Makaleler

Sanat Eseri Satışında Sosyal Medya Pazarlamasının Önemi – Salih Seçkin Sevinç

11 Ocak 2010
Facebook.com

Facebook

Salih Seçkin Sevinç / Artimetre

Günümüzde ortalama her birey zamanının önemli bir kısmını bilgisayarının başında, herhangi bir sosyal paylaşım ortamında ilgilendiği bir konu hakkında bilgi toplayarak ya da bu konuda bilgi sahibi olan insanlarla aynı web sitelerine girip fikir alışverişi yaparak geçiriyor. Peki bu sosyal paylaşım ortamlarından kast edilen nedir? Aslında bunun sınırları henüz net bir şekilde belirlenmemiş olmakla beraber halen gelişmekte olan bir mecra olduğu için ana oyunculardan yalnızca bir kısmının isimlerini vermem doğru olacaktır; Bloglar, Google, MSN, Facebook, Youtube, Twitter, Myspace, Flickr, Digg, Delicious v.b.

Artık birçoğumuz herhangi bir ürün veya hizmet satın alma kararını bu ürünü veya hizmeti satın almış olan kişilerin Internet üzerindeki tecrübe ve yorumlarını inceledikten sonra veriyoruz. Bizimle aynı uğraşları veya benzer zevkleri olan insanlarla beraber aynı sanal topluluklarda biraraya geliyor ve onlarla kendi tecrübelerimizi eşzamanlı olarak paylaşmaktan büyük zevk duyuyoruz. Çalışmalarımızı, eserlerimizi, yazılarımızı, bir saat önce ne yediğimizi, şu an neye odaklandığımızı, neye canımızın sıkıldığını, yani paylaşmaktan çekinmediğimiz herşeyi istediğimiz herkesle her an paylaşabiliyoruz.

İşte bu alt kültürün oluşturduğu yeni pazarlama alanı, geleceğin pazarlama çalışmalarına da yön verecek olan son derece etkili bir yolu oluşturmuş oldu. Daha önce hiçbir pazarlama enstrümanında göremeyeceğiniz kadar hedefe yönelik olan bu yeni araçlar, geleceğin pazarlama çalışmalarında çok önemli yere sahip olacaklar.

Sosyal Medya olarak adlandırılan bu alanların hepsi klasik anlamda ürün ve hizmetlerin pazarlanmasının yanı sıra, sanatçıların ya da galerilerin de bir araya gelerek kendi portföylerinin sergilenmesi ve satılması imkanını doğurmuştur. Doğru kurgulandığı takdirde bu model kusursuz bir pazarlama döngüsünü sağlamaktadır.

Sanat eseri satışlarının geleceği internettedir.

Klasik ürün veya hizmet satışına yönelik pazarlama çalışmaları henüz geleneksel reklam mecraları içerisinden dışarı çıkamamıştır.. Bunun nedeni sosyal medya alanlarındaki reklam, tanıtım, CRM gibi faaliyetlerin tamamının çok düşük bütçelerle yürütülmesidir. Mevcut konkürler ve dev medya satın alma duvarları içinde hapis olan kurumların bu alanları etkili kullanmaya başlamasına daha epey yol vardır. Hal böyle iken bu alt kültüre ait alanlar ayrıca fonksiyonları gereği de sanat ve kültür işleri ile uğraşanların uzmanlaştığı, yoğunlaştığı ve hakim olduğu yerler haline gelmeye başlamalılar.

MySpace.com

MySpace

Sosyal Medya ağı’nda yer alan enstrümanlar ve oyuncular yıllar içinde elbette değişecektir ancak sanal dünyada yerlerini almaya başlayan markalar işin manifestosunu belirleyen temelleri atmaya çoktan başladılar bile.

Bugün internet üzerinden satışa yönelik önde gelen internet markaları önemli sosyal paylaşım siteleri için yazılımlar ve uygulamalar geliştirmekte, sosyal medya ağları ile iletişimin sürekliliğini sağlamaktadır. E-Bay, Etsy gibi günde milyonlarca kişinin ziyaret ettiği dev alışveriş merkezleri sosyal medya ağlarına yönelik sürekli uygulamalar geliştirmektedir.

Bütün bu bahsedilenleri uzunca bir örnek ile detaylandıracak olursak; A sanatçısı veya B galerisi; normal bir web sitesinden defalarca üstün uygulamalara sahip olan blogger.com’dan kendi adına tamamen ücretsiz bir blog oluşturup burada en son etkinlikleri veya portföye eklenen son eserleri anında izleyiciler ile paylaşabilir, eserin satışının yapıldığı siteye veya sitelere link verebilir, buradan doğrudan satış yapabilir, eser ile ilgili yorumları alabilir, ortak ilgi alanlarındaki kişilerle zincir bağlantılar oluşturabilir, izleyicilerin güncellemelerden haberdar olması için e-mail listesine kayıt olmalarını sağlayabilir, beğenilere göre eklenecek ücretsiz yazılımlarla sitenin içeriğini ve görselliğini zenginleştirebilir, kurduğu siteyi belirleyeceği günlük bütçe ile Google Adwords de sponsor bağlantılarda en üst sıralarda gösterebilir, Facebook’ta ya da Myspace’de sanatçı ya da galeri adına kurulan global sayfalarda ortak ilgi alanlarına sahip daha fazla hayran ve izleyici kitlesi ile buluşturabilir, eserleri yine bu sayfalarda ya da görsel paylaşım sitelerinden önde gelenlerinde gösterebilir, galeriyi veya doğrudan sanatçıyı tanıtıcı görsellerden birer video oluşturup bunu Youtube veya benzeri sitelerde yayına sokarak galerinin veya sanatçının yayıldığı yüzü genişletebilir ve bütün bunların hepsi arasında çarpraz bağlar oluşturarak edinilen bütün bilgileri tek bir havuzda toplayabilir.

İşin en güzel kısmı da bütün bunları ilgili kişinin tamamen kimseye bağlı kalmadan, medya satın almaları yapmadan, sıfıra yakın pazarlama bütçesi ile tek başına yapabilecek olmasıdır.

Bu bağlamda internet, insanlara pazarlama alanında daha önce tanınmamış sınırsız imkanlar tanımaktadır.Yine de atlanmaması gereken nokta bütün bu bahsedilen alanların kurgulanmasının uzmanlık gerektirdiğidir.

Twitter.com

Twitter

Daha somut bir örnek daha verelim; A galerisi bir sanatçısını yurt dışında bir sergi ile tanıtacak. Bunun duyurusunu kendi web sitesinde yapacağı gibi, milyonlarca kişinin kullandığı Facebook’ta sanatçıya özel oluşturulan ücretsiz sayfada ve yine aynı şekilde kendi galerisi adına yaptığı sayfada duyurabilir. Facebook reklamlarını kullanarak belirleyeceği günlük bütçe ile sanatçının gideceği ülkedeki yaş, cinsiyet, eğitim durumu, ilgi alanları v.b kriterleri seçerek doğrudan hedef kitleye yönelik reklam çalışmasını oluşturabilir, bu reklamlardan varyasyonlar çıkararak kendi galerisinin web sayfasına veya Facebook’daki sayfasına ya da blog’una izleyicileri yönlendirebilir.

Dünya’nın önde gelen ve sanata yön veren galerilerinden biri olan Saatchi Galeri’de sergi açmayı düşünmeyecek ya da koleksiyonuna girmeyi talep etmeyecek bir sanatçı yoktur sanırım. Bugün Saatchi Gallery’nin internet sitesinde kendinize ait bir portfolyo hazırlayabilir ve Saatchi Gallery’nin web sitesinin içine yüklediğiniz eserlerinizin olduğu linki gururla etrafınızdaki insanlara iletebilirsiniz.

Saatchi Gallery’nin bu hizmeti de kendine ait bir sosyal medya mecrasıdır. Kültür ve Sanat alanının önde gelen bütün isimler hızla kendi sosyal medya devrimlerini tamamlamak zorundadırlar. Çünkü bu alan klasik reklam mecralarının aksine sanat eseri satışı için en uygun zemini sağlamaktadır.

İki yüz milyon aktif kullanıcısı ile hergün yüz milyonlarca kişinin profilini güncellediği Facebook ve Myspace’de sizinle aynı ilgi alanlarına sahip olan insanların olduğunu bir kere daha belirtmek isterim. Orada eserlerinizi ve portföyünüzü tanımak isteyen binlerce kişi sizleri bekliyor.

Yoksa sizin hala Facebook’ta bir sanatçı ya da galeri sayfanız yok mu?

Bu makale ilk olarak RH+ Sanart Dergisi Ekim 2009 sayısı’nda yayınlandı.


Etiketler:
Kategoriler: Makaleler

Sanatta Dil ve Üslup Üzerine…

20 Ekim 2009

Dil ve üslup üzerine...

Dil ve üslup üzerine...

Dil, insanlar arasındaki en temel iletişim aracı… Özellikle son on yıldır tüm dünya dilleri evrensel ve bir yanıyla da dayatmacı dil ‘İngilizce’nin tesiri altında… Televizyon kültürünün?! de bu durumun üstüne tüy diktiği apaçık…

Fatma AKMAN

Öncesinde de kültürler arası etkileşimlerin çeşitli nedenlerle arttığı dönemlerde dillerde bir bakış açısına göre ‘bozulma’ bir diğerine göre ise ‘birbirine benzeşme’ hali görülmüştü. Buradan anlıyoruz ki tarihte dönem dönem insanlar haklı olarak benzer kaygılar taşımışlar.

Üslup ise hedefe giden farklı yol ya da yöntemler… Sözlerin dizilimi, seçilen sözcükler ve hatta bir duygu/ durum ya da her ne ise artık anlattığınız onu ‘doğru’ ifade etmeye çalışırken kullanılan sözcük sayısı…

‘Bunları bir tek ben biliyorum, şimdi de size evrenin sırrını veriyorum’ diye yazmıyorum pek tabi ki. Üstteki iki paragrafta sözünü ettiğim bu iki kavramı mümkün olan en yalın ve anlaşılabilir biçimde yazıya dökmeye çalıştım. Bittabi dilin, hedefi on ikiden vurduğu alanların başında edebiyat geliyor. Anlatma becerisinin, ‘iletişme’ halinin sanata dönüştüğü alan aslında edebiyat…

Dilin en çok yıprandığını düşündüğüm alanların içinde ise yazılı ve görsel medya unsurları başı çekiyor. Ardından akademik makale ve akademik çeviriler… Benim bu alanda listem uzar gider de dürüst olmak gerekirse asıl derdim ‘plastik sanatlar’la… Çünkü benim nezdimde sorunun önemli bir bölümünü plastik sanatlar alanında yazılmış ve yazılmakta olan tüm makaleler oluşturuyor.

Zaman zaman daracık sütunlara, bir kaç satırda çok şey sığdırma gereği ve aynı hatayı yüzlerce kez yapmanın verdiği bir körlük hali yaygın medya unsurlarında… Medyanın temel problemi bu, bir de iki çift lafı bir araya getiremeyen barbie bebekleri…

Akademik makale ve çevirilerinde ise devletin eğitim politikasına kara çalmak dışında bir şey gelmiyor elimden. Zira yabancı bir dilde –ülkemiz şartlarında verilen dil eğitiminin bütününü ele alınca- yazıp çizmek, bir başka deyişle ‘o dili bildiğinden emin olmak’ zaten yeterince zor… Tamamen teknik ve tek başına yeni bir ‘dil cumhuriyeti’ gibi ele alınmasında bir sakınca görmediğim bilimsel meseleler ve araştırma konularını anadilde bile anlamak oldukça güç… Haliyle ikisinin bir karma-karışımı olan akademik makalelerde gerçek bir kaosa neden oluyor bu durum. Kaldı ki özellikle tıp, mühendislik gibi uzmanlık alanları; zaten tamamen sayısal zekâya yönelik ve sosyal zekâsı, iletişim becerileri çok da güçlü olmayan insanların haklı egemenliklerinde… Bu alanlarda şahane bir dil ve üslupla yazılmış, şahane akademik makaleler okumanın bir yolu bulunur mu bir gün, açıkçası umudum yok. Ama görünüşe göre bu alanlarda böyle bir arz da talep de oluşmamış zaten. Gelelim, plastik sanatlara…

Plastik sanatlarla yakınlaşmamızın mazisi, ‘profesyonel’ anlamda bir yıldan daha kısa bir süre… Bu süre içerisinde modern sanatlar alanında mümkün olduğunca çok eleştiri-makale okumaya ve yazılı-görsel medya unsurlarını takip etmeye çalıştım. Yapılan işlerin niteliği hakkında konuşmak için -kendi adıma- henüz ‘erken’ olduğu kanaatindeyim. Beni bu alanda -öncesinde de- en çok huzursuz eden mesele, plastik sanatlar alanında yazılmış makalelerin neredeyse tamamının dilinin yanlışlarla dolu ve oldukça ‘kasıntı’ bir üslupları olması…

Evet! Tam anlamıyla kasıntı…

Gereksiz bir biçimde tepeden bakan, zorlama bir üslupla, -yazanın da anlamını bilip bilmediğinden yer yer emin olamadığım- terimlerle iyice lezzetsiz bir çorbaya dönüşmüş; uygun, adabınca kurulamamış ve Elif Şafak tadında özne-yüklem uyuşmazlığı gibi basit!? hatalarla dolu, upuzun cümleler…

‘Tek tek ele alındığında her biri gayet hoş noktalara temas eden, her biri kendi içinde tutarlı ve anlamlı sözcükler –buraya kadar her şey dil denen organizmanın büyüleyiciliğinden zaten- nasıl olur da bir araya geldiğinde bu kadar manasız bir sesler dizilimi halini alır!’ Bu alanda yazılmış makalelerin bende bıraktığı iz budur, efen’im!

Plastik sanatlar alanında ortaya konmuş tüm yazınlarda dilin beceriksizce tüketilişinin yanında, bir de sanki entelektüeller arasında bir tür ‘Osmanlı geleneği’nin sürdürülmesi keyfimi kaçırıyor.  Bu durumu halkın Türkçe konuşmasıyla saray efradının Osmanlıca konuşmasına benzetiyorum. Günümüz ve Osmanlı entelektüeli arasındaki tek ve çok önemli fark ise saray efradının gerçekten Osmanlıca adında bir dili muntazam konuşup yazabiliyor oluşlarıydı. Oysa bu tip makaleleri okuduğumda, makaleyi kaleme alanın kibrinden, egosundan ve ‘ne kadar anlaşılamaz bir metin/ cümle yazarsa kendini o kadar önemli/ değerli hissedeceği duygusu’ndan başka bir şey gözüme çarpmıyor. Ne demeli buna?

‘Ağabeyler, ablalar! Hepiniz önemlisiniz bizler için. Daha yalın, kasmadan ve anlaşılabilir yazınca eksilmez, hatta bizim de sanat tarihçilerin de nezdinde kıymetlenirsiniz. Hadi bilgi birikiminizi, mümkünse Türkçe, bizlerle de paylaşın.’ Böyle bir serzenişte bulunmak acaba okuduklarımızı anlama hakkımızı geri getirir mi? Ya da artık her anlamda birbirinden iyice uzaklaşan sosyal sınıflar arasında haberleşme kanalıyla da olsa yeniden organik bir bağ kurulabilir mi?

Bu durumun en dramatik yanı da bu makaleleri kaleme alan insanların mutlaka birden fazla yabancı dili konuşmayıp adeta şakımaları… Memleketin ve dünyanın en saygın okullarında çeşitli sanat dalları üzerine ciddi akademik ve bireysel çalışmalar yürütmüş olmaları…

Son olarak, bu durumun en ironik yanı da kime bu konuda dert yansam -buna tanıdığım, bildiğim ressamlar da dahil- bu konuda benden dertli çıkmış olmaları…


Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
1 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Makaleler

Banu Küçüksubaşı’nın kaleminden J. Beuys Notları

12 Ekim 2009
Joseph Beuys

Joseph Beuys

Dünya sanat ile değişir mi? 20 yüzyıl sanatında o bir simyacı, sanat ise onun felsefe taşı…

Çocukluğu boyunca sanata özellikle Lehmbruck heykellerine ilgi duyan 1921 doğumlu Beuys, liseden sonra tıp fakültesinde okumaya karar verir. Fakat 2. Dünya Savaşının patlaması ile kendini bir savaş pilotu olarak sıcak savaşın içinde bulur. 1944′te uçağının Kırım’a düşmesi ile başından yaralanan Beuys hayatı boyunca hep savaşın yarattığı bu acıya dikkat çekmek üzere keçe şapkasını bir nişan misali başında taşır. Bu kaza onun hayatı, ruhu, dünyaya bakışı, yapmak istedikleri konusunda radikal değişikliklere yol açar.

Kazadan sonra Alman birlikleri tarafından kurtarılsa da  Kırımdaki Tatar kabileleri tarafından kurtarılıp yağ ve keçeye sarılarak iyilleştirildiği yönünde bir efsanesini uydurur. Bu nokta aslında ‘batı medeniyeti’ ni sorgulamaya başladığı zamandır. İlericilik, modernizm, bilim, ticaret gibi alanlarda sınır tanımayan ve bunların getirdiği avantajlara karşı aç gözlüleşen batı medeniyeti iki büyük dünya savaşına neden olmuş; vahşi ve ilkel olduğu düşünülen kabileler halinde yaşayan toplumlar -ve özellikle doğu toplumları- ise dünya, çevre ve insan  ruhuna bu denli büyük zararlar vermemiş, böyle yıkımlar yaratmamıştır. Beuys’un kurtarılışına dair uydurduğu efsane ile dikkat çekmek istediği de aslında bu nokta…

Savaş sonrasında Staatliche Sanat Akademisi’nde eğitim alır; bu eğitimin ardından Beuys’taki yansımlar 1950′lerde ‘Genişletilmiş Sanat’ (Extended Art), ‘Plastik Teori’, ‘Sosyal Heykel’ gibi derin kavramlarla ortaya çıkar. Bu kavramlar sanat eserinin sadece estetik, form, renk, ışık gibi öğelerle değerlendirilmemesi ve aslında sanatın madde üzerine aktarılmış düşünce, iddia, tez, isyan, sorgulama formları da olması gerektiğini vurgular. Nasıl ki bir taşı yontarak ortaya bir heykel çıkarabiliyorsak,  toplumu da bu şekilde beslenen bir sanatla yontarak iyileştirebileceğimizi iddia eder. Bu bağlamda Beuys artık bir simyacı olarak algılanabilir.

Simyacılara göre ‘madde’ Beuys’a göre ise ‘toplum’ hastadır ve eğer iyileştirilebilirse ortaya altın çıkar. İşte Avrasya kavramı, Beuys’un elinde aslında altın yaratmak üzere olması gereken bir karışımdır. (Bu arada batılı simyacılar kimyasal işlemlerle altın ve zenginlik elde etmeyi amaçlarken, doğulu simyacılar bunu ruhsal dönüşüm ve hakikate erme olarak algılarlar!) Batı medeniyeti ile Doğu’nun spiritüelliği harmanlandığında ‘gelişirken ruhunu kaybetmeyen, teknolojik ama çevreye zarar vermeyen bir toplum’ ortaya çıkacaktır’ yani altın!

Simyacı Beuys kirli ve hasta olanı, arınmış ve mükemmel olana dönüştürmeyi amaçlar. Bu süreç sanatın kendisidir. Beuys’a göre sanat; ruhu okşayan, göze hoş görünen estetik bir değer değil; insanı şaşırtan, şoka uğratan, bazen iğrendiren, patlayıcı, sarsıcı haliyle insanı düşünmeye, anlamaya, isyan etmeye, sorgulamaya ve böylece dönüşüme uğratmaya yarayan  bir felsefe taşıdır. Bu taşa dokunan hiçbir şey aynı kalmamalıdır. Beuys’un kullandığı her malzeme, teknik her performans, üniversitede verdiği her ders bu dönüşümü sağlamayı amaçlayan karışımın öğeleridir.

Kurtarılma hikayesindeki yağ ve keçe Beuys’un kişisel dönüşümünü temsil eder. ‘Yaralı-hasta’  Beuys yağ-keçe-ilkel toplum spiritüelliğinden oluşan bir karışımla harmanlanarak dönüşür. Savaşa giden askerden çok farklı bir şekilde, bir şaman doktor, bir simyacı olarak geri döner. Ruh-beden, doğu-batı, iyi-kötü, Alman-Yahudi, ilkel-gelişmiş gibi ikilemlerden arınır, bu arınma sürecini sanatı yoluyla insanların bilgisine, hizmetine, kullanımına sunar.

20. yüzyılın ‘kavramasal sanat’ öncülerinden bu simyacının ve öğrencilerinin eserleri  Sakıp Sabancı Müzesi tarafından bizim de hizmet ve kullanımımıza sunuldu. Sanattan anlayan- anlamayan her sanat izleyicisine söylemek istediğim, bazı eserlerin sadeliğinden yola çıkarak ‘bu da sanat mı’, ‘ne var, ben de yaparım’ gibi iç seslere kulak tıkamaları yönünde… Sergideki eserlere, bunların aslında birilerinin isyanı, fikirleri, idealleri, sorgulamaları ve en önemlisi ‘dönüşümleri’ olarak bizi de tepkimeye sokup dönüştürmeyi amaçlayan ve ‘bizdeki altın’ı ortaya çıkarabilecek ilhamlar içeren felsefe taşları olarak bakmalı… Aslolan taşın kendisi değil, maddeyi altına dönüştürmesi değil midir zaten?


Etiketler:
Kategoriler: Makaleler

Çağdaş Toplumda Sanat Müzesinin Rolü – Banu Küçüksubaşı

04 Ağustos 2009

Metropolitan Sanat Müzesi

Metropolitan Sanat Müzesi

Çağdaş bir toplumda sanat müzesi o toplumun maddi kimliğini oluşturmasında, korumasında ve bu kimliği uluslar arası düzeye taşımasında en büyük etmenlerden biridir. Toplumun ortak yüzü-birikimi ve ortak ideali-iddiası o toplumun sanatına yansır. Sanat müzesi de bu olgunun vitrinini oluşturur.

 

Sanat müzesi olmayan bir toplum zaten çağdaştan sayılmaz, sayılmamalıdır! Çağdaşlığın bir ölçütü de toplumun ne kadar artı ürüne sahip olduğu ve bunu nasıl değerlendirdiğidir. Bilindiği gibi bir sanatçı toplumun ürettiği artılarla yaşamını sürdürür. Sonuçta sanat olmazsa yaşanmaz bir olgu değildir. Ama bir toplum karnını rahatça doyuruyorsa sıra ruhu doyurmaya gelir. İşte aslında sanat eseri aynı zamanda toplumun refah düzeyinde ne derece gelişme gösterdiğinin bir göstergesi, bir prestij meselesidir. Çağdaş olma iddiasıyla uluslar arası platforma çıkan bir ülkenin sanat müzesi yoksa,g elişmemişse ya da sayısı azsa bu ülke diğerlerinin arasında kendisini gösteremeyecek ve kabul görmeyecektir.

Ülkemizi ele alırsak önde gelen aileler yabancı iş ortaklıkları vesilesi ile bunun çağdaş toplumlarda ne derce önemsendiğinin farkındalığı ile sanat koleksiyonlarını müze çatısı altında toplamayı seçmişler böylece sadece sanat koleksiyonu oluşturmak değil onu topluma mal etmenin uluslararası iş dünyasında onlara prestij kazandıracağını anlamışlardır. İşin ekonomik boyutunu konuşacak olursak sanat müzesi yabancı sermaye gözünde çağdaşlık, prestij ve güven anlamına gelmekte ve yapılacak iş ortaklıklarında rakipler karşısında avantaj sağlamaktadır.

Batı ülkelerinde sanat müzeleri önünde oluşan uzun kuyruklar ve bunların çoğunun yabacılardan oluşması sanat müzelerinin o ülkenin turizmi açısından ne kadar önemli olduğunun göstergesidir. Bugün Louvre Müzesi’nin adı, içerisinde bir çok arkeolojik eser barındırmasına rağmen Da Vinci’nin Mona Lisa’sıyla birlikte anılır. Bu  tablonun önünde fotoğraf çekmek isteyen kalabalığın bir bölümünün sırf Mona Lisa’yı görmeye geldiğini söylemek yanlış olmaz…

İşte böyle bir baş yapıtı tanımlamak konserve etmek, sunuşunu layığıyla yapmak için donanımlı bir müze, sanat üzerine uzman bir müze ya da  bir sanatçı adına kurulacak bir müze gerekir. Gerçi modern sanat müzeleri yaptıkları retrospektiflerle bir sanatçının bütün dönemlerini baştan sona ele alma işlevini süreli olarak yerine getirebilmektedir.

Sanat müzeleri çeşitli eserlerin izinin sürülmesi, tarihlendirilmesi, korunması, restorasyonunun yapılması gibi konularda sanata olduğu kadar sanat tarihine de katkıda bulunur. Sanat müzesi sanatın tarihini yazmada başvurulacak en önemli kaynaktır. Tuttuğu envanter ve çalıştırdığı uzman kadroyla bir sanat eserinin en güvenli referansıdır. Kim hangi tarihte ne üretti? Özellikle modern sonrası sanatta en büyük sorunlardan biridir bu. Dolaysıyla günümüzün tarihi yazılırken modern sanat müzelerinin ve onların koleksiyonlarının referans olarak alınacağını düşünmek yanlış olmaz. Sanat nedir? Ne değildir? Kim sanatçıdır, kim değildir? sorularının cevabı verilirken sanat müzelerinin birikimleri esas alınacaktır.

Yaşayan bir sanatçı için eserinin sanat müzesinde yerini alması büyük bir prestijdir. Sanat Piyasası olarak tabir ettiğimiz ticari ortamda eserin maddi değerini arttırdığı dolayısıyla sanatçının yaşam ve üretim koşullarını iyileştirdiği gibi koleksiyonerler nezdinde prim sağlar. Sanatçının yurtdışına açılmasında rol oynar.

Sanat müzelerinin bütün müzelerde olduğu gibi eğitim misyonunun varlığını da belirtmek gerekir. İnsanlar geçmişten beri ne düşündüler, ne hissettilerse bunu görsel olarak sanat yoluyla dışa vurdular. Bizi bugüne taşıyan geçmişimizde neler oldu? Hayat, değerler, görüşler nasıldı? Biz sonraki kuşaklara ne bırakacağız? İşte bütün bunların görsel kaydı ile sanat müzesi başlı başına bir eğitim kurumudur.

Bir toplumun kimliğini oluşturmada, dünyaya gösterilen yüzü olmada, bu kimliği ve yüzü geleceğe taşımada bu kadar önemli olan, bunun yanında ülke ekonomisine dolaylı olarak katkısı bulunan, üretilen kültürün vitrini sanat müzesi olgusunun Türkiye’mizde de ele alınmaya başlaması sevindirici bir gelişme olmakla beraber henüz yeterli değildir. 2010 İstanbul Kültür Başkenti gibi projelerle sanat müzesi sayısının artmasını diliyoruz.

Banu Küçüksubaşı


Etiketler:
Kategoriler: Makaleler

‘Cl Dialouges I’e dair…

09 Haziran 2009
Prof. Dr. İlber Ortaylı

Prof. Dr. İlber Ortaylı

Kadir Has Üniversitesi Büyük Konferans Salonu’nda 22 Mayıs tarihinde Contemporary İstanbul’un düzenlediği Cl Dialouges ‘Cosmopolitics I’ İstanbul-Berlin-New York isimli konferansta bulundum ve gecikmeli de olsa konferans notlarımı ve daha ziyade gözlemlerimi paylaşıyorum.

Bir gerçeği de en baştan itiraf etmekte yarar görüyorum, konferansa katılmayanlar için açıklamalarım çok da anlamlı olmayabilir, belirtmeyi bir görev bilirim.

Cl Dialouges konferans dizisinin ikincisi, bu yıl ana tema olan ‘kozmopolitizm’ çevresinde şekillenen konuşmalara sahne oldu. Sanırım New York, Berlin ve İstanbul üçlüsünün ele alınmasının temel nedeni de dünyanın en kozmopolit şehirleri olduğu düşüncesinden ileri gelmekteydi.

Akademie der Künste’nin sanat direktörü Dr. Johannes Odenthal, Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı Prof. Dr. İlber Ortaylı, yönetmen Peter Lilienthal, yazar Mario Levi, New York Pratt Enstitüsü öğretim üyesi Prof. Ayşe Yöner ve müzisyen Mercan Dede’nin katılımlarıyla gerçekleşen konferansın en belirleyici ve etkili bölümü –bana sorarsanız- İlber Ortaylı’nın konuşmasıydı. Ortaylı’nın konuşmasının başlarında yaptığı ‘kozmopolitizm’ tanımına dikkat çekmek ve hafızaları zorlamak isterim. Ortaylı’nın konuşması süresince her üç şehir için belirlediği kozmopolit olan ve ol-a-mayan unsurlar dikkat çekiciydi.

İkincisi düzenlenmesi sebebiyle ‘Contemporary Cl Dıalouges’ konferanslar dizisi henüz yolun başında… Ümit ediyorum ki bizler konferansların gelenekselleştiğine, çok daha profesyonel ve planlı bir biçimde, her defasında kendini yenileyerek, tecrübe kazanarak bu yola sabırla devam ettiğine, katılımların genişlediğine tanık olalım. Zira bu konferansta kozmopolitizmin çerçevesi net bir biçimde çizilemedi ve ‘insan unsuru’ bizzat kendi elleriyle yarattığı her ‘şey’in bir parça gölgesinde kaldı.

‘Kozmopolitizm üzerine diyaloglar’ diye söz edeceğim konferansın bir diğer eksikliğini hissettiğim unsur ‘dil’ oldu ki insanlık tarihine birebir tanıklık eden ve tıpkı ‘insan’ gibi nefes alan, gelişen, değişen, kimi zaman yozlaştığından endişe duyulan –tıpkı insan olgusu gibi- ve insan evladı var oldukça varlığını ona paralel sürdürecek olan dil…  Dayatmacı, kapitalist dil İngilizce’nin gölgesinde kaldı. Tıpkı sosyal yaşamın her alanında olduğu gibi… Bu noktada kozmopolitizm üzerine diyaloglar, sınıfta kaldı. Katılımcıların ve dinleyicilerin çok büyük bir bölümü –yüzde 90’ın üstünde olduğunu tahmin ettiğim bir oran verebilirim- Türkçe biliyor olmasına karşın, konferansın yapıldığı yer İstanbul ve konu çok kültürlülük olmasına karşın, anadili Almanca veya Türkçe olan konuşmacılar konuşmalarını İngilizce yaptılar. Bu tıpkı örnek gösterilen şehirlerin de belli konularda dayatmacı ve kimi zaman kendinden olmayanı görmezden gelen yapısı kadar ironikti ya da konu kozmopolitizm de olsa kültürel dayatmacılığın ulaştığı son noktanın bir göstergesiydi aslında. Bu bağlamda şunu rahatlıkla, altını çizerek ve defalarca tekrar etmekten usanmadan söyleyebilirim, hakim kapitalist dil İngilizce, konferansın temel konusu çok kültürlülüğü gölgede bıraktı.

Bir kültürü ifade etmenin en şık yolu o kültürün izlerini taşıyan ve ortak tarihi belleğe sahip olduğu anadilidir bence. Sanırım Odenthal Berlin duvarının yıkılışı ve onu izleyen süreçte Almanya’da yaşananları anlatırken hiçbir duygu ya da düşünce o süreci Almanca kadar hissedemezdi ve hissettiremezdi bizlere.

Konferans notları…

İlber Ortaylı konferansın en etkili ismiydi, onu takiben Mario Levi’den söz edebilirim. Katılımcılar içinde daha genç bir isim olduğu için daha dinamik ve insana yakın açıklamalar yapacağı beklentisi içinde dinlemeye başladım Mercan Dede’yi  ama evrensel değil daha kendi içine yönelik açıklamalar yaptı. Bu tür konuşmalara eskiden felsefi derdik ama artık en azından felsefeyle alakalı olmadığını biliyoruz. Mercan Dede müziklerini kendisinin yaptığı -fonda ney üflediği- bir kısa film izletti bizlere. Film gerçekten şahaneydi ama kültürel olgular geri planda kalmıştı ve bana sorarsanız fon müziği olarak Vivaldi’nin ‘4 Mevsim’ konçertosu da pekala yakışırdı.

En büyük hayal kırıklığını ‘Contempoparary İstanbul’ dergisinde söyleşisini okuduğum Berlin Künst Akademie hocalarından Odenthal yaşattı bana. Şahsen hiç değilse, İlber Ortaylı’nın eleştirilerine karşı Berlin’i savunmasını beklerdim ama yap-a-madı. Burada bir anekdotla konuyu genişletmek isterim. Ortaylı, Berlin’in tarihsel süreçte Doğu Berlin ve Yahudi olan tarafıyla barışmak yerine o bölümü ve bugün yaşan Türk göçmen gerçeğini görmezden geldiğini ileri sürmüştü. Yine Ortaylı konuşmasında New York’un hakim Avrupa ve özellikle Anglosakson kültüre, üst-orta sınıf Avrupalı’ya hitap eden bir kültürel misyon belirlediğini ve Amerika’nın acı gerçeği siyahilere, varoşlara ve daha pek çoklarına sırtını döndüğü gerçeğini gündeme taşımıştı. Belki bu nedenle özellikle New York’un tarih sahnesindeki iki yüz elli yıllık geçmişini de göz önünde bulundurarak gerçek anlamda kozmopolit bir şehir olmak için henüz yolun başında olduğuna ilişkin sinyaller vermişti. İşte Odenthal, tam bu noktada Berlin’e ilişkin Ortaylı’yı çürütecek bir kaç kanıt ortaya sürebilirdi, nitekim yap-a-madı ve bunun yerine ‘New York’u yok sayamayız’ demeyi ve bu yönde bir iki kelam etmeyi yeğledi.

Oysa tarihin nabzını tutmuş bir şehirden –Berlin’den- yakın tarihe tanıklık etmiş bir akademiden gelen Odenthal, Berlin birleştikten sonra bölgede sanatın zenginleştiğinden ve özgürleştiğinden söz ettikten sonra, konuşmasının ilerleyen bölümlerinde bir faşizm tehlikesinden söz etti ki sanırım İlber Ortaylı’yı haklı çıkaran bir noktaya değinmiş oldu. Demek ki Berlin, Batı tarafından gelen kültürel çeşitliliğe kucak açtığı kadar Doğu’dan gelene kucak açmamıştı.

Ayşe Yönder, New York mimarisinden söz etti ve bu anlamda mimari açıdan New York’u inceleme fikri heyecan vericiydi. Çünkü onlarca farklı tarihsel ve kültürel birikimden gelen insan toplulukları bir arada ve hem zamanlı olarak birbirinden değişik mimari çizgilerin tarihsel köklerinden kopuk olmasına karşın yan yana canlanmasına neden oldular. Ama Yönder de bu noktada tarihsel ve insani unsurlardan ziyade daha teknik unsurlardan söz etmeyi yeğledi.

Başlangıçta da belirttiğim üzere dil, insani ve yaşayan bir unsur olduğu için insana, sosyal olana ve çok kültürlülüğe en yakın olandı. Zaten kitapları itibariyle de Mario Levi konferansın edebiyat ve İstanbul ayağı idi orada. Şahane bir İstanbul temsiliydi, kendisinden daha uygun bir başka isim düşünülemezdi. Bence konferanstaki herkesi ilgilendiren, güzel bir konuşma örneği yapıyordu ki ben Beşiktaş’ta bir sınava yetişmek üzere salonu terk etmek zorunda kaldım.

Simultane tercüme sırasında teknolojik aksaklıklar tükenmek bilmedi. Frekans değişti durdu, bunu da belirtmeden geçemeyeceğim.

Suya sabuna dokunmayan, liberal bir bakış açısının arkasından, alt metinler kanalıyla tek yönlü kapitalizm dikte etmek, yaşını başını almış, söz konusu konferansa katıldığına göre belli bir entellektüel birikime ve dünya görüşüne sahip insanlara sunulası bir unsur değil. Bence Cl Dialouges konferansları düzenlenirken, bu detayın üstünde daha çok durulmasında yarar var. Takipçiler olarak, iyi hazırlanmış ve düşünülmüş konu ve konuklar hak ettiğimize inanıyorum.

Son olarak, konferansa katılımı artırmanın yöntemleri üzerine düşünülmeli… Bence sanat ve sanata dair her şey hem de bunca emek ortaya konmuşken, çok daha fazla ilgi görmeyi hak ediyor.


Etiketler:
Kategoriler: Makaleler