Röportajlar

Seba Uğurtan Röportajı

11 Şubat 2010

Ezgi Esen – Artimetre

Seba Uğurtan

Seba Uğurtan

İzmir’deki sanat alemini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kuşlar yuvalarından düşer ya hani yere, uçmak için çırpınırlar; İzmir sanat aleminde de binlerce kuş yere düşmüş, uçmak için çırpınıyor. Sanatçı var ama onlar için ortam yok. Sanat galerileri çok az, ağırlıklı olarak ücretli. Sergi açmak için yerler yok, sanatçılar belirli atölyelerde kısılmış bir şekilde çalışıyorlar, satış durumu çok az. Özgün eser satışı çok kısıtlı bir şekilde. Yine de hiç yılmadan sergilerin açıldığı çok sevimli bir kent İzmir.

Bu konuda sizin ve galerinizin de oldukça fazla katkısı var. Yıllardır aktif bir şekilde sanatı besliyorsunuz.

Önce Obje Sanat Galerisi’nin sahibiydim, daha sonra kendi adımla Seba Sanat Galerisi’ni açtım. Hemen hemen 30 yıldır bilfiil aktif bir şekilde öğrenci hazırlıyorum. Hem Güzel Sanatlar’a hem atölye-hobi şeklinde öğrencileri hazırlıyorum. Ancak bu tür öğrenciler hazırlarken birden baktım onları yavaş yavaş güzel sanatların çağdaş anlatımlı eserlerinin içine sokmayı  başardık. Hemen hemen 10-15 yıldır aynı atölyede beraber çalışan arkadaşlarım var. Bir atölyede bu kadar uzun süre çalışan kişiler otomatikman çok mükemmel bir şekilde bir eğitim almış oluyorlar. Çünkü geziyoruz, görüyoruz, çağdaş resim sanatıyla ilgili araştırmalar yapıyoruz.

Akademiden gelseniz de öğrencilerinize kişiselliği vurguladığınızı biliyoruz.

Okulda biraz daha ‘liderlik’ hakim. Burada biraz daha insanların yüreklerine özgün eser serpiliyor, daha kolay yaratmaya geçiyorlar. Standartlardan daha çabuk kurtuluyorlar. Belli şartlar yok, daha kolay kanatlanıyorlar.

Peki bunu nasıl yapıyorsunuz?

Önce dünya klasiklerinden örnekler verdim, renkli çalışanlara. Karakalem, desen çalışmaları yapıyoruz, yazın sokaklardayız. Bizim galerimiz denize karşı, dışarda yüzlerce çocuk resim yapıyor. Az sayıda öğrenci alıyorum. Güzel Sanatlara hazırlanan gruplarım 10-15 kişiyi geçmiyor. Ağırlıklı olarak Güzel Sanatlar Fakültelerine, Eğitim Fakültelerine öğrenci hazırladım, Su Grubu’nun yanı sıra.

Su Grubu hepsinden farklı bir yerde tabii.

O ayrı, 40 kişilik bir grup. Onlar benim canlarım, onlar benim artık atölye arkadaşlarım, çünkü hepberaber ödüller alıyoruz. Yurtdışından davetler alıyoruz, özgün resimde uzmanlar. Su Grubu 2002 yılında kuruldu, ‘Kadın Ressamlar’ adı altında. Daha sonra çok sayıda erkek ressam da aramıza katıldı.

Bu şartlar altında, ayakta kalmak ve sanatçılarınızı ayakta tutmak için neler yapıyorsunuz?

Sanat adına ayakta kalabilmeleri için çok dikkat etmem gereken bir şey var, o da öğrencilerimin önce para kazanmaları. Parası olmayan kişinin zaten tuval almasına imkan yok. Bu insanlar bu parayı dünyadaki gibi sponsorlarla bulamıyorlar; önce resim satılacak. O resmi satmak için de doğru yoldan gidelim dedim ben ve Dünya Klasiklerinden örnekleri dijital baskılar halinde tuvallere bastırdım. Onları bir yandan yapıp satıyoruz, bir yandan da tamamen bakarak dünya klasiklerini çalışıyoruz. Daha sonra özgün resim çalışmaları kişilerin kendi sergilerini açmaları için gerekiyor.

Demek boya paralarını Dünya Klasiklerini yapıp satarak para kazanıyorlar.

Bu bizim hem el alıştırmamız oluyor hem boya tonunu bulmak için yararlı oluyor. Hem de çok uygun fiyata insanlar fotoğraf koymaktansa yağlıboya bir eser koyuyorlar duvarlarına.

Kanseri bir ödülle yendiniz. Bu hikayeden biraz bahseder misiniz?

2005 yılında bir televizyon programı dönemim oldu. Bir gün canlı yayın sırasında telefonla katılan bir izleyici, kanser hastalarının problemlerini anlatacak, Lily Onkoloji Firması tarafından İngiltere’de düzenlenecek bir resim yarışmasından bahsetti. Kanserli hastalar bunu nasıl anlatabilir diye sanatın terapide kullanılması konusunda bir tetiklemeydi bu. Benden çok rica ettiler, ‘Seba Hanım sanatta aktifsiniz, bir de göğüs kanserinden ameliyatlısınız, bunu anlatın lütfen’ diye. Bunu yaparken de ağladım çünkü hem profesyonel olup, hem kanserli olup da hem de bir yarışmaya katılmak çok farklıydı. Duygularımızı ifade etme için ya bir insanla konuşuruz ya da bir tuvale bunu aktarırız. Ben bu resimleri yaparken ‘konuştum’. Kanser, hayatımda süregelen, 30 yaşından beri tedavi gördüğüm bir hastalıktı. Dördüncü safha kanserden dönen tek kişiydim.  Ve ayakta durmak için sanatın terapi gücüne çok inandım. Aynı zamanda da her sene bir sonraki sene için bir aktivite koyarsam, ölmeyeceğimi hissettim. Ölsem bile bir şey yaparken ölmenin, ölmemek olduğunu kavradım. İnsan sanatta iz bıraktığı zaman,  ölmek diye bir şey söz konusu olmuyor, bu gerçekte de ölmemeye neden oluyor ve o gün bugün 20 yıldır ölmüyorum.

3 Eserinizle katıldınız: Kanserle Tanışma, Ameliyat ve Tedavi Ve Sonrası ‘Ayağa Kalkma’.

Dünya ikincilğini aldığımı öğrendim fakat ilginçtir, bir hemşire birinci olmuş ama tüm dünyaya dağıtılacak kapağın benim bir eserim kondu ve bu sergi dünyada tüm ülkeleri gezdi. Kanserli bir kadının yaşam öyküsünü anlatan bir sergiydi bu. Yıkılımayı anlatmak çok kolay, ama ayağa kalkmayı anlatan tek kişiydim. Onun için herhalde kapağa koydukları resim daha çok umudu anlattığı için ve sanatın da kanserli insanlara umut olduğunu anlatabilmem için hoş oldu. Bundan sonra çok güzel bir şey yakaladım ve uluslararası ataklara başladım.

Yurtdışında tanınmanıza büyük katkısı olmuş olmalı bu ‘Ayağa Kalkma’nın.

O yarışmadan ismim duyulunca, İngiltere’den bir küratör beni aradı ve oradan 2007 yılındaki İtalya’daki Floransa Bienali’ne katılmam için bir davet aldım. Oraya gittiğimde dünyanın çok hoş şeyler yaptığını, ancak maddi avantajlar gerektirdiğini gördüm. Yani bizler gibi kırk etkinlik hazırlayıp da kırk kuruş kazanmamak yok orada. Her şeyin bir bedeli var ve bunun tadını alarak yapıyorlar.

Floransa Bienali’ndeyken İzmir’de gerçekleştirmek üzere olduğunuz bir bienal hayalinizi duymuştuk.

Bazı şeylerin ilki vardır dedim ve İzmir’e döndükten sonra ‘Biz neden yapmayalım?’ diye düşündüm. Döndükten sonra çok sayıda arkadaşımın Floransa Bienali’ni merak ettiğini gördüm. Onlar için bu bienali ve dünyadan seçme eserleri İzmir’e getirelim diye düşündük. Herkesin çok yürekten bu işe gönül verdiğini gördüm. İsmail Acar ve Münevver Üçer bu yılki Floransa Bienali’nde ödül aldılar, çok hoştu bu. Onların anlayamadığı Geleneksel Sanatlarımızla dünya birinciliklerini, ikinciliklerini aldık. Gönül isterdi ki çağdaş sanatlarda da Türkiye bir ödül alsın. Ama dünya sanat bienallerinde daha farklı şeyler de yarışıyor ve ben de onların içinde bir Türk’ün yer alması gerektiğine inandım.

Floransa Bienali’ne 2007 yılında ilk davetinizi aldınız, 2009 yılında ise Bilimsel Komiteye seçildiniz. Bunlar size neler kattı?

Bienal çok şekerdi, bir sürü sanatçıyla tanıştık. 2005 yılından bu yana çok aktif bir şekilde sanatçıların adreslerine kendilerine ulaşmaya çalışıyorum. Oradaki bienalden kazanmış olduğum tecrübelerle bu sanatçılara ulaşmak için mücadele veriyorum. Çok enteresan bir şey dikkatimi çekti, bir bienal dünyadaki sanatçıların birbiriyle kaynaşması için yapılıyorsa o katalogda sanatçıların adresleri neden yok. Bir akademisyen olarak, bu konulara gönül vermiş biri olarak diyorum ki insanlar ellerindeki potansiyeli başkalarıyla paylaşarak bölüşmüyor, bizim gibi. Şimdi Türkiye’de hazırlayacağım bienal için onlardan belge istiyorum, kataloglara bakıyorum bir tek sanatçıya ulaşamıyorum. Böylece benim 1500-2000 sanatçıya ulaşmam için, o kişileri tek tek internetten bulmam, kartlarını biriktirmem, bir arşiv çalışması yapmam gerekiyor.

İzmir’de gerçekleşecek bu bienalin hazırlıkları nasıl gidiyor?

Bu hazırlayacağım bienalin ön çalışmaları bu şartlarla 4 yıldır devam ediyor. 4 yılda bu potansiyele ulaştım. İzmir’de büyük bir sanat bienali hazırlamanın çalışmaları içindeyim, 2011 Mayıs ayında bunu mükemmel bir şekilde yapmaya çalışacağız.

Bu büyük organizasyon insanlara neleri anlatacak?

Burda kafamızda büyütmememiz gereken bir şey var. Dünyada sanat bienallerini görünce bir tek şeyin çok önemli olduğunu anladım. Bizdeki gibi sanatın akademik yarış olmadığını, sadece kişilerin birey olarak kendileri olabildikleri kadar sanatçı olabildiklerini gördüm dünyada. Kişi eğer yüreğinin sesini dinleyerek kendisini ifade edebiliyorsa, ona saygı duyuyorlar. İsterse iki tane çöpten adam çizsin, bir sonraki tuvalinde ifade tarzının yine kendisi olması gerektiğini gördüm. Sanatçı olmak, kişinin kendisi olması demekmiş. Bizim en büyük yanlışımız, kendisi olabilen bir kişiyi ‘Neden biz olmadık?’ diye eleştirmemiz. Türkiye’de sanatçının kimliğine sahip çıkma duygusunu  elinden alma çabasından kaynaklanıyor. Güzel sanatlar öğrencilerine bakıyoruz, birinin atölyesinde o biri gibi 15 öğrenci yetişiyor. Bu umut, özgünlük, kendisi olabilme, bu kimlik arayışlarının en fazla sanatçıda olması gerekiyor ve bunların ezilmemesi gerekiyor. Eğitimde esas aldığım bir tek şey, teknik eğitimleri çok iyi olmalı.

Bienal fikrine destekleriniz nasıl?

Sponsor arayışına girdim, çok sayıda yerden destek sağlayacağız, öyle dışardaki gibi sanatçılar ciddi paralar vermek durumunda kalmayacaklar. Başvurular Mayıs’a kadar devam edecek ama neredeyse  şimdiden yeterli sanatçı sayısına ulaştık. Ege Üniversitesi Resim-Heykel Müzesi’ni,  Aziz Kocaoğlu da bize  Fuar alanını verecek. Böylece İzmir’de ilk sanat fuarı gerçekleşecek.

İstanbul’da henüz gerçekleşmiş bir bienal var. Onu nasıl değerlendiriyorsunuz?

İstanbul Bienali beni hayal kırıklığına uğrattı. Oradaki genç küratörler biraz basamakları görmeden atlıyorlar, sanki çağ onlarla başlamış gibi. Burada Türkiye’de binlerce insan var ve çok büyük oranı sanatı hiç bilmeyen kişiler. Tutup onların önüne kavramsal sanatı ve enstelasyonu koyarsanız burada ne oluyor diye bakarlar. Millet alay eder sizle. Adım adım çıkılacak bu merdivenler, bu halkı eğitmek gerekiyor. Önce insanlara sanatın düşünce olduğunu anlatalım ki düşünebilerek izleyebilsin. İnsanlara düşünen bir beyini empoze etmediğimiz için bugün bu durumdayız zaten. Önce toplumları var olan bir şeyi görme konusunda eğitmemiz gerekiyor. Biraz zaman ve yavaş ataklar gerekiyor, bunlarla her şeyi çok güzel başaracağımıza inanıyorum. Sağlıklı toplumlar için görmeyi bilen toplumlar gerekir, görmeyi bilen toplumlar için gösterdiğiniz şeylerin akılda kalması gerekiyor.

Bu arada, Su Gurubu’yla emektar çalışmalarınız da yılları aşıyor.

Su Grubuyla birlikte 40 etkinlik hazırladım. İlk, sokaklarda resim yaptım bağdaş kurup, Uluslararası Agamemnon Festivali çerçeveside. Bana dediler ki; “Sanatı sokağa düşürdü”. Hemen onun ardından resim yarışması için İtalya’ya gittik, bütün profesörler yerde bağdaş kurmuş resim yapıyorlardı. Benim sokağa düşmüş diyen akademisyen arkadaşlarım, sanatın sokaktan geldiğinin farkında bile değil henüz. Bizimkiler koltuk ararken millet yere bağdaş kurup resmini bitirmişti bile. Medici Yarışması’ndan dünya beşinciliği ve altıncılığıyla dönmüştüm. Buradan beraber gittiğimiz sanatçı arkadaşım dünya ikinciliğini almıştı. Bu iş böyle. Bu iş, görebildiğine kendi ruhunu katarak sanat olarak ortaya koymaktan geçiyor. Görmek bilmeyen böyle yürekler de böyle sadece eleştirerek vakit geçiriyorlar. Biraz sanatın içinde olanı destekleyin, elinden tutun. Sanatın içine olan kimsenin para kazandığına inanmıyorum. Sanattan gelen para sanata gidiyor. Bu insanlar sponsorlu çalışacak. Bizim gözümüz ne mekanda ne yatlarda ne katlarda, sadece bırakılan histe ve yürekte.

Su Grubu şu sıralarda neler yapıyor? Yeni sergileriniz neler?

Su Grubu olarak aktif olarak şu an için Altın Şehirlerimiz projesini bitirdi, 8 Mart Dünya Kadınlar gününde Ege Üniversitesi’nde büyük bir sergiye hazırlanıyoruz. Enstelasyonların ağırlıklı olarak yer aldığı çok hoş bir sergi olacak. Kadın olmanın duyarlılığı içinde, gruptan erkek arkadaşlarımız da katıldı ki bu sorunlara sadece kadınlar eğilmiş olmasın diye. Bereket Tanrıçası Artemis’le başladık. ‘Boş Ol’ adında bir tablo var mesela testinin kapıya konması ile ilgili. Alev gibi yüreği yanan ve bir şeyler yapmaya çalışan kadını anlattık. Bir kozanın içinde iki büklüm kendi dünyasında kapanan kadını anlattık. Duygusal resimleri anlatmayı seviyoruz biz. Bunu yaptıktan sonra da yazın yine ‘Altın Şehirlerimiz’ projesi ile İzmir’i tüm davet gelen şehirlerimize tanıtmaya gidiyoruz. Onlar orada Su Grubu’nu ağırlıyorlar biz de onlara harikulade bir sergi açıyoruz ve gittiğimiz yeri araştırıp onların resimlerini de yapıp, onlara bırakıyoruz. Bana denize yürümek, güneşe çıkmak yasak olduğu için, yine yazları resim yapıyorum.

Atölyede çalışmalarınız nasıl gidiyor?

Atölye çalışmalarımız devam ediyor. Benim kurslarım Salı, Çarşamba, Perşembe ve Cumartesi günleri.

Katılmak isteyenler nasıl ulaşabilirler? Galerinizde onları neler bekliyor?

Galerinin telefonundan ulaşabilirler. Galeri Seba olarak internet sitemiz var. Çok çaresiz olup çok yetenekli çocukları ücretsiz alıyorum atölyeye, onlara da bir grup ayırıyorum her zaman. Ben bir emekli astsubay çocuğuyum ve zaman geldi kurslara verecek paramız olmadı. Boyaların içinde resim yaptık. Hatta zaman sınırı da koymadım galeride, şu saatten şu saate kadar çalışılır diye. ‘Galeri kapanıyor, hadi evine git’ dedikleri zaman çok kızıyordum, bu zaman sınırlaması olmaması da buradan geliyor. Ne kadar yetenekli olursanız olun, yaratma yaratmayı tetikliyor ve çalıştığınız kadar sanatçı olabiliyorsunuz, eser üretebildiğiniz zaman daha farklı oluyor. Çok ağır bir eleştiri de bulundum Güzel sanatlar öğrencileri için. Sanatın çeşitli aktiviteleri var bu entelasyona, kavramsal sanatlara değiniyorum. ‘Artık biz okumayalım, bir duvar tepesinde oturalım. Sanat hakkında iki entelektüel kelime kullanırız, onu bunu eleştiririz, sanatçı oluruz’diye çocuklar çok farklı yönlere itiliyor. Çok üzücü bir şey bu. Öğretmenlerin havası, kasıntısı çocuklara yansıyor. ‘Biz o kadar büyüğüz ki kimse bize ulaşamaz’ derlerken ortada bir eserin olmaması çok enteresan. ‘Birine kızdım, eser üretmiyorum’.

Bu tip kasıntılı kadroya sahip birçok Güzel Sanatlardan bir şey çıkmıyor ama siz bugün galerinizde bütün güzel sanatlara öğretim kadrosu yetiştiriyorsunuz.

Daha çok ihtiyarlamadım, şimdilik doçent filan hepsi. Profesör olan yok ama ülkenin üniversitelerinde çok sayıda okulda öğrencilerim var. 20 yıldır 15 öğrenciden desem, 250-300 tane öğretim görevlim ve doçentim var. Çünkü hiç kaçan olmadı ve hepsi kazandı. Kimi liselerde, ortaokullarda resim öğretmeni oldu. Ben kendi öğrencilerime çok önemli bir şey önerdim. O da, ‘Önce ekmek paranızı kazanın’. Öğretmen olun sanatçı olunuyor beraberinde. Sanatçı Sigortası yok daha Türkiye’de. Sanatçılık meslek sayılmıyor, hobi olarak algılanıyor.

Öğretmen olunarak sanatçı olunmaz gibi yaygın bir kanı var. Ama şu zamanda hayalleri de bununla somuta dönüyor aslında.

Artık, bir atölyeyi çalıştırmak için de formasyon isteniyor. Aynı zamanda çok önemli bir şey başarıyorum burda, atölyeyi Halk Eğitim’e de bağladım. İzmirdeki ilk ruhsatlı sanat atölyesiyiz. Bir zamanlar İzmir’de atölye ruhsatı yoktu, atölyeler M.E.B’e bağlıydı. Sanat atölyesi diye belediyeden ilk ruhsat çıkaran kişiyim. Bakanlığa bir yazı yazdım ‘Ben atölye işletiyorum’ dedim, araştırdılar ve ‘Böyle bir iş kolu yok’ dediler. Resim üretilen, herkesin kendi başına özgün resim ürettiği bir yer yok, ‘kurs’ adı altında ya da sanat galerisi adı altında. Hem sanat galerisi hem atölye olan ilk ruhsat bende. Daha sonra bu yaygınlaştı tabi. Halk eğitime bağladım galeriyi çünkü iş kadını şu anda çoğunlukla öğrencilerim ya da iş adamı, çok aktif olarak çalışıyorlar. İleride bir atölye açmak istedikleri zaman formasyona ihtiyaçları olacak, bu nedenle de halk eğitime bağladım burayı. Ne kadar sağlıklı olacağım, ne kadar bu işi yapacağım belli olmaz ama onların ayaklarının üzerine sanat adına basmaları benim için çok önemli. Benim hayalim bu; 1. Kordonun sahilini buradan bütün otoparkların kalkıp resim yapan atölyelerle dolmasını istiyorum. Ben hayalimi kurayım da siz ister görün bunu ister gülün bana. Ben böyle bir İzmir hayal ediyorum.

Biraz da size dönelim. Bütün bu koşturmacaları yapan Seba Uğurtan’a, en başta sormamız gereken o soruya: Seba kimdir? Buralara kadar nasıl yetişti?

Sekiz çocuklu bir ailenin ortanca kızıyım. Bir emekli astsubay kızıyım. Ailemde babam ressamdı, orduda kaldığı dönemde ordu evinin duvarlarına duvar resimleri yapardı. Kendi ailesinden genetik faktörle kardeşlerimden dördü profesyonel sanatçı, ikisi resim öğretmeni, bugün profesyonel olarak resim yapıyorlar. Evin içinde hep sanat vardı. Sanatın olduğu her zaman neşe vardı, mızıka çalarak bizi çok mutlu eden bir babaya sahiptik. Akşamları toplanır, şarkılar söylerdik, kalabalık bir aile, kurallı ancak çok sevgi dolu bir ailede büyüdüm. Anadolu’nun çok çeşitli yerlerini gezdikten sonra İzmir Kız Lisesi’ne geldik ve lise 2 den sonra sanat hayatım aktif bir şekilde başladı. Anadolunun çeşitli yerlerinde böyle kurs imkanları yoktu hemen lise 1’de Devlet Resim Heykel Müzesi’ne yazıldım. O zamanlar Güzel Sanatlara Hazırlık diye bir şey yoktu, resim yapmayı sevenler giderdi galerilere. Buca Eğitim Fakültesi’ne birincilikle girdim, bütün girdiğim sınavları dereceyle kazandım ama o dönemde nişanlıydım ‘gidemezsin bir yere’ dendi.  Hatta gündüz yasaklandı, gece bölümüne girdi okul birincisi. Son sınıfta evlendim, bir oğlum oldu. O biraz büyüdükten sonra aktif olarak sanatın içerisine girdim. O zaman Obje Sanat Galerisi’ni açtım, o zaman hastalandım. O galeriyi eşim hediye olarak açtı aslında bana, çok sevdiğim bir şeyi yaparsam umut olur diye düşündü nitekim de öyle oldu. Ard arda çok değişik sanatçılarla çok değişik sergiler açmaya başladık.

Bir toplulukla çalışmak çok şeyi değiştirmiş ve çok şey katmış olmalı. Birlikte neler yaptınız?

Sanat Galerisi sahibi olmak çok güzel eğitiyor insanı, çok sayıda sanatçı tanıyor. Dünyada ve Türkiye’de sanat adına neler yapıldığının farkına varıyor. İlk günden beri bir atölyede 20-30 yıldır çalışan kişileri ben nadir gördüm. Bu galeride gerçekten hayatı paylaştığımız kişilerle vakit geçiriyoruz ve gönülleri o kadar zengin ki… Onlara, ‘Hergün biraz daha iyi eser yaratıyoruz o nedenle eski resimlerimizi devlet hastanesine hediye edelim’ diyorum, birden 160-200 tablo toplanıyor hastanelerinin duvarlarına resim hediye ediyoruz. Hadi gelin diyorum, Ege Üniversitesi’ne hediye edelim, 160 tablo da oraya hediye ediyoruz. Yani, üniversitelere, hastanelere, insanların umuda ihtiyacı olan ve çocukların sanatın içinde olmalarını sağlayacak bilhassa üniversitelerde aşina olmaları için, sanata karşı duyarlı olmaları için belki 1000’e yakın tabloyu bu şekilde kullandık. Daha sonra İzmir Fuarı’nda ilk defa açık alanda özgün resimlerin yer aldığı bir fuar alanı kurduk. Çamların altına minderler koyduk, çağdaş müzik örnekleri koyduk, akşamları gençler müzik yaptı. Mükemmel aydınlanmayla harikulade bir serginin gezildiği bir ortam hazırladık.

Duyarlılık çalışmalarınız başınızı ağrıttı mı hiç? Eminim çok olmuştur.

Dünya’da müzeleri gezmek için para toplanıyor, bunlar para karşılığı olmasın da birkaç çocuğun hayatını kurtaralım dedik ve Lösemili Çocuklar Vakfı’na bir telefon ettik. Bir sandık koyduk kapıya ‘Kim içeri girerse, hazırlayan ben dahil olmak üzere, birkaç kuruş bu sandığa atmadan içeri geçilmeyecek’ dedik. Çok ilginç bir şey oldu, bir gün biri bas bas bağırıyor kapıda, ‘Ben bu sandığa zorla para atmam’ diye. O sandığın ne olduğunun farkında bile değil insanlar. Birileri için bir şey yapmanın terbiyesine sahip değiller. Bir lösemili çocuğun hastane yataklarının alınacağı bir paraydı o. ‘Kadın kendisi kansermiş, zorla para topluyor’diye gazetelere düştüm. Sandığın benle alakası yok ki. Yani bu tür tepkiler normalde insanları vazgeçirir, ama bende tetikliyor. Ne derlerse desinler bu iş böyle olacak. Sanat eğitimi toplumları insanca içine alan önemli etkinlikler olduğu için bu kadar mücadele ediyorum. Böyle sohbetlerle yorulmak istemiyorum, benim ülkemin insanına yakışmıyor. Anlamlı yaşadığıma inanıyorum.

Bunun için de aktif olarak hep üretiyorsunuz.

Mesela Mardin’e gittik, Darül Zefaran Manastırı’nın duvar restorasyonlarını yaptık. Patrik İlyas Şakir Alkan’ın salonunu biz düzenledik. Müslüman bir kişi olarak da gurur duydum bununla. 8-10 metrekarelik tablolar İzmir’den özel kamyonlar tutarak, bütün grup arkadaşlarım yerlerde emekleyerek bu çalışmaları yaptık. Daha sonra Mardin Belediye Başkanı bizi ağırladı, onlara da Altın Şehir Mardin projesini götürdük. Belediye Başkanı çok duyarlıymış, o projenin tamamını satın aldı. Şimdi Mardin’de Su Grubu’nun hazırladığı bir Altın Şehir projesi var. Hayat doğru insanların elinde sanata karşı duyarlı kişilerin elinde olduğu zaman, daha anlamlı oluyor. Ona buna sataşan kişilerin elinde de sefil hale geliyor.

Akademik anlamda İzmir’de iki önemli kurum, iki önemli üniversite var. Onlara dair düşünceleriniz nelerdir?

Sanat adına bir şeyler yapmak istedikleri zaman insanlar yapar. İzmir’de Ege ve Dokuz Eylül Üniversitelerini karşılaştıralım. Dokuz Eylül Üniversitesi ‘nin başında Güzel Sanatlar Fakültesi var. Ege Üniversitesi’nin böyle bir fakültesi yok ama 4 büyük sanat galerisi, 10’a yakın küçük sanat galerisi var; Dokuz Eylül Üniversitesi’nin bir tane sanat galerisi Buca Eğitim Fakültesi’nin içinde bir salonda var, o da dökülüyor. Biri yapıp biri yapmayınca dikkat çekiyor. Yapmayan yapacak bu işin başka şansı yok.

Son olarak ülkemizde sanat ve sanatçının durumuna dair görüşleriniz neler?

Sanat güzel şey, herkes kendisi için yapmaz. Sanat para için yapılmaz. Sanat yapan kişiyi başının tacı yapacak insanlar. Sanatçıdan sergi açmak, davetiye basmak için para istenmez. Küçücük  emekli öğretmen maaşımla bir sanat galerisini açık tutabiliyorum, yapabileceksen bu işi yapacaksın. Artık benim ülkemin idarecileri benim ülkemde belirli yerlere sahip sanatçılara sahip çıkma zamanı geldi de geçiyor bile. Eğer bu sanatçılara sahip çıkılmazsa sanatçıların olumsuz görüşleri, ülkemiz açısından çok çağdaş yarınlar yaratmayacaktır. Acı çeken bir sanatçı patlama noktasına gelir, kasvetli resimlerle ülkemin aydınlık yüzünü dünyaya karanlık gösterir. Sağlıklı toplumlar, iyi yarınlar için, gelecekteki güzel sanatlar öğrencilerine örnek olmak için bu tür bienalleri hazırlayıp, onlara para kazanacakları bir taht bırakmak için mücadele vermeliyiz. Toplumun henüz saçmasapan algıladığı eserlerle bienal hazırlamayacak,basamağı adım adım çıkacak,  derinden toplum eğitilecek. Pis bir okulun içinde eserler sergileniyor. Bir kere bir sanat ortamında döküntüyü sunuyorsanız, döküntü bile cilalı olmalı. Döküntü dediğiniz şey tarihtir ve saygı duymamız gerekiyor. Yerler süpürülmemiş, çöpler ortada, e sanat yaptı kenara kağıt attı. Nedir o? Önce yerin çöpünü temizle, o kağıtları onun üzerine at. Ben vatanımın bir evladıyım ben bunu yapmak zorundayım. Duyarlı, hassas, çağdaş, laik, demokrat Türk kadını gibi hareket etmek zorundayım. Ben buyum yani. Bunu yapmaya da devam edeceğim.

Hayatta daima azimli, sanatı öldürenlere hatta gerçek ölüme bile meydan okuyan İzmir’li güçlü kadın ressam Seba Uğurtan’a bu samimi sohbetinden dolayı çok teşekkür ediyoruz. İzmir ve Türkiye adına çalışmaları her zaman takdir edilen sevgi dolu sanatçımıza yürekten sevgilerimizi iletiyor, başarılarının devamını diliyoruz.



Galeri Seba

Adres: Mithatpaşa Cad. No: 664/A Yalı, Alsancak – İZMİR
Tel: +90 232 445 33 40

http://www.galleryseba.com


Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
2 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Röportajlar

Burhan Özer: ‘Bir gün herkes suluboya yapacak’

21 Ocak 2010

Ezgi Esen, Serdar Gençer – Artimetre

Burhan Özer ve Serdar Gençer

Burhan Özer ve Serdar Gençer

Çok yoğun bir çalışma temponuz var, öncelikle bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Şu sıralar nerelerde dersler veriyorsunuz?

Pazartesi, Caddebostan’da; Çarşamba, Akatlar’da; Perşembe Hisarüstü’nde; Cuma, ARTEV’de, Cumartesi ve Pazarsa, Asmalımescitte atölyemde öğrencilerime ders veriyorum. Ben yapacağımı derste yapıyorum. Bugün atölyede olsam yine kağıdımı çıkarır, çektiğim fotoğraflardan ya da daha önce hazırladığım eskiz ve skeçlerden birini alır, resim yapardım. Bunu, öğrenciler arasında yapıyorum. O yüzden, sanat yapmaya nasıl zaman ayırıyorum? Hep onu yapıyorum çünkü.

Derslerde kullandığınız teknik öğrencilerinize ağır gelmiyor mu?

Ders verdiğim gruplar arasında 14-15 senedir öğrenen gruplar  var. Ders vermiyorum aslında, birlikte atölye yapıyoruz. Bazen evliliklerin bile birkaç sene sürmediği oluyor, bizim 14-15 sene kimisi ile 9. senesinde yine beraberiz. Demek ki insanlar o çalışmalarımızdan hoşnut. Bir doyum noktasına gelmiş değiller, hala bir şey alabiliyorlar diye düşünüyorum.

Resimleriniz derste bitiyor mu?

Tabi ki. Suluboya bunu gerektirir. Mesela buradaki  ambiyans çok güzel, şu an bir resim yapsam farklı olur. Sonra bir telefon gelir, kötü haber olabilir, çok iyi bir haber olabilir. Resme başladığınız anla bitirdiğiniz anki duygunuz aynı olmaz.

Resimleriniz ne kadar sürede bitiyor?

Ebatlarına göre değişiyor. Bazen ıslakken müdahale etmek gerekir, bazen üzerinden belli bir süre geçmesi gerekir. Kuruması için makineler var, çabuklaştırmaya yarıyor. Ama suluboyanın temelinde ‘rastlantılar ve tesadüfler’ var, o yüzden çoğunlukla müdahele etmeden beklemeyi tercih ediyorum.

Suluboya haricinde sanatınızda başka bir malzeme kullanıyor musunuz?

Tabi. Pastel, akrilik, guaj kullanıyorum ama ağırlıklı olarak suluboyayı tercih ediyorum. Bir doktor her konuda fikir sahibi olmalıdır ama bir konuda ihtisası olması gerekir. Sadece suluboya dahi yapsam onun için de resmin tüm inceliklerini bilmek, hepsine hakim olmak gerekir.

Resimlerinizde sık olarak İstanbul’u görüyoruz, ama çalışmalarınız arasında başka şehirler de var, kadın figürler de.

Venedik, Hollanda, Ankara, Adana, Paris resimlerim var. Gittiğim yerlerin resimlerini yapıyorum. Ama en çok İstanbul’dayım. İstanbul çok estetik, çok zengin bir şehir. Bana göre Ankara’da bir tek Kaleiçi resmedilebilir bir yer. İstanbul’unsa gerçekten hemen her yeri resmetmeye uygun. İstanbul’a aşık olduğum için belki de, aslında çok kötü şeyler de var bu şehirde. Bakış açısının farklılığı.

Biz okul hayatımız boyunca Pelikan’larla suluboya yaptık..

İşte bu yüzden suluboya gelişmiyor, suluboya tekniğinin eğitimi okullarda verilmiyor. Kağıtta hiç boş yer kalmayacak, badanacı mantığıyla öğretiyorlar. Hayatımı verdiğim suluboyadan bir dönem bu sebeplerden soğuyabilirdim. Şimdiki insanlar çok şanslı, öğrenmek istediklerinde ellerinin altında dünyalar var. Ben resim yapmaya başladığım zaman yüzlerce ressamın paletlerini incelemiştim. Sonra onlar arasında olmazsa olmaz olanları buldum. Onlar nelerdir diye baktığımda çok özel renkler buldum. Herkesin tamam dediği rengi ben nasıl kullanacağım, onu denemeye başladım. Kaliteli malzeme kullanmak istiyorsun, yüzlerce kağıt ve boya seçeneğin var. Kendim için yıllarca araştırdıklarımı bugün öğrencilerime derslerde aktarıyorum. Derste gelenlere bazen basit malzemelerle yapayım diyorum. Burada 3-4 saatinizi harcayacaksınız ve sonunda kötü bir şey çıkacak. İyi bir malzemeyle daha iyisi olabilir belki, ama suluboya emek ister, zaman çok önemlidir.

Bilinçaltımızda suluboyanın ucuz bir malzeme olduğuna dair bir kalıp var, yağlıboyaysa her zaman en pahalısıdır gibi bir görüşe sahibiz sanki.

Bugün bir kırtasiyenin önünde gördüm, büyük yağlıboya tüpleri vardı, 2.5 liraydı. Ucuz bir marka tabi ki. Ama aynı boyda 80-90 liraya boyalar da var. Parmak boyutunda bir tüp, suluboyada 50 lira. Ucuz alırsınız az verim alırsınız, iyisini alır işinizi tamamlarsınız. Yağlıboyadan hiç ucuz değil. Aynı ebatlardaki bir tuval ve iyi bir suluboya kağıdının da fiyatları aşağı yukarı aynı.

Her yaştan öğrencileriniz var mı?

Her yaştan kişiler suluboya dersi almak istemiyorlar. Pedogojik formasyon aldım, çocuklara ders verebiliyorum. Öğrenciyken anaokulunda 3 sene resim müzik öğretmenliği yaptım, harçlığımı çıkartmak için.

Suluboyayla ilgilenenlerin resim sanatının diğer dallarıyla ilgilenen kişilerden ne gibi farkları olabilir?

Suluboya; şiirsellik, transparanlık, hassasiyet gerektiriyor. Tembel insandan suluboyacı olmaz. Suluboyada bir şey oluşuyor, o arada iki seçeneğiniz var. Çok hızlı düşünmeniz lazım. Kararsızlık da olmaz. Pratik olunmalı, esnek olmak lazım. Espritüel, kıvrak zekalı olmak lazım. Biraz kendime iltifat gibi görünse de suluboyayla ilgilenen insanlar arasında gördüğüm ortak özellikler bunlar. İnsanlar yağlı boya yapıyor, akrilik yapıyor. Aynı bilgiyle suluboya yapmaya çalışıyor. Ne yapıyorsanız, onun inceliklerini bileceksiniz ki, size dönsün. Suluboyayı küçümseyen ressamlar var. Sevmeyebilirsin, basit gelebilir, ama bir gün yaparsın, konuşmaya hakkın olur. Benim arşivlerimde pastel de var guaj da var; öğrenciyken yaptığım afişler var, kitap tasarımları var. Bugün onları yapmam ama onları yapabiliyorum. Küçümsüyor muyum, hayır. Hatta ben okula resimli roman ressamı olmak için girmiştim. Hep söylerim, azın değeri çoktur. O yüzden suluboyaya karar vermiştim. Çok kötü olsan onuncu olursun. Öteki türlü en kötü bininci olursun, bilinmezsin.

25 Aralık’taki ‘Ressamların Gözüyle İstanbul Söyleşisi’nde iki ressamın sohbetini keyifle dinledik, söyleşi sizin için nasıl geçti?

Çok keyifliydi, ben daha çok soru gelsin isterdim ama belediye binasında süremiz kısıtlıydı. Oradaki arkadaşlar çok ilgiliydi, Peyami Bey ressam olduğu için zaten alt yapı hazırdı. Peyami Gürel öyle bir konu yakalamış ki, yıllarca sürecek bir program olur. Keşke süresi biraz daha uzun olsaydı, diğer programları merakla bekliyorum.

Türk resim sanatında suluboyanın geleceğini nasıl görüyorsunuz ?

‘Bir gün herkes suluboya yapacak’ diyorum.

Siz suluboyaya başladığıdınızdaki dönemle şimdiki dönemde suluboya arasında ne gibi farklar var?

Şu an ders verdiğim altı grup var. Bunların içinde pastel yapanlar da var, akrilik yapanlar da yağlıboya yapanla da… Şimdi bakıyorum hepsi suluboya yapıyor. Çünkü, insanın kendine ayıracağı zaman o kadar az ki, kendimizi dışında bizi bağlayan çocuklarımız, işimiz çok şey var. Benim en büyük şansım, işimin aynı zamanda hobim olması. Bugün ders vermesem yine resim yapacaktım. Dersten çıkıyorum, eve gitmeden atölyede bir şeyler hazırlıyorum. Eve gittiğimde resimle ilgili araştırma yapıyorum. İnsanlar bütün gün çalışıyorlar, resimle stres atmak istiyorlar. Psikolog önerisiyle geliyorlar, resim veya müzik seçeneklerinde resmi, daha sonra suluboyayı tercih etmiş insanlar. Küçük bir bloknot, küçük bir suluboya takımı, üç fırça, bir kap su, hepsi bu kadar. Yağlıboyada onlarca malzeme var, bir resme başladığınız zaman tüpünüzün kuruma riski var, yarım bırakma şansınız çok az. Suluboyada böyle bir risk yok, isterseniz açıkta bırakın gidin, dönün devam edin. Suluboyanın avatajları çok fazla. Öyle öğrenci arkadaşlarım var ki, yağlıboya dışında hiçbir şey yapmayacaklarını biliyorum. Onlar da kendilerini bu şekilde ifade ediyorlar. Kimi siyasetçi olarak kimi palyaço olarak kendini ifade eder, gerçi ikisine de gülüyorsunuz zaman zaman ama. Herkesin kendini ifade ediş biçimi var.

Bugün size yağlıboya yap deseler herhalde sizin için zorlama olur.

Zaman zaman yapıyorum. ‘Kararsız Çiçekler’ serisi yapmıştım. İrili ufaklı 80’e yakın yağlıboya tablo yapmıştım, bir iki tane kaldı elimde. Öğrenciliğimden beri hamursu boyayı seviyorum. Empresyonistler belki de o yüzden çok yakın geliyor bana. Resme bakınca dokunası gelsin insanın istiyorum.

Burhan Özer ve Serdar Gençer

Burhan Özer ve Serdar Gençer

Son olarak neler söylemek istersiniz?

Resimle uğraşan her insanın kendini sorgulaması lazım. Çok düzgün, detaylı şeyleri ben sevmem, ama hayranlık duyarsınız o başka. ‘Beni heyecanlandırmasına rağmen neden bunları yapmak istemiyorum? Ankara’yı seviyorsunuz ama orada yaşamak istemiyorsunuz. İstanbul, sefillik ama niye burada kalmak istiyorum? Bunları niye seviyorum, bunlar arasındaki fark ne?’ Derken yıllar önce bir gün aklıma gelen maddeleri yazdım, bugün hala onları söylüyorum. O hayranlık duyduğum resimlerde bulduğum, beni etkileyen şeyler bugün resmimde var. Ama kimse resmime bakıp ‘Bu Rembrandt’ diyemez. Hayranlık duyduğum o sanatçıların tortusu resimlerimde var ama resimlerim onlar gibi değil. İyi bildiğin şeyi yapmalısın, kendini ifade etmelisin, neyse artık onun adı. Siz yolunuza devam ediyorsunuz, o yol sizi zaman zaman yol ayrımlarına getiriyor. Bugün bu konuşma oluyorsa, benim 25-30 sene önce ‘ressam olmak istiyorum’ deyip, onu takip etmemin sonucudur.



Burhan Özer’in manifestosu diyebileceğimiz kendine ait bir yazısı ile röportajımıza son veriyoruz. Çok değerli üstadımıza ülkemiz sanatı ve geleceği adına yaptığı önemli çalışmalardan dolayı ve az vaktini bize ayırıp bu güzel sohbeti gerçekleştirdiği için kendisine yürekten teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Sürekli güncellenen, sade ve pratik bir tasarımı olan www.burhanozer.com adresinden sanatçıya ulaşabilir, burhan@burhanozer.com adresine maillerinizi gönderebilirsiniz.


‘Ben Resim yaparak yaşamımı belgeliyorum. Tanık olduğum doğaya aracılık edip, insanların onu görebilecekleri yere koyuyorum. Bizler daima kendimizi etkin kılma çabası içerisindeyiz. Hatta bu özümüzün temel bir ihtiyacıdır. Başkalarının katlandığı acılar elbette ki sanatçının içinde uyuşmamalı. Sanatçı, çağına, ülkesine, insanlara ve onların sorunlarına yabancı kalmamalıdır.

Sanat, insanın doğa ile hesaplaşması, toplumsal ve kişisel değerleri özümseme mekanizmasıdır. Sanat, hayatı kavramanın bir yoludur ve bir eylem biçimidir. Sanatçının amaçlarından birisi de duygu, düşünce ve heyecanlarını belli bir biçime kavuşturup başkalarına ulaştırmasıdır. Algı özneldir, doğa da ancak bir veri. Yaşamın biçimleri ile, biçimlerin yaşamı arasında hiçbir ilişki yoktur. Doğaya bakıp biçimlerimizi almalıyız sadece. Ona uygun rengi, duyguyu, ruhu biz katmalıyız. Bir anlamda duygunun mantıkla örtüşmesi diyebiliriz. Rengi sıradanlıktan çıkartıp plastik bir araç yapan, renkler arasındaki ilişki ve gerilimdir. Başka bir deyişle doğayı görsel bir dile çevirmek gerekir. Herkes kendi resmini yapar, konu seçimi olsa olsa bir çıkış noktası olur. Zaten bir resim, doğadaki bir şeyin taklidi değildir. Doğanın kuralları ayrı, resmin yasası farklıdır; gülün adını değiştirdiğimizde kokusunun değişmeyeceği gibi.

Yaşam önceden planlanamaz, kestirilemez, sürprizlere açıktır. Tesadüfler bazen olayların akışını değiştirebilirler. Suluboya da doğası gereği böyledir, bazen siz rastlantılara yön verirsiniz, bazen de rastlantılar sizi yönlendirir. Zaten suluboyanın amacı, gerçeği yansıtmak değildir. O gerçek, gerçeğin farklı bir yansımasıdır. Saydamlık, şeffaflık, şiirsellik esastır. Suluboyada gizem ve büyü olmalıdır. İnsan ruhu biliyoruz ki en hassas noktasına dokunulduğu zaman cevap verir. Bir şey çirkinse, gerçekten onu görmüyorsunuzdur. Bu yüzden doğa bazı özelliklerini fark edemeyenler için her yıl kendini tekrarlar ve yeniler, sanki bir şans daha veriyor gibidir. Çağımızın her şeyi enerjiye dönüştürüldüğü bir dönemi yaşıyoruz. Sesten hızlı araçlar, sistemler var. iletişimin maksimum noktada olduğu bu noktada insan bu akışa ilgisiz, duyarsız kalamıyor. Duygularında bitmeden rsme dönüşmesi gerekiyor bana göre bu isteğe ancak suluboya cevap verebilir. Malzemenin ruhunu tanıtmak gerek önce teknik beceri kısmı halledildikten sonra geriye sadece duygunun ifade bulması, biçime kavuşması kalıyor.’

Burhan Özer.


Etiketler:
Kategoriler: Röportajlar

Ayşegül Sağbaş: ‘Fadu Seni Yakaladım!!!’

23 Aralık 2009

Salih Seçkin Sevinç, Ezgi Esen – Artımetre


5  Kasım – 3 Aralık 2009 tarihleri arasında C.D.A Projects’te gerçekleşen “Fadu Seni Yakaladım!!! – Gotcha Fadu!!!” sergisinde Ayşegül Sağbaş ile görüştük. Fadu’nun ve sanatçının kendi dünyasını, geçmişini ve ileride neler olacağına dair ipuçlarını bizlerle paylaştığı keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Bu kadar büyük tabloları nerede yaptın?

Ayşegül Sağbaş

Ayşegül Sağbaş

Ufacık bir atölyede yapıyorum. Atölyemi görseler, herhalde bana madalya verirler. İstanbul’da hala bir evim yok. İki kardeşim var, onların evinde kalıyorum ve bu halde resim yapıyorum. Büyük bir cesaretle İstanbul’a geldim ve 3 senedir burada yaşıyorum. Kimsenin, ailemin bile inanmadığı bir iş yapıyorum aslında.

Peki, sen Fadu’ya nasıl inandın?

Önce kendime inandım. Resim yapmayı seviyorum ve başka bir şeyin beni mutlu etmediğini düşünüyorum. Ben ortaokul ve liseyi dışarıdan bitirdim. Resim okumak istediğime karar verdim, bu hayalimi gerçekleştirmek için evden bile kaçtım. En sonunda Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi’ni dereceyle kazandım. Orada Eğitim Fakültesi mezunu olmama rağmen, öğretmen olamazdım. Okuldaki hocam bir gün bana “Sen çok yeteneklisin, buradan gitmek gerekiyor.” demişti ve buradayım.

İçinde bulunduğun koşullar zor olsa da, hayat enerjin çok yüksek olmalı.

Aslında bende olmayan bir şey bu. Bunu tablolara yansıtıyorum. Bütün genç arkadaşlarım zor şartlar altında çalışıyor. Türkiye’de sanat çok zor, hele gençseniz, üstelik kadınsanız daha zor. Sonuçta resim yapmayı seviyorum ve buna değer diyorum.

Fadu nasıl çıktı?

Fadu aslında vardı, sadece bu kadar renkli değildi. Biraz rüyamda gördüm, zamanla karakteri oluştu, saçı oluştu, tokası oluştu. Fadu bir süreç içerisinde ortaya çıktı. Fadu aslında sıradan bir kadın. Bu sergiyi yaparken şunu düşündüm: “Bir evde bir kadının hayatı nasıl geçer?” Bilinmek istenmeyen ya da kimsenin görmesini istemediği yer olarak yatak odası ve tuvaleti düşündüm. Daha önce tuvalet resimleri yapan çok yoktu, bu biraz da ilginç oldu. Bir de Fadu Seni Yakaladım’a uygun olması için bir tercihti. Bir kadını nerede yakalayabilirsin? Yatakta yakalayabilirsin ama Fadu’ya yakın bir karakterim daha oluşmadı. O oluştuğunda Fadu yakalanacak, evet.

Öyleyse sonraki sergilerde Fadu yine olacak?

Evet, bu benim karakterim, Fadu her zaman olacak. Çocuğu var, akrabaları var ama bir erkek yok, doğru. Bir kimlik yaratmak çok zor, bunun için de araştırmam belirli süreçlerden geçirmem gerekiyor. Şu an buna hazır değilim galiba.

Poşet dokusu tekniğini önceden de kullanıyor muydun?

Evet, ama o da farklıydı. Zamanla Fadu’yla ikisini birleştirdim, geliştirdim. Zaten bu poşet dokusu tekniğini tesadüfen buldum; fadu da, teknik de zaman içerisinde gelişti.

Casa Dell’Arte ile bağlantın nasıl oldu?

Casa Dell’Arte’la anlaşmamız 2 yılı dolduracak. Galerinin sahiplerinden Yunus Bey benim iki eserimi almıştı, yani benden haberleri vardı. Bu galerinin ilk sanatçılarından biriyim.

Sergi nasıl gidiyor, satışların ne durumda?

İyi durumda, beklentilerimizin üzerinde gidiyor her şey. İlgi çok güzel, resimlerimin çok cesurca olduğunu söylüyorlar. Sanatçı olarak “Evet doğru yoldayım”ı hissettim bu sergide, evet iyi gidiyor ve iyi gidecek.

Bu kadar neşeli renklere rağmen, Fadu’nun aslında ürkütücü bir yanı var.

Bunu hissetmen çok güzel. Bence korkunç biri Fadu. Sana bakıyor, seni izliyor, ürkütmeli seni. Herkes sadece çok sevimli olduğunu söylüyor ama Fadu kesinlikle çok sevimli biri değil.

Bu kadar büyük ebatlarda tablolar, özverili titiz çalışmalar, ince işlenmiş bir fikir ve sonucunda karşılığının alınması çok güzel. İleride seni göreceğimize inanıyorum.

Umarım. Zaten benim hedefim, Türk Sanat Tarihi’ne girmek.

Kitapla aran nasıl, okur musun?

Okurum. Hatta bir dönem insanlarla iletişimimi kestim. Çok okuduğumda öyle oluyor.

Resim sanatında kişisel beslenme çok önemli, ben şu okulu bitirdim, ben ressamım demek çok kolay. Beynin gerçekten dolu olması, yeteneğin maneviyatın yanında söyleyecek bir sözünün mutlaka olması gerekiyor.

Kesinlikle evet.

Peki, genç sanatçı adaylarından sergine ilgi nasıldı?

İyiydi, çok fazla üniversiteli geldi. Özellikle Bilgi Üniversite’sinden ilgi büyüktü, bir hocaları mutlaka görmelisiniz demiş.

Fadu’ya ileride ne olacak?

Fadu’yu 3 boyutlu göreceksiniz; saçıyla, kıyafetiyle her şeyiyle. Uygun bir mekan olduğunda gerçekleşireceğim bir proje bu. İlginç bir malzeme bulacağım ve aynı renklerde olacak. Sonra Fadu’nun çizgi filmlerini istiyorum. Proje çok aslında ama her şey koşullara bağlı.

Fadu nereli?

Ben Rizeliyim, Rize Pazar’lı. Herhalde Fadu da oralı. Fatma ve Fadime olarak düşündüm Fadu’yu, orada Fatma ve Fadime’ye “Fadu” derler. Karadenizli sıradan bir kadın, 3 yıldır İstanbul’da yaşıyor. Yarın Paris’te de olabilir. Çünkü bir süre yurtdışında yaşamak istiyorum. Bir şehirde uzun süre kalmayı sevmiyorum. Pazar benim için bitmişti, sonra Samsun oldu ve bitti. İstanbul da bitecek. Gideceğim yine.

Fadu’nun devamının gelecek olması çok heyecanlı, peki sanatçı adayı gençler için bir şey söylemek ister misin?

Her şey bir iç yolculuğu. Resim yapmayı seven herkes “sanatçı” olabilir. Ben resim yapmayı çok seviyorum ve bir gün gerçekten başaracağıma inanıyorum.

Biz de genç sanatçımıza yürekten sevgilerimizi sunuyor, başarılarının devamını diliyoruz.

Fadu Seni Yakaldım!!!

"Çamaşır Asan Fadu - Fadu Hanging Laundry" 150x200 cm Tuval Üzerine Akrilik, 2009

Ayşegül Sağbaş, C.D.A Projects'te.

Ayşegül Sağbaş, C.D.A Projects Salonunda.


Etiketler:
Kategoriler: Röportajlar

Ergin İnan ‘Casa Dell’Arte’ Röportajı

28 Ağustos 2009

ergin-inan01Ergin İnan’la sohbetimizi Casa Dell Arte’nin sezon kapanış sergisinde yaptık. Ancak bu değerli sohbeti kendi yeni sezonumuzun açılış röportajı olsun ve yeni döneme Ergin İnan hocamız ile başlayalım dedik. Zaten sohbetimiz Ergin İnan’ın sanatı yanı sıra geçen senelerin ve geride bıraktığımız yılın genel bir değerlendirmesini de içeriyor. Keyifle okumanız dileği ile…

Hocam sergiden başlayalım. Bu sergide yaklaşık 50 tane eser var galiba…

Evet üç tane kapıyı da sayarsak toplam 54 tane eser var.

Daha önce de kapıların üzerine resim çalıştığınız olmuştu değil mi?

Evet bu beşinci kapım mesela.

Üzerine resim yaptığınız başka objeler de hatırlıyorum.

Sütunlar var. Bir de kümbetler var. Bu kapılar eski kapılar. Çok eskimiş kapılar. Yüzyıllık varlar.

Hocam bunları nereden buluyorsunuz? Kapıların kendisi başlıbaşına eserler zaten.

Mesela hatırlıyorum. Antikacıları gezerim. Gördüğüm obje ile ilgili şeyler zihnimde zaten belirir. Bir keresinde bir hilye almıştım. Yaptığım resmin tam ortasına koydum onu ve sonrasında okuttum. Binaltıyüz’ü yıllarda Sümbül efendi tarikatından birisinin vefatı üzerine yazılmış bir ölüm ilanıymış. Sonra ben onu Japonya’da Osaka Bienaline göndermiştim. Orada ödül aldı ve orada kaldı.

Kümbetlerde aynı şekilde. Tabi kendi has formları var hepsinin. Bir de ahşaptan yapılmış şapka kalıpları görmüştüm. Onları da almıştım. Hepsinin üzerine resim yaptım. Yazıların çıkışı da böyledir.

Ergin İnan resimlerine ilk bakışta böcekler, el yazmaları, renklerin kuvvetli kozmik coşkusu ve figürler dikkatimizi çekiyor.

Bunlar dış görünüş tabi… İşin bir de manevi tarafı var. Maneviyatınız geniş olursa oradan gelenler de önemli. Kendi başınıza kalabildiğiniz zaman düşünüyorsunuz. Oralarda dolaşırken bir böcekle karşılaşıyorsunuz, herhangi bir obje ile de karşılaşabiliyorsunuz. Sonra herhangi bir form ilginizi çekiyor. Bütün bunları kendi benliğinizde maneviyatınız içerisinde buluyor ve sonra bunları dışa vuruyorsunuz. Zaman zaman sözcükler de ifadelerin yerini alıyor. Sözcüklerle ifade edemediğimiz zamanlar böyle böcekler alıyor yerini…
-Gülüşmeler-

Şimdi resimle olan serüveniniz kaçıncı senesinde ?

Ben güzel sanatlara 1964 senesinde girdim. Son senemde ilk sergimi açtım.1968 senesiydi. O da Türk-Alman kültür merkezindeydi. 1968 senesinden bu yana düşünecek olursak 41 sene yapıyor.

Geçenlerde İstanbul Modern’i gezdik. Biliyorsunuz yeni bir sergi yaptılar. Sizinde bir eseriniz vardı. Açıkçası ben eski dönemlerdeki resimlerinizi de çok merak ediyorum. Mesela 1968 senesindeki serginizide böcekler var mıydı?

Hayır yoktu. 1969 senesinde başladım. Bir sene sonrasında yani… – Gülüşmeler- 1968 senesinde böyle ekpresyonist, bağıran çağıran, dışavuran figür anlatımları vardı. Daha çok siyah – beyaz ve ilginç çalışmalardı. O resimlerin hepsi bende duruyor. O dönemden bu döneme kadar saklıyorum onları. Sonra 1969 senesinde İngilizce, Almanca mektuplar yazıyordum. Bir profesör yardımcısı vardı. Kelimelerle ifade edemediklerimin yerine bir iki böcek resmi karalayarak gönderdim. İşte böyle başladı böcekler…

Yine İstanbul Modern’de birde otoportrenizi gördük. Bu resimde yine bir tane sevgili böceğiniz de öpüyordu sizi… –Gülüşmeler- Hocam peki resmi geçelim.  Geçebilirsek tabi. Ergin İnan resim dışında ne yapar? Nasıl vakit geçirir?

Ergin İnan resim dışında kendi halinde yaşar. –Gülüşmeler- Ailemle, çocuklarımla olurum. Arkadaşlarımla yemeyi içmeyi severim. Onun dışında atölyemde vakit geçiririm. Atölyem hemen evimin altı. Onun için hep ailemle birlikteyim diyebilirim. Okul haricinde genelde dışarı pek çıkmam. Birkaç önemli sergi olursa da onları ziyaret ederim. Zaman zaman yurt dışına çıkarım. Burada bulamadığım birtakım materyalleri alırım oralardan. Tabi ki oraya gidince müzeler ve sergileri gezerim. Yine sanat çemberi içerisindeyim yani.

Casa Dell Arte ile ilk kez sizi Contemporary Istanbul 2008’de birlikte gördük.

Evet. O eserler… Bunlar Berlin’de gösterdiğim “Rumi” isimli serinin devamıydı. Orada da dokuz tane uzun büyük çalışmalarımı sergiledim. İçindeki alıntıların hepsi tabi Mesneviden, rubailerden ya da Divan-ı Kebir’den…

Herkes Mesnevi’yi bilir anlatır da Divan biraz ikinci planda mı kalıyor acaba?

Mesnevi daha anlatıma dönük ve daha şiirseldir. Divan daha tekniktir ve yorumu tabi daha zordur. Mesnevi, Mevlana ile daha özdeşleşmiş bir durumda…
ergin-inan02Peki Ergin İnan şu an Dünya ve Türk Çağdaş Sanatını nasıl görüyor?

Almanya’da iki senem geçti. Neticede batı resminin içinden geldim. Tabi özümsemek ve dışa bakmak ayrı birşey; özümsemek ve yeni bir dil yaratmak ayrı birşey. Bazı sanatçılar varki mesela Leonardo’dan başlayayım. Rembrandt, Goya ve son dönemlerden Francis Bacon; bunların hepsi aynı dünyada kendi içsellikleri ile farklı diller ortaya çıkarmışlardır. Bizim sanatımızda da kendi gelenek ve değerlerimizden sanatçı kendi içselliği ile farklı bir üsluba ulaşırsa aslında yabancı sanatçılarında yaşadığı sürecin aynısını yaşamış oluyor.

Kendi tarihi ve yaşadığı toprakları ve bu havzanın oluşturduğu birikimi iyi etüd eden ve bunu batı etkilenimi ile de kaynaştırarak geleceğe taşıyacak olan sanatçıların mutlaka sanat tarihi sahnesinde önemli yere sahip olacağına inanıyorum… Doğrudan batıyı örnek alıp öğrendiğini bir felsefi birikimi veya tabanı olmadan kopyalayanlara nazaran bu etüdleri yapmış sanatçılarımızın tarih sahnesinde daha çok şansı varmış gibi geliyor.

Birşey içtenlikle ve manevi dünyanız açıkken yapılıyorsa güzel oluyor. Kendi dünyanıza dönüp içe bakabiliyorsanız (işte o dünya çok önemli) birşeyler yapabiliyorsunuz. Ama dışa dönüp birşeyler yapayım derseniz o zor.

Hocam soyut resim nedir? Yani içselliğimde böyle çizikler, renkler gördüm bunu tuvale kağıda aktarayım diyebilir adam. Formu tanımadan, klasik fırça nedir bilmeden herkes ben soyut yapıyorum diyebilir ve işin kolayına kaçabilir değil mi?

Şimdi ben okulda kredisini tamamlamak isteyen hiç resim bilmeyen öğrencilerime ne yapıyorum? Onları soyut resimle tanıştırıyorum. Soyutta boyayı ister fırlatacaksın, ister boyayı tuvale koyup spatül ya da fırça ile dağıtacaksın. İşte ekspresyonist soyut. Orada o resmi yaparken siz varsınız çünkü. Ama işte birde fırçayı çekerken birikim ve içselliği koymak var oraya.

Çağdaş sanat son beş senedir aldı başını gitti. Yükseldi. Dijital Ortama kaydı. Fotoğraf iyice söz sahibi olmaya başladı. Yerleştirmeler sonra…Bu bir enflasyon oldu. Biraz karışmadı mı?

Evet, bu tip işlerin konsept olması gerekiyor. Zaman zaman sanatçılar bu konseptleri doğru oturtamadıkları için bu tip çalışmalar ütopik oldular. Tabi bunların yanında bu konsepti doğru uygulayanlar ve verdiği konsepti yaşattıran ve hissettiren sanatçılarda oldu.

Birde kriz öncesinde gerek Sothebey’s, Christie’s müzayedelerinde gerekse diğer sanat satışı yapılan alanlarda fiyatlarda altın çağını yaşadı. Birde hiç tanımadığımız ama bu finans kapitalin bizlere hediyesi olan ve rekor fiyatlara imzalar atan oyuncular çıktı: Damien Hirst ve Jeff Koons gibi…

Evet çok eleştirildiler aynı zamanda. Ama bu eleştiriler daha çok onları var etti ve çok meşhur etti. Ne yapsalar para eder oldu.

Damien Hirst büyük tablolar yaptı. Tabloların üzerine kelebekler koydu. Ölüm teması ve yaşamın canlılığını ve güzelliğini birarada işlemiş oldu. Buraya kadar güzel. Bununla birlikte bu tabloların tanesi 2 milyon dolardan sattı. Bunlardan yüztane yaptı. Yani birbirinin aynısı yüz ayrı eser. Tamda bu dönemde eleştirmenler sanat eserinin çoğaltılmasının o eserin değerini düşürmeyeceğini bilakis arttıracağını söylemeye başladılar. Yani kriz öncesi finans kapitalin yarattığı hayali enstrümanlar bu işin manipülasyonu için de iyi bir ortam hazırlamış oldu. Nasıl olsa para var. Herbirini çoğaltıp orjinal gibi satalım dediler.

Birtakım çevreler değerlerini yükseltmek istediler. Eserlerin piyasasını yükselltiler ve zemin hazırladılar. İşte Hirst’de birazcık zengin oldu. – Gülüşmeler –

Şimdi tepetaklak düşüşteler ama.

Dönem dönem olur böyle. Bir ara neo-ekspresyonistler çok güçlü fiyatlarla geldiler. Ortalığı darmadağın ettiler. Sanat mekanizması bu, böyle işliyor.

Bir de Jeff Koons var hocam. Onu da atlamayalım.

Evet geçenlerde bir sergisi vardı. Balon yapıyor. – Gülüşmeler- Renkli renkli, insanın içini okşayıcı objeler.

Yumurta da yapıyor. Jelatinle paketleyip iki milyon pounda satıyordu. Yani 4 milyon dolara yakın bir meblağ. Tabi bütün bunların hepsi belkide krizin de geliyor olduğunun bir göstergesiydi.

Evet. Bir balon yaptılar. Ondan sonra patladı balon.

Christie’s ve Sothebey’s geçen sene yaptıkları ciroların 1/4’ünü dahi yapamıyorlar şimdi.

O yüzden yeni pazarlar arıyorlar. Dubai’ye kaydılar şimdi. Araplara sanatı sevdirmeye çalışıyorlar ama biraz zor olacak. – Gülüşmeler –

Peki çağdaş bir sanat eserinin milyonlarca dolar yada pound ederi olması normal mi acaba?

Bir Leonardo, Rembrandt, Goya olsa normal olur tabii. Hatta paha biçilemez.

Peki hocam ressam olmak isteyen (Resim okumak değil…) gençlere, çocuklara neler söylemek istersiniz.

İşte burası önemli. Sanat çocukla, çocuklukta başlıyor ancak okul çağı başladığı zaman bir Matematik ya da Türkçe ya da Geometri gibi değer görmüyor. Bunların dışında tutuluyor ve öyle algılanıyor. Resim ve müzik hep en son planda kalıyor. Bu derslerin diğer dersler yanında ağırlığı o kadar az ki; öyleyken hatta bu ders saatleri dahi yok edilmeye çalışılıyor. Bence bu iş birlikte yürütülmeli. Matematik olsun sanat olsun hepsi birarada yürüyecek hale getirilmeli ve eğlenceli olmalıdır ki değerler daha rahat ortaya çıksınlar.

Hocam sizleri çok seviyoruz. Türkiye’de parmakla gösterilecek sayılı sanatçılarımızdan birisisiniz. Elinize, gönlünüze, içselliğinize sağlık. Sohbet için de çok teşekkür ederiz.


Etiketler:
Kategoriler: Röportajlar

Mustafa Günen ‘Ab-ı Ru’ Resim Sergisi Röportajı

23 Temmuz 2009

Mustafa Günen

Mustafa Günen

Mustafa Günen’le Ekavart Galeri’de, 5- 23 Mayıs tarihleri arasında sergilenen ‘Ab-ı Ru’ adlı resim sergisinin ardından görüştük. Kendisi bize New York, İstanbul, Ankara üçgeninde ilerleyen resim kariyerine dair detayları anlattı.

Artimetre: İlk olarak şunu sormak istiyorum, sergiyi gezerken de ilk aklıma düşen bu oldu. Ankara’da yaşıyorsunuz. Su birikintileri dışında ‘su’ görülemeyen bir şehirde deniz resmetme fikri, hissi nasıl doğdu?

Öyle demeyin.(gülüyoruz karşılıklı) Su var, olmaz olur mu? Ben bir su birikintisi gördüğümde bile onu hemen bir resim kompozisyonuna dönüştürüyorum hayalimde. International Art Magazine’de de yayınlandı. Bir resmim vardı, hikayesini onlara anlattım. Kolorado Kanyonu… Bu kanyonun kayalıkları altına ben bir deniz resmettim. Gerçi kayalıklar deniz kayalıklarına benzemiyor ama ben kayalıklara düşen ışığı çok beğendim ve resim de çok beğenildi. Ankara’da da öyledir. Yüksek binaların arasından giderken ışığın güzel düştüğü bir yer buluveririm. Ben o anda orayı deniz görürüm.

Artimetre: Nasıl yaşıyorsunuz o halde Ankara’da? Ben suyu çok seviyorum ve Ankara’da yapamıyorum örneğin.

Tamam, katılıyorum. Benim bir takım zorunluluklarım var, o nedenle… Benim Ankara’da anne-babam var, eşimin alesi de. Onların tek dayanakları biz olduğumuz için… Mesela ben geçen yıl, iki ay kadar New York’ta kaldım. Annem iki ay boyunca ağlamış.

Artimetre: Aman…

Bir şey yapamıyorsunuz. Onları da fazla üzmeden ve kendinizi özletmeden sık seyahat ederek sorunu çözmeye çalışıyorum. Sık sık deniz görmeye kıyı şehirlerine gidiyorum, açık deniz yarışlarını falan izliyorum, denizle ilgili belgesellerin dvd’lerini topluyorum.

Artimetre: Evet…

Özetle, deniz görmeden olmaz. Ancak hiçbir kompozisyonumun dünyanın hiçbir yerinde bir mekanı yok. Buna da özellikle dikkat ediyorum.

‘Gördüğü rengi, boya kararak en çabuk bulacak sayılı ressamlardan biriyim’

Artimetre: Anlıyorum.

Esinleniyorum sadece. Gördüğüm manzarada beğenmediğim bölümleri atıyorum ya da şurada şu olsun deyip eklemeler yapıyorum. Marmaris resimlerim vardır, hep geri planıyla ilgilenmişimdir Marmaris’in, ama şu taraflara bir çam ağacı koysak diyorum ve eklemeler yapıyorum. Kumsalını ona göre yapıyorum.

Artimetre: Biraz da güzel olanı öne çıkarma çabası…

Evet, evet. Bizim gayemiz o, bizler fotoğrafçı değiliz.

Artimetre: Kaç yıldır ressamlık yapıyorsunuz?

36-37 yıldır resim yapıyorum ama yaklaşık 15 yıldır bu işle profesyonel anlamda uğraşıyorum. Benim Ankara’da mobilya atölyelerim vardı ve ancak eşe dosta bir şeyler çizebiliyordum. Mobilya boyaları ile çalışıyordum zaten. Benim ailem bu konuya biraz mesafelidir, dine yatkındır. Benim resim yapmam yasaktı ve haklı olarak geçim endişesi de vardı. İşte ben o nedenle uzun bir süre mobilya üzerine resim yaptım. Mobilya üzerine de selülozik boya dışında bir şey süremezdiniz o zamanlar. O da on dakika geçmeden donar. Ben beş renk kullanıyorum. Sarı, kırmızı, beyaz, mavi, siyah… Başlangıçta parasızlıktandı. Zamanla benim için bir avantaja dönüştü. Mobilya boyarken bu güçlükler nedeniyle ben aynı boyadan defalarca karmak zorunda kaldım. Bu durum zamanla bana çok ciddi bir renk hakimiyeti getirdi. Kafasındaki ya da herhangi bir nesne üzerindeki rengi, boya kararak en çabuk bulacak sayılı ressamlardan biriyimdir.

‘Dikkat edin dijital baskı olabilir bu resimler!’

Benim resimlerime dikkatli bakın, baskı gibidir. Bir yapılmış olmamış bir daha bir daha… Bunu göremezsiniz. Hareketli görüntülerim de vardır, onları da merak edenlere veriyorum. 2000 yılında İstanbul’da bir Fransız ressam ‘Dünyanın hiçbir yerinde bir ressam yağlıboya ile ışığı bu şekilde veremez, dikkat edin dijital baskı olabilir bu adamın resimleri’ dedi. Ben bunun sıkıntısını üç sene çektim. Tüyap’ta bir sergi açtım, benzer şeyler söylendi. Adam geliyor bakıyor ve öylesine bir yorumda bulunuyor. Ben -kibir yapıyorum sanılmasın ama dışardan gelen yorumlar da bu yönde, sanatsal realite açısından söylüyorum- ışığı en iyi kullanan sayılı ressamlardanım. Zorluğu da şurada bulgur tanesinin yarısı kadar renkleri kararak yapıyorum ben bu resimleri. Mutfakta yemek yapmaya benzetiyorum kendi işimi. Hatta bu sergimin adı ‘Bu resimleri ben yaptım’ olacaktı ama Christy’s’den sonra böyle bir çaba içine girmeyi anlamsız buldum. Bir de ben Türkiye’ye oynamıyorum zaten, o nedenle kanıtlama gereği de duymadım.

Artimetre: Yurtdışı…

Elbette… Yazıştığım bir kaç galeri var. Burada biraz para kazandıktan sonra oralara gidip saha çalışmaları yapıyorum. Christie’s’in bana o anlamda çok yararı oldu. Çünkü yurtdışında iş yapmanın Türkiye’den gidiyorsanız handikapları çok… New York’ta müzelerin açtığı bağımsız bir resim yarışmasına katılmıştım.

Artimetre: Nasıl oldu? Nasıl kabul edildiniz?

Halka ilişkilerimi de kendim yapıyorum. İngilizce’ye çok daha hakim bir kayınbiraderim (Gürdoğar Sarıgül) var, onu tatile gönderiyorum. New York’a on-onbeş gün süren gezilere. Ben yine ona resimleri rulo yapıp verdim. New York’un da iyi bir otelinde kalmasını söyledim, olur da randevu verirlerse gidip de varoşlardan bir yerden telefon vermesin diye. Galerileri gezdi ve resim gösterebildiği bir tane galeri olmadı. Yalnızca bir tek yere adımı yazdırabilmiş ve sonra da dönmesi gerekti. Ama ardından bana e-mailler gelmeye başladı. Orada bir ünlü galerinin sahibi ile o vasıtayla tanıştım ve yazışıyorum. Bana eleştirilerini sunuyor, ben de dikkate almaya çalışıyorum. Biliyorum sergi açmayacak bana ama yine de ondan gelen tepkileri bekliyorum.

Artimetre: Ne yönde eleştiriler sunuyor mesela?

Daha çok kompozisyonlarımı eleştiriyor. ‘Yörende bir yeri resmet’ tarzında şeyler söylüyor. En son Christie’s’deki resmim için ‘çarpıldım’ diye bir yazı yazmıştı. Zaten sonunda bana California’da bir galeri önerdi. Şimdi onlarla iletişime geçmeye çalışıyorum. İlk fırsatta California’da olacağım, çünkü e-mail yoluyla yanıt alamıyorum.

Artimetre: Katalogla mı gidiyorsunuz yoksa resimleri de yanınızda götürüyor musunuz?

Ben Christie’s’de onu yaşadım, katalog kabul etmiyorlar. Çok evvelden ben onlarla yazışıyordum. New York’taki yarışmadan sonra bir mail geldi, doğrusunu söylemek gerekirse müspet yanıt beklemiyordum. Çünkü daha ziyade hayatta olmayan ressamların eserlerini alıyorlar.

‘Hocam sizin resimlerin aynını çalıştık, bizimkiler arazi parçası gibi oldu’

Artimetre: Deniz resmi dışında başka konular çalıştınız mı?

Ben kış resimleri de yapıyorum. Kar resimlerim de çok başarılıdır benim.

Artimetre: Zaten denizi çok iyi çalışan karı da iyi çalışabilir gibi geliyor bana. Sonuçta kar da suyun bir başka formu…

Renk ve ışık hakimiyeti… Bana bazı mailler geliyor, ‘Hocam sizin resminizin aynını çalıştık, ama bizimkiler arazi parçası gibi oluyor, su gibi olmuyor. Çünkü suyun da bir geometrik balansı var ve o kaçınca su, su gibi olmuyor. New York’taki yarışmaya Hollandalı bir gazeteci geldi. Ayrılırken şunu söyledi, ‘Ben o kadar deniz resmi gördüm dünyanın her yerinde. Ancak bu kadar -geometrik anlamda- mükemmele yakın dalgalar, eğriler görmedim. Bir daha da göreceğimi de sanmam.’ Yarışmanın ardından kabul ettiler, dedim ya, hiç beklemiyordum. Central Park’ta dokuz tur atmışım heyecandan.

Artimetre: Peki kaç resimle katıldınız sergiye?

12 resim gönderdim. O sergide çok hoş tepkiler aldım. Gitmişken bir süre daha kalmaya karar verdim. Müzeleri gezdim, bazılarına resim bırakmak için bir takım girişimlerde bulundum.

Artimetre: Müzayede süreciniz nasıl geçti?

Müzayedede de resimlerin yüzde 90’ının ressamları ölmüştü, çok az sayıda yaşayan ressamın eseri vardı. Çok da az sayıda resim satıldı. Müzayedede sergilenen eserlerin yüzde 76’sı satılmadı. Benimki de satılanların içindeydi, ona çok sevindim. Sergiden sonra bir yazı gönderdiler, ilerleyen müzayedelerde yine yer almamı önerdiler.

Artimetre: Hep sorarım, size de sormak istediğim bir soru var. İzlerkitle’nin farkı nedir? İstanbul ve Ankara’da resim izleyicisini analiz eder misiniz?

Ankara’da ve İstanbul’da bu izler kitlenin yaşam ve külttrel alışkanlıkları daha çok fark gösteriyor. Sergide beslenmiyor bu insanlar. Sergiyle yatıp kalkmıyorlar. Bunun eğlencesi var, alışverişi var… vs.. Bu resim takipçileri ciddi anlamda İstanbul’a kaymış durumda. Çünkü bu kitlenin aradığı kültürel ve yaşamsan form da ancak İstanbul’da hayat bulabiliyor. Bir de ben Ankara’da bir şeyler söylersem buradan duyulmaz.

Artimetre: Ama tersi Ankara için geçerlidir.

Evet, ve biliyorum ki burada basına daha kolay ulaşabilirim.

Artimetre: Evet…

Bu bir de bir eğitim meselesi değil. Görme, algılama meselesi… Sanat algılayamıyoruz ki.


Etiketler:
Kategoriler: Röportajlar