Makaleler

Türkiye Yağlıboya Tablo Reprodüksiyon Piyasası…

11 Nisan 2009

Kim evinin duvarında ünlü ressamlardan birine ait olan çok beğendiği bir tablo’yu görmek istemez ki? Kimsenin hayır diyemeyeceği bu soruya biricik olan orjinalini görmeniz gerçekten çok zor diye yanıtlamak zorundayız. Geriye iki alternatif kalıyor; ya baskı reprodüksiyonunu duvarınıza asacaksınız ya da orjinalinin tadını biraz daha yakalayabilmek için yağlıboya reprodüksiyonunu satın alacaksınız. Bu yazıyı okumadan yağlıboya reprodüksiyon almaya sakın karar vermeyin.

Yağlıboya tablo reprodüksiyonu derken Türkiye’de bu işin pazarının neredeyse tamamına yakınının ithal ürünlerden oluştuğunu söyleyebiliriz. İthal derken de ağırlığın hangi ülkeden olduğunu söylememize sanırız gerek yok ama biz yine de bilmeyenler için belirtelim: Uzakdoğu.

Öncelikle istatistiki verilerden yola çıkalım. Devlet İstatistik Enstitüsü’nün açıkladığı 2003 yılındaki resmi rakamlara göre 185.663$‘lık yağlıboya tablo reprodüksiyon ithalatı yapılırken, 2008 senesi sonunda bu rakamın 1.500.000 $‘a ulaştığı görülüyor.

Pazar büyüyor !

Çok düşük fiyatlara ithal edilen Uzakdoğu menşeili ürünler daha dünün camcı ve çerçevecilerinde sanat galerisi edası içerisinde satışa sunuluyor. Bu ticaretin faydaları olduğu kadar zararları da çok büyük tabii. İyimser bakacak olursak en azından müze gezmemiş, yağlıboya tablo nedir bilmeyen insanlarımız bu gerçekle tanışıp, hatta tanışmakla da kalmayıp evlerine götürüp asabiliyorlar. Halkımız bir şekilde sanatla tanışıyor. Öte yandan sosyo – kültürel devrimini tamamlamamış bir toplum için de bu kötü bir örnek teşkil etmiş ve çoğu yeni mal/hizmet kavramında olduğu gibi bu işi de yanlış temellendirmiş oluyor.

Büyük alışveriş merkezlerinde, sokaklarda, camcılarda, çerçevecilerde internette gördüğünüz mağazalarda, Internet Alışveriş Portallarında her yerde bu tablolardan mevcut. Fiyatları da çok ucuz.

Bugün internette yağlıboya tablo reprodüksiyon diye arattığınız zaman, karşınıza çıkan neredeyse bütün siteler, (her ne kadar ithal, rus, yabancı ressam diye belirtip tüketiciyi yanıltmaya çalışsalarda) Uzakdoğu menşeili tablolar satıyor. Ancak bir tanesi hariç: İstanbul Sanat Galerisi

İstanbul Sanat Galerisi yağlıboya tablo reprodüksiyon işini gerçek manada Türkiye’de uygulayan tek kuruluş. Bu bakımdan benzerleri arandığı zaman İtalya’daki Floransa Academy of Art, Ashland ya da Barj-Buzzoni ile ancak kıyaslanabilir. Usta fırçaların çalıştığı, akademik resim yeteneğine sahip kişilerden ve gerçekten içinize sinecek bir yağlıboya tablo reprodüksiyon siparişi vermek istiyorsanız doğru adres işte tam burası.

Özel Sipariş Yağlıboya çalışmalarının yanı sıra, mekana özel ya da mekanın kendisinde yağlıboya uygulaması yapabiliyorlar. Dilerseniz kurumun kendi zengin görsel galerisinden beğeninize uygun bir resmi seçip yağlıboya olarak çalıştırabiliyorsunuz. Ancak sakın ola ki yanılıp “Ben 100 tane tablo istiyorum, iskonto yapar mısınız?” demeyin çünkü kurum tamamen butik ve sipariş üzerine çalışıyor. Bu açıdan ancak çok özel mekanlarda ve dekorasyona özel ehemmiyet verilen alanlarda daha çok tercih ediliyor. İşin arkasında sadece bir ressamın olmaması ve muhatabınızın bir kurum olduğunu bilmeniz de gerçekten güven verici.

Biz yapılan çalışmaları ve örnekleri gördük. Gerçekten çok başarılı. Siz de eğer yapılan çalışmaları görmek ve kuruma ulaşmak isterseniz detaylı bilgiyi www.istanbulsanatgalerisi.com
dan edinebilirsiniz.

Unutmayın aldığınız reprodüksiyonun kalitesi ve fiyatı da çok önemli çünkü para etmeyen bir reprodüksiyon para etmeyecek bir şekilde elinizden çıkacaktır. Belki elinizden çıktığında haberiniz bile olmayacaktır. Oysa ki para eden bir reprodüksiyon orjinal tablolar gibi kıymetlenmese de her zaman belirtilen mevcut değerini koruyacaktır. En azından doğru estetik görüşü olan sizin ve sizin gibilerin nezdinizde …


Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
2 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Makaleler

Fotorealizm (Hipergerçekçilik) Üzerine

13 Mart 2009

Önce Sotheby’s’de yapılan Çağdaş Türk Sanatı fuarında oldukça yüksek fiyata alıcı bulan Taner Ceylan’ın fotogerçekçi işi, Ruhani  ve sonra, bu akımın Türkiye’deki en önemli isimlerinden Mustafa Sekban’ın sergisiyle, fotopentür üzerine daha çok konuşur ve sanat mecrasında tartışır olduk. Klasik resmin yanında alternatif bir tür olarak gücünü giderek daha çok hissettiren foto-pentürün alametifarikası üzerine aydınlatıcı  noktalara değinen bir makaleyi sunuyoruz. Uluslararası alanda önemli makaleleri barındıran www.artarticles.com  sitesinden aldığımız bu yazının çevirisini aşağıda bulabilirsiniz.

 

close2Amerikalı fotogerçekçi sanatçı Audrey Flack bir keresinde şöyle söylemiş:

“Gerçekçilik için bir içgüdü var, kendini yenileyebilecek güçlü bir güdü. Fotogerçekçi resimlerin etkisi ise, hayatın yansımaları olmalarından gelir. Ama bunların hepsi yalnızca yansımalar değildir. Bu resimler daha çok hayat skalasının dışında, onun çok üzerinde ya da çizgi altında kalmış noktaları, parlak ve canlı renk dokunuşlarıyla ortaya çıkarırlar.”

Aslında Flack’in söyledikleri fotogerçekçilik akımının bir özeti niteliğinde…İlk adımlarının 1920’lerde atıldığı ancak 1960’larda  yükselişe geçtiği foto-pentür akımı, fotoğraflara çok benzeyen ama aslında boyanmış tuvallerden oluşan işlerden oluşuyordu. Fotogerçekçi sanatçılar fotoğraflardaki porteleri ve objeleri gerçekliğine çok yakın boyut ve şekilde tuvale aktarıp boyuyorlardı. Özellikle anlık hareketler ve detaylar işlerde gözetilen en önemli husustu. Ancak yine de aslında fotogerçekçi resmin esas özelliği biz farketmeden o resme eklenmiş bir ayrıntının izleyiciye aktarılmasını başarabilmekte saklıydı.

Akımın anavatanı ABD’den Flack, Richard Estes, Chuck Close, Charles Bell, and Ralph Goings gibi sanatçıların başını çektiği gruptan özellikle Estes ve Close en tanınan isimler oldu. Estes caddeleri resmederken Close hareketsiz duran insan yüzlerini aktarıyordu tuvaline.

1960’ların ortalarına gelindiğinde foto gerçekçilik akımı Avrupa’da da kendini hissettirmeye başlamıştı artık. Akım Avrupa’da, fotogerçekçiliğin yöntemlerinden biri olan illüzyonist tavırdan esinlenerek hipergerçekçilik adını aldı.

Oldukça zor ve incelikli bir tür olan hipergerçekçilik akımının Avrupa’daki en tanıdık isimleri arasında Rus fotogerçekçiler Andrew Abramov, Soryn Codytsa and Arlette Steenmans da bulunuyor.

appleredglass1Fotogerçekçiler özel olarak bir konunun üzerine giderler. Belki bu kulağa çok sıradan gelebilir. Hatta fotogerçekçiler gerçekten sıradan konuları ve anları da tercih edebilirler ama onların işleri sıradandan çıkardıkları özel bir anı yansıtabildikleri ölçüde değerlenir ve özel kılınır. İşte o zaman eserin izleyicide bıraktığı etki de kolay kolay silinmez…

 

İngilizceden Çeviren:

Serda Semerci


Kategoriler: Makaleler

Bizim Nedenimiz Bizim Sanatımız

02 Mart 2009

collectivist_artResim: ‘Urban’ sanata örnek kolektif bir iş; R.L. Segal, İngiltere

Artimetre, Londra’daki Tate Modern Britain Müzesi’nde küratörlük yapan Catherine Bornet’nin dünyaca ünlü çağdaş plastik sanatlar dergisi Art Forum’un Ağustos 2008 sayısı için kaleme aldığı yazının çevirisini yayınlıyor. Sanat dünyasındaki son yıllarda görülen değişim ve dönüşüm ivmesi üzerine derinlemesine bir inceleme yapan Bornet, referans noktası olarak da Blake Stimson ve Gregory Sholette’in yeni inceleme kitabı

“Modernizm Sonrası Kolektivizm: 1945 Sonrası Sanatta Sosyal İmgelem” i almış. Sanattan, sosyoloji ve politikaya uzanan bu yazı son 60 yıllık sanatsal dönüşüm sürecini toparlayan sağlam bir içeriğe sahip.

20. yüzyılın ütopik görüşlerinin kalbinde yer tutan ‘Kolektivizm’ akımı, bencil olmayan toplumlar görüntüsünü çağrıştıran, paylaştıkları şeyleri (emek, yeryüzü, mülkiyet, inanç sistemleri) tanımlamayı sağlayan bir akımdır. Bireyciliğin karşısında kolektivizm, toplum, dayanışma, yakınlık ve güven fikirlerini vurgular. Başkaları için -politika ve sanat dünyasında bulunanlara totaliter sistem altındaki kolektif yaşantılarca biçim verilmiştir- kolektivizm rahatsız edici yollarda sesini duyurmakta, onların (totaliter rejimlerin) otoriteye boyun eğme, sansür ve gözetim gibi fikirlerinin altını kazımaktadır. Son dönemlerde popülerleşen, sanatta kolektif ve işbirlikçi çalışmalara rağmen, kolektivizm henüz kendi başına değer görmemekte; sanat toplulukları gibi iletişim toplumlarında da kolektivizmin değeri onu koruyan kişiler arasındaki ilişkilerin niteliğine göre belirlenmektedir.

”Modernizm Sonrası Kolektivizm: 1945 Sonrası Sanatta Sosyal İmgelem” kitabının editörleri Blake Stimson ve Gregory Sholette kitabın önsözünde, kolektivizmin doğal belirsizlikleri ve çelişkilerinden ustaca yararlanarak kitaba başlıyor, pek çok kültürel bölünme ve politik bağlamlar karşısında üretilen kolektif sanatı tahlil ediyorlar. Geniş bir çerçevede modernite dünyasında meydana gelen tarihi ve politik gelişmelerle birlikte, analitik ve eleştirel bir kurum gibi, kolektif sanat işini izleyen, Stimson (sanat tarihi profesörü) ve Sholette (sanatçı ve politik sanat belgeleme/dağıtım kurucularından), sanat ortaklığının üretildiği yer olan kültürün sosyal ve ekonomik odakları üzerine tartışıyorlar. Bu odaklanmanın özellikle günümüzde aciliyeti olduğunu yazan Sholette ve Stimson, “yeni kolektivizmin hayaletiyle” yüzleşiyor ve onun tamamlayıcı ve modern iki görünüşü arasında ihlal uyguluyoruz diyorlar. Köktenci mücadelelerin mutlakiyetçilerine, partizanlarına, e-Bay ve başka online cemaatlere inanan yeni e-kolektivizm taraftarlarına bu kutsal savaşçılar tarafından yol gösteriliyor.

Bu kitapta toplanan on makalede okuyucular, Küba, Avrupa, Japonya, Amerika, Meksika, Rusya ve Afrika’da 1945 yılından günümüze kadar gelmiş onlarca sanat ortaklığıyla tanıştırılıyor. Her iki yazar da, politika ve çağdaş kolektif yaratıcılıkta ortaya çıkmış sanat işleri üzerine zengin bir çapraz okuma fırsatı sunuyor ve yirminci yüzyılın ikinci yarısında büyük ölçüde yazılmamış ve etki göstermemiş kolektif sanat tarihini yazmaya başlıyorlar.

Kitapta Güney Amerika, Doğu Avrupa, Çin, Hindistan gibi yerlerden örnekler bulunmamasına karşın, ulusal nitelikteki yazılı çalışmaların önermelerine dayanmayan kitap yine de, modernite ışığının türdeş düzlemi altında, hepsini karışık halde bir masa üzerinde görme olanağı tanıyor. Farklılıklar vurgulandığında değil ama asıl o farklılıklar bırakıp gidildiğinde ortaya en şaşırtıcı şey çıkıyor. Bu, yerel hikayelerdeki aksan ve lehçelerin nedenler ve doldurulmuş görüntülerle bulunduğu zaman ve mekanın üzerine çıktığını fark ettiğimizde oluyor. Bu tür durum çalışmalarını okumak bize günümüzde hayallerin ardında kalan jeopolitik kültürel süreç ile önceki yüzyılın çarpıcı olaylarının izini sürme olanağı tanıyor. Örneğin, şu anda geçerli olan küresel halk sınıfı fikri tartışması, erken 20. yüzyıl yenilikçilerinin kültürel uluslararasıcılık ve dünya vatandaşlığı araştırmasını anımsatıyor. Tarihsel yenilikçi, onu yaşatmak amacıyla günümüze uyarlanmıştı. Bu stratejilerden biri, kişisel ilişkileri kesilmiş, homojene edilmiş, bürokratik sosyal yapılarla birlikte bireysel ilişkiler yaratıcılığını savunmak üzere düzenlenmiş grupların tutarsız sosyal ve politik koşullarına karşı gelmeyi geliştirmişti.

Bir diğeri, çelişkiler dışında estetik üretmek içindi; ve bunun da ötesinde, özerk bölgeler, boşluklar ve otoriter kültürleri rahatsız etmeye yönelik göstergebilimsel şoklar oluşturdu. Bu taktikler sonraki sanat hareketleri ve sanat ortaklıkları tarafından uyarlandı. Bu mirasta sapasağlam ayakta duran dört Avrupalı topluluk 1950’lerde üne kavuştu: CoBrA, Lettrist International, International Movement for an Imaginist Bauhaus (Bauhaus Hayali İçin Uluslararası Hareket) ve Situationist International (Uluslararası Durumsalcılık).

Bu topluluklar kitabın ilk makalesi olan, “Uluslararasıcılar: Kolektivizm, Garip ve Soğuk Savaş İşlevselciliği” bölümünde irdeleniyor. Burada Jelena Stojanovi (sanat tarihçisi-yazar), soğuk savaşın uluslararası çağdaş hayal dünyası tarafından meydana getirilmiş çatlakları etkileyici şekilde tanımlıyor. Dünyanın büyük bir kısmının uluslararası bağlantılar ve değişimle olan bağı kesilmiş ve uluslararasıcılık gerçekte Batı’ya dönüşmüştü. Stojanovi, erken dönem gruplarının ütopik-estetik izdüşümlerinden daha sonraki dönemlerdekilerin bir bölümünü kuşatan hegomonyanın sert eleştirilerine kadar yenilikçi stratejilerdeki dramatik değişim yayılımını açığa çıkarıyor. Onların toplumsal eleştirilerinde, bu soğuk savaş ortaklıkları kapitalizmle olduğu kadar resmi Marksist öğreti ve kurumsal yenilikçilikle de mücadele etti. Böylece, yeni bir şifreli sanatsal ifade icad ettiler; bu edimsel- retorik taktiği Stojanovi, “garip” veya “karnaval” (carnivalesque; filozof Mikhail Bakhtin’in Ortaçağ Avrupası’nda gördüğü karnavallar için geliştirdiği terim) gibi sözcüklerle tanımlıyor. Gerçekten, uluslararasıcılar terimi (CoBrA üyesi Christian Dotremont tarafından uluslararası yenilikçiliğin çağdaş yenilikçilerle alay etmek ve aptal yerine koymak için icad edilmiş bir söz), carnivalesquerie (karnavalcılık) terimi gibi üretilmiş kavramlara birebir uyan bir örnektir. Bu yeni sanatsal retorik, çeşitli metinlerde (”Truva Atı”, “Üst Kimlik”, “Kurumsal Eleştiri”) gibi tekrarlanır.

Yüksek sanayili Japonya’da olmasa da, komünist Küba, kapitalist Batı Avrupa veya birleşik Amerika ortaklıklarının yapısal benzerlikleri onların geniş çapta benzer tekniklerle olan uyumu sonucudur. Çeşitli kurumlar, kapitalizm ve komünizm gibi sistemler, ordu, devlet ve müzeler altında konumlanan bu ortaklıklar, ulusal kökleri göz ardı ederek yönetimsel yapıya alternatif bir model inşa etmek yerine onu eleştirel yöntemle açığa çıkarmaya yelteniyor.

İngilizceden Çeviren:
Serda Semerci

Kategoriler: Makaleler

Sanat Nereye Gidiyor ?

25 Şubat 2009

Artimetre olarak bu kez de ABD’li sanat tarihçisi ve küratör Jim Lane’in kaleme aldığı “Sanat Nereye Gidiyor?” başlıklı makalenin çevirisini sunuyoruz.

Sanat, sanatçı ve sanat eseri algısının nasıl değiştiği üzerine değerlendirmeler yapan, ayrıca modern ve post-modern sanat akımlarına inceden ama etkili dokunuşlarla değinen bu yazı, ABD’nin önemli sanat gazetesi Art Newspaper’ın Şubat 2009 sayısında yayımlandı.

Sanat Nereye Gidiyor?

Jim Lane

Daha dün sanat dünyasında kendine yer bulmaya çalışan esrarengiz sanat hareketleri hakkında sürdürülen tartışmaların üzerinden vakit geçmemişken pek çok sanatseverden “sanat nereye gidiyor?” sorularıyla dolu e-postalar, mesajlar almaya başladık.

Bu soruya cevap vermek hem kolay hem de çok zor gözüküyor benim açımdan. Az çok herkes “birbiri ardına farklı akımın sanat dünyasında yer alıyor olduğu bir gerçek” gibi cevaplar verdiğimi düşünüyor, biliyorum. Reddetmem tuhaf olur çünkü bu genel geçer cevabın ardına saklandığım da olmuyor değil; ancak her farklı trend ve akımı da takip ediyor ve destekliyorum diyemeyeceğim.

Sadece şunu açıkça ifade edebilirim ki bence dünya tıpkı bir yüzyıl öncesinde olduğu gibi bugün de yeni keşifler girdabı içinde sürükleniyor. Örneğin yüzyıl kadar önce keşfedilmiş ve bugün bizim için klasikler içinde konumlandırılan ‘modern sanat’ sadece bir önceki akımın devam olsaydı, o halde bugün de postmodernizm için aynı şeyi söylememiz gerekirdi. Yeri gelmişken modern ve postmodern sanat içinde şu iki farklı gelişim çizgisi örneğini verebilirim: Modern sanat, daha çok çizgisel, postmodern sanat ise dairesel ilerleyen akımlar olarak görülmektedirler. Yani doğrudan öncekinin devamı ya da kendinden sonra gelenin öncülü olma nitelikleri yoktur; bunun daha ötesinde irdelenmelidirler.

Peki birbiri üzerine gelişen sanat anlayışı ve ortaya çıkan yapıtların sanatsal değerlilikleri üzerine ne söyleyebiliriz? Bu konuda da tartışmalar son derece derecede güçlü. Reddedemeyeceğimiz gerçeklerden biri kuşkusuz, teknolojinin yeni akım sanatları ortaya çıkarma, geliştirme ve sürdürülebilir kılmadaki etkisidir. Örneğin şu sıralar adına “görsel sanatlar” dediğimiz animasyon, dijital tasarımlar dünyası hiç azımsanmayacak bir hızla ilerlemekte, müzelerde özel sergiler bölümünde, bu türün nimetlerinden faydalanalarak çıkarılmış işler izleyici karşısına çıkmaktadırlar. Video enstalasyonlar, üç boyutlu tasarımlar gibi “art work” yani “eser”ler boyanın yerine fotografik materyallerin kullanımına açılmış ( piksel, çözünürlük v.s) alanlar yaratıyor. Sanatçı, alışıldığı gibi tuvale dokunmadan, boyanın kokusunu ciğerlerine çekmeden, kendi bulunduğu yeryüzünün bile dışında başka bir zaman ve mekân gerçekliğiyle işleyen sanal ortamda “sanat” üretebilir hale geldi. Üstelik sanat bilgisi ve tecrübesinden öte teknik ve matematiksel bilginin üstün geldiği ve belirli dokunuş, bekleyiş ve tamamlama kurallarıyla işleyen aslında tamamen sistematik ve sanatçıyı kendi kurallarına bağlayan bir üretim ortamıyla mücadele olgusu da ortaya çıkmış oldu.

Bu noktada üzerine gidilmesi gereken bir başka önemli nokta ise artık izleyicilerin sanat eseri karşısında sadece ‘izleyen’ olmaktan çıkıp, interaktif biçimde o eseri değiştirebilmeye varan müdahaleleri yapabilecek yetkiye sahip olabilmesinde yatıyor. Geleneksel sanat dünyasında ise izleyen, eseri yalnızca duygusal ve entelektüel perspektifine göre yorumlayan idi ve bu doğrudan o işin yapan kişinin temasını ve iletmek istediği sözünü değiştirebilme veya dönüştürebilme gücünden etkilenmiyordu. Oysa dijital sanat veya diğer postmodern sanat akımlarının etkisinde ortaya çıkarılan eserler doğrudan izleyicinin dönüştürme, eksiltme, çoğaltma hatta belki de yok etme olasılığına açık tutuluyor. İşte o zaman artık o sanat eseri sadece onu yaratanın değil, onu kim gördü ve müdahale ettiyse onun da eseri haline geliyor. Kimlik, sahiplik, söz, mesaj ve etkileşimler taraf değiştiriyor.

İşte bütün bu kaosun ve tanımlanamamazlık içinde “Sanat nereye gidiyor?” sorusuna belirgin ve tutarlı bir yanıt verebilmek çok kolay olmasa da ben yine de çok gölgede ve sis bulutları arkasında kalmadan yaşadığımız süreci doğru ve analitik bir gözle izlemenin yararını ve gidilen yolun gelecekte ortaya çıkacak ve bu ilerlemenin de üzerine gelecek bir başka değişim rüzgârıyla geriye dönük olarak değerlendirmemiz gerekliliğini savunuyorum.

İngilizceden Çeviren
Serda Semerci


Kategoriler: Makaleler

Sanatta Teori Üzerine

19 Ocak 2009

sanatta_teori_uzerineSokrates “Sanat taklittir.” dediğinde taklitin sanat için gerekli olduğu kavramı anlaşılabileceği gibi, bu teorinin bir şeyin taklidi olmadan yapılan sanat eserlerinin sanat olmayacağı sonucuna da ulaşılabilir. 

İlk yargım “Sokrates”in sözüne daha iyimser ve mantıksal bir yaklaşımdır.

Taklitten kasıt gerçek dünya nesnelerinin taklitleridir.

Ancak o zamanın başka bir filozofu ve Sokrates”in öğrencisi olan Platon, formların kesin gerçek olduğuna inanıyordu. Platon için sanat bir taklit, gerçek dünya nesnelerinin bir taklidiydi. Oysa formlar gerçek dünya nesnelerinden daha değerliydi. (Çünkü onlar ölümsüz, değişmez ve haklarında gerçeğin bilinebileceği nesnelerdi. -Bir matematikçi içinde 1 rakamı doğada hiç varlığı olmadığı halde gerçek birşey-matematksel bir nesnedir.) Bu nedenle Platon taklidi bir kusur olarak görüyordu ve taklit olarak sanat Platon”un gerçeğinde iki düzlem gerideydi. Bir kedi”nin resmi kendisinden daha az gerçek, kedinin kendisi ise mutlak olan zihinlerdeki formundan daha az gerçekti.

İşte yinede Sanat üzerine bir teori olan bu “Sanatın Taklit Teorisi”nin 2000 yıl süre ile yerinde kalmasına neden olanda Sokrates ve Platon”dur. Çünkü bütün bu süre boyunca sanat, çoğunlukla taklit teorisine göre, orjinal nesneyi ne ölçüde temsil ettiğine göre yapılmış ve değerlendirilmiştir.

Platon bugün empresyonistlerle ile ilgili ne derdi acaba?

Konunun aynı bağlamda birleşmesi açısından başka bir örneğe geçip bir soru soracağım. Andy Warhol”un Brillo karton kutularının ve başka ürünlerin konserve kutularının sergisini sanat yapan ama aynı kutuları markette dükkanda sanat yapmayan şey nedir? Bunun cevabını Arthur Dunto”nun 1964”te “Sanat Dünyası” adlı makalesinden bir kesit alarak verebilirim.

“… İnsan bir sanat zeminin üzerinde olduğunu, bunu ona söyleyecek bir sanat teorisi yoksa farketmeyebilir. Bunun nedeni, bir ölçüde sanat teorisinden dolayı zeminin birleşiminin de sanatsal olmasıdır. Teoriler, sanatı bazı şeylerden ayırdığı gibi, sanatı da olanaklı kılar.

Bir Brillo kutusu ile bir Brillo kutusundan oluşan sanat yapıtı arasındaki farkı meydana getiren şey, sonuçta bir sanat teorisidir. Kutuyu sanat dünyasına taşıyan ve gerçekten olduğu gerçek nesneye dönüşmesini önleyen teoridir. Teori olmadan onun sanat olarak görünme olanağı olmadığı ortadadır. Onu sanat dünyasının bir parçası olarak görmesi için insanın, yakın zaman New York resimlerinin yanı sıra, sanat teorilerinide iyice öğrenmiş ve biliyor olması gerekir. Bunlar elli yıl önce sanat sayılmazdı. Gerçek dünyanın olduğu kadar sanat dünyasının da bazı şeyler için hazırlanması gerekir. Her zaman olduğu gibi, bugünde sanat teorisinin rolü sanat dünyasını ve sanatı olanaklı kılmaktadır…”

Demek oluyor ki, sanat dünyası öğrenen ve öğrendiği ölçüde sanat tarihi ile içiçe olmuş insanlardan oluşan bir komplekstir. Bir şeye sanat statüsü veren, onun bu sanat dünyasına girişidir.

Bugün eski IBM bilgisayarlarından oluşan bir çöplüğü sanat haline getirmemek için hiçbir neden yoktur. Yalnızca sanat dünyasına adım atması gerekmektedir. Bu da ona zemin hazırlayacak bir sanat teorisin varlığı ile mümkündür. Teorik karşılığını bulunduğu mekanda bulduğu zaman o sanattır.

Peki, öyleyse var olan bir sanat teorisi olmadan yeni bir sanat türü yaratılamaz mı sorusunu burada sormak gerekiyor. Yada başka bir deyişle önce zeminin hazır olması mı gerekmektedir?

Zaman, mekan, coğrafya ve anlayışın etkisi altında insanın bütün bunların dışında -dünya dışı- bir sanat eseri oluşturamayacağı kanaatindeyim. Çünkü yepyeni bir tür sanat eserinin ortaya çıkışı bile onunla beraber olarak gelecek olan sanat teorisinin ince önermeleri bir şekilde sanatçının sezgileri ile reel hayatta bağlantılı olacaktır. Ama bu sanatçıyı bağımlı kılar anlamına da gelmiyor.

Yazım burada bitiyor ama aklıma birde şunlar geliyor…

Teori yeni süreci uzaklaştırır ama ruha dokunmaz, ola ki ruh kendini teorilerle perdelemesin. Ama bu aradaki fikir akımlarının oluşması ve sindirilmesi için de ruhların perdelenmesi bir o kadar gerekli….

Bu tıpkı şuna benziyor. “Ne sen bensiz varsın, ne ben sensiz bulunurum.”

Yazar: Salih Seçkin SEVİNÇ


Kategoriler: Makaleler