Makaleler

‘Cl Dialouges I’e dair…

09 Haziran 2009
Prof. Dr. İlber Ortaylı

Prof. Dr. İlber Ortaylı

Kadir Has Üniversitesi Büyük Konferans Salonu’nda 22 Mayıs tarihinde Contemporary İstanbul’un düzenlediği Cl Dialouges ‘Cosmopolitics I’ İstanbul-Berlin-New York isimli konferansta bulundum ve gecikmeli de olsa konferans notlarımı ve daha ziyade gözlemlerimi paylaşıyorum.

Bir gerçeği de en baştan itiraf etmekte yarar görüyorum, konferansa katılmayanlar için açıklamalarım çok da anlamlı olmayabilir, belirtmeyi bir görev bilirim.

Cl Dialouges konferans dizisinin ikincisi, bu yıl ana tema olan ‘kozmopolitizm’ çevresinde şekillenen konuşmalara sahne oldu. Sanırım New York, Berlin ve İstanbul üçlüsünün ele alınmasının temel nedeni de dünyanın en kozmopolit şehirleri olduğu düşüncesinden ileri gelmekteydi.

Akademie der Künste’nin sanat direktörü Dr. Johannes Odenthal, Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı Prof. Dr. İlber Ortaylı, yönetmen Peter Lilienthal, yazar Mario Levi, New York Pratt Enstitüsü öğretim üyesi Prof. Ayşe Yöner ve müzisyen Mercan Dede’nin katılımlarıyla gerçekleşen konferansın en belirleyici ve etkili bölümü –bana sorarsanız- İlber Ortaylı’nın konuşmasıydı. Ortaylı’nın konuşmasının başlarında yaptığı ‘kozmopolitizm’ tanımına dikkat çekmek ve hafızaları zorlamak isterim. Ortaylı’nın konuşması süresince her üç şehir için belirlediği kozmopolit olan ve ol-a-mayan unsurlar dikkat çekiciydi.

İkincisi düzenlenmesi sebebiyle ‘Contemporary Cl Dıalouges’ konferanslar dizisi henüz yolun başında… Ümit ediyorum ki bizler konferansların gelenekselleştiğine, çok daha profesyonel ve planlı bir biçimde, her defasında kendini yenileyerek, tecrübe kazanarak bu yola sabırla devam ettiğine, katılımların genişlediğine tanık olalım. Zira bu konferansta kozmopolitizmin çerçevesi net bir biçimde çizilemedi ve ‘insan unsuru’ bizzat kendi elleriyle yarattığı her ‘şey’in bir parça gölgesinde kaldı.

‘Kozmopolitizm üzerine diyaloglar’ diye söz edeceğim konferansın bir diğer eksikliğini hissettiğim unsur ‘dil’ oldu ki insanlık tarihine birebir tanıklık eden ve tıpkı ‘insan’ gibi nefes alan, gelişen, değişen, kimi zaman yozlaştığından endişe duyulan –tıpkı insan olgusu gibi- ve insan evladı var oldukça varlığını ona paralel sürdürecek olan dil…  Dayatmacı, kapitalist dil İngilizce’nin gölgesinde kaldı. Tıpkı sosyal yaşamın her alanında olduğu gibi… Bu noktada kozmopolitizm üzerine diyaloglar, sınıfta kaldı. Katılımcıların ve dinleyicilerin çok büyük bir bölümü –yüzde 90’ın üstünde olduğunu tahmin ettiğim bir oran verebilirim- Türkçe biliyor olmasına karşın, konferansın yapıldığı yer İstanbul ve konu çok kültürlülük olmasına karşın, anadili Almanca veya Türkçe olan konuşmacılar konuşmalarını İngilizce yaptılar. Bu tıpkı örnek gösterilen şehirlerin de belli konularda dayatmacı ve kimi zaman kendinden olmayanı görmezden gelen yapısı kadar ironikti ya da konu kozmopolitizm de olsa kültürel dayatmacılığın ulaştığı son noktanın bir göstergesiydi aslında. Bu bağlamda şunu rahatlıkla, altını çizerek ve defalarca tekrar etmekten usanmadan söyleyebilirim, hakim kapitalist dil İngilizce, konferansın temel konusu çok kültürlülüğü gölgede bıraktı.

Bir kültürü ifade etmenin en şık yolu o kültürün izlerini taşıyan ve ortak tarihi belleğe sahip olduğu anadilidir bence. Sanırım Odenthal Berlin duvarının yıkılışı ve onu izleyen süreçte Almanya’da yaşananları anlatırken hiçbir duygu ya da düşünce o süreci Almanca kadar hissedemezdi ve hissettiremezdi bizlere.

Konferans notları…

İlber Ortaylı konferansın en etkili ismiydi, onu takiben Mario Levi’den söz edebilirim. Katılımcılar içinde daha genç bir isim olduğu için daha dinamik ve insana yakın açıklamalar yapacağı beklentisi içinde dinlemeye başladım Mercan Dede’yi  ama evrensel değil daha kendi içine yönelik açıklamalar yaptı. Bu tür konuşmalara eskiden felsefi derdik ama artık en azından felsefeyle alakalı olmadığını biliyoruz. Mercan Dede müziklerini kendisinin yaptığı -fonda ney üflediği- bir kısa film izletti bizlere. Film gerçekten şahaneydi ama kültürel olgular geri planda kalmıştı ve bana sorarsanız fon müziği olarak Vivaldi’nin ‘4 Mevsim’ konçertosu da pekala yakışırdı.

En büyük hayal kırıklığını ‘Contempoparary İstanbul’ dergisinde söyleşisini okuduğum Berlin Künst Akademie hocalarından Odenthal yaşattı bana. Şahsen hiç değilse, İlber Ortaylı’nın eleştirilerine karşı Berlin’i savunmasını beklerdim ama yap-a-madı. Burada bir anekdotla konuyu genişletmek isterim. Ortaylı, Berlin’in tarihsel süreçte Doğu Berlin ve Yahudi olan tarafıyla barışmak yerine o bölümü ve bugün yaşan Türk göçmen gerçeğini görmezden geldiğini ileri sürmüştü. Yine Ortaylı konuşmasında New York’un hakim Avrupa ve özellikle Anglosakson kültüre, üst-orta sınıf Avrupalı’ya hitap eden bir kültürel misyon belirlediğini ve Amerika’nın acı gerçeği siyahilere, varoşlara ve daha pek çoklarına sırtını döndüğü gerçeğini gündeme taşımıştı. Belki bu nedenle özellikle New York’un tarih sahnesindeki iki yüz elli yıllık geçmişini de göz önünde bulundurarak gerçek anlamda kozmopolit bir şehir olmak için henüz yolun başında olduğuna ilişkin sinyaller vermişti. İşte Odenthal, tam bu noktada Berlin’e ilişkin Ortaylı’yı çürütecek bir kaç kanıt ortaya sürebilirdi, nitekim yap-a-madı ve bunun yerine ‘New York’u yok sayamayız’ demeyi ve bu yönde bir iki kelam etmeyi yeğledi.

Oysa tarihin nabzını tutmuş bir şehirden –Berlin’den- yakın tarihe tanıklık etmiş bir akademiden gelen Odenthal, Berlin birleştikten sonra bölgede sanatın zenginleştiğinden ve özgürleştiğinden söz ettikten sonra, konuşmasının ilerleyen bölümlerinde bir faşizm tehlikesinden söz etti ki sanırım İlber Ortaylı’yı haklı çıkaran bir noktaya değinmiş oldu. Demek ki Berlin, Batı tarafından gelen kültürel çeşitliliğe kucak açtığı kadar Doğu’dan gelene kucak açmamıştı.

Ayşe Yönder, New York mimarisinden söz etti ve bu anlamda mimari açıdan New York’u inceleme fikri heyecan vericiydi. Çünkü onlarca farklı tarihsel ve kültürel birikimden gelen insan toplulukları bir arada ve hem zamanlı olarak birbirinden değişik mimari çizgilerin tarihsel köklerinden kopuk olmasına karşın yan yana canlanmasına neden oldular. Ama Yönder de bu noktada tarihsel ve insani unsurlardan ziyade daha teknik unsurlardan söz etmeyi yeğledi.

Başlangıçta da belirttiğim üzere dil, insani ve yaşayan bir unsur olduğu için insana, sosyal olana ve çok kültürlülüğe en yakın olandı. Zaten kitapları itibariyle de Mario Levi konferansın edebiyat ve İstanbul ayağı idi orada. Şahane bir İstanbul temsiliydi, kendisinden daha uygun bir başka isim düşünülemezdi. Bence konferanstaki herkesi ilgilendiren, güzel bir konuşma örneği yapıyordu ki ben Beşiktaş’ta bir sınava yetişmek üzere salonu terk etmek zorunda kaldım.

Simultane tercüme sırasında teknolojik aksaklıklar tükenmek bilmedi. Frekans değişti durdu, bunu da belirtmeden geçemeyeceğim.

Suya sabuna dokunmayan, liberal bir bakış açısının arkasından, alt metinler kanalıyla tek yönlü kapitalizm dikte etmek, yaşını başını almış, söz konusu konferansa katıldığına göre belli bir entellektüel birikime ve dünya görüşüne sahip insanlara sunulası bir unsur değil. Bence Cl Dialouges konferansları düzenlenirken, bu detayın üstünde daha çok durulmasında yarar var. Takipçiler olarak, iyi hazırlanmış ve düşünülmüş konu ve konuklar hak ettiğimize inanıyorum.

Son olarak, konferansa katılımı artırmanın yöntemleri üzerine düşünülmeli… Bence sanat ve sanata dair her şey hem de bunca emek ortaya konmuşken, çok daha fazla ilgi görmeyi hak ediyor.


Etiketler:
Kategoriler: Makaleler

İstanbul Modern Matisse & Picasso İle Randevu Eğitimlerinde Öğretilmeyenler…

06 Haziran 2009
avignonlukadinlar

Picasso - Avignon'lu Kadınlar

İstanbul Modern’de şu sıralar bir heyecan var. ”Yeni yapıtlar, Yeni Ufuklar”  başlığını taşıyan ve Türkiye’deki modern ve çağdaş sanatın başlangıcından bugüne geçirdiği süreci yansıttığını iddia eden serginin yanı sıra  aynı zamanda 6- 16 yaş grubu çocuklar içinde bir eğitim etkinliği devam etmekte: İsmi de ilginç. ”Rendezvous with Matisse & Picasso” yani “Matisse & Picasso ile Randevu”.

Sanatçıların atölyeleri benzeri alanlarda yaratılmaya çalışılan atmosferde çocuklara çeşitli sunumlar ile birlikte resimler yaptırılıyor. Amaç bu iki büyük ressam ile çocuklar arasında bir etklileşim yaratıp resim sanatını sevdirmek. Bu çok sevimli ve takdir edilecek bir uygulama. Büyük bir eksikliği dolduracağına da eminiz. Peki neden Matisse & Picasso?  Çağdaş oldukları (Picasso Matisse’den 12 yaş daha küçüktür) ve birbirlerini çok sevdikleri için yanılgısına düşmeyin sakın.  Bu tamamen Centre Pompidou’nun Fransız eksenli popülist ve elbette milliyetçi eğitim anlayışından geçiyor.

İspanyol ressam Picasso ve Fransız ressam Matisse primitivizm’den etkilenen iki büyük usta fırça olmalarının ve Fransa’da yaşamış olmalarının dışında aslında pek de biraraya gelmekten de haz etmemiş kişilerdir.

Yoksa Matisse ve Picasso renklere hakim iki usta ressam olmalarının yanında ne akım, ne kültür, ne yaşam tarzı ile kıyaslanamazlar.  Açıkçası Matisse ile bir modern ressamı daha buluşturmak illa ki gerekiyorsa bunun fovistlerden Vlaminck ya da Derain olması daha doğru olacaktır.  Picasso ile de kendisinden daha entellektüel olan Juan Gris’i bir araya getirmek daha makul bir eşleşmedir. Picasso bohemdir. Matisse ise zarif ve yoksuldur.

Sıkı durun çocuklar, bundan sonrası renkli tarih kitaplarında ve klasik eğitimlerde pek söz edilmez.

Picasso Bateau-Lavoir’de(Picasso’nun ve birçok dönem sanatçısının kalesi)  son derece bohem bir hayat sürüp  kokain alemlerinde kendi adı ile namlanan “Picasso Geceleri”ni düzenlerken, Matisse ise  çoktan evlenmiş karısı ve kızı ile düzenli bir yaşam sürmekteydi. Picasso tepesi attı mı silah çeken, uyuşturucu kullanan, tavana kurşun sıkan, çete halinde dolaşan, arkadaşlarını ve sevgililerini acayip kıskanan, ilişkileri sömüren, yıllarca beraber yaşamış olduğu arkadaşlarını zengin olunca tanımayan, yardımlarına koşmayan bir bohemdir.  Matisse bunların hiçbiri değildir. Ayrıca Matisse günümüzde bir araba markası bile olamamıştır.

Matisse, Derain ve Vlaminck ile fovizm’in (vahşiler)  öncülüğünü yaparken, Pablo Diego José Francisco de Paula Juan Nepomuceno María de los Remedios Cipriano de la Santísima Trinidad Ruiz y Picasso ise kübizm’in başını çekiyordu. Matisse : renk, Picasso; biçim olarak anlamlanıyordu.

Bununla birlikte her iki sanatçıda iberik – zenci heykellerinden etkilenip bunlar üzerinde araştırmalar yaparken, primitif sanatın bütün inceliklerini tuvallerine ve heykellerine aktarmada yarışıyorlardı. Matisse’in 1906 Bağımsızlar Sergisinde sergilediği tek eseri olan  ”Yaşama Zevki – 175 c x 241 cm) isimli efsane yapıtına Picasso “Avignon  Genelevi”  – daha sonra “Avignon’lu Kızlar “olarak anılacaktır-  ile cevap verdi.  Enteresandır. Picasso’nun öğrenme ve devşirme konusunda inanılmaz bir tutkusu ve hırsı vardır.

Picasso hakkında Nino Frank’ın söylediklerine kulak verelim:

Picasso kesinlikle zamanımızın bir kahramanı ve olağanüstü bir sanatçısıdır ve kendisini eskiden beri kutsal bir bencilliğe kaptırmıştır: herkesten ve her şeyden yararlanma, bütün ceplerden kendisine yararlı olabilecek şeyleri alma, dostlukları ve aşkları kullanma, çalışırken işine yarayan her şeyi almak, resimlerine tıkıştırmak. Yaşadığı dönemin pezevengi olduğu söylenebilir ve biraz da doğrudur bu…

Jean Cocteuau ise Montpatnasse’de atölyelerinde çalışmakta olan sanatçıların Picasso’nun yaklaştığını anlayınca kapılarını kendisine açmadan önce resimlerini sakladıklarını belirtir:

Benim ağaç yapma tarzımı araklayacak diyenler: resme getirmiş olduğum sifonu çalacak benden diyenler… En küçük bir ayrıntı bile çok önemseniyordu ve Picasso’nun gelişinin meslektaşlarını endişelendirmesinin nedeni gözünün her şeyi görmesi, her şeyi yiyip yutması, her şeyi sindirmesi ve sahip oldukları bütün zenginlikleri kendisine mal etmesiydi.

Picasso & Matisse bahsi daha da uzar gider. Bu iki ressam daha birbirlerine “rendezvous” (Randevu) veremez iken retorik yaparak anlamlı olmayan makul göstermek hakikati çarptırmaktan başka birşey değildir.  Biz bu bahsi burada kapatıyoruz. Neticede sadece “Rendezvous Matisse&Picasso”  gibi karizmatik isimli ve belirgin bir sınıfın dikkatini çekebilecek popülist eğitimler yerine “Sanatı herkese ve her kesime sevdirecek “eğitimlerin İstanbul Modern’in ilerleyen dönemlerinin konuları olmasını umut ediyoruz. 

“Picasso gibi boyamak” ya da “Matisse’in Renkleri”  bizim önereceğimiz alternatif birer eğitim projesi ismi olsunlar…

Gönül isterdi ki şu anki tema Türkiye’de Çağdaş ve Modern Sanat iken  ”Hoca Ali Rıza ile İstanbul” ya da “Devrim Erbil’in İstanbul’u”  isimli eğitimlerin duyuruları yapılıyor olsaydı.

Ama lütfen “Rendezvous with Hoca Ali Rıza ve Devrim Erbil” şeklinde bir duyuru olmasın.  Lütfen eklektik olmasın. Harika bir ismi olmasın, ya da birşeylerle bağlantılı olmasın.


Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
2 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Makaleler, Sanat Haberleri

Çağdaş Sanat Balonu Nasıl Patladı? – Ben Lewis

01 Haziran 2009

auctionegg_385x185_553059a

 

 

 

 

 

 

 

 

Bundan 20 yıl sonrasını görebiliyorum. Tate Britain’de 21. yüzyılın ilk 10 yılının sanatına ayrılmış bir oda. Serginin ismi “Balon Milyarderlerin Sahte Ganimetleri” ve duvarda açıklamalar kısmında şöyle yazıyor. “ 21. yüzyılın ilk on yılı dünya tarihinin en büyük sanatsal değer artışını gördü. Küresel zenginliğin eşi görülmemiş yükselişi, sanat eserleri için ucuz kredi kullanabilirlilik ve bütün dünyayı saran çılgınlık elbette bunda bir rol oynadı. Ancak sanat koleksiyonerleri için spekülasyonlar, gizli anlaşmalar ve vergi imtiyazları da aynı derecede önem taşıyordu. Bu dönemin sanatı basitlik ve pahalılığı ile tanımlanır. Formların basitliğine rağmen eserler çoğunlukla altın, elmas ve platinyum gibi değerli taşlarla bezenmiş karikatür, bilboard reklamları, paket kağıtları ve mücevherlerden oluşmaktadır.”

 

Bir duvarda her biri tek bir renge boyanmış ve üzerlerine 20’şer adet kelebek yapıştırılmış üçlü (triptik) tuvalleri göreceğiz. Yanında bir tane de küçük galeri metinlerinden biri olacak: “Milenyum’un ilk on senesinde Damien Hirst tarafından üretilmiş yüzlerce kelebek tablosundan biridir. Kredi çılgınlığı zamanında, koleksiyonerler ve sanat tacirleri tarafından bu tasarım, yaşamın ve ölümün, doğa ve sanatın güçlü bir sembolü oldu. Taze milyarderler bu eserlerin her biri için £2 milyon ödediler. Onlar bu eserlerin potansiyel olarak sonsuz sayıda olmasından da korkmadılar çünkü o zamanlarda sanat eleştirmenleri yeniden üretim ve repetasyonların sanatta yeni değerler olduğunu tartışıyorlardı.” Asırlar sonra bu saçmalığı okuyan ziyaretçiler eserlerin etrafındaki havayı alaylı kıkırdamalar ile yankılayacak ve küçümseyerek hor görecektir.

 

Bir sanat muhabiri ve yönetmen olarak 2006 yılından bugüne Çağdaş Sanat alanında ulaşılan astronomik rakamları artan bir şüphecilikle izledim. Fiyatlar zirvedeyken, 2007 ve 2008 yazları arasında alıcılar Hirst’ün “ilaç dolabı” na veya Lucio Fontana’nın parçalanmış tuvallerine $19,3 milyon, Jeff Koons’un askılı parlak kalbine $23,6 milyon, Andy Warhol’un araba kazası serigrafi baskısına $72 milyon, Mark Rothko’ya $73 milyon, Francis Bacon’a $86 milyon veriyorlardı. Eserlerin kendisine ait düşünce ne olursa olsun – kimini beğendim, kiminden de nefret ettim – bu fiyatlar tarihi veya estetik değerleri bakımından tamamen dengesizdi. Fiyatlar o kadar yüksekti ki eserlerin anlamlarını mahvetti ve onları müstehcenlik ve taşkınlık sembolleri seviyesine düşürdü. Şüphelendiğim nokta ise, fiyatların bu şekilde oluşunun insanlığın hayal gücünde ve dünya ekonomisinde bir şeylerin tehlikeli bir şekilde yanlış gittiğinin bir işareti olmasıydı. Böylece takip eden yılı Çağdaş Sanat pazarını izleyerek ve bir belgesel oluşturarak geçirdim.

 

O zamanlar sanat dünyası bu eleştirilerimle aynı fikirde değildi. Sanat danışmanı Abigail Asher’ın fikirleri tipikti : “Uluslararası alanda bu ikonik av objelerine ilgi duyan ve bunları toplamak isteyip de alabilme gücüne sahip çok insan var, böylece birbirlerinin izlerini takip ederek fiyatları yukarı ve daha da yukarı tırmandırıyorlar. Çünkü bu şeyleri istiyorlar ve hemen şimdi istiyorlar.” Fakat Çağdaş Sanat Pazarı’nın düşmeye başladığı Ekim ayından bu yana doğru söylediğim de kanıtlanmış oldu.

 

Çağdaş sanat’ın en büyük ve en hızlı finansal değer artışından sonra sanat pazarı en büyük ve en hızlı düşüşünü yaşıyor. USA’de en son yapılan Sotheby’s ve Christe’s müzayedelerindeki fiyatlarda önceki yıllardaki sersemleten tavan fiyatlar arasında çok büyük farklar var. Kanıt ise müzayede kataloglarında.

 

Müzayede evleri portföyünde artık $10 milyon ( £6,5 milyon) üzerinde değer biçilen bir eser yok. Geçen sene aynı zamanlarda Sotheby’s ve Christie’s portföylerinde $10 milyon üzerinde onlarca eser vardı. Roman Abromovich Francis Bacon için $86 milyon öderken, Murakami heykeli için Victor Pinchuk $14 milyon ödemişti. Ekim ayında İngiltere’de Jeff Koons’a ait bir eser Christie’s tarafından $23,6 milyon’a satılmıştı. En son Sotheby’s müzayedesinde Jeff Koons’a ait kusursuzca parlayan ve popüler bir kiş olan – Paskalya Yumurtası – $8 milyon’a alıcı bulabildi. Müzayede de Bacon – lar  ya da Murakamis – ler yoktu. Andy Warhol’a ait Portrait of Man Ray serigrafi baskısı ise $4 milyon’a ulaşması beklenenler arasındaydı. Ancak fiyatlar parıldayan çağdaş sanat yıldızlarının %50 değer kaybını gösteriyordu. Ayrıca satışlarda da toplam 83 lot’tan yalnızca 49’u alıcı buldu.

 

Fakat esas önemli olan müzayede evlerinin satışlardan hangi rakamlara ulaşmak istedikleriydi. Geçen sene Mayıs ayında Christe’s çağdaş sanat eserleri satış gecesinde $331 milyon ciro yaptı. Bu sene yine benzer gecede $73 milyon yapmaya çalışıyor ve bu da geçen seneki satış rakamının 1/4’ü bile değil. İşte bu Çağdaş Sanat Pazarı’nın şu anki gerçeğidir. Bu gerçek Sotheby’s hisse senetlerine de yansıdı. Ekim 2007’de $57 milyon olan rakamlar Mart ayında $6 milyon’a düşerken şu günlerde $12 milyon’un biraz altında işlem görüyor.

 

Sanat dünyası’nın böyle afet zamanları için altı çizili bir mazereti vardır: Müzayedelerde büyük eserler satmak böyle zor zamanlarda kolay değildir; Kimse müsrif görünmek istemez ve büyük rakamlara ancak gizlice ulaşılabilir. Fakat özel “gizli” satışlarda hikaye bundan daha da iyi değil. Jeff Koon’s a ait asılı 6 kalpleri – her biri farklı renkte-  2007 Kasım ayında $23,6 milyon’a alıcı buldu. Bu sene bana bildirilen geçen ay benzeri bir eser $11 milyon’a alıcı bulmuş. Sanat galerilerinde çalışan arkadaşlarım – hiçbiri bilinmek istemiyor – geçen ayın sonunda isim yapmış sanatçıların eserlerini Art Brussels’da %40 iskontlu sattıklarını belirttiler ve bu satışların rakamları bile yüzeyde kalan rakamlardı.

 

Jenny Seville adında genelde çıplak ve şişman insanları resmetmesiyle bilinen İngiliz ressamın geçen sene Maastricht Art Fuarı’nda Christie’s tarafından bir eserine £900.000 değer biçilirken, aynı eser Londra’da yarı fiyatına açık arttırmaya çıkarıldı. 2008 Nisan ayında Çin’li sanatçı Zhang Xiaogang Bloodline (Big Family) No:3 isimli eseri Çin Çağdaş sanatı’nda rekor bir fiyat ile satıldı: $6,1 milyon. Fakat Kasım ayında aynı seriden bir başka resim $3,4 milyon’a alıcı buldu. Şu günlerde ise aynı eserler $2 milyonu görürse şanslı sayılırlar.

 

Sanat dünyasının şu anki haline kulak kabartacak olursanız şu anki oyuncularının Prozac kullandıklarını düşünebilirsiniz. Fiyatların tekrar fırlayacağına – Zhang Xiaogang’ın bile- kesinlikle ikna olmuşlar. New York, Çin Çağdaş sanatı tüccarı Michael Goedhuis bana demişti ki; “Hiç şüphem yok ki Zhang Xiaongang geleceğin $25 milyon ya da $50 milyon’luk ressamıdır. Bence bugün fiyatları yükselten ana prensip kalite değildir. Çin’de yaşayan milyarlarca insan içerisinde sadece 50 kişi sanat eseri alıyor. Fakat ya o pazara milyarlarca insan içerisinden 2 ya da 3 kişi daha katılırsa?”

 

Sanat dünyası müzayede evlerinin hisse senetlerinin değerlerindeki düşüşün dünya borsaları ile aynı seviyede veya biraz daha aşağısında olduğunu düşünüyor. Sotheby’s hisselerinin geçen ay ikiye katlanmasına rağmen geçen seneye göre %56 değer kaybettiği görülüyor. Düşüşün daha da süreceğine inanan çok insan var. Hedge- Fund’ın gurusu Jim Chanos’un 2007 yazında bana söylediği bir şey var: “Yokuş yukarı çıkarken yapılan bütün bu çılgın açık arttırmalarla yapılan alımlar, yokuş aşağı inerken yine çılgın satışlarla dengelenecek.”

 

Dünya ekonomisi darboğaza girmeden “Lehman Brothers”ın iflasını açıklamasından hemen önce Damien Hirst Eylül ayında galerici ve satıcıları aradan çıkararak 200 yeni eserini Sotheby’s de açık arttırmaya çıkardı ve rekor kıran bir rakama ulaştı: £111 milyon.

 

O günden sonra da Hirst’ün eserleri pek de iyi satış yapamadı. New York’daki Sotheby’s, Christie’s ve Phillips de Pury satışlarında 17 Hirst eserinden 11 tanesi alıcı bulamadı. Mart ayında Hirst üç büyük yeni eserini Sotheby’s in Doha da yaptığı ilk müzayedeye gönderdi. Hiçbiri satılmadı.

 

Eylül ayındaki Hirst satışlarının başarısının ve takip eden satışlarının arkasındaki çatırdamanın arkasında – Hirst’in de katkılarıyla artık zarar gördü ama-  müzayedelerin “tekif yükseltme” mekanizması olduğuna inanıyorum.

 

Teklif yükseltme şu şekilde işler. Sanat Tacirleri, temsilcisi ya da koleksiyoncusu oldukları sanatçıların eserleri için birer teklif önerirler. Bu sayede eserin bedeli belirtilen fiyatın altına düşemeyecek ama üstüne çıkabilecektir. Bu fiyatlar daha sonra özel satışlarda birer kriter olacaktır.

 

Neticede Çağdaş Sanat Balonu’nun patlayacağı tam bu esnada gizli bir oyun çevrildi. Bir tarafta “yeni para”, piyasada birbirine bağlı ve satın alacakları eserlerin değerini destekleyecek deneyimli sanat tacirleri olduğuna inandı. Fakat diğer tarafta “eski para” sanat eserlerine daha yüksek bedeller ödeyecek gittikçe büyüyen bir grup koleksiyoncunun olduğuna inandı. Yeni koleksiyoncular bu bedeli bir kez ödeyince fiyatlardan avantaj elde etmeye çalışan “eski para” grubuna dahil oldular. Bir araya gelen değişken iki kimyasal maddede olduğu gibi bu iki dinamik bir araya gelince pazarda patlamaya neden oldu.

 

Josh Baer bana şöyle söyledi :”Bu adamlar oyunu biliyor gibi oynadılar. Dünya’nın önde gelen sanat tacirlerinin değerlerini korumasına destek olacağını düşünerek, mesela Warhol satın almaz mısın?”  Fakat sonra Asher şunu söyledi: “Oyun kontrolden çıkmıştı.”

 

Müzayede zamanında Hirst bu yeniliğin galerilerden alamayan veya almaya cesaret edemeyen yeni alıcılara ulaşmak için yaptığını belirtmişti. Gerçekten koleksiyonerlerinin %35’i yeni alıcılardı. (Balon’un son çeyreğinde acemiler her zaman sürüye katılırlar.) Fakat %65’i ise mükerrer alıcılardan oluşmaktaydı. Çoğunda zaten Hirst’in eserleri bulunmaktaydı. O esnada Hirst’ün Londra’daki galerisi / sanat taciri Jay Jopling basına bunun bir bypass olduğunu ve gece müzayedesinde lotlarda fiyatların yarı yarıya indirildiğini duyuruyordu.

 

Hirst’ün bu açık arttırmayı yapmasının bir nedeninin de Sotheby’s in daha önce yatırım yapmış oldukları sanatçılar için mükerrer alıcılar ve koleksiyonerlerden kar sağlamaya yarayacak yeni bir yol bulmasıydı. Hirst’ün piyasası önceki yıllarda zaten ağır işliyordu. Fakat bu sefer Hirst koleksiyonerleri ve tacirleri bir problemle yüzleşmek üzereydiler: Ya açık arttırmaya katılıp Hirst’ün eserlerini destekleyip satın alacaklar, ya da Hirst servetlerinin dimdik düşüşünü izleyeceklerdi. Açık arttırmada bir ya da iki eser satılmayabilirdi ama ya yüzlercesi satılmadan kalsaydı. Bu aynen şuna benziyor; Eğer bankaya $1 milyon borcunuz var ise o zaman sizin probleminiz var demektir. Ama eğer bankaya $100 milyon borcunuz var ise o zaman bu artık banka’nın problemidir. Ve bu muamele o gece işe yaradı.

 

Fakat hemen sonra geri tepti. Tahminlerim Hirst’ün bu olayı çok ileri götürmüş olması üzerine. Makinenin kolunu çevirdi ve paraları topladı. Sotheby’s in bu akşamki Çağdaş Sanat Satışı gecesi kataloğunda Hirst’ün bir tane bile eseri yok, Christie’s de ise 1993 senesi ilk zamanlarına ait bir eser var. Doymuş bir Pazar için bu “hükümsüzlük” 180 derece bir dönüştür. Bırakın %25, %50, %75’lik  düşüşü bu – sanat/Kıyametidir. (Artmageddon)

 

Eğer Hirst çağdaş sanat’ın yükselişine öncülük ettiyse, muhtemelen şu sıralarda da düşüşüne öncülük ediyor. Bunun artık patlamayla, çuvallamayla bir ilgisi yok. Bu “Geri Tepme” dir.

 

Çağdaş Sanat Balonu’nun patlayışı her zaman kredi patlamasıyla ilişkilendirilecektir. Ekonomik sistemin değerleri gözden düşerken, sanatın değerleri de aynı çuvala girmiş olacak. Gelecekte tekrar üretilen sanat eserlerini önemsemeyeceğiz, Richard Prince’in SANAT ESERLERİ olan ve hedge-fund’ın koleksiyonerleri tarafından satın alınan $3 milyon’luk çerçeveli Marlboro reklamı fotoğraflarını görüp hayretlere düşeceğiz. Richard Prince bu çalışmalarını yepyeni bir sanatsal hareket olarak tanımlamıştı. Tekrar – Fotoğraflama. “Re-Photography”

 

Jeff Koons’un parlak, yansıyan yüzeyli heykellerine bakamayacağız (ayrıca lekesiz, pürüssüz rengarenk Murakami resim ve heykellerine de bakamayacağız) ve üzerlerindeki dokunun bunları kıymetli ve değerli kıldığını düşünemeyeceğiz. Sadece balon milyarderlerin sahte sanatsal ganimetlerine itibar edeceğiz.

 

Paketlenip bir kenar atılmış vasat zimmetlerimiz gibi çağdaş sanatında temelde bir değeri yoktur. Değeri, sanat piyasası ne kadar diyorsa o kadardır. Geçen zamanda değeri yükselten şey yanlış temellendirilmiş inançlar sistemidir. Ve pazar tarafından yoğun bir şekilde speküle edilen çağdaş sanat eserleri gerçekten çağlar boyu speküle edilmiş en değersiz sanat eserleri olmuşlardır. En azından 80’li yıllarda Pazar ölmüş olan “Eski ustalar” ve “Empresyonist”lerin tabloları ile yükselişe geçmişti. Bu ustaların eserleri nadirdi ve itibarları tarih tarafından mühürlenmişti. Bu zamanda yaşayan sanatçılar arkalarında müze şovları olmadan inanılmaz sayıda eserler verdiler.

 

Milyarderler Çağdaş Sanat’a çok büyük yatırımlar yaptılar çünkü en iyi zamanlarda olduklarını düşünüyorlardı. Tıpkı Gordon Brown’ın “Ben patlamayı ve çuvallamayı bitirdim.” demesi gibi; ya da Sotheby’s in müzayedecisi Tobias Meyer’in 2007’de balon iyice şiştiği zaman “Sanat tek yönlü bir yoldur.” demesi gibi…Şimdi hepimiz biliyoruz ki bunlar gerçekler değil.

 

Damien Hirst müzayedesinde en büyük lot “Altın Buzağı – Golden Calf” isimli çalışmaydı. Sahte bir tanrıya yapılan kutsal bir ibadet gibi, çağdaş sanat manyaklığının boşluğu adına, bu düşünceye sahip olmak isteyen piyasaya yeni çıkmış bir manyak buna £9,2 milyon ödedi. Buzağı ile birlikte çember tamamlanmış oldu ve bütün sistem böylece kısa devre yaptı.

 

Hirst’in kelebekli ve döngülü tabloları, Murakami’nin Manga pop-artları, Jeff Koons’un parlayan kalpleri ve yumurtaları, Richard Prince’in çerçeveli Malboro reklamı fotoğrafları; hepsi tarihteki yerlerini almış oldular. Fakat ne sizin ne de benim özeneceğim bir şekilde.

 

Gelecek yıllarda bu eserler son 5 yılda yaşamış olduğumuz “ekonomik masallar ülkesinin” esas sembolleri olarak görülecekler. Bu öyle bir dönem ki, dünyanın kaybettiği sağduyuya kayıp dokunuşların hakim olduğu bir dönem. Bu çalışmalar ise birer başyapıt değil ama ahmaklığın birer ikonları…

 

Çeviri: Salih Seçkin Sevinç


Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
2 Yorum »

Kategoriler: Makaleler

Değişen Sanat: Herşeyin Anlamını Yitirdiği Zamanlarda Anlam Arayanlar…

27 Nisan 2009
Henri Matisse - Yaşama Zevki (175 cm x 241 cm)

Henri Matisse - Yaşama Zevki (175 cm x 241 cm)

Tarihi incelediğimizde ‘sanat becerilerinin anlamını yitirmesi’ ile ‘avangard’lık paralel olarak gelişen iki olgu olarak karşımıza çıkıyor. Bunun başlıca sebebi ise inkar edilemez biçimde fotoğraf makinesinin icadıdır…

19. yüzyıl ortalarında Delaroche’un  söylediği varsayılan ‘Bugünden itibaren resim ölmüştür.’ sözü aslında bir iletişim ve belgeleme yönteminin sonunun geldiğini haber veriyordu…

Ölen sadece resim miydi? Kuşkusuz hayır! Klasik anlam da heykelin ve anıtlarında sonu gelmişti.Yeni buluşlar ve teknoloji bambaşka eserler yaratıyordu artık. Modern zamanların anıtları göklere-‘tanrıya’- ulaşan çelik konstürüksiyonlu binalardı bundan böyle. Ya trene ne demeli? Motorlu- buharlı araçlar zaman ve mekan algısında dramatik değişikliklere yol açtı. Ulaşılmaz uzaklar, ömürlere mal olan hedefler olmaktan çıktı. Tanrısal olan herşey enigmasını yitirdi. Bütün bunlar sanat dalında yeni arayışlara ifade ve iletişim biçimlerine yol açtı.

Yüce, ilahi ve anıtsal olanı yansıtmayı, belgelemeyi kendine görev edinmiş sanatçının çabaları artık anlamsızdı…Akademide öğretilenler önemini yitirmeye başlamıştı. Sanatçıların yüzyıllar içinde oluşturduğu köklü akademik olgular ve sanatsal ifadeler fotoğraf makinesi sayesinde bir anda hem de mükemmel bir şekilde elde ediliyordu…Üstelik 19. yüzyıl sonunda bunlara hareket kazandırıldı ve film de çekilmeye başlandı.Tarihi etkileyecek her olay kolayca belgelenmeye başlandı…En görkemli kahramanların anıtları yavaş yavaş,  yükselen kapitalist değerlerin ve egoların vücuda gelmiş şekli olan  yüksek binaların gölgesinde cüceleştiler…

İşte değişen bu değerler avangard kavramını doğurdu…Avangard dediğimiz kişi aslında bir isyankardır. Kendine diretilen yaşam tarzının içinde iletişim ve ifade biçimleri anlamsız kılınmış insandır. Bilimsel teknolojik gelişmelerle aklın sınırlerı gittikçe genişleyen buna karşın yaşam alanı, algı ve duyguları bir o kadar kısıtanan bu öncü kişiler sınırları aşıp yeni iletişim ve ifade tarzları bulanlardır. Onlar modern öncesi zamanın tabularını yıkmakta tereddüt etmeyenlerdir…

En önce anlamını yitirenlerden biri tarihin her döneminde ulaşılmazlığını korumuş çıplaklar oldu. Cezanne’ın yıkananlarında çıplaklar artık geometrik olarak ifade edilen nesneler halini aldı. Sanatçı onu tahtından eden bilim ve teknolojiyi anlamlı bilimin metodlarını-gözlem, deney, analiz, sentez- kullanarak yeni ifade biçimlerine ulaşmalı günün insanıyla iletişim kurmalıydı.

Empreyonistler hızla akıp giden modern zamanların içinde anlar yakalamaya çalıştılar. Tıpkı fotoğraf makinelerinin yaptığı gibi ama bir farkla…Fotoğraflar görüntülerin renklerini vermiyorlardı. İşte empresyonistler ışık ve renklerle bu görüntüleri anlamlandırdılar…Monet, Manet, Renoir gibi sanatçılar fotoğrafın veremediği ruhu fırça darbeleri ile eserlerine verdiler…

Heykel sanatının ilk modernlerinden Rodin kahramanları insanlaştırdı. Artık hangi anıt Eyfelin yanında yüce durabilirdi ki? Onları yüceleştirecek olan insani duyguları ve ifadeleriydi. Balzac bütün ayrıntılardan arındırılmış ve sonsuzluğa bakan ifadesinde yoğunlaşmıştır. Victor Hugo bizim bulunduğumuz alana taşmış, statükoya meydan okurcasına ifade ve hareket kazandırılmıştır…Bu ifade ve hareketler gayet insancadır… Anıtlar kaidelerinden indirilip aramıza karışmıştır…Aynı yaşarken oldukları gibi…

Picasso ve Braque üçüncü boyutu ikinci boyutta tekrar etmenin anlamsızlaştığı bir dünyada üçüncü boyutu iki boyuta indirgemiş, fotoğrafın yapamadığı şekilde cisimlerin göremediğimiz taraflarını da perspektifi alt ederek bize sunmuştur. Aslında bütün bu çabalar algının duyuların ötesine geçip zihinselleştiğinin bir kanıtıdır.

Konstrüktivistler ise modern zamanın sonzuluğunu garanti eden çelik ve diğer maddelerle yarattıkları eserlerin seyircinin şaşkın, yadırgayan bakışlarına sunmuştur. Böylece sanatçının yeteneği ve avangardlığı, gerçekliği taklit edebilmekle değil, geleceği ve onun sunabileceği ifade biçimlerini herkesten önce görmek olarak ölçülmeye başlanmıştır.

Yeni dünyanın gerçekleri yetmemeye başladığında bilinmeyen, muğlak, sınırlanmayan, zihinle değil ama hislerle gizleri çözülmeye çalışılan yeni platformlar fethetmek sanatçının hedefi oldu. Bilinçaltı, rüyalar, hisler, bir süreç içindeki deneyimler, renkler, ışık, gölge, tanımlanamaz mekan, obje, duygusal dışavurumlar olarak resimlerin içinde yer almaya başladı. Artık ucu bucağı belli olmayan, maddi bir biçimden yoksun bu platformu en iyi biçimde ifade edebiler, seyirciyle, kopuk olduğu iç dünyası arasında iletişimi en iyi sağlayan kişi avangarddı…

20. yüzyılın ortalarına gelindiğinde insanlar televizyon ekranları aracılığıyla her türlü deneyimi sanal olarak yaşamaya başladılar…En azından görsel olarak…Her şeyin görüntüye indirgendiği, her türlü görsel imge ile zihinlerin ve ruhların istila edildiği bir dünyada sanatçı için yeni ifade yolu bedenlerden ve bu bedenlerle yapılan, eylem içeren durum ve performanslara dönüştü…Sanal platformdan yaşadığımız dünyaya taştı.

Sanatçıya ifade etme ve iletişim kurmada nesne yetmediği yerde mekan ve kavramlar işin içine girdi. Bana kalırsa bütün bu süreç boyunca hala sağduyu, düşünce, his-duygu işin içindeydi ve avangardlığı modern zamanlar boyunca besleyen de buydu…

Post-modern zamanlara geldiğimizde zamanın akışkanlığına yetişme temposu sağduyunun, bilişim düşüncenin, sanal deneyimler haz ve duyguların yerini aldı. Herşeyin sayılabilir, ulaşılabilir, tüketilebilir, vazgeçilebilir olduğu böyle bir zamanda bir adım ötesini öngörmek ve bunu insanlığa sunmak mümkün değil gibi gözüküyor. Günümüzde sanat alanında ironi, parodi gibi kavramlarla geçmiş tekrar değerlendirilip işlenirken ‘Avangard’ eski anlamını yitiriyor ve ‘yapılmışı en önce, en değişik olarak ilk işleyen’ şeklinde bir değişime doğru gidiyor.

Anlamların anlamsızlaştığı zamanlarda dünyaya yeni anlam ve ifadeler katma misyonu artık günümüzde kendine yeniden anlam katmak üzere geçmişin ‘avangard’lığını değerlendirip değişik bir şekilde sunma yolunda…

Banu Küçüksubaşı


Etiketler:
Kategoriler: Makaleler

Türkiye Yağlıboya Tablo Reprodüksiyon Piyasası…

11 Nisan 2009

Kim evinin duvarında ünlü ressamlardan birine ait olan çok beğendiği bir tablo’yu görmek istemez ki? Kimsenin hayır diyemeyeceği bu soruya biricik olan orjinalini görmeniz gerçekten çok zor diye yanıtlamak zorundayız. Geriye iki alternatif kalıyor; ya baskı reprodüksiyonunu duvarınıza asacaksınız ya da orjinalinin tadını biraz daha yakalayabilmek için yağlıboya reprodüksiyonunu satın alacaksınız. Bu yazıyı okumadan yağlıboya reprodüksiyon almaya sakın karar vermeyin.

Yağlıboya tablo reprodüksiyonu derken Türkiye’de bu işin pazarının neredeyse tamamına yakınının ithal ürünlerden oluştuğunu söyleyebiliriz. İthal derken de ağırlığın hangi ülkeden olduğunu söylememize sanırız gerek yok ama biz yine de bilmeyenler için belirtelim: Uzakdoğu.

Öncelikle istatistiki verilerden yola çıkalım. Devlet İstatistik Enstitüsü’nün açıkladığı 2003 yılındaki resmi rakamlara göre 185.663$‘lık yağlıboya tablo reprodüksiyon ithalatı yapılırken, 2008 senesi sonunda bu rakamın 1.500.000 $‘a ulaştığı görülüyor.

Pazar büyüyor !

Çok düşük fiyatlara ithal edilen Uzakdoğu menşeili ürünler daha dünün camcı ve çerçevecilerinde sanat galerisi edası içerisinde satışa sunuluyor. Bu ticaretin faydaları olduğu kadar zararları da çok büyük tabii. İyimser bakacak olursak en azından müze gezmemiş, yağlıboya tablo nedir bilmeyen insanlarımız bu gerçekle tanışıp, hatta tanışmakla da kalmayıp evlerine götürüp asabiliyorlar. Halkımız bir şekilde sanatla tanışıyor. Öte yandan sosyo – kültürel devrimini tamamlamamış bir toplum için de bu kötü bir örnek teşkil etmiş ve çoğu yeni mal/hizmet kavramında olduğu gibi bu işi de yanlış temellendirmiş oluyor.

Büyük alışveriş merkezlerinde, sokaklarda, camcılarda, çerçevecilerde internette gördüğünüz mağazalarda, Internet Alışveriş Portallarında her yerde bu tablolardan mevcut. Fiyatları da çok ucuz.

Bugün internette yağlıboya tablo reprodüksiyon diye arattığınız zaman, karşınıza çıkan neredeyse bütün siteler, (her ne kadar ithal, rus, yabancı ressam diye belirtip tüketiciyi yanıltmaya çalışsalarda) Uzakdoğu menşeili tablolar satıyor. Ancak bir tanesi hariç: İstanbul Sanat Galerisi

İstanbul Sanat Galerisi yağlıboya tablo reprodüksiyon işini gerçek manada Türkiye’de uygulayan tek kuruluş. Bu bakımdan benzerleri arandığı zaman İtalya’daki Floransa Academy of Art, Ashland ya da Barj-Buzzoni ile ancak kıyaslanabilir. Usta fırçaların çalıştığı, akademik resim yeteneğine sahip kişilerden ve gerçekten içinize sinecek bir yağlıboya tablo reprodüksiyon siparişi vermek istiyorsanız doğru adres işte tam burası.

Özel Sipariş Yağlıboya çalışmalarının yanı sıra, mekana özel ya da mekanın kendisinde yağlıboya uygulaması yapabiliyorlar. Dilerseniz kurumun kendi zengin görsel galerisinden beğeninize uygun bir resmi seçip yağlıboya olarak çalıştırabiliyorsunuz. Ancak sakın ola ki yanılıp “Ben 100 tane tablo istiyorum, iskonto yapar mısınız?” demeyin çünkü kurum tamamen butik ve sipariş üzerine çalışıyor. Bu açıdan ancak çok özel mekanlarda ve dekorasyona özel ehemmiyet verilen alanlarda daha çok tercih ediliyor. İşin arkasında sadece bir ressamın olmaması ve muhatabınızın bir kurum olduğunu bilmeniz de gerçekten güven verici.

Biz yapılan çalışmaları ve örnekleri gördük. Gerçekten çok başarılı. Siz de eğer yapılan çalışmaları görmek ve kuruma ulaşmak isterseniz detaylı bilgiyi www.istanbulsanatgalerisi.com
dan edinebilirsiniz.

Unutmayın aldığınız reprodüksiyonun kalitesi ve fiyatı da çok önemli çünkü para etmeyen bir reprodüksiyon para etmeyecek bir şekilde elinizden çıkacaktır. Belki elinizden çıktığında haberiniz bile olmayacaktır. Oysa ki para eden bir reprodüksiyon orjinal tablolar gibi kıymetlenmese de her zaman belirtilen mevcut değerini koruyacaktır. En azından doğru estetik görüşü olan sizin ve sizin gibilerin nezdinizde …


Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
2 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Makaleler