<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Artimetre &#187; Makaleler</title>
	<atom:link href="http://www.artimetre.com/category/makaleler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.artimetre.com</link>
	<description>sanatın nabzı</description>
	<lastBuildDate>Fri, 17 Jun 2011 19:42:37 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.6</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>&#8220;Sosyal Medya Galericiliği&#8221; &#8211; Salih Seçkin Sevinç</title>
		<link>http://www.artimetre.com/2011/01/03/sosyal-medya-galericiligi-salih-seckin-sevinc/</link>
		<comments>http://www.artimetre.com/2011/01/03/sosyal-medya-galericiligi-salih-seckin-sevinc/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 03 Jan 2011 18:48:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ezgi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[araştırma]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.artimetre.com/?p=3810</guid>
		<description><![CDATA[Salih Seçkin Sevinç / Artimetre
Teknoloji her geçen gün hızla ilerliyor ve tabi ki teknoloji deyince aklımıza ilk gelen şey: İnternet. İnsanların aradıkları bilgiye en hızlı ve en güvenilir şekilde ulaştıkları yer olan bu dev bilgi paylaşım ağında neredeyse her gün kendi içinde devrimler yapılarak yeni sistemler ve entegre teknolojiler geliştiriliyor.
Bunun bir sonucu olarak toplumsal davranış [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>Salih Seçkin Sevinç / Artimetre</em></p>
<div id="attachment_3811" class="wp-caption alignright" style="width: 360px"><img class="size-medium wp-image-3811" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2011/01/5725-350x249.jpg" alt="" width="350" height="249" /><p class="wp-caption-text"> </p></div>
<p>Teknoloji her geçen gün hızla ilerliyor ve tabi ki teknoloji deyince aklımıza ilk gelen şey: <strong>İnternet</strong>. İnsanların aradıkları bilgiye en hızlı ve en güvenilir şekilde ulaştıkları yer olan bu dev bilgi paylaşım ağında neredeyse her gün kendi içinde devrimler yapılarak yeni sistemler ve entegre teknolojiler geliştiriliyor.</p>
<p>Bunun bir sonucu olarak toplumsal davranış biçimleri de şekil değiştiriyor. Artık insanlar alışverişlerini internet üzerinden yaparak zaman kazanıyor ve metropollerde yaşamanın zorluklarını ve kaybettikleri zamanı internet üzerindeki uygulamalardan faydalanarak aşmaya çalışıyorlar.</p>
<p>Galerilerin ve sanat piyasalarının kuvvetli bir biçimde arz/talep dengesini yarattığı metropollerde artık yeni bir dönem başladı: <strong>Sosyal Medya Galericiliği.</strong></p>
<p>Peki Sosyal Medya Galericiliği denince ne anlamamız gerekiyor? Genel olarak ifade etmeye çalışırsak; her geçen gün ismini daha çok duymaya başladığımız “Sosyal Medya Pazarlaması” mecralarının sanat eseri pazarlama ve satışında daha  aktif olarak kullanılması ve birazdan bahsedilecek olan bütün bu internet tabanlı teknolojilerin birbirleriye “<strong>Sanat Eseri Pazarlaması</strong>” için entegrasyonudur diyebiliriz.</p>
<div id="attachment_3813" class="wp-caption alignright" style="width: 360px"><img class="size-medium wp-image-3813" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2011/01/Facebook01-350x158.jpg" alt="" width="350" height="158" /><p class="wp-caption-text"> </p></div>
<p>Konuya doğrudan <a href="http://www.facebook.com"><strong>Facebook</strong></a> diyerek girecek olursak herhalde zihninizde daha net birşeyler canlanmaya başlayacaktır. Bugün Facebook milyonlarca kullanıcısıyla ve sürekli yenilenen eklentileri ile eşsiz bir sosyal paylaşım ağıdır. Daha önce galeri portföyünüzde bulunan eserleri ya da sergisini düzenlediğiniz sanatçının eserlerini burada ilgi alanı aynı olan kişilerle paylaşmayı hiç düşündünüz mü? Üstelik bu teknoloji işinizi kolaylaştırıp sanatseverleri sizin sayfanıza otomatik olarak yönlendirerek zamandan kazanmanızı sağlıyor, etkinliklerinizi tek bir mesaj ile iletiyor, davetlerinizi organize ediyor, duyurularınızı gönderiyor ayrıca web sitenize de trafik sağlıyor. İşte yalnızca bu “<strong>Sosyal Medya</strong>” enstrümanı bile pazarlama süreçlerinize büyük katkı sağlıyor.</p>
<div id="attachment_3814" class="wp-caption alignright" style="width: 359px"><img class="size-medium wp-image-3814" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2011/01/Youtube01-349x158.jpg" alt="" width="349" height="158" /><p class="wp-caption-text"> </p></div>
<p>Bir diğer “Sosyal Medya” aracı ise herkesin birkaç tıklamayla oluşturabileceği bloglar. Mevcut  web siteniz dışında blog oluşturarak internet üzerindeki görünürlüğünüzü arttırabilir ve portföyünüze ekstra ilgi oluşturabilirsiniz. <strong>Blog</strong> üzerinde uzman olduğunuz konularda yazılar yazıp etkinliklerinizi duyurabileceğiniz gibi online galerinize ya da doğrudan kendi web sitenize yönlendirmeler ile satış şansınızı arttırabilirsiniz. Sanat içerikli diğer bloglara imzanızla beraber bırakacağınız bütün yorumlar da galeri web sitenize ekstra trafik sağlayacaktır.</p>
<p>Ayrıca her ne kadar ülkemizde şu anda kapalı olsa da “<a href="http://www.youtube.com"><strong>Youtube</strong></a>”, yaptığınız tüm etkinlikleri görsel bir sunumla tüm dünya izleyicileri ve ilgili kontaklarınız ile paylaşmanız adına bulunmaz bir nimet. Youtube’un alternatifi olan “<a href="http://www.vimeo.com"><strong>Vimeo.com</strong></a>”, “<a href="http://www.dailymotion.com"><strong>Dailymotion.com</strong></a>”, “<a href="http://www.vidivodo.com"><strong>Vidivodo.com</strong></a>” da benzer işleve sahip siteler. Ratingler’in artık tıklama ile ölçümlenmeye başladığı şu günlerde televizyon yayıncılığının geleceğinin de artık  internet üzerinden  yapılacağı gerçeği ile karşı karşıyayız. Üstelik kaçırdığınız bir yayını televizyon’da tekrar izleme şansınız zor olabilir ama dilediğiniz programı, internet’te ne zaman isterseniz o zaman izlersiniz.</p>
<dl id="attachment_3815" class="wp-caption alignright" style="width: 360px;">
<dt class="wp-caption-dt"><img class="size-medium wp-image-3815" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2011/01/Twitter01-350x167.jpg" alt="" width="350" height="167" /></dt>
</dl>
<p>Son yıllarda Myspace.com da özellikle plastik sanatlar ve müzik alanında ilgili camianın bir araya geldiği önemli bir buluşma merkezi oldu. Yine bir blog mantığında ama alt yapısı daha çok bir topluluk olarak işleyen <a href="http://www.myspace.com"><strong>Myspace</strong></a> ise galerinizi tanıtabileceğiniz bir başka Sosyal Medya alanı.</p>
<p>Bunların hepsinin yanında <a href="http://www.twitter.com"><strong>Twitter</strong></a> son yılın en başarılı Sosyal Medya Pazarlama buluşu olarak karşımıza çıktı. Twitter’a basit bir kayıt işlemi sonrasında yaptığınız bütün sergi ve etkinliklerin duyurularını yüzlerce kişi ile tek bir tıkla paylaşmaya hemen başlayabilirsiniz.</p>
<p>Bütün bu pazarlama ağları birbirinden bağımsız fonksiyonlara sahip ama bütün itibari ile kendi içlerinde entegre olmuş, birbirleriyle konuşan ve birbirlerini destekleyen uygulamalardan oluşmaktadır. Kullanmaya başlayınca farkına varacağınız ayrı fonksiyonlar,  uygulamaların kendi içlerindeki diyalog, sizi geniş spektrumda bir  izleyici kitlesi ile buluşturacak ve son derece kuvvetli bir pazarlama ağı oluşturcaktır.</p>
<dl id="attachment_3812" class="wp-caption alignright" style="width: 360px;">
<dt class="wp-caption-dt"><img class="size-medium wp-image-3812" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2011/01/social-video-media-600x368-350x214.png" alt="" width="350" height="214" /></dt>
</dl>
<p>Sanat eseri satışında en önemli şeyin çevre edinme, ilişki geliştirme ve bilinirliği arttırma olduğunu tüm galericiler bilir. İşte bütün bu teknolojik araçlar size ilişki portföyünüzü geliştirmek için eşsiz bir fırsat. Yalnız dikkat etmeniz gereken şey, bu uygulamaları kullanırken sistemli davranmak ve izleyicilerin ilgisini sürekli güncel bilgiler ile ayakta tutmak olmalıdır. Sanatseverler yoğun ve yorucu metropol yaşamında sergi açılışınıza gelemeyebilir ya da galerinizi ziyaret etmeye vakit bulamayabilir ama evinde bilgisayarını açınca önünde sizinle ilgili güncel herşeyi görmek isteyeceklerdir.</p>
<p>Plastik sanatlar alanında uğraşan sizler, “<strong>Sosyal Medya</strong>” süreçlerine mutlaka kulak verin ve ilgili saflarda yerinizi alın. Çünkü ilerleyen günlerde bu kavramı daha çok işitiyor olacaksınız.</p>
<p><em><strong>Bu yazı; RH + Sanat Dergisi Mayıs 2010 Sayısında Yayınlanmıştır. Yazarın izniyle Artimetre.com’da tekrar yayınlanmaktadır.</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.artimetre.com/2011/01/03/sosyal-medya-galericiligi-salih-seckin-sevinc/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sanatçıya Dair Bir Serüven &#8211; E. Yıldız Doyran</title>
		<link>http://www.artimetre.com/2010/04/17/sanatciya-dair-bir-seruven-e-yildiz-doyran/</link>
		<comments>http://www.artimetre.com/2010/04/17/sanatciya-dair-bir-seruven-e-yildiz-doyran/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 17 Apr 2010 12:14:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ezgi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[araştırma]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.artimetre.com/?p=3431</guid>
		<description><![CDATA[Sanatçıya Dair Bir Serüven - E. Yıldız Doyran]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>E. Yıldız Doyran / yildizdoyran@gmail.com</em></p>
<p style="text-align: right;">“<em>Aşksız yaşama ki ölü olmayasın,<br />
Aşkla öl ki diri olasın.</em>”<br />
Mevlana</p>
<p>“Aşk” insanı doğadaki herhangi bir nesneye, bir varlığa ya da evrensel bir değere bağlayan tutkudur. Kavram olarak “Aşk” felsefeye din yoluyla, özellikle Tanrı’nın yarattığı varlığın bütününü seven en yüce güç olduğu düşünülmeye başlandığında girmiştir. Günümüze kadar aşkın konusu doğa, doğa nesneleri, sevgili ya da Tanrı olmuştur. Aziz Augustinus’a göre insan fiziki varlıkları, maddeyi, başkalarını hatta kendisini bile sevebilir.</p>
<p>Doğu ülkelerinde Aşk (Işk) kelimesinin başka bir sözlük anlamı ise “sarmaşık” tır. Bahçeye düşen sarmaşık bitkisinin tohumu zamanla nasıl bahçeyi sararsa, kalbe düşen aşk tohumu da insan bedenini sararak yayılır. Sarmaşığın en önemli özelliği, sarıldığı ağacı içeriden kurutması ve zamanla ağacın ömrünü sonlandırmasıdır. Dıştan görünen aşktır (sarmaşıktır) ancak ağaç ya da beden dışarıyı göremez hatta görmek istemez.</p>
<p>Aşkla ilgili anlatımların en güzelleri mitolojilerdedir. Özellikle klasik Yunan mitolojisindeki öykülere bakıldığında aşk-doğa-doğaüstü güçler ve insan üzerine tasavvurların önemini anlamak mümkündür.</p>
<p>(Heliotrope) “Gün Çiçeği” mitine göre, Okeanos’un kızı Klytie’yi, Tanrı Apollon bir gün dere kenarında görür ve aşık olur. Yakışıklı Apollon kızı kolayca elde eder. Ancak Klytie’nin fazla sevgisi zamanla Apollon’u bıktırır ve araları açılır. Apollon’un kendisinden soğuduğunu anlayan kız bu acıya daha fazla dayanamaz ve ölür. Apollon, sevgisi yüzünden ölen ve güneşin parlak ışıklarını göremeyecek olan Klytie’nin naaşını “Heliotrope” yani “Gün Çiçeği”ne dönüştürmüştür. Gün Çiçeği Apollon’a sevgisini o ne tarafa giderse yüzünü o tarafa döndürerek hala gösterir. Ancak aşkına karşılık bulamadığı için hala boynu büküktür.</p>
<div id="attachment_3438" class="wp-caption alignright" style="width: 360px"><img class="size-medium wp-image-3438" title="&quot;Demeter&quot; Dijital Fotoğraf, 127x200 cm, 2005" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/04/11e-350x233.jpg" alt="&quot;Demeter&quot; Dijital Fotoğraf, 127x200 cm, 2005" width="350" height="233" /><p class="wp-caption-text">&quot;Demeter&quot; Dijital Fotoğraf, 127x200 cm, 2005</p></div>
<p>Yine aşk-insan ve doğa üzerine olan Demeter (Ceres)’in öyküsü İ.Ö. sekizinci yüzyılın sonlarında yayılan bir Hymnos’da anlatılmıştır. Bereket Tanrısı olarak bilinen Demeter’in Persephone isimli kızı arkadaşlarıyla çiçek toplarken farkında olmadan onlardan uzaklaşır. Nergis çiçeğini koparmak için eğildiğinde yer yarılır ve Yeraltı Tanrısı Demeter’i yeraltına kaçırır. Yeraltına inerken kızın çığlıkları derinliklerden yansıyarak annesine kadar ulaşır. Kızını yitiren Demeter yeryüzüne verdiği tüm armağanları topraktan çekip alır. Yeşil çimenler, çiçekler, toprak buzla kaplanır ve donmuş bir bozkıra dönüşür.</p>
<p>Bereketsiz geçen o yıl toprak bir şey vermez. Bütün insanların açlıktan öleceğini düşünen Zeus, tanrıları Demeter’e göndererek bu öfkesinden vazgeçmesini ister. Ancak Demeter; kızını görünceye değin toprak, hiçbir ürün vermeyecektir. Zeus Hermes’i yeraltına göndererek kızının Demeter’e geri verilmesini ister. Hermes artık ölüler kralının karısı olan mutsuz Persephone için izin ister. Kocası, Zeus’un isteğini yerine getirmek zorunda olduğunu bilmektedir ancak karısının yeraltına yeniden dönmesini sağlamak için ona bir nar tanesi yedirir. Annesinin tapınağına dönen kız olup bitenleri anlatırken kocasının yedirdiği nar tanesini söylediğinde Demeter kızının yine yeraltı tanrısına döneceğini anlar. Zeus kendi öz anası en yaşlı tanrıça Rhea’yı Demeter’e gönderir. Rhea Demeter’e onu Zeus’un yeniden tanrılar ülkesine çağırdığını, kızının ise yılın üçte birinde karanlıklar ülkesinde olup üçte ikisinde yanında olabileceğini, insanlara sadece onun verebileceği bereketi ve yaşamı artık vermesini istediğini söyler. Bu isteğe karşı koymayan Demeter toprağı, köyleri, çimenlere meyve ve parlak çiçeklere boğar. Her yılın üçte birini ölü geçiren Persophone ayağını kuru, çorak topraklara bastığında bahar gelir, çiçekler açar. Sappho bunu: “Çiçekli baharın adımlarını duydum.” diyerek dile getirmektedir.</p>
<p>Yine Yunan Mitolojisinde Hesiodos’a göre, Eros’un varoluş sıralamasında Khaos’tan sonra gelmesi ilginçtir. Özellikle Theogonia’da Eros’un doğuşunu anlatan bölümde ‘aşk’ duygusuyla ilgili çözümlemelerin ilki oluşu da ilgi çekicidir. Batı dillerinde amour olarak geçen, Romalılar’ın “Amor” dedikleri kelime buradan gelmektedir. Afrodit’in oğlu olduğu düşünülen Eros heykeltıraşlar tarafından ise kanatlı delikanlı olarak canlandırılmıştır. Mistik bir akım olan Orfizm’de de Eros’un evren ile birlikte Khaos’tan çıktığına inanılmaktadır.</p>
<div id="attachment_3439" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><img class="size-medium wp-image-3439" title="&quot;İsimsiz&quot; Dijital Fotoğraf, 190x127 cm, 2005" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/04/13e-200x300.jpg" alt="&quot;İsimsiz&quot; Dijital Fotoğraf, 190x127 cm, 2005" width="200" height="300" /><p class="wp-caption-text">&quot;İsimsiz&quot; Dijital Fotoğraf, 190x127 cm, 2005</p></div>
<p>Antik çağın filozoflarından Empedokles ise ‘Aşk’ı Afrodit’le eşdeğer tutmaktadır ve toprak, su, ateş, hava olan dört unsur üzerinde etkili bu iki zıt elemandan biri olarak felsefenin temeline yerleştirir. Bunların birisi birleşme prensibi ‘Aşk’, diğer eleman ayrılık ise  “Nefret”tir. Dört elemanın bu iki zıt kuvvetin etkisiyle çatışması ya da ayrılması ise evrenin meydana gelmesini sağlamıştır. Empedokles’e göre sonuncu günde, bugün ayrı duran evrenin dört kümesinin tekrar birleşmelerini sağlayacak tek neden ‘Aşk’ın hâkim geleceğidir.</p>
<p>Aristo, aşkı “aşırı sevgi” olarak tanımlamıştır.Sevgi kavramını yücelterek farklı bir konuma yerleştirmeye çalışan filozoflardan Eflatun, sevgi duygusunu derinlemesine çözümlemeyi ilk deneyen filozoftur. Eflatun’a göre güzel bedenler daima birbirlerine benzemektedirler. İnsan, bu gerçeği kavradığında tek bir bedene olan ilgi ortadan kalkacak ve ruh güzelliğini anlayarak tüm güzelliklerin asıl kaynağını aramaya başlayacaktır. Bu düşünce biçimi geçici güzelliklere değil, güzellik idea’sına duyulan yüce aşkın ifadesidir.</p>
<p>Ortaçağda Müslüman ve Hıristiyan filozoflar, Eflatun’un aşkla ilgili görüşlerini benimsemişler ve kendi inançlarının süzgecinden geçirerek yeniden yorumlamışlardır.</p>
<p>İlk İslam sufileri ve filozofları da Kur’an-ı Kerim’de geçmeyen ‘aşk’ kelimesi yerine “hub” ya da “muhabbet” kelimelerini kullanmışlardır. Aslında aşk, İslam kültür çevresinde öncelikle Tasavvuf felsefesinde ortaya çıkmıştır. Tasavvuf anlayışına göre Tanrı evreni tanınması ya da güzelliğini seyretmeyi sevdiği için yaratmıştır. Bu nedenle evrenin varoluş nedeni, bilgi ve sevgidir. Evren, Tanrı’nın güzelliklerini yansıtan bir aynadır. Güzele âşık olan insan aslında Tanrı’nın güzelliğine âşık olmaktadır. Oysa güzelliğe duyulan aşk geçicidir. Güzelden güzele geçen âşık sonunda insanlığa ve evrene ulaşır. Sevgili sadece bir simgedir. Âşık yaratılanı sevmekten, yaratanı sevmeye, geçici aşktan gerçek Tanrı aşkına yönelir.</p>
<p>Mevlana’ya göre insanın evrende kendi anlamını gerçekleştirmesini “Aşk” sağlar. Evren ise Tanrı’nın bir yansımasıdır ve bunun nedeni yine AŞK’tır. İnsan da Tanrı’nın aşkının yansıması olarak aşk-aşık ve aşık olunandır. Mevlana’nın sembollerle anlattığı, sonsuz aşkınlıkta metafiziksel bir yaklaşımdır. Birbirine zıt iki duygu, ayrık ve birliktelik birbirlerinden doğar. Ayrılık acısını yaşayan birlikteliğe bir umut besleyerek ona yönelir. “Sema”da kendi etrafında dönen semazenin aslında içindeki Aşk’ın etrafında döndüğü düşünülebilinir.</p>
<p>İnsan varoluş sorununa yanıt ararken zaman zaman dini felsefelere de dayanmıştır.</p>
<p>Çağımızda özellikle doğu felsefesine artan ilgi de kuşkusuz rastlantı değildir.</p>
<p>Hümanizm ve bütünün mutluluğu noktasında birleşen Hint, Hıristiyan mistisizmi, Budizm ve Tasavvuf inanışlarında Tanrı, insan ruhu, yaşam, ölüm, doğa ve olayların mistik açıdan ele alınış biçimleri benzerlikler göstermektedir.</p>
<p>Bu bağlamda, içsel enerjiyi açığa çıkarabilmenin yollarını arayan insan varlığı sanatın da özüdür. İnsanın iç yaşantısındaki çalkantılar, huzursuzluklar ve değişimler dolayısıyla sanatı da etkilemektedir. Özellikle bazı sanatçıların yapıtlarında da görüldüğü gibi maneviyatçılığın ağır bastığı, sanatçının hayal gücüne yöneldiği gözlenmektedir. Mark Tobey, Mark Rothko, Ad Reinhardt gibi örneklenebilecek bazı sanatçılar zaman zaman Uzak Doğu felsefesine ilgi duymuşlar; bazıları Zen Budist manastırlarında kalmışlar ve Hint, Budist, İslam gibi birçok din ve kültürden etkilenmişlerdir.</p>
<p>Sanatçının tinselliğe duyduğu ilginin arkasında evrenin derinliğine ya da varlıkta derinliğe ulaşabilme istenci yatmaktadır. Ancak burada sözü edilen Tanrı düşüncesi değil insana dair olan “tin” yani, yine insanın özüdür.</p>
<p>Bergson’a göre sanat, zihnin ya da tinin, şeylerin görünüşünden öte asıl temeldeki kaynağına, evrendeki elemanların niteliksel sürelerine dönmek için yaptığı bir sapmadır. Gerçekliği bilme yetisini “sezgi” olarak adlandıran Bergson için gerçeklik maddi doğa değil, ruhsal doğadır.</p>
<p>“Doğayla bizim aramıza kendimizle kendi bilincimiz arasına, insanların çoğu için kalın, sanatçı ve şairler için ise ince, adeta şeffaf bir perde gerilmiş gibidir.” “…Algı her yönü duyu dediğimiz şeye karşılık olduğundan sanatçı da sanata bu yüzden duygularından ancak biriyle ve yalnız onunla bağlıdır. Sanatların daha baştan çeşitli olmaları da bundan ileri geldiği gibi, onlara olan yatkınlıkların ayrılığı da buradan kaynaklanır. (Bergson, 1989)</p>
<p>Homeros’a göre güzelliğin kaynağı doğadır. Evren karşısında nesneler arası ilişkiyi yeniden kurmaya çalışan sanatçının öznelliği ise yine sanatçının kendini açığa vuracağı nesneleri ya da sembolleri seçmesidir. Kendi düşünce, duygu ve düş gücüne göre imgeleri oluşturan sanatçı içsel isteğini, belki de aşkını yansıtabileceği formları seçerek yapıtını ruhunun kurallarına göre oluşturur.</p>
<p>İnsanın doğayı değiştirebilmesi ve ona yeni biçimler ekleyebilmesi ancak sanatsal bir kurguyla olasıdır. Bu çabanın sonu insanın yarattığı biçimler evrenidir. İnsan ve doğa arasındaki her yeni ilişki aynı zamanda insanın doğayla olan bütün diyalektik ilişkilerinin de ifadesidir. Doğa, insan ya da sanatsal kurgu “diyalektik” açıdan farklılıklar taşısa da, gerçekte derin bir birlik içindedirler.</p>
<p>Nesnelerin, olguların nasıl ve neden olduklarını açıklayan bilimlerin kendi konu alanlarını ilgilendiren tanımlara baktığımızda hiçbir biçim ya da olgunun tek başına tanımlanmadığını, herhangi bir şeyin ancak bir başka nesne ile ilişkisine göre açıklandığını görürüz. Bildiğimiz her şey bir ilişki, bir birleşme ürünüdür. Yani, neden-sonuç ilişkisine bağlıdır. Sanat ve doğa arasında “ diyalektik” bir ilişki vardır. İnsan doğayı anladıkça, doğayı ve nesneleri farklı algılayacak, bunun sonucunda da sanatta üreteceği yeni biçimleri doğaya eklemeye devam edecektir.</p>
<p>Sanatçı doğadan alımlanan diyalektik ilişkiyi kendi varoluş evrenine taşırken, bir bilim insanının ölçülebilir, deneylenebilir, üretimini gerçekleştirmez. Sanatçı bu ilişkileri öznel yaratımın insanlaştırma duyumsallığını önde tutar. Sanatın evreni, ne doğanın ne de toplumun doğrudan realitesini taşır. O, doğanın ve toplumun diyalektik gerçeğinden yola çıkıp, karşıtların çatışmasını olumlu bir gelişme ile sonlandırır. Sanat, diyalektik bir ilişkiden doğar, bu yasalardan bağımsız değildir. Sanatçı, sadece doğa karşısında değil, kendisi ile çatışmasından ortaya çıkan, yaratım potansiyeli ile de üretir. Sanatçı bu durumda düşsel gücünün yoğunlaşması sonucu, imgesel biçimleri kullanarak, biçimlere anlam yükleyerek doğa ile yakınlığını korur.</p>
<p>Doğaya bakış biçimindeki ayrımlar, sanat anlayışlarındaki ayrımlara da işaret eder. Doğa, mistik bir bakış açısı için sezgisel bir kavrayışla görünenden yani maddeden yola çıkıp madde ötesine ulaşma olanağı tanır. Bir realist için doğa, görünen gerçeğin tanımlanması için çıkış noktasıdır. Bir idealist için ise doğa, olabilenden olası kusursuzluğa açılan kapıların anahtarını taşırken, bir romantik için kendi duygularının yansısının saklı olduğu gizemli evrendir.</p>
<p>Doğanın maddesel nesneler alanı olarak bilimsel ve felsefi anlamda bir gerçekliği vardır. İnsan için vazgeçilmez yaşam kaynağı doğa bu bağlamda; insanın kendi bireysel varlık gerçekliğini ortaya koyma çabasını desteklerken, sanatçının ilk estetik ve “aşk” gibi duygu arayışlarının da alanı olmuştur. Duyarlı tutum doğaya kendini, dileklerini, öngörülerini, kaygılarını, bunalımlarını, özlemlerini yansıtır; gerçekçi dünyadaki bütünsellikte kendini bütünün bir parçası ama özellikle bir parçası olarak araştırır. Her sanatçı, doğayı kendi bilincine, kendi kişisel tarihinin özelliklerine göre anlamlandırırken; onda güzeli aşkla gören kişidir. Bu da aslında sanatçının doğaya kendisini yansıttığını ya da imgelerinin karşılığını yine doğada arayarak anlam yüklediğini göstermektedir.</p>
<p>Sanatçı kimi zaman aşkın büyüsü içinde yaşar. Görünenle kendi arasındaki roller sürekli yer değiştirir. Bu nedenle çoğu ressam şeylerin kendilerine baktığını dile getirmişlerdir. Klee’nin ardından Andre Marchand şöyle der: “Bir ormanda, birçok kez, ormana kendimin bakmadığını hissettiğim olmuştur. Kimi günler ağaçların bana baktığını, bana konuştuğunu hissettim… Ben oradaydım, dinliyordum… Bence ressam evren tarafından delinmelidir, onu delmek istememelidir… Ben içten batmış, gömülmüş olmayı beklemekteyim. Belki de ortaya çıkmak için resim yapıyorum…” (Ponty, 1996)</p>
<p>Doğa sanatçı için dolaylı ya da dolaysız anlatım olanakları sunan en önemli referanstır. Sanatçının yaşamındaki var olma nedenlerini anlamlandırabilmesinin bir yolu da doğaya ya da doğanın herhangi bir nesnesine duyduğu aşkla mümkün olabilir. Bu aşkı yansıtabilmesi ise yine sanatla olasıdır.</p>
<p>Bu bağlamda sanatın doğayı taklit etmediği, ondan üstün, onu aşan bir şey olduğu düşüncesinden hareketle, sanatçının aşkına dair imgelerini yüklediği ve kendisine sonsuz kaynaklar sunan yine doğadır. Evrene sürekli yeni imgeler yükleyen sanatçı, yarattığı evrenin de ilk ve gizemli anlarının tek tanığıdır.</p>
<p>Yürekteki sıçramaların, geri kaçışların, bilinmeyenlerin ve belirsizliklerin anlatım dili sanatı yaratan sanatçı, tüm içsel sarsıntılarıyla devinen bir aşıktır doğa karşısında.</p>
<p><strong>KAYNAKÇA</strong></p>
<p>1. AYVAZOĞLU Beşir               &#8211;          Aşk Estetiği, Kültür Serisi 71, Yayın</p>
<p>No:258 syf. 59-64</p>
<p>Birlik Yayınları 1997 İSTANBUL</p>
<p>2. BAYRAKTAR Fulya               &#8211;         “Hz.Mevlana’da Aşk Ya da Bir Aşk Varlığı Olarak</p>
<p>İnsan”,Yayınlanmamış Konferans Metni,</p>
<p>Celal Bayar Üniversitesi Aralık 2009 MANİSA</p>
<p>3. BERGSON Henry                    &#8211;          GÜLME, MEB Yay. , İSTANBUL s.99-102</p>
<p>4. BERGSON Henry                    &#8211;          Aynı Yapıt. s.105-106</p>
<p>5. BERGSON Henry                    &#8211;          Oevres, Edition du Centenaire, PUF,</p>
<p>Paris, 1963, s.483 vd.</p>
<p>6. CAN Şefik                                &#8211;          Klasik Yunan Mitolojisi s. 60-61</p>
<p>İnkilap Kitabevi 4. Basım İSTANBUL</p>
<p>7. CEVİZCİ Ahmet                      &#8211;          Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yay. İSTANBUL 2000</p>
<p>8. DOYRAN E. Yıldız                  &#8211;        “Doğanın Biçimleniş Yasaları Bağlamında Sanatsal</p>
<p>Kurgu”, H.Ü. Sos.Bil.Enst. Yayınlanmamış Sanatta</p>
<p>Yeterlik Tezi, Nisan 2002,ANKARA</p>
<p>9. FAURE Elie                              &#8211;          Rönesans Sanatı, Çev. =Bertan Onaran sf.15,</p>
<p>Zigana Yay.  Sanat –1 2008, İSTANBUL</p>
<p>10. GÖKÇE KARASU Nurdan    &#8211;         “Renk ve Işık ile Tinsel ve Düşünsel Mekanlar</p>
<p>Yaratma” H.Ü.Sos.Bil.Enst. Yayınlanmamış</p>
<p>Sanatta Yeterlik Tezi, Mayıs 2004</p>
<p>11. HAMİLTON Edith                 &#8211;          Mitologya (Mithology) Çeviren : Ülkü Tamer, Varlık</p>
<p>Yay. : 475,  9.Basım : 1997 İSTANBUL</p>
<p>12. KANDINSKY Vasilly            &#8211;         “ Art Book; Kandinsky – Soyut Sanatın Öncüsü”,</p>
<p>Dost Kitabevi Yayınları, Ed. Fisun Demir, 1999, 48</p>
<p>13. NIETZSCHE Friedrich          &#8211;          “Musikinin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu”</p>
<p>Tercüme Dergisi, 1940, C. I, S.3 Ayrıca bkz.</p>
<p>Ionna Kuçuradi, Sanata Felsefeyle Bakmak, s.23</p>
<p>14. PALA İskender                      &#8211;            Kitab-ı Aşk, Alfa Yay. Edebiyat Güncel 22, sf. 27,</p>
<p>2005 İSTANBUL</p>
<p>15. PONTY Maurice Merleau     &#8211;            Göz ve Tin, sf. 41-42 Metis Yay. İSTANBUL 1996</p>
<blockquote>
<p style="text-align: left;"><em> <strong>Bu Yazı İlk Olarak rh+artmagazine Dergisi&#8217;nin Şubat Sayısında Yayınlanmıştır.</strong></em></p>
<p style="text-align: left;">
</blockquote>
<p style="text-align: left;"><strong><a href="http://rhartmagazine.com">www.rhartmagazine.com</a></strong></p>
<div id="_mcePaste" style="position: absolute; left: -10000px; top: 0px; width: 1px; height: 1px; overflow: hidden;"><!--[if gte mso 9]><xml> <w:WordDocument> <w:View>Normal</w:View> <w:Zoom>0</w:Zoom> <w:HyphenationZone>21</w:HyphenationZone> <w:PunctuationKerning /> <w:ValidateAgainstSchemas /> <w:SaveIfXMLInvalid>false</w:SaveIfXMLInvalid> <w:IgnoreMixedContent>false</w:IgnoreMixedContent> <w:AlwaysShowPlaceholderText>false</w:AlwaysShowPlaceholderText> <w:Compatibility> <w:BreakWrappedTables /> <w:SnapToGridInCell /> <w:WrapTextWithPunct /> <w:UseAsianBreakRules /> <w:DontGrowAutofit /> </w:Compatibility> <w:BrowserLevel>MicrosoftInternetExplorer4</w:BrowserLevel> </w:WordDocument> </xml><![endif]--><!--[if gte mso 9]><xml> <w:LatentStyles DefLockedState="false" LatentStyleCount="156"> </w:LatentStyles> </xml><![endif]--><!--[if !mso]><span class="mceItemObject"   classid="clsid:38481807-CA0E-42D2-BF39-B33AF135CC4D" id=ieooui></span> <mce:style><!  st1:*{behavior:url(#ieooui) } --> <!--[endif]--><!--  /* Style Definitions */  p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal 	{mso-style-parent:""; 	margin:0cm; 	margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:12.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 	{size:595.3pt 841.9pt; 	margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; 	mso-header-margin:35.4pt; 	mso-footer-margin:35.4pt; 	mso-paper-source:0;} div.Section1 	{page:Section1;} --><!--[if gte mso 10]> <mce:style><!   /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable 	{mso-style-name:"Normal Tablo"; 	mso-tstyle-rowband-size:0; 	mso-tstyle-colband-size:0; 	mso-style-noshow:yes; 	mso-style-parent:""; 	mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; 	mso-para-margin:0cm; 	mso-para-margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:10.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-ansi-language:#0400; 	mso-fareast-language:#0400; 	mso-bidi-language:#0400;} --> <!--[endif]--></p>
<p class="MsoNormal"><strong>SANATÇI’YA DAİR BİR SERÜVEN</strong></p>
<p class="MsoNormal">
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 283.2pt;">
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 283.2pt;"><span> </span>“Aşksız yaşama ki ölü olmayasın,</p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 247.8pt; text-indent: 35.4pt;"><span> </span>Aşkla öl ki diri olasın.”</p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 247.8pt; text-indent: 35.4pt;"><span> </span><span> </span>Mevlana</p>
<p class="MsoNormal">
<p class="MsoNormal"><strong>* E. Yıldız Doyran / yildizdoyran@gmail.com </strong></p>
<p class="MsoNormal">
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">“Aşk” insanı doğadaki herhangi bir nesneye, bir varlığa ya da evrensel bir değere bağlayan tutkudur. Kavram olarak “Aşk” felsefeye din yoluyla, özellikle Tanrı’nın yarattığı varlığın bütününü seven en yüce güç olduğu düşünülmeye başlandığında girmiştir. Günümüze kadar aşkın konusu doğa, doğa nesneleri, sevgili ya da Tanrı olmuştur. Aziz Augustinus’a göre insan fiziki varlıkları, maddeyi, başkalarını hatta kendisini bile sevebilir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Doğu ülkelerinde Aşk (Işk) kelimesinin başka bir sözlük anlamı ise “sarmaşık” tır. Bahçeye düşen sarmaşık bitkisinin tohumu zamanla nasıl bahçeyi sararsa, kalbe düşen aşk tohumu da insan bedenini sararak yayılır. Sarmaşığın en önemli özelliği, sarıldığı ağacı içeriden kurutması ve zamanla ağacın ömrünü sonlandırmasıdır. Dıştan görünen aşktır (sarmaşıktır) ancak ağaç ya da beden dışarıyı göremez hatta görmek istemez.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Aşkla ilgili anlatımların en güzelleri mitolojilerdedir. Özellikle klasik Yunan mitolojisindeki öykülere bakıldığında aşk-doğa-doğaüstü güçler ve insan üzerine tasavvurların önemini anlamak mümkündür.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">(Heliotrope) “Gün Çiçeği” mitine göre, Okeanos’un kızı Klytie’yi, Tanrı Apollon bir gün dere kenarında görür ve aşık olur. Yakışıklı Apollon kızı kolayca elde eder. Ancak Klytie’nin fazla sevgisi zamanla Apollon’u bıktırır ve araları açılır. Apollon’un kendisinden soğuduğunu anlayan kız bu acıya daha fazla dayanamaz ve ölür. Apollon, sevgisi yüzünden ölen ve güneşin parlak ışıklarını göremeyecek olan Klytie’nin naaşını “Heliotrope” yani “Gün Çiçeği”ne dönüştürmüştür. Gün Çiçeği Apollon’a sevgisini o ne tarafa giderse yüzünü o tarafa döndürerek hala gösterir. Ancak aşkına karşılık bulamadığı için hala boynu büküktür.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Yine aşk-insan ve doğa üzerine olan Demeter (Ceres)’in öyküsü İ.Ö. sekizinci yüzyılın sonlarında yayılan bir Hymnos’da anlatılmıştır. Bereket Tanrısı olarak bilinen Demeter’in Persephone isimli kızı arkadaşlarıyla çiçek toplarken farkında olmadan onlardan uzaklaşır. Nergis çiçeğini koparmak için eğildiğinde yer yarılır ve Yeraltı Tanrısı Demeter’i yeraltına kaçırır. Yeraltına inerken kızın çığlıkları derinliklerden yansıyarak annesine kadar ulaşır. Kızını yitiren Demeter yeryüzüne verdiği tüm armağanları topraktan çekip alır. Yeşil çimenler, çiçekler, toprak buzla kaplanır ve donmuş bir bozkıra dönüşür.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Bereketsiz geçen o yıl toprak bir şey vermez. Bütün insanların açlıktan öleceğini düşünen Zeus, tanrıları Demeter’e göndererek bu öfkesinden vazgeçmesini ister. Ancak Demeter; kızını görünceye değin toprak, hiçbir ürün vermeyecektir. Zeus Hermes’i yeraltına göndererek kızının Demeter’e geri verilmesini ister. Hermes artık ölüler kralının karısı olan mutsuz Persephone için izin ister. Kocası, Zeus’un isteğini yerine getirmek zorunda olduğunu bilmektedir ancak karısının yeraltına yeniden dönmesini sağlamak için ona bir nar tanesi yedirir. Annesinin tapınağına dönen kız olup bitenleri anlatırken kocasının yedirdiği nar tanesini söylediğinde Demeter kızının yine yeraltı tanrısına döneceğini anlar. Zeus kendi öz anası en yaşlı tanrıça Rhea’yı Demeter’e gönderir. Rhea Demeter’e onu Zeus’un yeniden tanrılar ülkesine çağırdığını, kızının ise yılın üçte birinde karanlıklar ülkesinde olup üçte ikisinde yanında olabileceğini, insanlara sadece onun verebileceği bereketi ve yaşamı artık vermesini istediğini söyler. Bu isteğe karşı koymayan Demeter toprağı, köyleri, çimenlere meyve ve parlak çiçeklere boğar. Her yılın üçte birini ölü geçiren Persophone ayağını kuru, çorak topraklara bastığında bahar gelir, çiçekler açar. Sappho bunu: “Çiçekli baharın adımlarını duydum.” diyerek dile getirmektedir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Yine Yunan Mitolojisinde Hesiodos’a göre, Eros’un varoluş sıralamasında Khaos’tan sonra gelmesi ilginçtir. Özellikle Theogonia’da Eros’un doğuşunu anlatan bölümde ‘aşk’ duygusuyla ilgili çözümlemelerin ilki oluşu da ilgi çekicidir. Batı dillerinde amour olarak geçen, Romalılar’ın “Amor” dedikleri kelime buradan gelmektedir. Afrodit’in oğlu olduğu düşünülen Eros heykeltıraşlar tarafından ise kanatlı delikanlı olarak canlandırılmıştır. Mistik bir akım olan Orfizm’de de Eros’un evren ile birlikte Khaos’tan çıktığına inanılmaktadır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Antik çağın filozoflarından Empedokles ise ‘Aşk’ı Afrodit’le eşdeğer tutmaktadır ve toprak, su, ateş, hava olan dört unsur üzerinde etkili bu iki zıt elemandan biri olarak felsefenin temeline yerleştirir. Bunların birisi birleşme prensibi ‘Aşk’, diğer eleman ayrılık ise<span> </span>“Nefret”tir. Dört elemanın bu iki zıt kuvvetin etkisiyle çatışması ya da ayrılması ise evrenin meydana gelmesini sağlamıştır. Empedokles’e göre sonuncu günde, bugün ayrı duran evrenin dört kümesinin tekrar birleşmelerini sağlayacak tek neden ‘Aşk’ın hâkim geleceğidir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Aristo, aşkı “aşırı sevgi” olarak tanımlamıştır.Sevgi kavramını yücelterek farklı bir konuma yerleştirmeye çalışan filozoflardan Eflatun, sevgi duygusunu derinlemesine çözümlemeyi ilk deneyen filozoftur. Eflatun’a göre güzel bedenler daima birbirlerine benzemektedirler. İnsan, bu gerçeği kavradığında tek bir bedene olan ilgi ortadan kalkacak ve ruh güzelliğini anlayarak tüm güzelliklerin asıl kaynağını aramaya başlayacaktır. Bu düşünce biçimi geçici güzelliklere değil, güzellik idea’sına duyulan yüce aşkın ifadesidir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Ortaçağda Müslüman ve Hıristiyan filozoflar, Eflatun’un aşkla ilgili görüşlerini benimsemişler ve kendi inançlarının süzgecinden geçirerek yeniden yorumlamışlardır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">İlk İslam sufileri ve filozofları da Kur’an-ı Kerim’de geçmeyen ‘aşk’ kelimesi yerine “hub” ya da “muhabbet” kelimelerini kullanmışlardır. Aslında aşk, İslam kültür çevresinde öncelikle Tasavvuf felsefesinde ortaya çıkmıştır. Tasavvuf anlayışına göre Tanrı evreni tanınması ya da güzelliğini seyretmeyi sevdiği için yaratmıştır. Bu nedenle evrenin varoluş nedeni, bilgi ve sevgidir. Evren, Tanrı’nın güzelliklerini yansıtan bir aynadır. Güzele âşık olan insan aslında Tanrı’nın güzelliğine âşık olmaktadır. Oysa güzelliğe duyulan aşk geçicidir. Güzelden güzele geçen âşık sonunda insanlığa ve evrene ulaşır. Sevgili sadece bir simgedir. Âşık yaratılanı sevmekten, yaratanı sevmeye, geçici aşktan gerçek Tanrı aşkına yönelir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Mevlana’ya göre insanın evrende kendi anlamını gerçekleştirmesini “Aşk” sağlar. Evren ise Tanrı’nın bir yansımasıdır ve bunun nedeni yine AŞK’tır. İnsan da Tanrı’nın aşkının yansıması olarak aşk-aşık ve aşık olunandır. Mevlana’nın sembollerle anlattığı, sonsuz aşkınlıkta metafiziksel bir yaklaşımdır. Birbirine zıt iki duygu, ayrık ve birliktelik birbirlerinden doğar. Ayrılık acısını yaşayan birlikteliğe bir umut besleyerek ona yönelir. “Sema”da kendi etrafında dönen semazenin aslında içindeki Aşk’ın etrafında döndüğü düşünülebilinir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">İnsan varoluş sorununa yanıt ararken zaman zaman dini felsefelere de dayanmıştır.</p>
<p class="MsoNormal">Çağımızda özellikle doğu felsefesine artan ilgi de kuşkusuz rastlantı değildir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Hümanizm ve bütünün mutluluğu noktasında birleşen Hint, Hıristiyan mistisizmi, Budizm ve Tasavvuf inanışlarında Tanrı, insan ruhu, yaşam, ölüm, doğa ve olayların mistik açıdan ele alınış biçimleri benzerlikler göstermektedir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Bu bağlamda, içsel enerjiyi açığa çıkarabilmenin yollarını arayan insan varlığı sanatın da özüdür. İnsanın iç yaşantısındaki çalkantılar, huzursuzluklar ve değişimler dolayısıyla sanatı da etkilemektedir. Özellikle bazı sanatçıların yapıtlarında da görüldüğü gibi maneviyatçılığın ağır bastığı, sanatçının hayal gücüne yöneldiği gözlenmektedir. Mark Tobey, Mark Rothko, Ad Reinhardt gibi örneklenebilecek bazı sanatçılar zaman zaman Uzak Doğu felsefesine ilgi duymuşlar; bazıları Zen Budist manastırlarında kalmışlar ve Hint, Budist, İslam gibi birçok din ve kültürden etkilenmişlerdir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Sanatçının tinselliğe duyduğu ilginin arkasında evrenin derinliğine ya da varlıkta derinliğe ulaşabilme istenci yatmaktadır. Ancak burada sözü edilen Tanrı düşüncesi değil insana dair olan “tin” yani, yine insanın özüdür.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Bergson’a göre sanat, zihnin ya da tinin, şeylerin görünüşünden öte asıl temeldeki kaynağına, evrendeki elemanların niteliksel sürelerine dönmek için yaptığı bir sapmadır. Gerçekliği bilme yetisini “sezgi” olarak adlandıran Bergson için gerçeklik maddi doğa değil, ruhsal doğadır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">“Doğayla bizim aramıza kendimizle kendi bilincimiz arasına, insanların çoğu için kalın, sanatçı ve şairler için ise ince, adeta şeffaf bir perde gerilmiş gibidir.” “…Algı her yönü duyu dediğimiz şeye karşılık olduğundan sanatçı da sanata bu yüzden duygularından ancak biriyle ve yalnız onunla bağlıdır. Sanatların daha baştan çeşitli olmaları da bundan ileri geldiği gibi, onlara olan yatkınlıkların ayrılığı da buradan kaynaklanır. (Bergson, 1989)</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Homeros’a göre güzelliğin kaynağı doğadır. Evren karşısında nesneler arası ilişkiyi yeniden kurmaya çalışan sanatçının öznelliği ise yine sanatçının kendini açığa vuracağı nesneleri ya da sembolleri seçmesidir. Kendi düşünce, duygu ve düş gücüne göre imgeleri oluşturan sanatçı içsel isteğini, belki de aşkını yansıtabileceği formları seçerek yapıtını ruhunun kurallarına göre oluşturur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">İnsanın doğayı değiştirebilmesi ve ona yeni biçimler ekleyebilmesi ancak sanatsal bir kurguyla olasıdır. Bu çabanın sonu insanın yarattığı biçimler evrenidir. İnsan ve doğa arasındaki her yeni ilişki aynı zamanda insanın doğayla olan bütün diyalektik ilişkilerinin de ifadesidir. Doğa, insan ya da sanatsal kurgu “diyalektik” açıdan farklılıklar taşısa da, gerçekte derin bir birlik içindedirler.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Nesnelerin, olguların nasıl ve neden olduklarını açıklayan bilimlerin kendi konu alanlarını ilgilendiren tanımlara baktığımızda hiçbir biçim ya da olgunun tek başına tanımlanmadığını, herhangi bir şeyin ancak bir başka nesne ile ilişkisine göre açıklandığını görürüz. Bildiğimiz her şey bir ilişki, bir birleşme ürünüdür. Yani, neden-sonuç ilişkisine bağlıdır. Sanat ve doğa arasında “ diyalektik” bir ilişki vardır. İnsan doğayı anladıkça, doğayı ve nesneleri farklı algılayacak, bunun sonucunda da sanatta üreteceği yeni biçimleri doğaya eklemeye devam edecektir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Sanatçı doğadan alımlanan diyalektik ilişkiyi kendi varoluş evrenine taşırken, bir bilim insanının ölçülebilir, deneylenebilir, üretimini gerçekleştirmez. Sanatçı bu ilişkileri öznel yaratımın insanlaştırma duyumsallığını önde tutar. Sanatın evreni, ne doğanın ne de toplumun doğrudan realitesini taşır. O, doğanın ve toplumun diyalektik gerçeğinden yola çıkıp, karşıtların çatışmasını olumlu bir gelişme ile sonlandırır. Sanat, diyalektik bir ilişkiden doğar, bu yasalardan bağımsız değildir. Sanatçı, sadece doğa karşısında değil, kendisi ile çatışmasından ortaya çıkan, yaratım potansiyeli ile de üretir. Sanatçı bu durumda düşsel gücünün yoğunlaşması sonucu, imgesel biçimleri kullanarak, biçimlere anlam yükleyerek doğa ile yakınlığını korur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Doğaya bakış biçimindeki ayrımlar, sanat anlayışlarındaki ayrımlara da işaret eder. Doğa, mistik bir bakış açısı için sezgisel bir kavrayışla görünenden yani maddeden yola çıkıp madde ötesine ulaşma olanağı tanır. Bir realist için doğa, görünen gerçeğin tanımlanması için çıkış noktasıdır. Bir idealist için ise doğa, olabilenden olası kusursuzluğa açılan kapıların anahtarını taşırken, bir romantik için kendi duygularının yansısının saklı olduğu gizemli evrendir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;">Doğanın maddesel nesneler alanı olarak bilimsel ve felsefi anlamda bir gerçekliği vardır. İnsan için vazgeçilmez yaşam kaynağı doğa bu bağlamda; insanın kendi bireysel varlık gerçekliğini ortaya koyma çabasını desteklerken, sanatçının ilk estetik ve “aşk” gibi duygu arayışlarının da alanı olmuştur. Duyarlı tutum doğaya kendini, dileklerini, öngörülerini, kaygılarını, bunalımlarını, özlemlerini yansıtır; gerçekçi dünyadaki bütünsellikte kendini bütünün bir parçası ama özellikle bir parçası olarak araştırır. Her sanatçı, doğayı kendi bilincine, kendi kişisel tarihinin özelliklerine göre anlamlandırırken; onda güzeli aşkla gören kişidir. Bu da aslında sanatçının doğaya kendisini yansıttığını ya da imgelerinin karşılığını yine doğada arayarak anlam yüklediğini göstermektedir.</p>
<p>Sanatçı kimi zaman aşkın büyüsü içinde yaşar. Görünenle kendi arasındaki roller sürekli yer değiştirir. Bu nedenle çoğu ressam şeylerin kendilerine baktığını dile getirmişlerdir. Klee’nin ardından Andre Marchand şöyle der: “Bir ormanda, birçok kez, ormana kendimin bakmadığını hissettiğim olmuştur. Kimi günler ağaçların bana baktığını, bana konuştuğunu hissettim… Ben oradaydım, dinliyordum… Bence ressam evren tarafından delinmelidir, onu delmek istememelidir… Ben içten batmış, gömülmüş olmayı beklemekteyim. Belki de ortaya çıkmak için resim yapıyorum…” (Ponty, 1996)<br />
Doğa sanatçı için dolaylı ya da dolaysız anlatım olanakları sunan en önemli referanstır. Sanatçının yaşamındaki var olma nedenlerini anlamlandırabilmesinin bir yolu da doğaya ya da doğanın herhangi bir nesnesine duyduğu aşkla mümkün olabilir. Bu aşkı yansıtabilmesi ise yine sanatla olasıdır.<br />
Bu bağlamda sanatın doğayı taklit etmediği, ondan üstün, onu aşan bir şey olduğu düşüncesinden hareketle, sanatçının aşkına dair imgelerini yüklediği ve kendisine sonsuz kaynaklar sunan yine doğadır. Evrene sürekli yeni imgeler yükleyen sanatçı, yarattığı evrenin de ilk ve gizemli anlarının tek tanığıdır.<br />
Yürekteki sıçramaların, geri kaçışların, bilinmeyenlerin ve belirsizliklerin anlatım dili sanatı yaratan sanatçı, tüm içsel sarsıntılarıyla devinen bir aşıktır doğa karşısında.</p>
<p><strong>KAYNAKÇA</strong></p>
<p>1. AYVAZOĞLU Beşir – Aşk Estetiği, Kültür Serisi 71, Yayın No:258 syf. 59-64 Birlik Yayınları 1997 İSTANBUL<br />
2. BAYRAKTAR Fulya – “Hz.Mevlana’da Aşk Ya da Bir Aşk Varlığı Olarak İnsan”,Yayınlanmamış Konferans Metni, Celal Bayar Üniversitesi Aralık 2009 MANİSA<br />
3. BERGSON Henry – GÜLME, MEB Yay. , İSTANBUL s.99-102<br />
4. BERGSON Henry – Aynı Yapıt. s.105-106<br />
5. BERGSON Henry – Oevres, Edition du Centenaire, PUF, Paris, 1963, s.483 vd.<br />
6. CAN Şefik – Klasik Yunan Mitolojisi s. 60-61 İnkilap Kitabevi 4. Basım İSTANBUL<br />
7. CEVİZCİ Ahmet – Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yay. İSTANBUL 2000<br />
8. DOYRAN E. Yıldız – “Doğanın Biçimleniş Yasaları Bağlamında Sanatsal Kurgu”, H.Ü. Sos.Bil.Enst. Yayınlanmamış Sanatta Yeterlik Tezi, Nisan 2002,ANKARA<br />
9. FAURE Elie – Rönesans Sanatı, Çev. =Bertan Onaran sf.15, Zigana Yay. Sanat –1 2008, İSTANBUL<br />
10. GÖKÇE KARASU Nurdan – “Renk ve Işık ile Tinsel ve Düşünsel Mekanlar Yaratma” H.Ü.Sos.Bil.Enst. Yayınlanmamış Sanatta Yeterlik Tezi, Mayıs 2004<br />
11. HAMİLTON Edith – Mitologya (Mithology) Çeviren : Ülkü Tamer, Varlık Yay. : 475, 9.Basım : 1997 İSTANBUL<br />
12. KANDINSKY Vasilly – “ Art Book; Kandinsky – Soyut Sanatın Öncüsü”, Dost Kitabevi Yayınları, Ed. Fisun Demir, 1999, 48<br />
13. NIETZSCHE Friedrich – “Musikinin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu” Tercüme Dergisi, 1940, C. I, S.3 Ayrıca bkz. Ionna Kuçuradi, Sanata Felsefeyle Bakmak, s.23<br />
14. PALA İskender – Kitab-ı Aşk, Alfa Yay. Edebiyat Güncel 22, sf. 27, 2005 İSTANBUL<br />
15. PONTY Maurice Merleau – Göz ve Tin, sf. 41-42 Metis Yay. İSTANBUL 1996</p></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.artimetre.com/2010/04/17/sanatciya-dair-bir-seruven-e-yildiz-doyran/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sanat Eseri Satışında Sosyal Medya Pazarlamasının Önemi &#8211; Salih Seçkin Sevinç</title>
		<link>http://www.artimetre.com/2010/01/11/sanat-eseri-satisinda-sosyal-medya-pazarlamasinin-onemi/</link>
		<comments>http://www.artimetre.com/2010/01/11/sanat-eseri-satisinda-sosyal-medya-pazarlamasinin-onemi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 11 Jan 2010 15:46:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bienal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[araştırma]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.artimetre.com/?p=2262</guid>
		<description><![CDATA[Günümüzde ortalama her birey zamanının önemli bir kısmını bilgisayarının başında, herhangi bir sosyal paylaşım ortamında ilgilendiği bir konu hakkında bilgi toplayarak ya da bu konuda bilgi sahibi olan insanlarla aynı web sitelerine girip fikir alışverişi yaparak geçiriyor.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_2263" class="wp-caption alignright" style="width: 360px"><a href="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/01/Facebook.com_.jpg"><img class="size-medium wp-image-2263" title="Facebook.com" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/01/Facebook.com_-350x190.jpg" alt="Facebook.com" width="350" height="190" /></a><p class="wp-caption-text">Facebook</p></div>
<p><em>Salih Seçkin Sevinç / Artimetre </em></p>
<p>Günümüzde ortalama her birey zamanının önemli bir kısmını bilgisayarının başında, herhangi bir sosyal paylaşım ortamında ilgilendiği bir konu hakkında bilgi toplayarak ya da bu konuda bilgi sahibi olan insanlarla aynı web sitelerine girip fikir alışverişi yaparak geçiriyor. Peki bu sosyal paylaşım ortamlarından kast edilen nedir? Aslında bunun sınırları henüz net bir şekilde belirlenmemiş olmakla beraber halen gelişmekte olan bir mecra olduğu için ana oyunculardan yalnızca bir kısmının isimlerini vermem doğru olacaktır; Bloglar, Google, MSN, Facebook, Youtube, Twitter, Myspace, Flickr, Digg, Delicious v.b.</p>
<p>Artık birçoğumuz herhangi bir ürün veya hizmet satın alma kararını bu ürünü veya hizmeti satın almış olan kişilerin Internet üzerindeki tecrübe ve yorumlarını inceledikten sonra veriyoruz. Bizimle aynı uğraşları veya benzer zevkleri olan insanlarla beraber aynı sanal topluluklarda biraraya geliyor ve onlarla kendi tecrübelerimizi eşzamanlı olarak paylaşmaktan büyük zevk duyuyoruz. Çalışmalarımızı, eserlerimizi, yazılarımızı, bir saat önce ne yediğimizi, şu an neye odaklandığımızı, neye canımızın sıkıldığını, yani paylaşmaktan çekinmediğimiz herşeyi istediğimiz herkesle her an paylaşabiliyoruz.</p>
<p>İşte bu alt kültürün oluşturduğu yeni pazarlama alanı, geleceğin pazarlama çalışmalarına da yön verecek olan son derece etkili bir yolu oluşturmuş oldu. Daha önce hiçbir pazarlama enstrümanında göremeyeceğiniz kadar hedefe yönelik olan bu yeni araçlar, geleceğin pazarlama çalışmalarında çok önemli yere sahip olacaklar.</p>
<p>Sosyal Medya olarak adlandırılan bu alanların hepsi klasik anlamda ürün ve hizmetlerin pazarlanmasının yanı sıra, sanatçıların ya da galerilerin de bir araya gelerek kendi portföylerinin sergilenmesi ve satılması imkanını doğurmuştur. Doğru kurgulandığı takdirde bu model kusursuz bir pazarlama döngüsünü sağlamaktadır.</p>
<p>Sanat eseri satışlarının geleceği internettedir.</p>
<p>Klasik ürün veya hizmet satışına yönelik pazarlama çalışmaları henüz geleneksel reklam mecraları içerisinden dışarı çıkamamıştır.. Bunun nedeni sosyal medya alanlarındaki reklam, tanıtım, CRM gibi faaliyetlerin tamamının çok düşük bütçelerle yürütülmesidir. Mevcut konkürler ve dev medya satın alma duvarları içinde hapis olan kurumların bu alanları etkili kullanmaya başlamasına daha epey yol vardır. Hal böyle iken bu alt kültüre ait alanlar ayrıca fonksiyonları gereği de sanat ve kültür işleri ile uğraşanların uzmanlaştığı, yoğunlaştığı ve hakim olduğu yerler haline gelmeye başlamalılar.</p>
<div id="attachment_2264" class="wp-caption alignright" style="width: 360px"><a href="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/01/MySpace.com_.jpg"><img class="size-medium wp-image-2264" title="MySpace.com" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/01/MySpace.com_-350x200.jpg" alt="MySpace.com" width="350" height="200" /></a><p class="wp-caption-text">MySpace</p></div>
<p>Sosyal Medya ağı’nda yer alan enstrümanlar ve oyuncular yıllar içinde elbette değişecektir ancak sanal dünyada yerlerini almaya başlayan markalar işin manifestosunu belirleyen temelleri atmaya çoktan başladılar bile.</p>
<p>Bugün internet üzerinden satışa yönelik önde gelen internet markaları önemli sosyal paylaşım siteleri için yazılımlar ve uygulamalar geliştirmekte, sosyal medya ağları ile iletişimin sürekliliğini sağlamaktadır. E-Bay, Etsy gibi günde milyonlarca kişinin ziyaret ettiği dev alışveriş merkezleri sosyal medya ağlarına yönelik sürekli uygulamalar geliştirmektedir.</p>
<p>Bütün bu bahsedilenleri uzunca bir örnek ile detaylandıracak olursak; A sanatçısı veya B galerisi; normal bir web sitesinden defalarca üstün uygulamalara sahip olan blogger.com’dan kendi adına tamamen ücretsiz bir blog oluşturup burada en son etkinlikleri veya portföye eklenen son eserleri anında izleyiciler ile paylaşabilir, eserin satışının yapıldığı siteye veya sitelere link verebilir, buradan doğrudan satış yapabilir, eser ile ilgili yorumları alabilir, ortak ilgi alanlarındaki kişilerle zincir bağlantılar oluşturabilir, izleyicilerin güncellemelerden haberdar olması için e-mail listesine kayıt olmalarını sağlayabilir, beğenilere göre eklenecek ücretsiz yazılımlarla sitenin içeriğini ve görselliğini zenginleştirebilir, kurduğu siteyi belirleyeceği günlük bütçe ile Google Adwords de sponsor bağlantılarda en üst sıralarda gösterebilir, Facebook’ta ya da Myspace’de sanatçı ya da galeri adına kurulan global sayfalarda ortak ilgi alanlarına sahip daha fazla hayran ve izleyici kitlesi ile buluşturabilir, eserleri yine bu sayfalarda ya da görsel paylaşım sitelerinden önde gelenlerinde gösterebilir, galeriyi veya doğrudan sanatçıyı tanıtıcı görsellerden birer video oluşturup bunu Youtube veya benzeri sitelerde yayına sokarak galerinin veya sanatçının yayıldığı yüzü genişletebilir ve bütün bunların hepsi arasında çarpraz bağlar oluşturarak edinilen bütün bilgileri tek bir havuzda toplayabilir.</p>
<p>İşin en güzel kısmı da bütün bunları ilgili kişinin tamamen kimseye bağlı kalmadan, medya satın almaları yapmadan, sıfıra yakın pazarlama bütçesi ile tek başına yapabilecek olmasıdır.</p>
<p>Bu bağlamda internet, insanlara pazarlama alanında daha önce tanınmamış sınırsız imkanlar tanımaktadır.Yine de atlanmaması gereken nokta bütün bu bahsedilen alanların kurgulanmasının uzmanlık gerektirdiğidir.</p>
<div id="attachment_2265" class="wp-caption alignright" style="width: 360px"><a href="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/01/Twitter.com_.jpg"><img class="size-medium wp-image-2265" title="Twitter.com" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2010/01/Twitter.com_-350x170.jpg" alt="Twitter.com" width="350" height="170" /></a><p class="wp-caption-text">Twitter</p></div>
<p>Daha somut bir örnek daha verelim; A galerisi bir sanatçısını yurt dışında bir sergi ile tanıtacak. Bunun duyurusunu kendi web sitesinde yapacağı gibi, milyonlarca kişinin kullandığı Facebook’ta sanatçıya özel oluşturulan ücretsiz sayfada ve yine aynı şekilde kendi galerisi adına yaptığı sayfada duyurabilir. Facebook reklamlarını kullanarak belirleyeceği günlük bütçe ile sanatçının gideceği ülkedeki yaş, cinsiyet, eğitim durumu, ilgi alanları v.b kriterleri seçerek doğrudan hedef kitleye yönelik reklam çalışmasını oluşturabilir, bu reklamlardan varyasyonlar çıkararak kendi galerisinin web sayfasına veya Facebook’daki sayfasına ya da blog’una izleyicileri yönlendirebilir.</p>
<p>Dünya’nın önde gelen ve sanata yön veren galerilerinden biri olan Saatchi Galeri’de sergi açmayı düşünmeyecek ya da koleksiyonuna girmeyi talep etmeyecek bir sanatçı yoktur sanırım. Bugün Saatchi Gallery’nin internet sitesinde kendinize ait bir portfolyo hazırlayabilir ve Saatchi Gallery’nin web sitesinin içine yüklediğiniz eserlerinizin olduğu linki gururla etrafınızdaki insanlara iletebilirsiniz.</p>
<p>Saatchi Gallery’nin bu hizmeti de kendine ait bir sosyal medya mecrasıdır. Kültür ve Sanat alanının önde gelen bütün isimler hızla kendi sosyal medya devrimlerini tamamlamak zorundadırlar. Çünkü bu alan klasik reklam mecralarının aksine sanat eseri satışı için en uygun zemini sağlamaktadır.</p>
<p>İki yüz milyon aktif kullanıcısı ile hergün yüz milyonlarca kişinin profilini güncellediği Facebook ve Myspace’de sizinle aynı ilgi alanlarına sahip olan insanların olduğunu bir kere daha belirtmek isterim. Orada eserlerinizi ve portföyünüzü tanımak isteyen binlerce kişi sizleri bekliyor.</p>
<p>Yoksa sizin hala Facebook’ta bir sanatçı ya da galeri sayfanız yok mu?</p>
<p><em>Bu makale ilk olarak RH+ Sanart Dergisi Ekim 2009 sayısı&#8217;nda yayınlandı.</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.artimetre.com/2010/01/11/sanat-eseri-satisinda-sosyal-medya-pazarlamasinin-onemi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sanatta Dil ve Üslup Üzerine…</title>
		<link>http://www.artimetre.com/2009/10/20/sanatta-dil-ve-uslup-uzerine%e2%80%a6/</link>
		<comments>http://www.artimetre.com/2009/10/20/sanatta-dil-ve-uslup-uzerine%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Oct 2009 12:35:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pulitzer</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[eleştiri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.artimetre.com/?p=1644</guid>
		<description><![CDATA[
Dil, insanlar arasındaki en temel iletişim aracı… Özellikle son on yıldır tüm dünya dilleri evrensel ve bir yanıyla da dayatmacı dil ‘İngilizce’nin tesiri altında… Televizyon kültürünün?! de bu durumun üstüne tüy diktiği apaçık… 
Fatma AKMAN

Öncesinde de kültürler arası etkileşimlerin çeşitli nedenlerle arttığı dönemlerde dillerde bir bakış açısına göre ‘bozulma’ bir diğerine göre ise ‘birbirine benzeşme’ [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>
<div id="attachment_1645" class="wp-caption alignleft" style="width: 203px"><strong><strong><img class="size-medium wp-image-1645" title="makale" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2009/10/makale-193x300.jpg" alt="Dil ve üslup üzerine..." width="193" height="269" /></strong></strong><p class="wp-caption-text">Dil ve üslup üzerine...</p></div>
<p><strong>Dil, insanlar arasındaki en temel iletişim aracı… Özellikle son on yıldır tüm dünya dilleri evrensel ve bir yanıyla da dayatmacı dil ‘İngilizce’nin tesiri altında… Televizyon kültürünün?! de bu durumun üstüne tüy diktiği apaçık… </strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Fatma AKMAN</span><br />
</strong></p>
<p>Öncesinde de kültürler arası etkileşimlerin çeşitli nedenlerle arttığı dönemlerde dillerde bir bakış açısına göre ‘bozulma’ bir diğerine göre ise ‘birbirine benzeşme’ hali görülmüştü. Buradan anlıyoruz ki tarihte dönem dönem insanlar haklı olarak benzer kaygılar taşımışlar.</p>
<p>Üslup ise hedefe giden farklı yol ya da yöntemler… Sözlerin dizilimi, seçilen sözcükler ve hatta bir duygu/ durum ya da her ne ise artık anlattığınız onu ‘doğru’ ifade etmeye çalışırken kullanılan sözcük sayısı…</p>
<p><strong>‘Bunları bir tek ben biliyorum, şimdi de size evrenin sırrını veriyorum’</strong> diye yazmıyorum pek tabi ki. Üstteki iki paragrafta sözünü ettiğim bu iki kavramı mümkün olan en yalın ve anlaşılabilir biçimde yazıya dökmeye çalıştım. Bittabi dilin, hedefi on ikiden vurduğu alanların başında edebiyat geliyor. Anlatma becerisinin, ‘iletişme’ halinin sanata dönüştüğü alan aslında edebiyat…</p>
<p>Dilin en çok yıprandığını düşündüğüm alanların içinde ise yazılı ve görsel medya unsurları başı çekiyor. Ardından akademik makale ve akademik çeviriler… Benim bu alanda listem uzar gider de dürüst olmak gerekirse asıl derdim ‘plastik sanatlar’la… Çünkü benim nezdimde sorunun önemli bir bölümünü plastik sanatlar alanında yazılmış ve yazılmakta olan tüm makaleler oluşturuyor.</p>
<p>Zaman zaman daracık sütunlara, bir kaç satırda çok şey sığdırma gereği ve aynı hatayı yüzlerce kez yapmanın verdiği bir körlük hali yaygın medya unsurlarında… Medyanın temel problemi bu, bir de iki çift lafı bir araya getiremeyen barbie bebekleri…</p>
<p>Akademik makale ve çevirilerinde ise devletin eğitim politikasına kara çalmak dışında bir şey gelmiyor elimden. Zira yabancı bir dilde –ülkemiz şartlarında verilen dil eğitiminin bütününü ele alınca- yazıp çizmek, bir başka deyişle ‘o dili bildiğinden emin olmak’ zaten yeterince zor… Tamamen teknik ve tek başına yeni bir ‘dil cumhuriyeti’ gibi ele alınmasında bir sakınca görmediğim bilimsel meseleler ve araştırma konularını anadilde bile anlamak oldukça güç… Haliyle ikisinin bir karma-karışımı olan akademik makalelerde gerçek bir kaosa neden oluyor bu durum. Kaldı ki özellikle tıp, mühendislik gibi uzmanlık alanları; zaten tamamen sayısal zekâya yönelik ve sosyal zekâsı, iletişim becerileri çok da güçlü olmayan insanların haklı egemenliklerinde… Bu alanlarda şahane bir dil ve üslupla yazılmış, şahane akademik makaleler okumanın bir yolu bulunur mu bir gün, açıkçası umudum yok. Ama görünüşe göre bu alanlarda böyle bir arz da talep de oluşmamış zaten. Gelelim, plastik sanatlara…</p>
<p>Plastik sanatlarla yakınlaşmamızın mazisi, ‘profesyonel’ anlamda bir yıldan daha kısa bir süre… Bu süre içerisinde modern sanatlar alanında mümkün olduğunca çok eleştiri-makale okumaya ve yazılı-görsel medya unsurlarını takip etmeye çalıştım. Yapılan işlerin niteliği hakkında konuşmak için -kendi adıma- henüz ‘erken’ olduğu kanaatindeyim. Beni bu alanda -öncesinde de- en çok huzursuz eden mesele, plastik sanatlar alanında yazılmış makalelerin neredeyse tamamının dilinin yanlışlarla dolu ve oldukça ‘kasıntı’ bir üslupları olması&#8230;</p>
<p>Evet! Tam anlamıyla kasıntı…</p>
<p>Gereksiz bir biçimde tepeden bakan, zorlama bir üslupla, -yazanın da anlamını bilip bilmediğinden yer yer emin olamadığım- terimlerle iyice lezzetsiz bir çorbaya dönüşmüş; uygun, adabınca kurulamamış ve Elif Şafak tadında özne-yüklem uyuşmazlığı gibi basit!? hatalarla dolu, upuzun cümleler…</p>
<p><strong>&#8216;Tek tek ele alındığında her biri gayet hoş noktalara temas eden, her biri kendi içinde tutarlı ve anlamlı sözcükler –buraya kadar her şey dil denen organizmanın büyüleyiciliğinden zaten- nasıl olur da bir araya geldiğinde bu kadar manasız bir sesler dizilimi halini alır!&#8217;</strong> Bu alanda yazılmış makalelerin bende bıraktığı iz budur, efen’im!</p>
<p>Plastik sanatlar alanında ortaya konmuş tüm yazınlarda dilin beceriksizce tüketilişinin yanında, bir de sanki entelektüeller arasında bir tür ‘Osmanlı geleneği’nin sürdürülmesi keyfimi kaçırıyor.  Bu durumu halkın Türkçe konuşmasıyla saray efradının Osmanlıca konuşmasına benzetiyorum. <strong>Günümüz ve Osmanlı entelektüeli arasındaki tek ve çok önemli fark ise saray efradının gerçekten Osmanlıca adında bir dili muntazam konuşup yazabiliyor oluşlarıydı. Oysa bu tip makaleleri okuduğumda, makaleyi kaleme alanın kibrinden, egosundan ve ‘ne kadar anlaşılamaz bir metin/ cümle yazarsa kendini o kadar önemli/ değerli hissedeceği duygusu’ndan başka bir şey gözüme çarpmıyor. </strong>Ne demeli buna?</p>
<p>‘Ağabeyler, ablalar! Hepiniz önemlisiniz bizler için. Daha yalın, kasmadan ve anlaşılabilir yazınca eksilmez, hatta bizim de sanat tarihçilerin de nezdinde kıymetlenirsiniz. Hadi bilgi birikiminizi, mümkünse Türkçe, bizlerle de paylaşın.’ Böyle bir serzenişte bulunmak acaba okuduklarımızı anlama hakkımızı geri getirir mi? <strong>Ya da artık her anlamda birbirinden iyice uzaklaşan sosyal sınıflar arasında haberleşme kanalıyla da olsa yeniden organik bir bağ kurulabilir mi? </strong></p>
<p>Bu durumun en dramatik yanı da bu makaleleri kaleme alan insanların mutlaka birden fazla yabancı dili konuşmayıp adeta şakımaları… Memleketin ve dünyanın en saygın okullarında çeşitli sanat dalları üzerine ciddi akademik ve bireysel çalışmalar yürütmüş olmaları…</p>
<p>Son olarak, bu durumun en ironik yanı da kime bu konuda dert yansam -buna tanıdığım, bildiğim ressamlar da dahil- bu konuda benden dertli çıkmış olmaları…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.artimetre.com/2009/10/20/sanatta-dil-ve-uslup-uzerine%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Banu Küçüksubaşı&#8217;nın kaleminden J. Beuys Notları</title>
		<link>http://www.artimetre.com/2009/10/12/joseph-beuys-notlari-banu-kucuksubasi/</link>
		<comments>http://www.artimetre.com/2009/10/12/joseph-beuys-notlari-banu-kucuksubasi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 12 Oct 2009 12:25:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bienal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[eleştiri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.artimetre.com/?p=1507</guid>
		<description><![CDATA[Dünya sanat ile değişir mi? 20 yüzyıl sanatında o bir simyacı, sanat ise onun felsefe taşı…

Çocukluğu boyunca sanata özellikle Lehmbruck heykellerine ilgi duyan 1921 doğumlu Beuys, liseden sonra tıp fakültesinde okumaya karar verir. Fakat 2. Dünya Savaşının patlaması ile kendini bir savaş pilotu olarak sıcak savaşın içinde bulur. 1944&#8242;te uçağının Kırım’a düşmesi ile başından yaralanan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_1515" class="wp-caption alignleft" style="width: 235px"><img class="size-medium wp-image-1515" title="joseph-beuys1" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2009/10/joseph-beuys1-225x300.jpg" alt="Joseph Beuys" width="225" height="300" /><p class="wp-caption-text">Joseph Beuys</p></div>
<p><strong>Dünya sanat ile değişir mi? 20 yüzyıl sanatında o bir simyacı, sanat ise onun felsefe taşı…<br />
</strong><br />
Çocukluğu boyunca sanata özellikle Lehmbruck heykellerine ilgi duyan 1921 doğumlu Beuys, liseden sonra tıp fakültesinde okumaya karar verir. Fakat 2. Dünya Savaşının patlaması ile kendini bir savaş pilotu olarak sıcak savaşın içinde bulur. 1944&#8242;te uçağının Kırım’a düşmesi ile başından yaralanan Beuys hayatı boyunca hep savaşın yarattığı bu acıya dikkat çekmek üzere keçe şapkasını bir nişan misali başında taşır. Bu kaza onun hayatı, ruhu, dünyaya bakışı, yapmak istedikleri konusunda radikal değişikliklere yol açar.</p>
<p>Kazadan sonra Alman birlikleri tarafından kurtarılsa da  Kırımdaki Tatar kabileleri tarafından kurtarılıp yağ ve keçeye sarılarak iyilleştirildiği yönünde bir efsanesini uydurur. Bu nokta aslında ‘batı medeniyeti’ ni sorgulamaya başladığı zamandır. <strong>İlericilik, modernizm, bilim, ticaret gibi alanlarda sınır tanımayan ve bunların getirdiği avantajlara karşı aç gözlüleşen batı medeniyeti iki büyük dünya savaşına neden olmuş; vahşi ve ilkel olduğu düşünülen kabileler halinde yaşayan toplumlar -ve özellikle doğu toplumları- ise dünya, çevre ve insan  ruhuna bu denli büyük zararlar vermemiş, böyle yıkımlar yaratmamıştır. </strong>Beuys’un kurtarılışına dair uydurduğu efsane ile dikkat çekmek istediği de aslında bu nokta&#8230;</p>
<p>Savaş sonrasında Staatliche Sanat Akademisi&#8217;nde eğitim alır; bu eğitimin ardından Beuys&#8217;taki yansımlar 1950&#8242;lerde ‘Genişletilmiş Sanat’ (Extended Art), &#8216;Plastik Teori&#8217;, &#8216;Sosyal Heykel&#8217; gibi derin kavramlarla ortaya çıkar. Bu kavramlar sanat eserinin sadece estetik, form, renk, ışık gibi öğelerle değerlendirilmemesi ve aslında sanatın madde üzerine aktarılmış düşünce, iddia, tez, isyan, sorgulama formları da olması gerektiğini vurgular. Nasıl ki bir taşı yontarak ortaya bir heykel çıkarabiliyorsak,  toplumu da bu şekilde beslenen bir sanatla yontarak iyileştirebileceğimizi iddia eder. Bu bağlamda Beuys artık bir simyacı olarak algılanabilir.</p>
<p><strong>Simyacılara göre &#8216;madde&#8217; Beuys’a göre ise &#8216;toplum&#8217; hastadır ve eğer iyileştirilebilirse ortaya altın çıkar. </strong>İşte Avrasya kavramı, Beuys’un elinde aslında altın yaratmak üzere olması gereken bir karışımdır. (Bu arada batılı simyacılar kimyasal işlemlerle altın ve zenginlik elde etmeyi amaçlarken, doğulu simyacılar bunu ruhsal dönüşüm ve hakikate erme olarak algılarlar!) Batı medeniyeti ile Doğu&#8217;nun spiritüelliği harmanlandığında &#8216;gelişirken ruhunu kaybetmeyen, teknolojik ama çevreye zarar vermeyen bir toplum&#8217; ortaya çıkacaktır&#8217; yani altın!</p>
<p>Simyacı Beuys kirli ve hasta olanı, arınmış ve mükemmel olana dönüştürmeyi amaçlar. Bu süreç sanatın kendisidir. <strong>Beuys&#8217;a göre sanat; ruhu okşayan, göze hoş görünen estetik bir değer değil; insanı şaşırtan, şoka uğratan, bazen iğrendiren, patlayıcı, sarsıcı haliyle insanı düşünmeye, anlamaya, isyan etmeye, sorgulamaya ve böylece dönüşüme uğratmaya yarayan  bir felsefe taşıdır. </strong>Bu taşa dokunan hiçbir şey aynı kalmamalıdır. Beuys’un kullandığı her malzeme, teknik her performans, üniversitede verdiği her ders bu dönüşümü sağlamayı amaçlayan karışımın öğeleridir.</p>
<p>Kurtarılma hikayesindeki yağ ve keçe Beuys’un kişisel dönüşümünü temsil eder. ‘Yaralı-hasta’  Beuys yağ-keçe-ilkel toplum spiritüelliğinden oluşan bir karışımla harmanlanarak dönüşür. Savaşa giden askerden çok farklı bir şekilde, bir şaman doktor, bir simyacı olarak geri döner. Ruh-beden, doğu-batı, iyi-kötü, Alman-Yahudi, ilkel-gelişmiş gibi ikilemlerden arınır, bu arınma sürecini sanatı yoluyla insanların bilgisine, hizmetine, kullanımına sunar.</p>
<p>20. yüzyılın &#8216;kavramasal sanat&#8217; öncülerinden bu simyacının ve öğrencilerinin eserleri  Sakıp Sabancı Müzesi tarafından bizim de hizmet ve kullanımımıza sunuldu. <strong>Sanattan anlayan- anlamayan her sanat izleyicisine söylemek istediğim, bazı eserlerin sadeliğinden yola çıkarak ‘bu da sanat mı’, ‘ne var, ben de yaparım’ gibi iç seslere kulak tıkamaları yönünde&#8230;</strong> Sergideki eserlere, bunların aslında birilerinin isyanı, fikirleri, idealleri, sorgulamaları ve en önemlisi &#8216;dönüşümleri&#8217; olarak bizi de tepkimeye sokup dönüştürmeyi amaçlayan ve &#8216;bizdeki altın&#8217;ı ortaya çıkarabilecek ilhamlar içeren felsefe taşları olarak bakmalı&#8230; <strong>Aslolan taşın kendisi değil, maddeyi altına dönüştürmesi değil midir zaten?</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.artimetre.com/2009/10/12/joseph-beuys-notlari-banu-kucuksubasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çağdaş Toplumda Sanat Müzesinin Rolü &#8211; Banu Küçüksubaşı</title>
		<link>http://www.artimetre.com/2009/08/04/cagdas-toplumda-sanat-muzesinin-rolu/</link>
		<comments>http://www.artimetre.com/2009/08/04/cagdas-toplumda-sanat-muzesinin-rolu/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 04 Aug 2009 11:01:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bienal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[araştırma]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.artimetre.com/?p=1237</guid>
		<description><![CDATA[


































Çağdaş bir toplumda sanat müzesi o toplumun maddi kimliğini oluşturmasında, korumasında ve bu kimliği uluslar arası düzeye taşımasında en büyük etmenlerden biridir. Toplumun ortak yüzü-birikimi ve ortak ideali-iddiası o toplumun sanatına yansır. Sanat müzesi de bu olgunun vitrinini oluşturur.
 

Sanat müzesi olmayan bir toplum zaten çağdaştan sayılmaz, sayılmamalıdır! Çağdaşlığın bir ölçütü de toplumun ne kadar artı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div></div>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"></p>
<div id="attachment_1238" class="wp-caption alignleft" style="width: 370px"><a href="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2009/08/met1.jpg"><img class="size-full wp-image-1238 " title="met1" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2009/08/met1.jpg" alt="Metropolitan Sanat Müzesi" width="360" height="270" /></a><p class="wp-caption-text">Metropolitan Sanat Müzesi</p></div>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><strong>Çağdaş bir toplumda sanat müzesi o toplumun maddi kimliğini oluşturmasında, korumasında ve bu kimliği uluslar arası düzeye taşımasında en büyük etmenlerden biridir. Toplumun ortak yüzü-birikimi ve ortak ideali-iddiası o toplumun sanatına yansır. Sanat müzesi de bu olgunun vitrinini oluşturur.</strong></p>
<p> </p>
<p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm; text-align: left;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Sanat müzesi olmayan bir toplum zaten çağdaştan sayılmaz, sayılmamalıdır! Çağdaşlığın bir ölçütü de toplumun ne kadar artı ürüne sahip olduğu ve bunu nasıl değerlendirdiğidir. Bilindiği gibi bir sanatçı toplumun ürettiği artılarla yaşamını sürdürür. Sonuçta sanat olmazsa yaşanmaz bir olgu değildir. Ama bir toplum karnını rahatça doyuruyorsa sıra ruhu doyurmaya gelir. İşte aslında sanat eseri aynı zamanda toplumun refah düzeyinde ne derece gelişme gösterdiğinin bir göstergesi, bir prestij meselesidir. Çağdaş olma iddiasıyla uluslar arası platforma çıkan bir ülkenin sanat müzesi yoksa,g elişmemişse ya da sayısı azsa bu ülke diğerlerinin arasında kendisini gösteremeyecek ve kabul görmeyecektir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Ülkemizi ele alırsak önde gelen aileler yabancı iş ortaklıkları vesilesi ile bunun çağdaş toplumlarda ne derce önemsendiğinin farkındalığı ile sanat koleksiyonlarını müze çatısı altında toplamayı seçmişler<span style="mso-spacerun: yes;"> </span>böylece sadece sanat koleksiyonu oluşturmak değil onu topluma mal etmenin uluslararası iş dünyasında onlara prestij kazandıracağını anlamışlardır. İşin ekonomik boyutunu konuşacak olursak sanat müzesi yabancı sermaye gözünde çağdaşlık, prestij ve güven anlamına gelmekte ve yapılacak iş ortaklıklarında rakipler karşısında avantaj sağlamaktadır.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Batı ülkelerinde sanat müzeleri önünde oluşan uzun kuyruklar ve bunların çoğunun yabacılardan oluşması sanat müzelerinin o ülkenin turizmi açısından ne kadar önemli olduğunun göstergesidir. Bugün Louvre Müzesi’nin adı, içerisinde bir çok arkeolojik eser barındırmasına rağmen Da Vinci’nin Mona Lisa’sıyla birlikte anılır. Bu<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>tablonun önünde fotoğraf çekmek isteyen kalabalığın bir bölümünün sırf Mona Lisa’yı görmeye geldiğini söylemek yanlış olmaz&#8230;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">İşte böyle bir baş yapıtı tanımlamak konserve etmek, sunuşunu layığıyla yapmak için donanımlı bir müze, sanat üzerine uzman bir müze ya da<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>bir sanatçı adına kurulacak bir müze gerekir. Gerçi modern sanat müzeleri yaptıkları retrospektiflerle bir sanatçının bütün dönemlerini baştan sona ele alma işlevini süreli olarak yerine getirebilmektedir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Sanat müzeleri çeşitli eserlerin izinin sürülmesi, tarihlendirilmesi, korunması, restorasyonunun yapılması gibi konularda sanata olduğu kadar sanat tarihine de katkıda bulunur. Sanat müzesi sanatın tarihini yazmada başvurulacak en önemli kaynaktır. Tuttuğu envanter ve çalıştırdığı uzman kadroyla bir sanat eserinin en güvenli referansıdır. Kim hangi tarihte ne üretti? Özellikle modern sonrası sanatta en büyük sorunlardan biridir bu. Dolaysıyla günümüzün tarihi yazılırken modern sanat müzelerinin ve onların koleksiyonlarının referans olarak alınacağını düşünmek yanlış olmaz. Sanat nedir? Ne değildir? Kim sanatçıdır, kim değildir? sorularının cevabı verilirken sanat müzelerinin birikimleri esas alınacaktır.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Yaşayan bir sanatçı için eserinin sanat müzesinde yerini alması büyük bir prestijdir. Sanat Piyasası olarak tabir ettiğimiz ticari ortamda eserin maddi değerini arttırdığı dolayısıyla sanatçının yaşam ve üretim koşullarını iyileştirdiği gibi koleksiyonerler nezdinde prim sağlar. Sanatçının yurtdışına açılmasında rol oynar.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Sanat müzelerinin bütün müzelerde olduğu gibi eğitim misyonunun varlığını da belirtmek gerekir. İnsanlar geçmişten beri ne düşündüler, ne hissettilerse bunu görsel olarak sanat yoluyla dışa vurdular. Bizi bugüne taşıyan geçmişimizde neler oldu? Hayat, değerler, görüşler nasıldı? Biz sonraki kuşaklara ne bırakacağız? İşte bütün bunların görsel kaydı ile sanat müzesi başlı başına bir eğitim kurumudur.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 3.6pt 0pt 0cm;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Bir toplumun kimliğini oluşturmada, dünyaya gösterilen yüzü olmada, bu kimliği ve yüzü geleceğe taşımada bu kadar önemli olan, bunun yanında ülke ekonomisine dolaylı olarak katkısı bulunan, üretilen kültürün vitrini sanat müzesi olgusunun Türkiye’mizde<span style="mso-spacerun: yes;"> </span>de ele alınmaya başlaması sevindirici bir gelişme olmakla beraber henüz yeterli değildir. 2010 İstanbul Kültür Başkenti gibi projelerle sanat müzesi sayısının artmasını diliyoruz.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: right;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><strong>Banu Küçüksubaşı</strong></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.artimetre.com/2009/08/04/cagdas-toplumda-sanat-muzesinin-rolu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8216;Cl Dialouges I&#8217;e dair&#8230;</title>
		<link>http://www.artimetre.com/2009/06/09/cl-dialouges-ie-dair/</link>
		<comments>http://www.artimetre.com/2009/06/09/cl-dialouges-ie-dair/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 09 Jun 2009 18:28:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pulitzer</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[eleştiri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.artimetre.com/?p=1160</guid>
		<description><![CDATA[Kadir Has Üniversitesi Büyük Konferans Salonu’nda 22 Mayıs tarihinde Contemporary İstanbul’un düzenlediği Cl Dialouges ‘Cosmopolitics I’ İstanbul-Berlin-New York isimli konferansta bulundum ve gecikmeli de olsa konferans notlarımı ve daha ziyade gözlemlerimi paylaşıyorum.
Bir gerçeği de en baştan itiraf etmekte yarar görüyorum, konferansa katılmayanlar için açıklamalarım çok da anlamlı olmayabilir, belirtmeyi bir görev bilirim.
Cl Dialouges konferans dizisinin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_1159" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px"><img class="size-medium wp-image-1159" title="ilber_ortayli1" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2009/06/ilber_ortayli1-300x225.jpg" alt="Prof. Dr. İlber Ortaylı" width="300" height="225" /><p class="wp-caption-text">Prof. Dr. İlber Ortaylı</p></div>
<p><strong>Kadir Has Üniversitesi Büyük Konferans Salonu’nda 22 Mayıs tarihinde Contemporary İstanbul’un düzenlediği Cl Dialouges ‘Cosmopolitics I’ İstanbul-Berlin-New York isimli konferansta bulundum ve gecikmeli de olsa konferans notlarımı ve daha ziyade gözlemlerimi paylaşıyorum.</strong></p>
<p>Bir gerçeği de en baştan itiraf etmekte yarar görüyorum, konferansa katılmayanlar için açıklamalarım çok da anlamlı olmayabilir, belirtmeyi bir görev bilirim.</p>
<p>Cl Dialouges konferans dizisinin ikincisi, bu yıl ana tema olan <strong>‘kozmopolitizm’</strong> çevresinde şekillenen konuşmalara sahne oldu. Sanırım New York, Berlin ve İstanbul üçlüsünün ele alınmasının temel nedeni de dünyanın en kozmopolit şehirleri olduğu düşüncesinden ileri gelmekteydi.</p>
<p><strong>Akademie der Künste</strong>’nin sanat direktörü<strong> Dr. Johannes Odenthal</strong>,<strong> Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı Prof. Dr. İlber Ortaylı</strong>, yönetmen<strong> Peter Lilienthal</strong>, yazar <strong>Mario Levi, New York Pratt Enstitüsü öğretim üyesi Prof. Ayşe Yöner </strong>ve müzisyen<strong> Mercan Dede</strong>’nin katılımlarıyla gerçekleşen konferansın en belirleyici ve etkili bölümü –bana sorarsanız- İlber Ortaylı’nın konuşmasıydı. Ortaylı’nın konuşmasının başlarında yaptığı ‘kozmopolitizm’ tanımına dikkat çekmek ve hafızaları zorlamak isterim. Ortaylı’nın konuşması süresince her üç şehir için belirlediği kozmopolit olan ve ol-a-mayan unsurlar dikkat çekiciydi.</p>
<p>İkincisi düzenlenmesi sebebiyle ‘Contemporary Cl Dıalouges’ konferanslar dizisi henüz yolun başında&#8230; Ümit ediyorum ki bizler konferansların gelenekselleştiğine, çok daha profesyonel ve planlı bir biçimde, her defasında kendini yenileyerek, tecrübe kazanarak bu yola sabırla devam ettiğine, katılımların genişlediğine tanık olalım. Zira bu konferansta kozmopolitizmin çerçevesi net bir biçimde çizilemedi ve ‘insan unsuru’ bizzat kendi elleriyle yarattığı her ‘şey’in bir parça gölgesinde kaldı.</p>
<p>‘Kozmopolitizm üzerine diyaloglar’ diye söz edeceğim konferansın bir diğer eksikliğini hissettiğim unsur ‘dil’ oldu ki insanlık tarihine birebir tanıklık eden ve tıpkı ‘insan’ gibi nefes alan, gelişen, değişen, kimi zaman yozlaştığından endişe duyulan –tıpkı insan olgusu gibi- ve insan evladı var oldukça varlığını ona paralel sürdürecek olan dil&#8230;  Dayatmacı, kapitalist dil İngilizce’nin gölgesinde kaldı. Tıpkı sosyal yaşamın her alanında olduğu gibi&#8230; <strong>Bu noktada kozmopolitizm üzerine diyaloglar, sınıfta kaldı.</strong> Katılımcıların ve dinleyicilerin çok büyük bir bölümü –yüzde 90’ın üstünde olduğunu tahmin ettiğim bir oran verebilirim- Türkçe biliyor olmasına karşın, konferansın yapıldığı yer İstanbul ve konu çok kültürlülük olmasına karşın, anadili Almanca veya Türkçe olan konuşmacılar konuşmalarını İngilizce yaptılar. Bu tıpkı örnek gösterilen şehirlerin de belli konularda dayatmacı ve kimi zaman kendinden olmayanı görmezden gelen yapısı kadar ironikti ya da konu kozmopolitizm de olsa kültürel dayatmacılığın ulaştığı son noktanın bir göstergesiydi aslında. Bu bağlamda şunu rahatlıkla, altını çizerek ve defalarca tekrar etmekten usanmadan söyleyebilirim, <strong>hakim kapitalist dil İngilizce, konferansın temel konusu çok kültürlülüğü gölgede bıraktı. </strong></p>
<p><strong>Bir kültürü ifade etmenin en şık yolu o kültürün izlerini taşıyan ve ortak tarihi belleğe sahip olduğu anadilidir bence. </strong>Sanırım Odenthal Berlin duvarının yıkılışı ve onu izleyen süreçte Almanya’da yaşananları anlatırken hiçbir duygu ya da düşünce o süreci Almanca kadar hissedemezdi ve hissettiremezdi bizlere.</p>
<p><strong>Konferans notları&#8230;<br />
</strong><br />
İlber Ortaylı konferansın en etkili ismiydi, onu takiben Mario Levi’den söz edebilirim. Katılımcılar içinde daha genç bir isim olduğu için daha dinamik ve insana yakın açıklamalar yapacağı beklentisi içinde dinlemeye başladım Mercan Dede’yi  ama evrensel değil daha kendi içine yönelik açıklamalar yaptı. Bu tür konuşmalara eskiden felsefi derdik ama artık en azından felsefeyle alakalı olmadığını biliyoruz. Mercan Dede müziklerini kendisinin yaptığı -fonda ney üflediği- bir kısa film izletti bizlere. Film gerçekten şahaneydi ama kültürel olgular geri planda kalmıştı ve bana sorarsanız fon müziği olarak <strong>Vivaldi</strong>’nin <strong>‘4 Mevsim’</strong> konçertosu da pekala yakışırdı.</p>
<p>En büyük hayal kırıklığını ‘Contempoparary İstanbul’ dergisinde söyleşisini okuduğum Berlin Künst Akademie hocalarından Odenthal yaşattı bana. Şahsen hiç değilse, İlber Ortaylı’nın eleştirilerine karşı Berlin’i savunmasını beklerdim ama yap-a-madı. Burada bir anekdotla konuyu genişletmek isterim. Ortaylı, Berlin’in tarihsel süreçte Doğu Berlin ve Yahudi olan tarafıyla barışmak yerine o bölümü ve bugün yaşan Türk göçmen gerçeğini görmezden geldiğini ileri sürmüştü. Yine Ortaylı konuşmasında New York’un hakim Avrupa ve özellikle Anglosakson kültüre, üst-orta sınıf Avrupalı’ya hitap eden bir kültürel misyon belirlediğini ve Amerika’nın acı gerçeği siyahilere, varoşlara ve daha pek çoklarına sırtını döndüğü gerçeğini gündeme taşımıştı. Belki bu nedenle özellikle New York’un tarih sahnesindeki iki yüz elli yıllık geçmişini de göz önünde bulundurarak gerçek anlamda kozmopolit bir şehir olmak için henüz yolun başında olduğuna ilişkin sinyaller vermişti. İşte Odenthal, tam bu noktada Berlin’e ilişkin Ortaylı’yı çürütecek bir kaç kanıt ortaya sürebilirdi, nitekim yap-a-madı ve bunun yerine ‘New York’u yok sayamayız’ demeyi ve bu yönde bir iki kelam etmeyi yeğledi.</p>
<p>Oysa tarihin nabzını tutmuş bir şehirden –Berlin’den- yakın tarihe tanıklık etmiş bir akademiden gelen Odenthal, Berlin birleştikten sonra bölgede sanatın zenginleştiğinden ve özgürleştiğinden söz ettikten sonra, konuşmasının ilerleyen bölümlerinde bir faşizm tehlikesinden söz etti ki sanırım İlber Ortaylı’yı haklı çıkaran bir noktaya değinmiş oldu. <strong>Demek ki Berlin, Batı tarafından gelen kültürel çeşitliliğe kucak açtığı kadar Doğu’dan gelene kucak açmamıştı.<br />
</strong><br />
Ayşe Yönder, New York mimarisinden söz etti ve bu anlamda mimari açıdan New York’u inceleme fikri heyecan vericiydi. Çünkü onlarca farklı tarihsel ve kültürel birikimden gelen insan toplulukları bir arada ve hem zamanlı olarak birbirinden değişik mimari çizgilerin tarihsel köklerinden kopuk olmasına karşın yan yana canlanmasına neden oldular. Ama Yönder de bu noktada tarihsel ve insani unsurlardan ziyade daha teknik unsurlardan söz etmeyi yeğledi.</p>
<p>Başlangıçta da belirttiğim üzere dil, insani ve yaşayan bir unsur olduğu için insana, sosyal olana ve çok kültürlülüğe en yakın olandı. Zaten kitapları itibariyle de Mario Levi konferansın edebiyat ve İstanbul ayağı idi orada. Şahane bir İstanbul temsiliydi, kendisinden daha uygun bir başka isim düşünülemezdi. Bence konferanstaki herkesi ilgilendiren, güzel bir konuşma örneği yapıyordu ki ben Beşiktaş’ta bir sınava yetişmek üzere salonu terk etmek zorunda kaldım.</p>
<p>Simultane tercüme sırasında teknolojik aksaklıklar tükenmek bilmedi. Frekans değişti durdu, bunu da belirtmeden geçemeyeceğim.</p>
<p><strong>Suya sabuna dokunmayan, liberal bir bakış açısının arkasından, alt metinler kanalıyla tek yönlü kapitalizm dikte etmek, yaşını başını almış, söz konusu konferansa katıldığına göre belli bir entellektüel birikime ve dünya görüşüne sahip insanlara sunulası bir unsur değil.</strong> Bence Cl Dialouges konferansları düzenlenirken, bu detayın üstünde daha çok durulmasında yarar var. Takipçiler olarak, iyi hazırlanmış ve düşünülmüş konu ve konuklar hak ettiğimize inanıyorum.</p>
<p>Son olarak, konferansa katılımı artırmanın yöntemleri üzerine düşünülmeli&#8230; <strong>Bence sanat ve sanata dair her şey hem de bunca emek ortaya konmuşken, çok daha fazla ilgi görmeyi hak ediyor.</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.artimetre.com/2009/06/09/cl-dialouges-ie-dair/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İstanbul Modern Matisse &amp; Picasso İle Randevu Eğitimlerinde Öğretilmeyenler&#8230;</title>
		<link>http://www.artimetre.com/2009/06/06/istanbul-modern-matisse-picasso-ile-randevu-egitimlerinde-ogretilmeyenler/</link>
		<comments>http://www.artimetre.com/2009/06/06/istanbul-modern-matisse-picasso-ile-randevu-egitimlerinde-ogretilmeyenler/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 06 Jun 2009 09:42:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bienal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[araştırma]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.artimetre.com/?p=1142</guid>
		<description><![CDATA[





































İstanbul Modern&#8217;de şu sıralar bir heyecan var. &#8221;Yeni yapıtlar, Yeni Ufuklar&#8221;  başlığını taşıyan ve Türkiye&#8217;deki modern ve çağdaş sanatın başlangıcından bugüne geçirdiği süreci yansıttığını iddia eden serginin yanı sıra  aynı zamanda 6- 16 yaş grubu çocuklar içinde bir eğitim etkinliği devam etmekte: İsmi de ilginç. &#8221;Rendezvous with Matisse &#38; Picasso&#8221; yani &#8220;Matisse &#38; Picasso ile Randevu&#8221;.
Sanatçıların atölyeleri benzeri alanlarda yaratılmaya çalışılan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_1147" class="wp-caption alignleft" style="width: 316px"><img class="size-full wp-image-1147" title="avignonlukadinlar" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2009/06/avignonlukadinlar.jpg" alt="avignonlukadinlar" width="306" height="320" /><p class="wp-caption-text">Picasso - Avignon&#39;lu Kadınlar</p></div>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong>İstanbul Modern&#8217;de şu sıralar bir heyecan var. &#8221;Yeni yapıtlar, Yeni Ufuklar&#8221;  başlığını taşıyan ve Türkiye&#8217;deki modern ve çağdaş sanatın başlangıcından bugüne geçirdiği süreci yansıttığını iddia eden serginin yanı sıra  aynı zamanda 6- 16 yaş grubu çocuklar içinde bir eğitim etkinliği devam etmekte: İsmi de ilginç. &#8221;Rendezvous with Matisse &amp; Picasso&#8221; yani &#8220;Matisse &amp; Picasso ile Randevu&#8221;.</strong></p>
<p>Sanatçıların atölyeleri benzeri alanlarda yaratılmaya çalışılan atmosferde çocuklara çeşitli sunumlar ile birlikte resimler yaptırılıyor. Amaç bu iki büyük ressam ile çocuklar arasında bir etklileşim yaratıp resim sanatını sevdirmek. Bu çok sevimli ve takdir edilecek bir uygulama. Büyük bir eksikliği dolduracağına da eminiz. Peki neden Matisse &amp; Picasso?  Çağdaş oldukları (Picasso Matisse&#8217;den 12 yaş daha küçüktür) ve birbirlerini çok sevdikleri için yanılgısına düşmeyin sakın.  Bu tamamen Centre Pompidou&#8217;nun Fransız eksenli popülist ve elbette milliyetçi eğitim anlayışından geçiyor.</p>
<p>İspanyol ressam Picasso ve Fransız ressam Matisse primitivizm&#8217;den etkilenen iki büyük usta fırça olmalarının ve Fransa&#8217;da yaşamış olmalarının dışında aslında pek de biraraya gelmekten de haz etmemiş kişilerdir.</p>
<p>Yoksa Matisse ve Picasso renklere hakim iki usta ressam olmalarının yanında ne akım, ne kültür, ne yaşam tarzı ile kıyaslanamazlar.  Açıkçası Matisse ile bir modern ressamı daha buluşturmak <em><strong>illa ki</strong></em> gerekiyorsa bunun fovistlerden Vlaminck ya da Derain olması daha doğru olacaktır.  Picasso ile de kendisinden daha entellektüel olan Juan Gris&#8217;i bir araya getirmek daha makul bir eşleşmedir. Picasso bohemdir. Matisse ise zarif ve yoksuldur.</p>
<p>Sıkı durun çocuklar, bundan sonrası renkli tarih kitaplarında ve klasik eğitimlerde pek söz edilmez.</p>
<p>Picasso Bateau-Lavoir&#8217;de(Picasso&#8217;nun ve birçok dönem sanatçısının kalesi)  son derece bohem bir hayat sürüp  kokain alemlerinde kendi adı ile namlanan &#8220;Picasso Geceleri&#8221;ni düzenlerken, Matisse ise  çoktan evlenmiş karısı ve kızı ile düzenli bir yaşam sürmekteydi. Picasso tepesi attı mı silah çeken, uyuşturucu kullanan, tavana kurşun sıkan, çete halinde dolaşan, arkadaşlarını ve sevgililerini acayip kıskanan, ilişkileri sömüren, yıllarca beraber yaşamış olduğu arkadaşlarını zengin olunca tanımayan, yardımlarına koşmayan bir bohemdir.  Matisse bunların hiçbiri değildir. Ayrıca Matisse günümüzde bir araba markası bile olamamıştır.</p>
<p>Matisse, Derain ve Vlaminck ile fovizm&#8217;in (vahşiler)  öncülüğünü yaparken, Pablo Diego José Francisco de Paula Juan Nepomuceno María de los Remedios Cipriano de la Santísima Trinidad Ruiz y Picasso ise kübizm&#8217;in başını çekiyordu. Matisse : renk, Picasso; biçim olarak anlamlanıyordu.</p>
<p>Bununla birlikte her iki sanatçıda iberik &#8211; zenci heykellerinden etkilenip bunlar üzerinde araştırmalar yaparken, primitif sanatın bütün inceliklerini tuvallerine ve heykellerine aktarmada yarışıyorlardı. Matisse&#8217;in 1906 Bağımsızlar Sergisinde sergilediği tek eseri olan  &#8221;Yaşama Zevki &#8211; 175 c x 241 cm) isimli efsane yapıtına Picasso &#8220;Avignon  Genelevi&#8221;  &#8211; daha sonra &#8220;Avignon&#8217;lu Kızlar &#8220;olarak anılacaktır-  ile cevap verdi.  Enteresandır. Picasso&#8217;nun öğrenme ve devşirme konusunda inanılmaz bir tutkusu ve hırsı vardır.</p>
<p>Picasso hakkında Nino Frank&#8217;ın söylediklerine kulak verelim:</p>
<p><em>Picasso kesinlikle zamanımızın bir kahramanı ve olağanüstü bir sanatçısıdır ve kendisini eskiden beri kutsal bir bencilliğe kaptırmıştır: herkesten ve her şeyden yararlanma, bütün ceplerden kendisine yararlı olabilecek şeyleri alma, dostlukları ve aşkları kullanma, çalışırken işine yarayan her şeyi almak, resimlerine tıkıştırmak. Yaşadığı dönemin pezevengi olduğu söylenebilir ve biraz da doğrudur bu&#8230;</em></p>
<p>Jean Cocteuau ise Montpatnasse&#8217;de atölyelerinde çalışmakta olan sanatçıların Picasso&#8217;nun yaklaştığını anlayınca kapılarını kendisine açmadan önce resimlerini sakladıklarını belirtir:</p>
<p><em>Benim ağaç yapma tarzımı araklayacak diyenler: resme getirmiş olduğum sifonu çalacak benden diyenler&#8230; En küçük bir ayrıntı bile çok önemseniyordu ve Picasso&#8217;nun gelişinin meslektaşlarını endişelendirmesinin nedeni gözünün her şeyi görmesi, her şeyi yiyip yutması, her şeyi sindirmesi ve sahip oldukları bütün zenginlikleri kendisine mal etmesiydi.</em></p>
<p>Picasso &amp; Matisse bahsi daha da uzar gider. Bu iki ressam daha birbirlerine &#8220;rendezvous&#8221; (Randevu) veremez iken retorik yaparak anlamlı olmayan makul göstermek hakikati çarptırmaktan başka birşey değildir.  Biz bu bahsi burada kapatıyoruz. Neticede sadece &#8220;Rendezvous Matisse&amp;Picasso&#8221;  gibi karizmatik isimli ve belirgin bir sınıfın dikkatini çekebilecek popülist eğitimler yerine &#8220;Sanatı herkese ve her kesime sevdirecek &#8220;eğitimlerin İstanbul Modern&#8217;in ilerleyen dönemlerinin konuları olmasını umut ediyoruz. </p>
<p>&#8220;Picasso gibi boyamak&#8221; ya da &#8220;Matisse&#8217;in Renkleri&#8221;  bizim önereceğimiz alternatif birer eğitim projesi ismi olsunlar&#8230;</p>
<p>Gönül isterdi ki şu anki tema Türkiye&#8217;de Çağdaş ve Modern Sanat iken  &#8221;Hoca Ali Rıza ile İstanbul&#8221; ya da &#8220;Devrim Erbil&#8217;in İstanbul&#8217;u&#8221;  isimli eğitimlerin duyuruları yapılıyor olsaydı.</p>
<p>Ama lütfen &#8220;Rendezvous with Hoca Ali Rıza ve Devrim Erbil&#8221; şeklinde bir duyuru olmasın.  Lütfen eklektik olmasın. Harika bir ismi olmasın, ya da birşeylerle bağlantılı olmasın.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.artimetre.com/2009/06/06/istanbul-modern-matisse-picasso-ile-randevu-egitimlerinde-ogretilmeyenler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çağdaş Sanat Balonu Nasıl Patladı? &#8211; Ben Lewis</title>
		<link>http://www.artimetre.com/2009/06/01/cagdas-sanat-balonu-nasil-patladi-ben-lewis/</link>
		<comments>http://www.artimetre.com/2009/06/01/cagdas-sanat-balonu-nasil-patladi-ben-lewis/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Jun 2009 14:49:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bienal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.artimetre.com/?p=1125</guid>
		<description><![CDATA[
 
 
 
 
 
 
 
 
Bundan 20 yıl sonrasını görebiliyorum. Tate Britain’de 21. yüzyılın ilk 10 yılının sanatına ayrılmış bir oda. Serginin ismi “Balon Milyarderlerin Sahte Ganimetleri” ve duvarda açıklamalar kısmında şöyle yazıyor. “ 21. yüzyılın ilk on yılı dünya tarihinin en büyük sanatsal değer artışını gördü. Küresel zenginliğin eşi görülmemiş yükselişi, sanat eserleri için ucuz kredi kullanabilirlilik ve bütün [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><img class="alignleft size-full wp-image-1126" title="auctionegg_385x185_553059a" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2009/06/auctionegg_385x185_553059a.jpg" alt="auctionegg_385x185_553059a" width="385" height="185" /></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Bundan 20 yıl sonrasını görebiliyorum. Tate Britain’de 21. yüzyılın ilk 10 yılının sanatına ayrılmış bir oda. Serginin ismi “<strong>Balon Milyarderlerin Sahte Ganimetleri</strong>” ve duvarda açıklamalar kısmında şöyle yazıyor. “ 21. yüzyılın ilk on yılı dünya tarihinin en büyük sanatsal değer artışını gördü. Küresel zenginliğin eşi görülmemiş yükselişi, sanat eserleri için ucuz kredi kullanabilirlilik ve bütün dünyayı saran çılgınlık elbette bunda bir rol oynadı. Ancak sanat koleksiyonerleri için spekülasyonlar, gizli anlaşmalar ve vergi imtiyazları da aynı derecede önem taşıyordu. Bu dönemin sanatı basitlik ve pahalılığı ile tanımlanır. Formların basitliğine rağmen eserler çoğunlukla altın, elmas ve platinyum gibi değerli taşlarla bezenmiş karikatür, bilboard reklamları, paket kağıtları ve mücevherlerden oluşmaktadır.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Bir duvarda her biri tek bir renge boyanmış ve üzerlerine 20’şer adet kelebek yapıştırılmış üçlü (triptik) tuvalleri göreceğiz. Yanında bir tane de küçük galeri metinlerinden biri olacak: “Milenyum’un ilk on senesinde Damien Hirst tarafından üretilmiş yüzlerce kelebek tablosundan biridir. Kredi çılgınlığı zamanında, koleksiyonerler ve sanat tacirleri tarafından bu tasarım, yaşamın ve ölümün, doğa ve sanatın güçlü bir sembolü oldu. Taze milyarderler bu eserlerin her biri için £2 milyon ödediler. Onlar bu eserlerin potansiyel olarak sonsuz sayıda olmasından da korkmadılar çünkü o zamanlarda sanat eleştirmenleri yeniden üretim ve repetasyonların sanatta yeni değerler olduğunu tartışıyorlardı.” Asırlar sonra bu saçmalığı okuyan ziyaretçiler eserlerin etrafındaki havayı alaylı kıkırdamalar ile yankılayacak ve küçümseyerek hor görecektir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Bir sanat muhabiri ve yönetmen olarak 2006 yılından bugüne Çağdaş Sanat alanında ulaşılan astronomik rakamları artan bir şüphecilikle izledim. Fiyatlar zirvedeyken, 2007 ve 2008 yazları arasında alıcılar Hirst’ün “ilaç dolabı” na veya Lucio Fontana’nın parçalanmış tuvallerine $19,3 milyon, Jeff Koons’un askılı parlak kalbine $23,6 milyon, Andy Warhol’un araba kazası serigrafi baskısına $72 milyon, Mark Rothko’ya $73 milyon, Francis Bacon’a $86 milyon veriyorlardı. Eserlerin kendisine ait düşünce ne olursa olsun – kimini beğendim, kiminden de nefret ettim – bu fiyatlar tarihi veya estetik değerleri bakımından tamamen dengesizdi. Fiyatlar o kadar yüksekti ki eserlerin anlamlarını mahvetti ve onları müstehcenlik ve taşkınlık sembolleri seviyesine düşürdü. Şüphelendiğim nokta ise, fiyatların bu şekilde oluşunun insanlığın hayal gücünde ve dünya ekonomisinde bir şeylerin tehlikeli bir şekilde yanlış gittiğinin bir işareti olmasıydı. Böylece takip eden yılı Çağdaş Sanat pazarını izleyerek ve bir belgesel oluşturarak geçirdim.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">O zamanlar sanat dünyası bu eleştirilerimle aynı fikirde değildi. Sanat danışmanı Abigail Asher’ın fikirleri tipikti : “Uluslararası alanda bu ikonik av objelerine ilgi duyan ve bunları toplamak isteyip de alabilme gücüne sahip çok insan var, böylece birbirlerinin izlerini takip ederek fiyatları yukarı ve daha da yukarı tırmandırıyorlar. Çünkü bu şeyleri istiyorlar ve hemen şimdi istiyorlar.” Fakat Çağdaş Sanat Pazarı’nın düşmeye başladığı Ekim ayından bu yana doğru söylediğim de kanıtlanmış oldu.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Çağdaş sanat’ın en büyük ve en hızlı finansal değer artışından sonra sanat pazarı en büyük ve en hızlı düşüşünü yaşıyor. USA’de en son yapılan Sotheby’s ve Christe’s müzayedelerindeki fiyatlarda önceki yıllardaki sersemleten tavan fiyatlar arasında çok büyük farklar var. Kanıt ise müzayede kataloglarında.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Müzayede evleri portföyünde artık $10 milyon ( £6,5 milyon) üzerinde değer biçilen bir eser yok. Geçen sene aynı zamanlarda Sotheby’s ve Christie’s portföylerinde $10 milyon üzerinde onlarca eser vardı. Roman Abromovich Francis Bacon için $86 milyon öderken, Murakami heykeli için Victor Pinchuk $14 milyon ödemişti. Ekim ayında İngiltere’de Jeff Koons’a ait bir eser Christie’s tarafından $23,6 milyon’a satılmıştı. En son Sotheby’s müzayedesinde Jeff Koons’a ait kusursuzca parlayan ve popüler bir kiş olan &#8211; Paskalya Yumurtası &#8211; $8 milyon’a alıcı bulabildi. Müzayede de Bacon &#8211; lar <span style="mso-spacerun: yes;"> </span>ya da Murakamis &#8211; ler yoktu. Andy Warhol’a ait Portrait of Man Ray serigrafi baskısı ise $4 milyon’a ulaşması beklenenler arasındaydı. Ancak fiyatlar parıldayan çağdaş sanat yıldızlarının %50 değer kaybını gösteriyordu. Ayrıca satışlarda da toplam 83 lot’tan yalnızca 49’u alıcı buldu.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Fakat esas önemli olan müzayede evlerinin satışlardan hangi rakamlara ulaşmak istedikleriydi. Geçen sene Mayıs ayında Christe’s çağdaş sanat eserleri satış gecesinde $331 milyon ciro yaptı. Bu sene yine benzer gecede $73 milyon yapmaya çalışıyor ve bu da geçen seneki satış rakamının 1/4’ü bile değil. İşte bu Çağdaş Sanat Pazarı’nın şu anki gerçeğidir. Bu gerçek Sotheby’s hisse senetlerine de yansıdı. Ekim 2007’de $57 milyon olan rakamlar Mart ayında $6 milyon’a düşerken şu günlerde $12 milyon’un biraz altında işlem görüyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Sanat dünyası’nın böyle afet zamanları için altı çizili bir mazereti vardır: Müzayedelerde büyük eserler satmak böyle zor zamanlarda kolay değildir; Kimse müsrif görünmek istemez ve büyük rakamlara ancak gizlice ulaşılabilir. Fakat özel “gizli” satışlarda hikaye bundan daha da iyi değil. Jeff Koon’s a ait asılı 6 kalpleri – her biri farklı renkte-<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>2007 Kasım ayında $23,6 milyon’a alıcı buldu. Bu sene bana bildirilen geçen ay benzeri bir eser $11 milyon’a alıcı bulmuş. Sanat galerilerinde çalışan arkadaşlarım – hiçbiri bilinmek istemiyor &#8211; geçen ayın sonunda isim yapmış sanatçıların eserlerini Art Brussels’da %40 iskontlu sattıklarını belirttiler ve bu satışların rakamları bile yüzeyde kalan rakamlardı.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Jenny Seville adında genelde çıplak ve şişman insanları resmetmesiyle bilinen İngiliz ressamın geçen sene Maastricht Art Fuarı’nda Christie’s tarafından bir eserine £900.000 değer biçilirken, aynı eser Londra’da yarı fiyatına açık arttırmaya çıkarıldı. 2008 Nisan ayında Çin’li sanatçı Zhang Xiaogang Bloodline (Big Family) No:3 isimli eseri Çin Çağdaş sanatı’nda rekor bir fiyat ile satıldı: $6,1 milyon. Fakat Kasım ayında aynı seriden bir başka resim $3,4 milyon’a alıcı buldu. Şu günlerde ise aynı eserler $2 milyonu görürse şanslı sayılırlar.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Sanat dünyasının şu anki haline kulak kabartacak olursanız şu anki oyuncularının Prozac kullandıklarını düşünebilirsiniz. Fiyatların tekrar fırlayacağına – Zhang Xiaogang’ın bile- kesinlikle ikna olmuşlar. New York, Çin Çağdaş sanatı tüccarı Michael Goedhuis bana demişti ki; “Hiç şüphem yok ki Zhang Xiaongang geleceğin $25 milyon ya da $50 milyon’luk ressamıdır. Bence bugün fiyatları yükselten ana prensip kalite değildir. Çin’de yaşayan milyarlarca insan içerisinde sadece 50 kişi sanat eseri alıyor. Fakat ya o pazara milyarlarca insan içerisinden 2 ya da 3 kişi daha katılırsa?” </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Sanat dünyası müzayede evlerinin hisse senetlerinin değerlerindeki düşüşün dünya borsaları ile aynı seviyede veya biraz daha aşağısında olduğunu düşünüyor. Sotheby’s hisselerinin geçen ay ikiye katlanmasına rağmen geçen seneye göre %56 değer kaybettiği görülüyor. Düşüşün daha da süreceğine inanan çok insan var. Hedge- Fund’ın gurusu Jim Chanos’un 2007 yazında bana söylediği bir şey var: “Yokuş yukarı çıkarken yapılan bütün bu çılgın açık arttırmalarla yapılan alımlar, yokuş aşağı inerken yine çılgın satışlarla dengelenecek.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Dünya ekonomisi darboğaza girmeden “Lehman Brothers”ın iflasını açıklamasından hemen önce Damien Hirst Eylül ayında galerici ve satıcıları aradan çıkararak 200 yeni eserini Sotheby’s de açık arttırmaya çıkardı ve rekor kıran bir rakama ulaştı: £111 milyon.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">O günden sonra da Hirst’ün eserleri pek de iyi satış yapamadı. New York’daki Sotheby’s, Christie’s ve Phillips de Pury satışlarında 17 Hirst eserinden 11 tanesi alıcı bulamadı. Mart ayında Hirst üç büyük yeni eserini Sotheby’s in Doha da yaptığı ilk müzayedeye gönderdi. Hiçbiri satılmadı.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Eylül ayındaki Hirst satışlarının başarısının ve takip eden satışlarının arkasındaki çatırdamanın arkasında – Hirst’in de katkılarıyla artık zarar gördü ama-<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>müzayedelerin “tekif yükseltme” mekanizması olduğuna inanıyorum.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Teklif yükseltme şu şekilde işler. Sanat Tacirleri, temsilcisi ya da koleksiyoncusu oldukları sanatçıların eserleri için birer teklif önerirler. Bu sayede eserin bedeli belirtilen fiyatın altına düşemeyecek ama üstüne çıkabilecektir. Bu fiyatlar daha sonra özel satışlarda birer kriter olacaktır.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Neticede Çağdaş Sanat Balonu’nun patlayacağı tam bu esnada gizli bir oyun çevrildi. Bir tarafta “yeni para”, piyasada birbirine bağlı ve satın alacakları eserlerin değerini destekleyecek deneyimli sanat tacirleri olduğuna inandı. Fakat diğer tarafta “eski para” sanat eserlerine daha yüksek bedeller ödeyecek gittikçe büyüyen bir grup koleksiyoncunun olduğuna inandı. Yeni koleksiyoncular bu bedeli bir kez ödeyince fiyatlardan avantaj elde etmeye çalışan “eski para” grubuna dahil oldular. Bir araya gelen değişken iki kimyasal maddede olduğu gibi bu iki dinamik bir araya gelince pazarda patlamaya neden oldu.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Josh Baer bana şöyle söyledi :”Bu adamlar oyunu biliyor gibi oynadılar. Dünya’nın önde gelen sanat tacirlerinin değerlerini korumasına destek olacağını düşünerek, mesela Warhol satın almaz mısın?”<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Fakat sonra Asher şunu söyledi: “Oyun kontrolden çıkmıştı.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Müzayede zamanında Hirst bu yeniliğin galerilerden alamayan veya almaya cesaret edemeyen yeni alıcılara ulaşmak için yaptığını belirtmişti. Gerçekten koleksiyonerlerinin %35’i yeni alıcılardı. (Balon’un son çeyreğinde acemiler her zaman sürüye katılırlar.) Fakat %65’i ise mükerrer alıcılardan oluşmaktaydı. Çoğunda zaten Hirst’in eserleri bulunmaktaydı. O esnada Hirst’ün Londra’daki galerisi / sanat taciri Jay Jopling basına bunun bir bypass olduğunu ve gece müzayedesinde lotlarda fiyatların yarı yarıya indirildiğini duyuruyordu.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Hirst’ün bu açık arttırmayı yapmasının bir nedeninin de Sotheby’s in daha önce yatırım yapmış oldukları sanatçılar için<span style="mso-spacerun: yes;"> </span>mükerrer alıcılar ve koleksiyonerlerden kar sağlamaya yarayacak yeni bir yol bulmasıydı. Hirst’ün piyasası önceki yıllarda zaten ağır işliyordu. Fakat bu sefer Hirst koleksiyonerleri ve tacirleri bir problemle yüzleşmek üzereydiler: Ya açık arttırmaya katılıp Hirst’ün eserlerini destekleyip satın alacaklar, ya da Hirst servetlerinin dimdik düşüşünü izleyeceklerdi. Açık arttırmada bir ya da iki eser satılmayabilirdi ama ya yüzlercesi satılmadan kalsaydı. Bu aynen şuna benziyor; Eğer bankaya $1 milyon borcunuz var ise o zaman sizin probleminiz var demektir. Ama eğer bankaya $100 milyon borcunuz var ise o zaman bu artık banka’nın problemidir. Ve bu muamele o gece işe yaradı.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Fakat hemen sonra geri tepti. Tahminlerim Hirst&#8217;ün bu olayı çok ileri götürmüş olması üzerine. Makinenin kolunu çevirdi ve paraları topladı. Sotheby’s in bu akşamki Çağdaş Sanat Satışı gecesi kataloğunda Hirst’ün bir tane bile eseri yok, Christie’s de ise 1993 senesi ilk zamanlarına ait bir eser var. Doymuş bir Pazar için bu “hükümsüzlük” 180 derece bir dönüştür. Bırakın %25, %50, %75’lik<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>düşüşü bu – sanat/Kıyametidir. (Artmageddon)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Eğer Hirst çağdaş sanat’ın yükselişine öncülük ettiyse, muhtemelen şu sıralarda da düşüşüne öncülük ediyor. Bunun artık patlamayla, çuvallamayla bir ilgisi yok. Bu “Geri Tepme” dir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Çağdaş Sanat Balonu’nun patlayışı her zaman kredi patlamasıyla ilişkilendirilecektir. Ekonomik sistemin değerleri gözden düşerken, sanatın değerleri de aynı çuvala girmiş olacak. Gelecekte tekrar üretilen sanat eserlerini önemsemeyeceğiz, Richard Prince’in SANAT ESERLERİ olan ve hedge-fund’ın koleksiyonerleri tarafından satın alınan $3 milyon’luk çerçeveli Marlboro reklamı fotoğraflarını görüp hayretlere düşeceğiz. Richard Prince bu çalışmalarını yepyeni bir sanatsal hareket olarak tanımlamıştı. Tekrar – Fotoğraflama. “Re-Photography”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Jeff Koons’un parlak, yansıyan yüzeyli heykellerine bakamayacağız (ayrıca lekesiz, pürüssüz rengarenk Murakami resim ve heykellerine de bakamayacağız) ve üzerlerindeki dokunun bunları kıymetli ve değerli kıldığını düşünemeyeceğiz. Sadece balon milyarderlerin sahte sanatsal ganimetlerine itibar edeceğiz.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Paketlenip bir kenar atılmış vasat zimmetlerimiz gibi çağdaş sanatında temelde bir değeri yoktur. Değeri, sanat piyasası ne kadar diyorsa o kadardır. Geçen zamanda değeri yükselten şey yanlış temellendirilmiş inançlar sistemidir. Ve pazar tarafından yoğun bir şekilde speküle edilen çağdaş sanat eserleri gerçekten çağlar boyu speküle edilmiş en değersiz sanat eserleri olmuşlardır. En azından 80’li yıllarda Pazar ölmüş olan “Eski ustalar” ve “Empresyonist”lerin tabloları ile yükselişe geçmişti. Bu ustaların eserleri nadirdi ve itibarları tarih tarafından mühürlenmişti. Bu zamanda yaşayan sanatçılar arkalarında müze şovları olmadan inanılmaz sayıda eserler verdiler.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Milyarderler Çağdaş Sanat’a çok büyük yatırımlar yaptılar çünkü en iyi zamanlarda olduklarını düşünüyorlardı. Tıpkı Gordon Brown’ın “Ben patlamayı ve çuvallamayı bitirdim.” demesi gibi; ya da Sotheby’s in müzayedecisi Tobias Meyer’in 2007’de balon iyice şiştiği zaman “Sanat tek yönlü bir yoldur.” demesi gibi&#8230;Şimdi hepimiz biliyoruz ki bunlar gerçekler değil.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Damien Hirst müzayedesinde en büyük lot “Altın Buzağı – Golden Calf” isimli çalışmaydı. Sahte bir tanrıya yapılan kutsal bir ibadet gibi, çağdaş sanat manyaklığının boşluğu adına, bu düşünceye sahip olmak isteyen piyasaya yeni çıkmış bir manyak buna £9,2 milyon ödedi. Buzağı ile birlikte çember tamamlanmış oldu ve bütün sistem böylece kısa devre yaptı.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Hirst’in kelebekli ve döngülü tabloları, Murakami’nin Manga pop-artları, Jeff Koons’un parlayan kalpleri ve yumurtaları, Richard Prince’in çerçeveli Malboro reklamı fotoğrafları; hepsi tarihteki yerlerini almış oldular. Fakat ne sizin ne de benim özeneceğim bir şekilde. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;">Gelecek yıllarda bu eserler son 5 yılda yaşamış olduğumuz “ekonomik masallar ülkesinin” esas sembolleri olarak görülecekler. Bu öyle bir dönem ki, dünyanın kaybettiği sağduyuya kayıp dokunuşların hakim olduğu bir dönem. Bu çalışmalar ise birer başyapıt değil ama ahmaklığın birer ikonları&#8230; </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: right;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><strong>Çeviri:</strong> Salih Seçkin Sevinç</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.artimetre.com/2009/06/01/cagdas-sanat-balonu-nasil-patladi-ben-lewis/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Değişen Sanat: Herşeyin Anlamını Yitirdiği Zamanlarda Anlam Arayanlar&#8230;</title>
		<link>http://www.artimetre.com/2009/04/27/degisen-sanat-herseyin-anlamini-yitirdigi-zamanlarda-anlam-arayanlar/</link>
		<comments>http://www.artimetre.com/2009/04/27/degisen-sanat-herseyin-anlamini-yitirdigi-zamanlarda-anlam-arayanlar/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Apr 2009 10:37:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bienal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[araştırma]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.artimetre.com/?p=966</guid>
		<description><![CDATA[Tarihi incelediğimizde ‘sanat becerilerinin anlamını yitirmesi’ ile ‘avangard’lık paralel olarak gelişen iki olgu olarak karşımıza çıkıyor. Bunun başlıca sebebi ise inkar edilemez biçimde fotoğraf makinesinin icadıdır&#8230;
19. yüzyıl ortalarında Delaroche’un  söylediği varsayılan ‘Bugünden itibaren resim ölmüştür.’ sözü aslında bir iletişim ve belgeleme yönteminin sonunun geldiğini haber veriyordu&#8230;
Ölen sadece resim miydi? Kuşkusuz hayır! Klasik anlam da heykelin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_967" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px"><img class="size-medium wp-image-967" title="matisse_yasama_zevki" src="http://www.artimetre.com/wp-content/uploads/2009/04/matisse_yasama_zevki-300x216.jpg" alt="Henri Matisse - Yaşama Zevki (175 cm x 241 cm)" width="300" height="216" /><p class="wp-caption-text">Henri Matisse - Yaşama Zevki (175 cm x 241 cm)</p></div>
<p><strong>Tarihi incelediğimizde ‘sanat becerilerinin anlamını yitirmesi’ ile ‘avangard’lık paralel olarak gelişen iki olgu olarak karşımıza çıkıyor. Bunun başlıca sebebi ise inkar edilemez biçimde fotoğraf makinesinin icadıdır&#8230;</strong></p>
<p>19. yüzyıl ortalarında Delaroche’un  söylediği varsayılan ‘Bugünden itibaren resim ölmüştür.’ sözü aslında bir iletişim ve belgeleme yönteminin sonunun geldiğini haber veriyordu&#8230;</p>
<p>Ölen sadece resim miydi? Kuşkusuz hayır! Klasik anlam da heykelin ve anıtlarında sonu gelmişti.Yeni buluşlar ve teknoloji bambaşka eserler yaratıyordu artık. Modern zamanların anıtları göklere-‘tanrıya’- ulaşan çelik konstürüksiyonlu binalardı bundan böyle. Ya trene ne demeli? Motorlu- buharlı araçlar zaman ve mekan algısında dramatik değişikliklere yol açtı. Ulaşılmaz uzaklar, ömürlere mal olan hedefler olmaktan çıktı. Tanrısal olan herşey enigmasını yitirdi. Bütün bunlar sanat dalında yeni arayışlara ifade ve iletişim biçimlerine yol açtı.</p>
<p>Yüce, ilahi ve anıtsal olanı yansıtmayı, belgelemeyi kendine görev edinmiş sanatçının çabaları artık anlamsızdı&#8230;Akademide öğretilenler önemini yitirmeye başlamıştı. Sanatçıların yüzyıllar içinde oluşturduğu köklü akademik olgular ve sanatsal ifadeler fotoğraf makinesi sayesinde bir anda hem de mükemmel bir şekilde elde ediliyordu&#8230;Üstelik 19. yüzyıl sonunda bunlara hareket kazandırıldı ve film de çekilmeye başlandı.Tarihi etkileyecek her olay kolayca belgelenmeye başlandı&#8230;En görkemli kahramanların anıtları yavaş yavaş,  yükselen kapitalist değerlerin ve egoların vücuda gelmiş şekli olan  yüksek binaların gölgesinde cüceleştiler&#8230;<br />
<br />
İşte değişen bu değerler avangard kavramını doğurdu&#8230;Avangard dediğimiz kişi aslında bir isyankardır. Kendine diretilen yaşam tarzının içinde iletişim ve ifade biçimleri anlamsız kılınmış insandır. Bilimsel teknolojik gelişmelerle aklın sınırlerı gittikçe genişleyen buna karşın yaşam alanı, algı ve duyguları bir o kadar kısıtanan bu öncü kişiler sınırları aşıp yeni iletişim ve ifade tarzları bulanlardır. Onlar modern öncesi zamanın tabularını yıkmakta tereddüt etmeyenlerdir&#8230;</p>
<p>En önce anlamını yitirenlerden biri tarihin her döneminde ulaşılmazlığını korumuş çıplaklar oldu. Cezanne’ın yıkananlarında çıplaklar artık geometrik olarak ifade edilen nesneler halini aldı. Sanatçı onu tahtından eden bilim ve teknolojiyi anlamlı bilimin metodlarını-gözlem, deney, analiz, sentez- kullanarak yeni ifade biçimlerine ulaşmalı günün insanıyla iletişim kurmalıydı.</p>
<p>Empreyonistler hızla akıp giden modern zamanların içinde anlar yakalamaya çalıştılar. Tıpkı fotoğraf makinelerinin yaptığı gibi ama bir farkla&#8230;Fotoğraflar görüntülerin renklerini vermiyorlardı. İşte empresyonistler ışık ve renklerle bu görüntüleri anlamlandırdılar&#8230;Monet, Manet, Renoir gibi sanatçılar fotoğrafın veremediği ruhu fırça darbeleri ile eserlerine verdiler&#8230;</p>
<p>Heykel sanatının ilk modernlerinden Rodin kahramanları insanlaştırdı. Artık hangi anıt Eyfelin yanında yüce durabilirdi ki? Onları yüceleştirecek olan insani duyguları ve ifadeleriydi. Balzac bütün ayrıntılardan arındırılmış ve sonsuzluğa bakan ifadesinde yoğunlaşmıştır. Victor Hugo bizim bulunduğumuz alana taşmış, statükoya meydan okurcasına ifade ve hareket kazandırılmıştır&#8230;Bu ifade ve hareketler gayet insancadır&#8230; Anıtlar kaidelerinden indirilip aramıza karışmıştır&#8230;Aynı yaşarken oldukları gibi&#8230;</p>
<p>Picasso ve Braque üçüncü boyutu ikinci boyutta tekrar etmenin anlamsızlaştığı bir dünyada üçüncü boyutu iki boyuta indirgemiş, fotoğrafın yapamadığı şekilde cisimlerin göremediğimiz taraflarını da perspektifi alt ederek bize sunmuştur. Aslında bütün bu çabalar algının duyuların ötesine geçip zihinselleştiğinin bir kanıtıdır.</p>
<p>Konstrüktivistler ise modern zamanın sonzuluğunu garanti eden çelik ve diğer maddelerle yarattıkları eserlerin seyircinin şaşkın, yadırgayan bakışlarına sunmuştur. Böylece sanatçının yeteneği ve avangardlığı, gerçekliği taklit edebilmekle değil, geleceği ve onun sunabileceği ifade biçimlerini herkesten önce görmek olarak ölçülmeye başlanmıştır.</p>
<p>Yeni dünyanın gerçekleri yetmemeye başladığında bilinmeyen, muğlak, sınırlanmayan, zihinle değil ama hislerle gizleri çözülmeye çalışılan yeni platformlar fethetmek sanatçının hedefi oldu. Bilinçaltı, rüyalar, hisler, bir süreç içindeki deneyimler, renkler, ışık, gölge, tanımlanamaz mekan, obje, duygusal dışavurumlar olarak resimlerin içinde yer almaya başladı. Artık ucu bucağı belli olmayan, maddi bir biçimden yoksun bu platformu en iyi biçimde ifade edebiler, seyirciyle, kopuk olduğu iç dünyası arasında iletişimi en iyi sağlayan kişi avangarddı&#8230;</p>
<p>20. yüzyılın ortalarına gelindiğinde insanlar televizyon ekranları aracılığıyla her türlü deneyimi sanal olarak yaşamaya başladılar&#8230;En azından görsel olarak&#8230;Her şeyin görüntüye indirgendiği, her türlü görsel imge ile zihinlerin ve ruhların istila edildiği bir dünyada sanatçı için yeni ifade yolu bedenlerden ve bu bedenlerle yapılan, eylem içeren durum ve performanslara dönüştü&#8230;Sanal platformdan yaşadığımız dünyaya taştı.</p>
<p>Sanatçıya ifade etme ve iletişim kurmada nesne yetmediği yerde mekan ve kavramlar işin içine girdi. Bana kalırsa bütün bu süreç boyunca hala sağduyu, düşünce, his-duygu işin içindeydi ve avangardlığı modern zamanlar boyunca besleyen de buydu&#8230;</p>
<p>Post-modern zamanlara geldiğimizde zamanın akışkanlığına yetişme temposu sağduyunun, bilişim düşüncenin, sanal deneyimler haz ve duyguların yerini aldı. Herşeyin sayılabilir, ulaşılabilir, tüketilebilir, vazgeçilebilir olduğu böyle bir zamanda bir adım ötesini öngörmek ve bunu insanlığa sunmak mümkün değil gibi gözüküyor. Günümüzde sanat alanında ironi, parodi gibi kavramlarla geçmiş tekrar değerlendirilip işlenirken ‘Avangard’ eski anlamını yitiriyor ve ‘yapılmışı en önce, en değişik olarak ilk işleyen’ şeklinde bir değişime doğru gidiyor.</p>
<p>Anlamların anlamsızlaştığı zamanlarda dünyaya yeni anlam ve ifadeler katma misyonu artık günümüzde kendine yeniden anlam katmak üzere geçmişin ‘avangard’lığını değerlendirip değişik bir şekilde sunma yolunda&#8230;</p>
<p style="text-align: right;">
<strong>Banu Küçüksubaşı</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.artimetre.com/2009/04/27/degisen-sanat-herseyin-anlamini-yitirdigi-zamanlarda-anlam-arayanlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

