği yansıtmak değildir. O gerçek, gerçeğin farklı bir yansımasıdır. Saydamlık, şeffaflık, şiirsellik esastır. Suluboyada gizem ve büyü olmalıdır. İnsan ruhu biliyoruz ki en hassas noktasına dokunulduğu zaman cevap verir. Bir şey çirkinse, gerçekten onu görmüyorsunuzdur. Bu yüzden doğa bazı özelliklerini fark edemeyenler için her yıl kendini tekrarlar ve yeniler, sanki bir şans daha veriyor gibidir. Çağımızın her şeyi enerjiye dönüştürüldüğü bir dönemi yaşıyoruz. Sesten hızlı araçlar, sistemler var. iletişimin maksimum noktada olduğu bu noktada insan bu akışa ilgisiz, duyarsız kalamıyor. Duygularında bitmeden rsme dönüşmesi gerekiyor bana göre bu isteğe ancak suluboya cevap verebilir. Malzemenin ruhunu tanıtmak gerek önce teknik beceri kısmı halledildikten sonra geriye sadece duygunun ifade bulması, biçime kavuşması kalıyor.’

Burhan Özer.


Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
1 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Röportajlar

Ayşegül Sağbaş: ‘Fadu Seni Yakaladım!!!’

23 Aralık 2009

Salih Seçkin Sevinç, Ezgi Esen – Artımetre


5  Kasım – 3 Aralık 2009 tarihleri arasında C.D.A Projects’te gerçekleşen “Fadu Seni Yakaladım!!! – Gotcha Fadu!!!” sergisinde Ayşegül Sağbaş ile görüştük. Fadu’nun ve sanatçının kendi dünyasını, geçmişini ve ileride neler olacağına dair ipuçlarını bizlerle paylaştığı keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Bu kadar büyük tabloları nerede yaptın?

Ayşegül Sağbaş

Ayşegül Sağbaş

Ufacık bir atölyede yapıyorum. Atölyemi görseler, herhalde bana madalya verirler. İstanbul’da hala bir evim yok. İki kardeşim var, onların evinde kalıyorum ve bu halde resim yapıyorum. Büyük bir cesaretle İstanbul’a geldim ve 3 senedir burada yaşıyorum. Kimsenin, ailemin bile inanmadığı bir iş yapıyorum aslında.

Peki, sen Fadu’ya nasıl inandın?

Önce kendime inandım. Resim yapmayı seviyorum ve başka bir şeyin beni mutlu etmediğini düşünüyorum. Ben ortaokul ve liseyi dışarıdan bitirdim. Resim okumak istediğime karar verdim, bu hayalimi gerçekleştirmek için evden bile kaçtım. En sonunda Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi’ni dereceyle kazandım. Orada Eğitim Fakültesi mezunu olmama rağmen, öğretmen olamazdım. Okuldaki hocam bir gün bana “Sen çok yeteneklisin, buradan gitmek gerekiyor.” demişti ve buradayım.

İçinde bulunduğun koşullar zor olsa da, hayat enerjin çok yüksek olmalı.

Aslında bende olmayan bir şey bu. Bunu tablolara yansıtıyorum. Bütün genç arkadaşlarım zor şartlar altında çalışıyor. Türkiye’de sanat çok zor, hele gençseniz, üstelik kadınsanız daha zor. Sonuçta resim yapmayı seviyorum ve buna değer diyorum.

Fadu nasıl çıktı?

Fadu aslında vardı, sadece bu kadar renkli değildi. Biraz rüyamda gördüm, zamanla karakteri oluştu, saçı oluştu, tokası oluştu. Fadu bir süreç içerisinde ortaya çıktı. Fadu aslında sıradan bir kadın. Bu sergiyi yaparken şunu düşündüm: “Bir evde bir kadının hayatı nasıl geçer?” Bilinmek istenmeyen ya da kimsenin görmesini istemediği yer olarak yatak odası ve tuvaleti düşündüm. Daha önce tuvalet resimleri yapan çok yoktu, bu biraz da ilginç oldu. Bir de Fadu Seni Yakaladım’a uygun olması için bir tercihti. Bir kadını nerede yakalayabilirsin? Yatakta yakalayabilirsin ama Fadu’ya yakın bir karakterim daha oluşmadı. O oluştuğunda Fadu yakalanacak, evet.

Öyleyse sonraki sergilerde Fadu yine olacak?

Evet, bu benim karakterim, Fadu her zaman olacak. Çocuğu var, akrabaları var ama bir erkek yok, doğru. Bir kimlik yaratmak çok zor, bunun için de araştırmam belirli süreçlerden geçirmem gerekiyor. Şu an buna hazır değilim galiba.

Poşet dokusu tekniğini önceden de kullanıyor muydun?

Evet, ama o da farklıydı. Zamanla Fadu’yla ikisini birleştirdim, geliştirdim. Zaten bu poşet dokusu tekniğini tesadüfen buldum; fadu da, teknik de zaman içerisinde gelişti.

Casa Dell’Arte ile bağlantın nasıl oldu?

Casa Dell’Arte’la anlaşmamız 2 yılı dolduracak. Galerinin sahiplerinden Yunus Bey benim iki eserimi almıştı, yani benden haberleri vardı. Bu galerinin ilk sanatçılarından biriyim.

Sergi nasıl gidiyor, satışların ne durumda?

İyi durumda, beklentilerimizin üzerinde gidiyor her şey. İlgi çok güzel, resimlerimin çok cesurca olduğunu söylüyorlar. Sanatçı olarak “Evet doğru yoldayım”ı hissettim bu sergide, evet iyi gidiyor ve iyi gidecek.

Bu kadar neşeli renklere rağmen, Fadu’nun aslında ürkütücü bir yanı var.

Bunu hissetmen çok güzel. Bence korkunç biri Fadu. Sana bakıyor, seni izliyor, ürkütmeli seni. Herkes sadece çok sevimli olduğunu söylüyor ama Fadu kesinlikle çok sevimli biri değil.

Bu kadar büyük ebatlarda tablolar, özverili titiz çalışmalar, ince işlenmiş bir fikir ve sonucunda karşılığının alınması çok güzel. İleride seni göreceğimize inanıyorum.

Umarım. Zaten benim hedefim, Türk Sanat Tarihi’ne girmek.

Kitapla aran nasıl, okur musun?

Okurum. Hatta bir dönem insanlarla iletişimimi kestim. Çok okuduğumda öyle oluyor.

Resim sanatında kişisel beslenme çok önemli, ben şu okulu bitirdim, ben ressamım demek çok kolay. Beynin gerçekten dolu olması, yeteneğin maneviyatın yanında söyleyecek bir sözünün mutlaka olması gerekiyor.

Kesinlikle evet.

Peki, genç sanatçı adaylarından sergine ilgi nasıldı?

İyiydi, çok fazla üniversiteli geldi. Özellikle Bilgi Üniversite’sinden ilgi büyüktü, bir hocaları mutlaka görmelisiniz demiş.

Fadu’ya ileride ne olacak?

Fadu’yu 3 boyutlu göreceksiniz; saçıyla, kıyafetiyle her şeyiyle. Uygun bir mekan olduğunda gerçekleşireceğim bir proje bu. İlginç bir malzeme bulacağım ve aynı renklerde olacak. Sonra Fadu’nun çizgi filmlerini istiyorum. Proje çok aslında ama her şey koşullara bağlı.

Fadu nereli?

Ben Rizeliyim, Rize Pazar’lı. Herhalde Fadu da oralı. Fatma ve Fadime olarak düşündüm Fadu’yu, orada Fatma ve Fadime’ye “Fadu” derler. Karadenizli sıradan bir kadın, 3 yıldır İstanbul’da yaşıyor. Yarın Paris’te de olabilir. Çünkü bir süre yurtdışında yaşamak istiyorum. Bir şehirde uzun süre kalmayı sevmiyorum. Pazar benim için bitmişti, sonra Samsun oldu ve bitti. İstanbul da bitecek. Gideceğim yine.

Fadu’nun devamının gelecek olması çok heyecanlı, peki sanatçı adayı gençler için bir şey söylemek ister misin?

Her şey bir iç yolculuğu. Resim yapmayı seven herkes “sanatçı” olabilir. Ben resim yapmayı çok seviyorum ve bir gün gerçekten başaracağıma inanıyorum.

Biz de genç sanatçımıza yürekten sevgilerimizi sunuyor, başarılarının devamını diliyoruz.

Fadu Seni Yakaldım!!!

"Çamaşır Asan Fadu - Fadu Hanging Laundry" 150x200 cm Tuval Üzerine Akrilik, 2009

Ayşegül Sağbaş, C.D.A Projects'te.

Ayşegül Sağbaş, C.D.A Projects Salonunda.


Etiketler:
Kategoriler: Röportajlar

Ergin İnan ‘Casa Dell’Arte’ Röportajı

28 Ağustos 2009

ergin-inan01Ergin İnan’la sohbetimizi Casa Dell Arte’nin sezon kapanış sergisinde yaptık. Ancak bu değerli sohbeti kendi yeni sezonumuzun açılış röportajı olsun ve yeni döneme Ergin İnan hocamız ile başlayalım dedik. Zaten sohbetimiz Ergin İnan’ın sanatı yanı sıra geçen senelerin ve geride bıraktığımız yılın genel bir değerlendirmesini de içeriyor. Keyifle okumanız dileği ile…

Hocam sergiden başlayalım. Bu sergide yaklaşık 50 tane eser var galiba…

Evet üç tane kapıyı da sayarsak toplam 54 tane eser var.

Daha önce de kapıların üzerine resim çalıştığınız olmuştu değil mi?

Evet bu beşinci kapım mesela.

Üzerine resim yaptığınız başka objeler de hatırlıyorum.

Sütunlar var. Bir de kümbetler var. Bu kapılar eski kapılar. Çok eskimiş kapılar. Yüzyıllık varlar.

Hocam bunları nereden buluyorsunuz? Kapıların kendisi başlıbaşına eserler zaten.

Mesela hatırlıyorum. Antikacıları gezerim. Gördüğüm obje ile ilgili şeyler zihnimde zaten belirir. Bir keresinde bir hilye almıştım. Yaptığım resmin tam ortasına koydum onu ve sonrasında okuttum. Binaltıyüz’ü yıllarda Sümbül efendi tarikatından birisinin vefatı üzerine yazılmış bir ölüm ilanıymış. Sonra ben onu Japonya’da Osaka Bienaline göndermiştim. Orada ödül aldı ve orada kaldı.

Kümbetlerde aynı şekilde. Tabi kendi has formları var hepsinin. Bir de ahşaptan yapılmış şapka kalıpları görmüştüm. Onları da almıştım. Hepsinin üzerine resim yaptım. Yazıların çıkışı da böyledir.

Ergin İnan resimlerine ilk bakışta böcekler, el yazmaları, renklerin kuvvetli kozmik coşkusu ve figürler dikkatimizi çekiyor.

Bunlar dış görünüş tabi… İşin bir de manevi tarafı var. Maneviyatınız geniş olursa oradan gelenler de önemli. Kendi başınıza kalabildiğiniz zaman düşünüyorsunuz. Oralarda dolaşırken bir böcekle karşılaşıyorsunuz, herhangi bir obje ile de karşılaşabiliyorsunuz. Sonra herhangi bir form ilginizi çekiyor. Bütün bunları kendi benliğinizde maneviyatınız içerisinde buluyor ve sonra bunları dışa vuruyorsunuz. Zaman zaman sözcükler de ifadelerin yerini alıyor. Sözcüklerle ifade edemediğimiz zamanlar böyle böcekler alıyor yerini…
-Gülüşmeler-

Şimdi resimle olan serüveniniz kaçıncı senesinde ?

Ben güzel sanatlara 1964 senesinde girdim. Son senemde ilk sergimi açtım.1968 senesiydi. O da Türk-Alman kültür merkezindeydi. 1968 senesinden bu yana düşünecek olursak 41 sene yapıyor.

Geçenlerde İstanbul Modern’i gezdik. Biliyorsunuz yeni bir sergi yaptılar. Sizinde bir eseriniz vardı. Açıkçası ben eski dönemlerdeki resimlerinizi de çok merak ediyorum. Mesela 1968 senesindeki serginizide böcekler var mıydı?

Hayır yoktu. 1969 senesinde başladım. Bir sene sonrasında yani… – Gülüşmeler- 1968 senesinde böyle ekpresyonist, bağıran çağıran, dışavuran figür anlatımları vardı. Daha çok siyah – beyaz ve ilginç çalışmalardı. O resimlerin hepsi bende duruyor. O dönemden bu döneme kadar saklıyorum onları. Sonra 1969 senesinde İngilizce, Almanca mektuplar yazıyordum. Bir profesör yardımcısı vardı. Kelimelerle ifade edemediklerimin yerine bir iki böcek resmi karalayarak gönderdim. İşte böyle başladı böcekler…

Yine İstanbul Modern’de birde otoportrenizi gördük. Bu resimde yine bir tane sevgili böceğiniz de öpüyordu sizi… –Gülüşmeler- Hocam peki resmi geçelim.  Geçebilirsek tabi. Ergin İnan resim dışında ne yapar? Nasıl vakit geçirir?

Ergin İnan resim dışında kendi halinde yaşar. –Gülüşmeler- Ailemle, çocuklarımla olurum. Arkadaşlarımla yemeyi içmeyi severim. Onun dışında atölyemde vakit geçiririm. Atölyem hemen evimin altı. Onun için hep ailemle birlikteyim diyebilirim. Okul haricinde genelde dışarı pek çıkmam. Birkaç önemli sergi olursa da onları ziyaret ederim. Zaman zaman yurt dışına çıkarım. Burada bulamadığım birtakım materyalleri alırım oralardan. Tabi ki oraya gidince müzeler ve sergileri gezerim. Yine sanat çemberi içerisindeyim yani.

Casa Dell Arte ile ilk kez sizi Contemporary Istanbul 2008’de birlikte gördük.

Evet. O eserler… Bunlar Berlin’de gösterdiğim “Rumi” isimli serinin devamıydı. Orada da dokuz tane uzun büyük çalışmalarımı sergiledim. İçindeki alıntıların hepsi tabi Mesneviden, rubailerden ya da Divan-ı Kebir’den…

Herkes Mesnevi’yi bilir anlatır da Divan biraz ikinci planda mı kalıyor acaba?

Mesnevi daha anlatıma dönük ve daha şiirseldir. Divan daha tekniktir ve yorumu tabi daha zordur. Mesnevi, Mevlana ile daha özdeşleşmiş bir durumda…
ergin-inan02Peki Ergin İnan şu an Dünya ve Türk Çağdaş Sanatını nasıl görüyor?

Almanya’da iki senem geçti. Neticede batı resminin içinden geldim. Tabi özümsemek ve dışa bakmak ayrı birşey; özümsemek ve yeni bir dil yaratmak ayrı birşey. Bazı sanatçılar varki mesela Leonardo’dan başlayayım. Rembrandt, Goya ve son dönemlerden Francis Bacon; bunların hepsi aynı dünyada kendi içsellikleri ile farklı diller ortaya çıkarmışlardır. Bizim sanatımızda da kendi gelenek ve değerlerimizden sanatçı kendi içselliği ile farklı bir üsluba ulaşırsa aslında yabancı sanatçılarında yaşadığı sürecin aynısını yaşamış oluyor.

Kendi tarihi ve yaşadığı toprakları ve bu havzanın oluşturduğu birikimi iyi etüd eden ve bunu batı etkilenimi ile de kaynaştırarak geleceğe taşıyacak olan sanatçıların mutlaka sanat tarihi sahnesinde önemli yere sahip olacağına inanıyorum… Doğrudan batıyı örnek alıp öğrendiğini bir felsefi birikimi veya tabanı olmadan kopyalayanlara nazaran bu etüdleri yapmış sanatçılarımızın tarih sahnesinde daha çok şansı varmış gibi geliyor.

Birşey içtenlikle ve manevi dünyanız açıkken yapılıyorsa güzel oluyor. Kendi dünyanıza dönüp içe bakabiliyorsanız (işte o dünya çok önemli) birşeyler yapabiliyorsunuz. Ama dışa dönüp birşeyler yapayım derseniz o zor.

Hocam soyut resim nedir? Yani içselliğimde böyle çizikler, renkler gördüm bunu tuvale kağıda aktarayım diyebilir adam. Formu tanımadan, klasik fırça nedir bilmeden herkes ben soyut yapıyorum diyebilir ve işin kolayına kaçabilir değil mi?

Şimdi ben okulda kredisini tamamlamak isteyen hiç resim bilmeyen öğrencilerime ne yapıyorum? Onları soyut resimle tanıştırıyorum. Soyutta boyayı ister fırlatacaksın, ister boyayı tuvale koyup spatül ya da fırça ile dağıtacaksın. İşte ekspresyonist soyut. Orada o resmi yaparken siz varsınız çünkü. Ama işte birde fırçayı çekerken birikim ve içselliği koymak var oraya.

Çağdaş sanat son beş senedir aldı başını gitti. Yükseldi. Dijital Ortama kaydı. Fotoğraf iyice söz sahibi olmaya başladı. Yerleştirmeler sonra…Bu bir enflasyon oldu. Biraz karışmadı mı?

Evet, bu tip işlerin konsept olması gerekiyor. Zaman zaman sanatçılar bu konseptleri doğru oturtamadıkları için bu tip çalışmalar ütopik oldular. Tabi bunların yanında bu konsepti doğru uygulayanlar ve verdiği konsepti yaşattıran ve hissettiren sanatçılarda oldu.

Birde kriz öncesinde gerek Sothebey’s, Christie’s müzayedelerinde gerekse diğer sanat satışı yapılan alanlarda fiyatlarda altın çağını yaşadı. Birde hiç tanımadığımız ama bu finans kapitalin bizlere hediyesi olan ve rekor fiyatlara imzalar atan oyuncular çıktı: Damien Hirst ve Jeff Koons gibi…

Evet çok eleştirildiler aynı zamanda. Ama bu eleştiriler daha çok onları var etti ve çok meşhur etti. Ne yapsalar para eder oldu.

Damien Hirst büyük tablolar yaptı. Tabloların üzerine kelebekler koydu. Ölüm teması ve yaşamın canlılığını ve güzelliğini birarada işlemiş oldu. Buraya kadar güzel. Bununla birlikte bu tabloların tanesi 2 milyon dolardan sattı. Bunlardan yüztane yaptı. Yani birbirinin aynısı yüz ayrı eser. Tamda bu dönemde eleştirmenler sanat eserinin çoğaltılmasının o eserin değerini düşürmeyeceğini bilakis arttıracağını söylemeye başladılar. Yani kriz öncesi finans kapitalin yarattığı hayali enstrümanlar bu işin manipülasyonu için de iyi bir ortam hazırlamış oldu. Nasıl olsa para var. Herbirini çoğaltıp orjinal gibi satalım dediler.

Birtakım çevreler değerlerini yükseltmek istediler. Eserlerin piyasasını yükselltiler ve zemin hazırladılar. İşte Hirst’de birazcık zengin oldu. – Gülüşmeler –

Şimdi tepetaklak düşüşteler ama.

Dönem dönem olur böyle. Bir ara neo-ekspresyonistler çok güçlü fiyatlarla geldiler. Ortalığı darmadağın ettiler. Sanat mekanizması bu, böyle işliyor.

Bir de Jeff Koons var hocam. Onu da atlamayalım.

Evet geçenlerde bir sergisi vardı. Balon yapıyor. – Gülüşmeler- Renkli renkli, insanın içini okşayıcı objeler.

Yumurta da yapıyor. Jelatinle paketleyip iki milyon pounda satıyordu. Yani 4 milyon dolara yakın bir meblağ. Tabi bütün bunların hepsi belkide krizin de geliyor olduğunun bir göstergesiydi.

Evet. Bir balon yaptılar. Ondan sonra patladı balon.

Christie’s ve Sothebey’s geçen sene yaptıkları ciroların 1/4’ünü dahi yapamıyorlar şimdi.

O yüzden yeni pazarlar arıyorlar. Dubai’ye kaydılar şimdi. Araplara sanatı sevdirmeye çalışıyorlar ama biraz zor olacak. – Gülüşmeler –

Peki çağdaş bir sanat eserinin milyonlarca dolar yada pound ederi olması normal mi acaba?

Bir Leonardo, Rembrandt, Goya olsa normal olur tabii. Hatta paha biçilemez.

Peki hocam ressam olmak isteyen (Resim okumak değil…) gençlere, çocuklara neler söylemek istersiniz.

İşte burası önemli. Sanat çocukla, çocuklukta başlıyor ancak okul çağı başladığı zaman bir Matematik ya da Türkçe ya da Geometri gibi değer görmüyor. Bunların dışında tutuluyor ve öyle algılanıyor. Resim ve müzik hep en son planda kalıyor. Bu derslerin diğer dersler yanında ağırlığı o kadar az ki; öyleyken hatta bu ders saatleri dahi yok edilmeye çalışılıyor. Bence bu iş birlikte yürütülmeli. Matematik olsun sanat olsun hepsi birarada yürüyecek hale getirilmeli ve eğlenceli olmalıdır ki değerler daha rahat ortaya çıksınlar.

Hocam sizleri çok seviyoruz. Türkiye’de parmakla gösterilecek sayılı sanatçılarımızdan birisisiniz. Elinize, gönlünüze, içselliğinize sağlık. Sohbet için de çok teşekkür ederiz.


Etiketler:
Kategoriler: Röportajlar

Mustafa Günen ‘Ab-ı Ru’ Resim Sergisi Röportajı

23 Temmuz 2009

Mustafa Günen

Mustafa Günen

Mustafa Günen’le Ekavart Galeri’de, 5- 23 Mayıs tarihleri arasında sergilenen ‘Ab-ı Ru’ adlı resim sergisinin ardından görüştük. Kendisi bize New York, İstanbul, Ankara üçgeninde ilerleyen resim kariyerine dair detayları anlattı.

Artimetre: İlk olarak şunu sormak istiyorum, sergiyi gezerken de ilk aklıma düşen bu oldu. Ankara’da yaşıyorsunuz. Su birikintileri dışında ‘su’ görülemeyen bir şehirde deniz resmetme fikri, hissi nasıl doğdu?

Öyle demeyin.(gülüyoruz karşılıklı) Su var, olmaz olur mu? Ben bir su birikintisi gördüğümde bile onu hemen bir resim kompozisyonuna dönüştürüyorum hayalimde. International Art Magazine’de de yayınlandı. Bir resmim vardı, hikayesini onlara anlattım. Kolorado Kanyonu… Bu kanyonun kayalıkları altına ben bir deniz resmettim. Gerçi kayalıklar deniz kayalıklarına benzemiyor ama ben kayalıklara düşen ışığı çok beğendim ve resim de çok beğenildi. Ankara’da da öyledir. Yüksek binaların arasından giderken ışığın güzel düştüğü bir yer buluveririm. Ben o anda orayı deniz görürüm.

Artimetre: Nasıl yaşıyorsunuz o halde Ankara’da? Ben suyu çok seviyorum ve Ankara’da yapamıyorum örneğin.

Tamam, katılıyorum. Benim bir takım zorunluluklarım var, o nedenle… Benim Ankara’da anne-babam var, eşimin alesi de. Onların tek dayanakları biz olduğumuz için… Mesela ben geçen yıl, iki ay kadar New York’ta kaldım. Annem iki ay boyunca ağlamış.

Artimetre: Aman…

Bir şey yapamıyorsunuz. Onları da fazla üzmeden ve kendinizi özletmeden sık seyahat ederek sorunu çözmeye çalışıyorum. Sık sık deniz görmeye kıyı şehirlerine gidiyorum, açık deniz yarışlarını falan izliyorum, denizle ilgili belgesellerin dvd’lerini topluyorum.

Artimetre: Evet…

Özetle, deniz görmeden olmaz. Ancak hiçbir kompozisyonumun dünyanın hiçbir yerinde bir mekanı yok. Buna da özellikle dikkat ediyorum.

‘Gördüğü rengi, boya kararak en çabuk bulacak sayılı ressamlardan biriyim’

Artimetre: Anlıyorum.

Esinleniyorum sadece. Gördüğüm manzarada beğenmediğim bölümleri atıyorum ya da şurada şu olsun deyip eklemeler yapıyorum. Marmaris resimlerim vardır, hep geri planıyla ilgilenmişimdir Marmaris’in, ama şu taraflara bir çam ağacı koysak diyorum ve eklemeler yapıyorum. Kumsalını ona göre yapıyorum.

Artimetre: Biraz da güzel olanı öne çıkarma çabası…

Evet, evet. Bizim gayemiz o, bizler fotoğrafçı değiliz.

Artimetre: Kaç yıldır ressamlık yapıyorsunuz?

36-37 yıldır resim yapıyorum ama yaklaşık 15 yıldır bu işle profesyonel anlamda uğraşıyorum. Benim Ankara’da mobilya atölyelerim vardı ve ancak eşe dosta bir şeyler çizebiliyordum. Mobilya boyaları ile çalışıyordum zaten. Benim ailem bu konuya biraz mesafelidir, dine yatkındır. Benim resim yapmam yasaktı ve haklı olarak geçim endişesi de vardı. İşte ben o nedenle uzun bir süre mobilya üzerine resim yaptım. Mobilya üzerine de selülozik boya dışında bir şey süremezdiniz o zamanlar. O da on dakika geçmeden donar. Ben beş renk kullanıyorum. Sarı, kırmızı, beyaz, mavi, siyah… Başlangıçta parasızlıktandı. Zamanla benim için bir avantaja dönüştü. Mobilya boyarken bu güçlükler nedeniyle ben aynı boyadan defalarca karmak zorunda kaldım. Bu durum zamanla bana çok ciddi bir renk hakimiyeti getirdi. Kafasındaki ya da herhangi bir nesne üzerindeki rengi, boya kararak en çabuk bulacak sayılı ressamlardan biriyimdir.

‘Dikkat edin dijital baskı olabilir bu resimler!’

Benim resimlerime dikkatli bakın, baskı gibidir. Bir yapılmış olmamış bir daha bir daha… Bunu göremezsiniz. Hareketli görüntülerim de vardır, onları da merak edenlere veriyorum. 2000 yılında İstanbul’da bir Fransız ressam ‘Dünyanın hiçbir yerinde bir ressam yağlıboya ile ışığı bu şekilde veremez, dikkat edin dijital baskı olabilir bu adamın resimleri’ dedi. Ben bunun sıkıntısını üç sene çektim. Tüyap’ta bir sergi açtım, benzer şeyler söylendi. Adam geliyor bakıyor ve öylesine bir yorumda bulunuyor. Ben -kibir yapıyorum sanılmasın ama dışardan gelen yorumlar da bu yönde, sanatsal realite açısından söylüyorum- ışığı en iyi kullanan sayılı ressamlardanım. Zorluğu da şurada bulgur tanesinin yarısı kadar renkleri kararak yapıyorum ben bu resimleri. Mutfakta yemek yapmaya benzetiyorum kendi işimi. Hatta bu sergimin adı ‘Bu resimleri ben yaptım’ olacaktı ama Christy’s’den sonra böyle bir çaba içine girmeyi anlamsız buldum. Bir de ben Türkiye’ye oynamıyorum zaten, o nedenle kanıtlama gereği de duymadım.

Artimetre: Yurtdışı…

Elbette… Yazıştığım bir kaç galeri var. Burada biraz para kazandıktan sonra oralara gidip saha çalışmaları yapıyorum. Christie’s’in bana o anlamda çok yararı oldu. Çünkü yurtdışında iş yapmanın Türkiye’den gidiyorsanız handikapları çok… New York’ta müzelerin açtığı bağımsız bir resim yarışmasına katılmıştım.

Artimetre: Nasıl oldu? Nasıl kabul edildiniz?

Halka ilişkilerimi de kendim yapıyorum. İngilizce’ye çok daha hakim bir kayınbiraderim (Gürdoğar Sarıgül) var, onu tatile gönderiyorum. New York’a on-onbeş gün süren gezilere. Ben yine ona resimleri rulo yapıp verdim. New York’un da iyi bir otelinde kalmasını söyledim, olur da randevu verirlerse gidip de varoşlardan bir yerden telefon vermesin diye. Galerileri gezdi ve resim gösterebildiği bir tane galeri olmadı. Yalnızca bir tek yere adımı yazdırabilmiş ve sonra da dönmesi gerekti. Ama ardından bana e-mailler gelmeye başladı. Orada bir ünlü galerinin sahibi ile o vasıtayla tanıştım ve yazışıyorum. Bana eleştirilerini sunuyor, ben de dikkate almaya çalışıyorum. Biliyorum sergi açmayacak bana ama yine de ondan gelen tepkileri bekliyorum.

Artimetre: Ne yönde eleştiriler sunuyor mesela?

Daha çok kompozisyonlarımı eleştiriyor. ‘Yörende bir yeri resmet’ tarzında şeyler söylüyor. En son Christie’s’deki resmim için ‘çarpıldım’ diye bir yazı yazmıştı. Zaten sonunda bana California’da bir galeri önerdi. Şimdi onlarla iletişime geçmeye çalışıyorum. İlk fırsatta California’da olacağım, çünkü e-mail yoluyla yanıt alamıyorum.

Artimetre: Katalogla mı gidiyorsunuz yoksa resimleri de yanınızda götürüyor musunuz?

Ben Christie’s’de onu yaşadım, katalog kabul etmiyorlar. Çok evvelden ben onlarla yazışıyordum. New York’taki yarışmadan sonra bir mail geldi, doğrusunu söylemek gerekirse müspet yanıt beklemiyordum. Çünkü daha ziyade hayatta olmayan ressamların eserlerini alıyorlar.

‘Hocam sizin resimlerin aynını çalıştık, bizimkiler arazi parçası gibi oldu’

Artimetre: Deniz resmi dışında başka konular çalıştınız mı?

Ben kış resimleri de yapıyorum. Kar resimlerim de çok başarılıdır benim.

Artimetre: Zaten denizi çok iyi çalışan karı da iyi çalışabilir gibi geliyor bana. Sonuçta kar da suyun bir başka formu…

Renk ve ışık hakimiyeti… Bana bazı mailler geliyor, ‘Hocam sizin resminizin aynını çalıştık, ama bizimkiler arazi parçası gibi oluyor, su gibi olmuyor. Çünkü suyun da bir geometrik balansı var ve o kaçınca su, su gibi olmuyor. New York’taki yarışmaya Hollandalı bir gazeteci geldi. Ayrılırken şunu söyledi, ‘Ben o kadar deniz resmi gördüm dünyanın her yerinde. Ancak bu kadar -geometrik anlamda- mükemmele yakın dalgalar, eğriler görmedim. Bir daha da göreceğimi de sanmam.’ Yarışmanın ardından kabul ettiler, dedim ya, hiç beklemiyordum. Central Park’ta dokuz tur atmışım heyecandan.

Artimetre: Peki kaç resimle katıldınız sergiye?

12 resim gönderdim. O sergide çok hoş tepkiler aldım. Gitmişken bir süre daha kalmaya karar verdim. Müzeleri gezdim, bazılarına resim bırakmak için bir takım girişimlerde bulundum.

Artimetre: Müzayede süreciniz nasıl geçti?

Müzayedede de resimlerin yüzde 90’ının ressamları ölmüştü, çok az sayıda yaşayan ressamın eseri vardı. Çok da az sayıda resim satıldı. Müzayedede sergilenen eserlerin yüzde 76’sı satılmadı. Benimki de satılanların içindeydi, ona çok sevindim. Sergiden sonra bir yazı gönderdiler, ilerleyen müzayedelerde yine yer almamı önerdiler.

Artimetre: Hep sorarım, size de sormak istediğim bir soru var. İzlerkitle’nin farkı nedir? İstanbul ve Ankara’da resim izleyicisini analiz eder misiniz?

Ankara’da ve İstanbul’da bu izler kitlenin yaşam ve külttrel alışkanlıkları daha çok fark gösteriyor. Sergide beslenmiyor bu insanlar. Sergiyle yatıp kalkmıyorlar. Bunun eğlencesi var, alışverişi var… vs.. Bu resim takipçileri ciddi anlamda İstanbul’a kaymış durumda. Çünkü bu kitlenin aradığı kültürel ve yaşamsan form da ancak İstanbul’da hayat bulabiliyor. Bir de ben Ankara’da bir şeyler söylersem buradan duyulmaz.

Artimetre: Ama tersi Ankara için geçerlidir.

Evet, ve biliyorum ki burada basına daha kolay ulaşabilirim.

Artimetre: Evet…

Bu bir de bir eğitim meselesi değil. Görme, algılama meselesi… Sanat algılayamıyoruz ki.


Etiketler:
Kategoriler: Röportajlar

Feyyaz İnanç ‘Zamansız Mekanlar’ Resim Sergisi Röportajı

19 Haziran 2009

img_1680

Salih Seçkin Sevinç – Artimetre


Geçen ay Galeri Artist Çukurcuma, Feyyaz İnanç “Zamansız Mekanlar” sergisini gezmiştik. Sanatçı ile bu sergiye ait izlenimlerimizi de içeren bir röportaj gerçekleştirdik. Her ne kadar sergi üzerinden epey bir süre geçmiş olsa da yapmış olduğumuz röportajın da belirli bir zaman dilimine konulmadan okunabileceğini farketmiş olduk. Böylece bizde “Zamansız Mekanlar”a katıldık…Buyrun okuyun…

Serginizi gezdik. Hatta bana ilk sergi açılış mailiniz gelince oradan da bakıp “Hah Güzel!” dedim. Gerçek dışı figüratif tarzda çalışmalarınız var. Son zamanlarda gezdiğim sergiler arasında en beğendiklerimden bir tanesi diyebilirim. Kullandığınız renklerden baskın olan sarı Feyyaz İnanç’ın monokromudur dedirtsede sonra siyah ve tabii başka renklere de rastlıyoruz. Ben bu kadar anlatarak bir girizgah yapayım. Gerisini size bırakayım…

Serginin isminden yola çıkarak başlayalım.”Zamansız Mekanlar” : Yani zamanı yok ederek, zamanın olmadığı bir mefhumu düşleyerek oralarda neler, nasıl oluyor gibi bir sorgu açıyorum kendimde ve bu resmimde bunları çalışıyorum. Etkiyi (zamansızlığı) siyahla veriyorum. Fakat tabi bir de yaşam var tabii. Yaşamında rengi bence güneşle yani sarı ile beliriyor. Yaşam olduğu zaman ışık öne çıkıyor. Zaman zaman ışığı daha çok anlatmak için gölgede işin içine giriyor. Hatta gölge olması gerekirken olmuyor bile bazen. Böyle bir macerası var bu resimlerin. İçinde bulunan varlıklar günlük işlerini yapıyorlarmış gibi sanki ama dediğim gibi zamanın hiç olmadığı mekanlar. Hani bir ömür sayacı vardır ya. O sayaç bir dursunda biz de bir nefes alalım artık canım derler gibi… İşte bunu ortaya çıkaracak işler yapıyorum.

Resimlere bakarken şunu farkediyorum. “Bizden, bizlerden de birşeyler var ama…Mesela bir Hazerfan var…”

Evet. Mesela orada bir hilal var. Çubuk üzerinde duran bir hilal o. Aslında geçmişten kalan ortam içinde yitmiş gitmiş gibi fakat oradakiler (resimdeki figürler) onu yaşatmaya çalışıyormuş gibi… Mesela şu tablomun “Cem Sultan Ay İstasyonun’da” diye bir ismi var. Zamanın çeşitli evrelerinden çeşitli şahsiyetler aynı mekanda buluşabiliyorlar. Çünkü zamansızlık var ya işin içerisinde…Çok eski ya da çok yeni yanyana gelebiliyor. Zaman zaman sevdiğim insanları da oraya yerleştirebiliyorum. Bir resmimde Orhan Veli var mesela. Bir başkasında Fikret Mualla var. Çok belli değiller ama bilen, tanıyan insanın farkedebileceği düzeyde. Onlarda o alemin içinde yaşıyorlar.

Feyyaz İnanç’ın geçmişine dönelim birazda. Bir yurtdışı geçmişiniz var bildiğimiz kadarı ile..

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Akademisi’nden sonra dediğiniz gibi bir müddet yurtdışına Viyana’ya gittim. Neden Viyana diyecek olursanız.Viyana’ya gitmek kolaydı. Diğer Avrupa ülkeleri vizeler uygulamaya başlamışlardı. Viyana bu yüzden gitmesi kolay bir yerdi ve orayı tercih ettim. Bir müddet orada çalıştım ve verimli birkaç sene geçirdim. Bazı sergilere katıldım ve oradaki galeri ile beraber Frankfurt’ta sanat fuarına da katıldık. Koşullar dolayısı ile (bir evlilik durumu) geri geldim.

Hocam “bir evlilik durumu oldu” demeyelim isterseniz. “Hayatımın en güzel ve en anlamlı dönüm noktası için geri geldim” daha uygun sanki…

(Gülüşmeler…)

Evet. Buraya gelince burada da birkaç sergi daha oldu. Sonra benim atölyem faaliyete geçti yeniden. Yani dışarıdan öğrenci almak kaydı ile faaliyete geçti.

Orada ders veriliyor halen değil mi?

Evet. İlk başlarda yoğun bir şekilde vardı bu. Fakat beni çok engelledi. İşin doğrusu çok zaman kaybı oldu. Zamansız bir zaman kaybı oldu. (Gülüşmeler). Dolayısı ile programı biraz azalttım. Eskiden neredeyse hemen hemen hergündü. Şimdi ise haftada birgün var. Diğer kalan altı gün bana ait oluyor. Son üç senedir böyle devam ediyor. Burada sergilediğim çalışmalarımda bu sürede ortaya çıktılar.

Peki size gelen öğrencilerde bir temel altyapı olmasını bekliyor musunuz? Yoksa resim öğrenmek isteyen herkes gelebilir mi ?

Akademiye hazırlık anlamında çalışmalarımız oldu. Ancak daha çok hobi amaçlı geliyorlar. İstikrarlı bir şekilde ressam olmayı isteyerek gelenler bile bunun sıkıntılı bir iş olduğunu ve sürecin farklı işlediğini keşfediyorlar. Biz işin eğlence ve hobi kısmında duruyoruz.

Hocam hobi için gelenler daha sonra birçok başka sanat dalını da hobiyi ediniyorlar. Resim yapayım, tahta boyayım, ebru öğreneyim, cam yapayım, yüzeyim vs. Kurslardan bilirim bir maymun iştahlılığı vardır.

E, tabi. Bu tip işler fedakarlık isteyen işler. Bu tip atölyelerde gerçek manada bu işi öğrenmek isteyenlerin yeri değil aslında. Biz olsa olsa insanlara resim sevdirmeyi, elinden geliyorsa ve içinde bir uhdesi kalmışsa onları ortaya çıkartmayı ve vakitlerini hoş geçirmeyi vaad edebiliriz. Yalnız bu kadar olmalı daha fazlası olamaz. Bu işin yeri akademi esasında.

Peki Galeri Artist Çukurcuma’da açtınız serginizi… Özel bir nedeni var mı?

Çünkü Nadir Erenler ile geçmişe dayanan bir dostluğumuz var. Hemde bu çalışmalarımın sürekli sergisini yapmak üzere böyle bir birlikteliğimiz doğdu. Bu tabi her sergi burada olacak anlamında değil ama Nadir Erenler’inde her zaman içinde olabileceği başka yerlerde de olabilir. Birlikteliğimiz aslında tam bir sanatçı galeri dayanışmasıdır. Bu yüzden bu resimlerle ilgili ikidir buradayız.

Tekrar resimlere dönelim. Subjektif olarak, figürler eskilere ait gibi. Daha çok taban, proleter halk hissini uyandırıyor.

Bazı resimlerde eski görünümlü insanlarla daha yeni görünümlü insanlarda biraradalar. Figürler üzerinden gidilerek bir kavram kargaşı var gibi ama aslında yok. Ancak bütününe baktığımız zaman öyle birşey ortaya çıkabilir.

Burada gördüklerimizin dışında resimler var mı sergiye ait?

Tabi daha çok resim var. Burada değiller ama Çukurcuma’nın ardiye gibi başka yerleri de var orada muhafaza ediyoruz.

Feyyaz İnanç bundan sonra neler planlıyor? Zamansız Mekanlar 3 ile mı karşımıza çıkacak? Ya da farklı tatlar mı göreceğiz?

Bunu önceden planlayamazsınız… Bu süreç kendi kendine oluşuyor. Şimdiki durumda evet bu seri devam edecek gibi görünüyor. Ama sonrasını çok kesin olarak bilemiyorum.

Peki sonraki eserlere bir yol açacak sizin için burada bulunan özel bir eser var mı öyle sorayım? Bir sonraki sergiye ithaf edilmiş olan yani. Yoksa zaten buralarda derdiniz bitmemiş demektir.

Gene bir müddet buralarda devam edeceğim gibi görünüyor. Belki biçimsel farklılıklar olabilir ama onu da çok net olarak bilmiyorum şu anda. Ebatlar değişebilir. Daha bu iş devam edecek. Zamansız mekanları biraz daha irdeleyeceğim.

Viyana’da bulunduğunuz yıllarda sergileriniz oldu. Oradaki izleyici ile buradaki arasında fark var mı?

Açıkçası çok yok. Ama oradaki izleyici çok kabul bir halde geliyor. Yani makul karşılanıyorsunuz. Buradaki insanlar ise hayretlere düşebiliyor. Oradaki izleyici evet daha kabulkar.

Bu kaçıncı kişisel serginiz? Çok sergi açmıyorsunuz sanırım.

Çok değil. 8. ya da belki 10.dur.

Bence çok iyi hocam. Tek dertleri sene içerisinde 8-10 sergi yapmak olan fabrikasyonculara benzemiyor… Bu sanatçının gerçekten yaratım süreçlerini dolu dolu gerçekten hissederek ve yeri geldiğinde ortaya koyduğunu gösteriyor.

Benim sergi aralarımın uzun olmasının bir sebebi de atölyedeki dersler aslında.

O meşguliyette de resimler beyinde pişiyor herhalde. Tahmin edersem esas önemli olan da bu. Gerisi işçiliğe kalmış.

Evet gerisi işçiliğe kalmış.

Hocam çok teşekkür ederiz. Biz büyük keyif aldık. Hem sizleri tanımaktan hem de eserlerinizden. Son olarak söylemek istediğiniz birşey var mı?

Çokta konuşkan bir tarafımda yok aslında. (Gülüşmeler) Ama resimler üzerine diyeceğim bir şey yok gerçekten resimler konuşsunlar bundan sonra.

Niye canım biz soru sorunca pek ala cevap veriyorsunuz. Biz aslında çerçeveyi çok da genişletmek istemedik bu sefer. Peki son olarak biraz kurcalayayım madem öyle. Soyut resim adı altında anılan saçmalamalara ne söyleyeceksiniz? Sanatçı eline fırça alıp da sallayarak “İşte bende yaptım oldu ! “ diyerek ne yapmış oluyor? Yani bir felsefesi yok, bir düşünce ya da etki üzerine doğmamış… Bu tip çalışmaların konumlanmasını da açıkçası ben biraz travesti buluyorum. Bir ressamın soyut resim dilini seçebilmesi için nesne ile olan derdini tamamlamış ya da nesneyi çok iyi etüd etmiş olması gerektiğine inanıyorum. Kelime bitecek ya da sanatçı da batın olan o kadar kuvvetli olacak ki iş kelime üstü bir anlatıma yönelecek. Feyyaz İnanç çıktı fırça salladı resimler oldu değil burada gördüğüm eserler.

Soyut resim bir senfoni gibidir. Bir senfoni bestelemek de çok zor birşeydir. Hatta en zor olanı soyut resimdir. Ancak dediğiniz şeyleri için diyebileceğim ; sanatın genişliği de bunlara fırsat verebiliyor. Gene de kendi içinde kendi bünyesinde sanatın bir gücü de var ki; doğrular ayakta kalıyor, ben yaptım oldular zamanın içinde kayboluyorlar. Resim kendini ikna ettirmelidir. Kendini kabul ettirmelidir. Bu soyutta da geçerlidir. Gördüğünüz, tanıdığınız, bildiğiniz şeyler yok olduğu halde resim tahakküm edebiliyorsa bu doğru resimdir. Resme bakıp “Budur. Tamam.” demeniz gerekiyor.

Teşekkür ederiz. Çok güzel açıkladınız.

Ben teşekkür ederim.


Etiketler:
Kategoriler: Röportajlar, Sergilerden