Makaleler

Sanatçıya Dair Bir Serüven – E. Yıldız Doyran

17 Nisan 2010

E. Yıldız Doyran / yildizdoyran@gmail.com

Aşksız yaşama ki ölü olmayasın,
Aşkla öl ki diri olasın.

Mevlana

“Aşk” insanı doğadaki herhangi bir nesneye, bir varlığa ya da evrensel bir değere bağlayan tutkudur. Kavram olarak “Aşk” felsefeye din yoluyla, özellikle Tanrı’nın yarattığı varlığın bütününü seven en yüce güç olduğu düşünülmeye başlandığında girmiştir. Günümüze kadar aşkın konusu doğa, doğa nesneleri, sevgili ya da Tanrı olmuştur. Aziz Augustinus’a göre insan fiziki varlıkları, maddeyi, başkalarını hatta kendisini bile sevebilir.

Doğu ülkelerinde Aşk (Işk) kelimesinin başka bir sözlük anlamı ise “sarmaşık” tır. Bahçeye düşen sarmaşık bitkisinin tohumu zamanla nasıl bahçeyi sararsa, kalbe düşen aşk tohumu da insan bedenini sararak yayılır. Sarmaşığın en önemli özelliği, sarıldığı ağacı içeriden kurutması ve zamanla ağacın ömrünü sonlandırmasıdır. Dıştan görünen aşktır (sarmaşıktır) ancak ağaç ya da beden dışarıyı göremez hatta görmek istemez.

Aşkla ilgili anlatımların en güzelleri mitolojilerdedir. Özellikle klasik Yunan mitolojisindeki öykülere bakıldığında aşk-doğa-doğaüstü güçler ve insan üzerine tasavvurların önemini anlamak mümkündür.

(Heliotrope) “Gün Çiçeği” mitine göre, Okeanos’un kızı Klytie’yi, Tanrı Apollon bir gün dere kenarında görür ve aşık olur. Yakışıklı Apollon kızı kolayca elde eder. Ancak Klytie’nin fazla sevgisi zamanla Apollon’u bıktırır ve araları açılır. Apollon’un kendisinden soğuduğunu anlayan kız bu acıya daha fazla dayanamaz ve ölür. Apollon, sevgisi yüzünden ölen ve güneşin parlak ışıklarını göremeyecek olan Klytie’nin naaşını “Heliotrope” yani “Gün Çiçeği”ne dönüştürmüştür. Gün Çiçeği Apollon’a sevgisini o ne tarafa giderse yüzünü o tarafa döndürerek hala gösterir. Ancak aşkına karşılık bulamadığı için hala boynu büküktür.

"Demeter" Dijital Fotoğraf, 127x200 cm, 2005

"Demeter" Dijital Fotoğraf, 127x200 cm, 2005

Yine aşk-insan ve doğa üzerine olan Demeter (Ceres)’in öyküsü İ.Ö. sekizinci yüzyılın sonlarında yayılan bir Hymnos’da anlatılmıştır. Bereket Tanrısı olarak bilinen Demeter’in Persephone isimli kızı arkadaşlarıyla çiçek toplarken farkında olmadan onlardan uzaklaşır. Nergis çiçeğini koparmak için eğildiğinde yer yarılır ve Yeraltı Tanrısı Demeter’i yeraltına kaçırır. Yeraltına inerken kızın çığlıkları derinliklerden yansıyarak annesine kadar ulaşır. Kızını yitiren Demeter yeryüzüne verdiği tüm armağanları topraktan çekip alır. Yeşil çimenler, çiçekler, toprak buzla kaplanır ve donmuş bir bozkıra dönüşür.

Bereketsiz geçen o yıl toprak bir şey vermez. Bütün insanların açlıktan öleceğini düşünen Zeus, tanrıları Demeter’e göndererek bu öfkesinden vazgeçmesini ister. Ancak Demeter; kızını görünceye değin toprak, hiçbir ürün vermeyecektir. Zeus Hermes’i yeraltına göndererek kızının Demeter’e geri verilmesini ister. Hermes artık ölüler kralının karısı olan mutsuz Persephone için izin ister. Kocası, Zeus’un isteğini yerine getirmek zorunda olduğunu bilmektedir ancak karısının yeraltına yeniden dönmesini sağlamak için ona bir nar tanesi yedirir. Annesinin tapınağına dönen kız olup bitenleri anlatırken kocasının yedirdiği nar tanesini söylediğinde Demeter kızının yine yeraltı tanrısına döneceğini anlar. Zeus kendi öz anası en yaşlı tanrıça Rhea’yı Demeter’e gönderir. Rhea Demeter’e onu Zeus’un yeniden tanrılar ülkesine çağırdığını, kızının ise yılın üçte birinde karanlıklar ülkesinde olup üçte ikisinde yanında olabileceğini, insanlara sadece onun verebileceği bereketi ve yaşamı artık vermesini istediğini söyler. Bu isteğe karşı koymayan Demeter toprağı, köyleri, çimenlere meyve ve parlak çiçeklere boğar. Her yılın üçte birini ölü geçiren Persophone ayağını kuru, çorak topraklara bastığında bahar gelir, çiçekler açar. Sappho bunu: “Çiçekli baharın adımlarını duydum.” diyerek dile getirmektedir.

Yine Yunan Mitolojisinde Hesiodos’a göre, Eros’un varoluş sıralamasında Khaos’tan sonra gelmesi ilginçtir. Özellikle Theogonia’da Eros’un doğuşunu anlatan bölümde ‘aşk’ duygusuyla ilgili çözümlemelerin ilki oluşu da ilgi çekicidir. Batı dillerinde amour olarak geçen, Romalılar’ın “Amor” dedikleri kelime buradan gelmektedir. Afrodit’in oğlu olduğu düşünülen Eros heykeltıraşlar tarafından ise kanatlı delikanlı olarak canlandırılmıştır. Mistik bir akım olan Orfizm’de de Eros’un evren ile birlikte Khaos’tan çıktığına inanılmaktadır.

"İsimsiz" Dijital Fotoğraf, 190x127 cm, 2005

"İsimsiz" Dijital Fotoğraf, 190x127 cm, 2005

Antik çağın filozoflarından Empedokles ise ‘Aşk’ı Afrodit’le eşdeğer tutmaktadır ve toprak, su, ateş, hava olan dört unsur üzerinde etkili bu iki zıt elemandan biri olarak felsefenin temeline yerleştirir. Bunların birisi birleşme prensibi ‘Aşk’, diğer eleman ayrılık ise “Nefret”tir. Dört elemanın bu iki zıt kuvvetin etkisiyle çatışması ya da ayrılması ise evrenin meydana gelmesini sağlamıştır. Empedokles’e göre sonuncu günde, bugün ayrı duran evrenin dört kümesinin tekrar birleşmelerini sağlayacak tek neden ‘Aşk’ın hâkim geleceğidir.

Aristo, aşkı “aşırı sevgi” olarak tanımlamıştır.Sevgi kavramını yücelterek farklı bir konuma yerleştirmeye çalışan filozoflardan Eflatun, sevgi duygusunu derinlemesine çözümlemeyi ilk deneyen filozoftur. Eflatun’a göre güzel bedenler daima birbirlerine benzemektedirler. İnsan, bu gerçeği kavradığında tek bir bedene olan ilgi ortadan kalkacak ve ruh güzelliğini anlayarak tüm güzelliklerin asıl kaynağını aramaya başlayacaktır. Bu düşünce biçimi geçici güzelliklere değil, güzellik idea’sına duyulan yüce aşkın ifadesidir.

Ortaçağda Müslüman ve Hıristiyan filozoflar, Eflatun’un aşkla ilgili görüşlerini benimsemişler ve kendi inançlarının süzgecinden geçirerek yeniden yorumlamışlardır.

İlk İslam sufileri ve filozofları da Kur’an-ı Kerim’de geçmeyen ‘aşk’ kelimesi yerine “hub” ya da “muhabbet” kelimelerini kullanmışlardır. Aslında aşk, İslam kültür çevresinde öncelikle Tasavvuf felsefesinde ortaya çıkmıştır. Tasavvuf anlayışına göre Tanrı evreni tanınması ya da güzelliğini seyretmeyi sevdiği için yaratmıştır. Bu nedenle evrenin varoluş nedeni, bilgi ve sevgidir. Evren, Tanrı’nın güzelliklerini yansıtan bir aynadır. Güzele âşık olan insan aslında Tanrı’nın güzelliğine âşık olmaktadır. Oysa güzelliğe duyulan aşk geçicidir. Güzelden güzele geçen âşık sonunda insanlığa ve evrene ulaşır. Sevgili sadece bir simgedir. Âşık yaratılanı sevmekten, yaratanı sevmeye, geçici aşktan gerçek Tanrı aşkına yönelir.

Mevlana’ya göre insanın evrende kendi anlamını gerçekleştirmesini “Aşk” sağlar. Evren ise Tanrı’nın bir yansımasıdır ve bunun nedeni yine AŞK’tır. İnsan da Tanrı’nın aşkının yansıması olarak aşk-aşık ve aşık olunandır. Mevlana’nın sembollerle anlattığı, sonsuz aşkınlıkta metafiziksel bir yaklaşımdır. Birbirine zıt iki duygu, ayrık ve birliktelik birbirlerinden doğar. Ayrılık acısını yaşayan birlikteliğe bir umut besleyerek ona yönelir. “Sema”da kendi etrafında dönen semazenin aslında içindeki Aşk’ın etrafında döndüğü düşünülebilinir.

İnsan varoluş sorununa yanıt ararken zaman zaman dini felsefelere de dayanmıştır.

Çağımızda özellikle doğu felsefesine artan ilgi de kuşkusuz rastlantı değildir.

Hümanizm ve bütünün mutluluğu noktasında birleşen Hint, Hıristiyan mistisizmi, Budizm ve Tasavvuf inanışlarında Tanrı, insan ruhu, yaşam, ölüm, doğa ve olayların mistik açıdan ele alınış biçimleri benzerlikler göstermektedir.

Bu bağlamda, içsel enerjiyi açığa çıkarabilmenin yollarını arayan insan varlığı sanatın da özüdür. İnsanın iç yaşantısındaki çalkantılar, huzursuzluklar ve değişimler dolayısıyla sanatı da etkilemektedir. Özellikle bazı sanatçıların yapıtlarında da görüldüğü gibi maneviyatçılığın ağır bastığı, sanatçının hayal gücüne yöneldiği gözlenmektedir. Mark Tobey, Mark Rothko, Ad Reinhardt gibi örneklenebilecek bazı sanatçılar zaman zaman Uzak Doğu felsefesine ilgi duymuşlar; bazıları Zen Budist manastırlarında kalmışlar ve Hint, Budist, İslam gibi birçok din ve kültürden etkilenmişlerdir.

Sanatçının tinselliğe duyduğu ilginin arkasında evrenin derinliğine ya da varlıkta derinliğe ulaşabilme istenci yatmaktadır. Ancak burada sözü edilen Tanrı düşüncesi değil insana dair olan “tin” yani, yine insanın özüdür.

Bergson’a göre sanat, zihnin ya da tinin, şeylerin görünüşünden öte asıl temeldeki kaynağına, evrendeki elemanların niteliksel sürelerine dönmek için yaptığı bir sapmadır. Gerçekliği bilme yetisini “sezgi” olarak adlandıran Bergson için gerçeklik maddi doğa değil, ruhsal doğadır.

“Doğayla bizim aramıza kendimizle kendi bilincimiz arasına, insanların çoğu için kalın, sanatçı ve şairler için ise ince, adeta şeffaf bir perde gerilmiş gibidir.” “…Algı her yönü duyu dediğimiz şeye karşılık olduğundan sanatçı da sanata bu yüzden duygularından ancak biriyle ve yalnız onunla bağlıdır. Sanatların daha baştan çeşitli olmaları da bundan ileri geldiği gibi, onlara olan yatkınlıkların ayrılığı da buradan kaynaklanır. (Bergson, 1989)

Homeros’a göre güzelliğin kaynağı doğadır. Evren karşısında nesneler arası ilişkiyi yeniden kurmaya çalışan sanatçının öznelliği ise yine sanatçının kendini açığa vuracağı nesneleri ya da sembolleri seçmesidir. Kendi düşünce, duygu ve düş gücüne göre imgeleri oluşturan sanatçı içsel isteğini, belki de aşkını yansıtabileceği formları seçerek yapıtını ruhunun kurallarına göre oluşturur.

İnsanın doğayı değiştirebilmesi ve ona yeni biçimler ekleyebilmesi ancak sanatsal bir kurguyla olasıdır. Bu çabanın sonu insanın yarattığı biçimler evrenidir. İnsan ve doğa arasındaki her yeni ilişki aynı zamanda insanın doğayla olan bütün diyalektik ilişkilerinin de ifadesidir. Doğa, insan ya da sanatsal kurgu “diyalektik” açıdan farklılıklar taşısa da, gerçekte derin bir birlik içindedirler.

Nesnelerin, olguların nasıl ve neden olduklarını açıklayan bilimlerin kendi konu alanlarını ilgilendiren tanımlara baktığımızda hiçbir biçim ya da olgunun tek başına tanımlanmadığını, herhangi bir şeyin ancak bir başka nesne ile ilişkisine göre açıklandığını görürüz. Bildiğimiz her şey bir ilişki, bir birleşme ürünüdür. Yani, neden-sonuç ilişkisine bağlıdır. Sanat ve doğa arasında “ diyalektik” bir ilişki vardır. İnsan doğayı anladıkça, doğayı ve nesneleri farklı algılayacak, bunun sonucunda da sanatta üreteceği yeni biçimleri doğaya eklemeye devam edecektir.

Sanatçı doğadan alımlanan diyalektik ilişkiyi kendi varoluş evrenine taşırken, bir bilim insanının ölçülebilir, deneylenebilir, üretimini gerçekleştirmez. Sanatçı bu ilişkileri öznel yaratımın insanlaştırma duyumsallığını önde tutar. Sanatın evreni, ne doğanın ne de toplumun doğrudan realitesini taşır. O, doğanın ve toplumun diyalektik gerçeğinden yola çıkıp, karşıtların çatışmasını olumlu bir gelişme ile sonlandırır. Sanat, diyalektik bir ilişkiden doğar, bu yasalardan bağımsız değildir. Sanatçı, sadece doğa karşısında değil, kendisi ile çatışmasından ortaya çıkan, yaratım potansiyeli ile de üretir. Sanatçı bu durumda düşsel gücünün yoğunlaşması sonucu, imgesel biçimleri kullanarak, biçimlere anlam yükleyerek doğa ile yakınlığını korur.

Doğaya bakış biçimindeki ayrımlar, sanat anlayışlarındaki ayrımlara da işaret eder. Doğa, mistik bir bakış açısı için sezgisel bir kavrayışla görünenden yani maddeden yola çıkıp madde ötesine ulaşma olanağı tanır. Bir realist için doğa, görünen gerçeğin tanımlanması için çıkış noktasıdır. Bir idealist için ise doğa, olabilenden olası kusursuzluğa açılan kapıların anahtarını taşırken, bir romantik için kendi duygularının yansısının saklı olduğu gizemli evrendir.

Doğanın maddesel nesneler alanı olarak bilimsel ve felsefi anlamda bir gerçekliği vardır. İnsan için vazgeçilmez yaşam kaynağı doğa bu bağlamda; insanın kendi bireysel varlık gerçekliğini ortaya koyma çabasını desteklerken, sanatçının ilk estetik ve “aşk” gibi duygu arayışlarının da alanı olmuştur. Duyarlı tutum doğaya kendini, dileklerini, öngörülerini, kaygılarını, bunalımlarını, özlemlerini yansıtır; gerçekçi dünyadaki bütünsellikte kendini bütünün bir parçası ama özellikle bir parçası olarak araştırır. Her sanatçı, doğayı kendi bilincine, kendi kişisel tarihinin özelliklerine göre anlamlandırırken; onda güzeli aşkla gören kişidir. Bu da aslında sanatçının doğaya kendisini yansıttığını ya da imgelerinin karşılığını yine doğada arayarak anlam yüklediğini göstermektedir.

Sanatçı kimi zaman aşkın büyüsü içinde yaşar. Görünenle kendi arasındaki roller sürekli yer değiştirir. Bu nedenle çoğu ressam şeylerin kendilerine baktığını dile getirmişlerdir. Klee’nin ardından Andre Marchand şöyle der: “Bir ormanda, birçok kez, ormana kendimin bakmadığını hissettiğim olmuştur. Kimi günler ağaçların bana baktığını, bana konuştuğunu hissettim… Ben oradaydım, dinliyordum… Bence ressam evren tarafından delinmelidir, onu delmek istememelidir… Ben içten batmış, gömülmüş olmayı beklemekteyim. Belki de ortaya çıkmak için resim yapıyorum…” (Ponty, 1996)

Doğa sanatçı için dolaylı ya da dolaysız anlatım olanakları sunan en önemli referanstır. Sanatçının yaşamındaki var olma nedenlerini anlamlandırabilmesinin bir yolu da doğaya ya da doğanın herhangi bir nesnesine duyduğu aşkla mümkün olabilir. Bu aşkı yansıtabilmesi ise yine sanatla olasıdır.

Bu bağlamda sanatın doğayı taklit etmediği, ondan üstün, onu aşan bir şey olduğu düşüncesinden hareketle, sanatçının aşkına dair imgelerini yüklediği ve kendisine sonsuz kaynaklar sunan yine doğadır. Evrene sürekli yeni imgeler yükleyen sanatçı, yarattığı evrenin de ilk ve gizemli anlarının tek tanığıdır.

Yürekteki sıçramaların, geri kaçışların, bilinmeyenlerin ve belirsizliklerin anlatım dili sanatı yaratan sanatçı, tüm içsel sarsıntılarıyla devinen bir aşıktır doğa karşısında.

KAYNAKÇA

1. AYVAZOĞLU Beşir – Aşk Estetiği, Kültür Serisi 71, Yayın

No:258 syf. 59-64

Birlik Yayınları 1997 İSTANBUL

2. BAYRAKTAR Fulya – “Hz.Mevlana’da Aşk Ya da Bir Aşk Varlığı Olarak

İnsan”,Yayınlanmamış Konferans Metni,

Celal Bayar Üniversitesi Aralık 2009 MANİSA

3. BERGSON Henry – GÜLME, MEB Yay. , İSTANBUL s.99-102

4. BERGSON Henry – Aynı Yapıt. s.105-106

5. BERGSON Henry – Oevres, Edition du Centenaire, PUF,

Paris, 1963, s.483 vd.

6. CAN Şefik – Klasik Yunan Mitolojisi s. 60-61

İnkilap Kitabevi 4. Basım İSTANBUL

7. CEVİZCİ Ahmet – Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yay. İSTANBUL 2000

8. DOYRAN E. Yıldız – “Doğanın Biçimleniş Yasaları Bağlamında Sanatsal

Kurgu”, H.Ü. Sos.Bil.Enst. Yayınlanmamış Sanatta

Yeterlik Tezi, Nisan 2002,ANKARA

9. FAURE Elie – Rönesans Sanatı, Çev. =Bertan Onaran sf.15,

Zigana Yay. Sanat –1 2008, İSTANBUL

10. GÖKÇE KARASU Nurdan – “Renk ve Işık ile Tinsel ve Düşünsel Mekanlar

Yaratma” H.Ü.Sos.Bil.Enst. Yayınlanmamış

Sanatta Yeterlik Tezi, Mayıs 2004

11. HAMİLTON Edith – Mitologya (Mithology) Çeviren : Ülkü Tamer, Varlık

Yay. : 475, 9.Basım : 1997 İSTANBUL

12. KANDINSKY Vasilly – “ Art Book; Kandinsky – Soyut Sanatın Öncüsü”,

Dost Kitabevi Yayınları, Ed. Fisun Demir, 1999, 48

13. NIETZSCHE Friedrich – “Musikinin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu”

Tercüme Dergisi, 1940, C. I, S.3 Ayrıca bkz.

Ionna Kuçuradi, Sanata Felsefeyle Bakmak, s.23

14. PALA İskender – Kitab-ı Aşk, Alfa Yay. Edebiyat Güncel 22, sf. 27,

2005 İSTANBUL

15. PONTY Maurice Merleau – Göz ve Tin, sf. 41-42 Metis Yay. İSTANBUL 1996

Bu Yazı İlk Olarak rh+artmagazine Dergisi’nin Şubat Sayısında Yayınlanmıştır.

www.rhartmagazine.com

SANATÇI’YA DAİR BİR SERÜVEN

“Aşksız yaşama ki ölü olmayasın,

Aşkla öl ki diri olasın.”

Mevlana

* E. Yıldız Doyran / yildizdoyran@gmail.com

“Aşk” insanı doğadaki herhangi bir nesneye, bir varlığa ya da evrensel bir değere bağlayan tutkudur. Kavram olarak “Aşk” felsefeye din yoluyla, özellikle Tanrı’nın yarattığı varlığın bütününü seven en yüce güç olduğu düşünülmeye başlandığında girmiştir. Günümüze kadar aşkın konusu doğa, doğa nesneleri, sevgili ya da Tanrı olmuştur. Aziz Augustinus’a göre insan fiziki varlıkları, maddeyi, başkalarını hatta kendisini bile sevebilir.

Doğu ülkelerinde Aşk (Işk) kelimesinin başka bir sözlük anlamı ise “sarmaşık” tır. Bahçeye düşen sarmaşık bitkisinin tohumu zamanla nasıl bahçeyi sararsa, kalbe düşen aşk tohumu da insan bedenini sararak yayılır. Sarmaşığın en önemli özelliği, sarıldığı ağacı içeriden kurutması ve zamanla ağacın ömrünü sonlandırmasıdır. Dıştan görünen aşktır (sarmaşıktır) ancak ağaç ya da beden dışarıyı göremez hatta görmek istemez.

Aşkla ilgili anlatımların en güzelleri mitolojilerdedir. Özellikle klasik Yunan mitolojisindeki öykülere bakıldığında aşk-doğa-doğaüstü güçler ve insan üzerine tasavvurların önemini anlamak mümkündür.

(Heliotrope) “Gün Çiçeği” mitine göre, Okeanos’un kızı Klytie’yi, Tanrı Apollon bir gün dere kenarında görür ve aşık olur. Yakışıklı Apollon kızı kolayca elde eder. Ancak Klytie’nin fazla sevgisi zamanla Apollon’u bıktırır ve araları açılır. Apollon’un kendisinden soğuduğunu anlayan kız bu acıya daha fazla dayanamaz ve ölür. Apollon, sevgisi yüzünden ölen ve güneşin parlak ışıklarını göremeyecek olan Klytie’nin naaşını “Heliotrope” yani “Gün Çiçeği”ne dönüştürmüştür. Gün Çiçeği Apollon’a sevgisini o ne tarafa giderse yüzünü o tarafa döndürerek hala gösterir. Ancak aşkına karşılık bulamadığı için hala boynu büküktür.

Yine aşk-insan ve doğa üzerine olan Demeter (Ceres)’in öyküsü İ.Ö. sekizinci yüzyılın sonlarında yayılan bir Hymnos’da anlatılmıştır. Bereket Tanrısı olarak bilinen Demeter’in Persephone isimli kızı arkadaşlarıyla çiçek toplarken farkında olmadan onlardan uzaklaşır. Nergis çiçeğini koparmak için eğildiğinde yer yarılır ve Yeraltı Tanrısı Demeter’i yeraltına kaçırır. Yeraltına inerken kızın çığlıkları derinliklerden yansıyarak annesine kadar ulaşır. Kızını yitiren Demeter yeryüzüne verdiği tüm armağanları topraktan çekip alır. Yeşil çimenler, çiçekler, toprak buzla kaplanır ve donmuş bir bozkıra dönüşür.

Bereketsiz geçen o yıl toprak bir şey vermez. Bütün insanların açlıktan öleceğini düşünen Zeus, tanrıları Demeter’e göndererek bu öfkesinden vazgeçmesini ister. Ancak Demeter; kızını görünceye değin toprak, hiçbir ürün vermeyecektir. Zeus Hermes’i yeraltına göndererek kızının Demeter’e geri verilmesini ister. Hermes artık ölüler kralının karısı olan mutsuz Persephone için izin ister. Kocası, Zeus’un isteğini yerine getirmek zorunda olduğunu bilmektedir ancak karısının yeraltına yeniden dönmesini sağlamak için ona bir nar tanesi yedirir. Annesinin tapınağına dönen kız olup bitenleri anlatırken kocasının yedirdiği nar tanesini söylediğinde Demeter kızının yine yeraltı tanrısına döneceğini anlar. Zeus kendi öz anası en yaşlı tanrıça Rhea’yı Demeter’e gönderir. Rhea Demeter’e onu Zeus’un yeniden tanrılar ülkesine çağırdığını, kızının ise yılın üçte birinde karanlıklar ülkesinde olup üçte ikisinde yanında olabileceğini, insanlara sadece onun verebileceği bereketi ve yaşamı artık vermesini istediğini söyler. Bu isteğe karşı koymayan Demeter toprağı, köyleri, çimenlere meyve ve parlak çiçeklere boğar. Her yılın üçte birini ölü geçiren Persophone ayağını kuru, çorak topraklara bastığında bahar gelir, çiçekler açar. Sappho bunu: “Çiçekli baharın adımlarını duydum.” diyerek dile getirmektedir.

Yine Yunan Mitolojisinde Hesiodos’a göre, Eros’un varoluş sıralamasında Khaos’tan sonra gelmesi ilginçtir. Özellikle Theogonia’da Eros’un doğuşunu anlatan bölümde ‘aşk’ duygusuyla ilgili çözümlemelerin ilki oluşu da ilgi çekicidir. Batı dillerinde amour olarak geçen, Romalılar’ın “Amor” dedikleri kelime buradan gelmektedir. Afrodit’in oğlu olduğu düşünülen Eros heykeltıraşlar tarafından ise kanatlı delikanlı olarak canlandırılmıştır. Mistik bir akım olan Orfizm’de de Eros’un evren ile birlikte Khaos’tan çıktığına inanılmaktadır.

Antik çağın filozoflarından Empedokles ise ‘Aşk’ı Afrodit’le eşdeğer tutmaktadır ve toprak, su, ateş, hava olan dört unsur üzerinde etkili bu iki zıt elemandan biri olarak felsefenin temeline yerleştirir. Bunların birisi birleşme prensibi ‘Aşk’, diğer eleman ayrılık ise “Nefret”tir. Dört elemanın bu iki zıt kuvvetin etkisiyle çatışması ya da ayrılması ise evrenin meydana gelmesini sağlamıştır. Empedokles’e göre sonuncu günde, bugün ayrı duran evrenin dört kümesinin tekrar birleşmelerini sağlayacak tek neden ‘Aşk’ın hâkim geleceğidir.

Aristo, aşkı “aşırı sevgi” olarak tanımlamıştır.Sevgi kavramını yücelterek farklı bir konuma yerleştirmeye çalışan filozoflardan Eflatun, sevgi duygusunu derinlemesine çözümlemeyi ilk deneyen filozoftur. Eflatun’a göre güzel bedenler daima birbirlerine benzemektedirler. İnsan, bu gerçeği kavradığında tek bir bedene olan ilgi ortadan kalkacak ve ruh güzelliğini anlayarak tüm güzelliklerin asıl kaynağını aramaya başlayacaktır. Bu düşünce biçimi geçici güzelliklere değil, güzellik idea’sına duyulan yüce aşkın ifadesidir.

Ortaçağda Müslüman ve Hıristiyan filozoflar, Eflatun’un aşkla ilgili görüşlerini benimsemişler ve kendi inançlarının süzgecinden geçirerek yeniden yorumlamışlardır.

İlk İslam sufileri ve filozofları da Kur’an-ı Kerim’de geçmeyen ‘aşk’ kelimesi yerine “hub” ya da “muhabbet” kelimelerini kullanmışlardır. Aslında aşk, İslam kültür çevresinde öncelikle Tasavvuf felsefesinde ortaya çıkmıştır. Tasavvuf anlayışına göre Tanrı evreni tanınması ya da güzelliğini seyretmeyi sevdiği için yaratmıştır. Bu nedenle evrenin varoluş nedeni, bilgi ve sevgidir. Evren, Tanrı’nın güzelliklerini yansıtan bir aynadır. Güzele âşık olan insan aslında Tanrı’nın güzelliğine âşık olmaktadır. Oysa güzelliğe duyulan aşk geçicidir. Güzelden güzele geçen âşık sonunda insanlığa ve evrene ulaşır. Sevgili sadece bir simgedir. Âşık yaratılanı sevmekten, yaratanı sevmeye, geçici aşktan gerçek Tanrı aşkına yönelir.

Mevlana’ya göre insanın evrende kendi anlamını gerçekleştirmesini “Aşk” sağlar. Evren ise Tanrı’nın bir yansımasıdır ve bunun nedeni yine AŞK’tır. İnsan da Tanrı’nın aşkının yansıması olarak aşk-aşık ve aşık olunandır. Mevlana’nın sembollerle anlattığı, sonsuz aşkınlıkta metafiziksel bir yaklaşımdır. Birbirine zıt iki duygu, ayrık ve birliktelik birbirlerinden doğar. Ayrılık acısını yaşayan birlikteliğe bir umut besleyerek ona yönelir. “Sema”da kendi etrafında dönen semazenin aslında içindeki Aşk’ın etrafında döndüğü düşünülebilinir.

İnsan varoluş sorununa yanıt ararken zaman zaman dini felsefelere de dayanmıştır.

Çağımızda özellikle doğu felsefesine artan ilgi de kuşkusuz rastlantı değildir.

Hümanizm ve bütünün mutluluğu noktasında birleşen Hint, Hıristiyan mistisizmi, Budizm ve Tasavvuf inanışlarında Tanrı, insan ruhu, yaşam, ölüm, doğa ve olayların mistik açıdan ele alınış biçimleri benzerlikler göstermektedir.

Bu bağlamda, içsel enerjiyi açığa çıkarabilmenin yollarını arayan insan varlığı sanatın da özüdür. İnsanın iç yaşantısındaki çalkantılar, huzursuzluklar ve değişimler dolayısıyla sanatı da etkilemektedir. Özellikle bazı sanatçıların yapıtlarında da görüldüğü gibi maneviyatçılığın ağır bastığı, sanatçının hayal gücüne yöneldiği gözlenmektedir. Mark Tobey, Mark Rothko, Ad Reinhardt gibi örneklenebilecek bazı sanatçılar zaman zaman Uzak Doğu felsefesine ilgi duymuşlar; bazıları Zen Budist manastırlarında kalmışlar ve Hint, Budist, İslam gibi birçok din ve kültürden etkilenmişlerdir.

Sanatçının tinselliğe duyduğu ilginin arkasında evrenin derinliğine ya da varlıkta derinliğe ulaşabilme istenci yatmaktadır. Ancak burada sözü edilen Tanrı düşüncesi değil insana dair olan “tin” yani, yine insanın özüdür.

Bergson’a göre sanat, zihnin ya da tinin, şeylerin görünüşünden öte asıl temeldeki kaynağına, evrendeki elemanların niteliksel sürelerine dönmek için yaptığı bir sapmadır. Gerçekliği bilme yetisini “sezgi” olarak adlandıran Bergson için gerçeklik maddi doğa değil, ruhsal doğadır.

“Doğayla bizim aramıza kendimizle kendi bilincimiz arasına, insanların çoğu için kalın, sanatçı ve şairler için ise ince, adeta şeffaf bir perde gerilmiş gibidir.” “…Algı her yönü duyu dediğimiz şeye karşılık olduğundan sanatçı da sanata bu yüzden duygularından ancak biriyle ve yalnız onunla bağlıdır. Sanatların daha baştan çeşitli olmaları da bundan ileri geldiği gibi, onlara olan yatkınlıkların ayrılığı da buradan kaynaklanır. (Bergson, 1989)

Homeros’a göre güzelliğin kaynağı doğadır. Evren karşısında nesneler arası ilişkiyi yeniden kurmaya çalışan sanatçının öznelliği ise yine sanatçının kendini açığa vuracağı nesneleri ya da sembolleri seçmesidir. Kendi düşünce, duygu ve düş gücüne göre imgeleri oluşturan sanatçı içsel isteğini, belki de aşkını yansıtabileceği formları seçerek yapıtını ruhunun kurallarına göre oluşturur.

İnsanın doğayı değiştirebilmesi ve ona yeni biçimler ekleyebilmesi ancak sanatsal bir kurguyla olasıdır. Bu çabanın sonu insanın yarattığı biçimler evrenidir. İnsan ve doğa arasındaki her yeni ilişki aynı zamanda insanın doğayla olan bütün diyalektik ilişkilerinin de ifadesidir. Doğa, insan ya da sanatsal kurgu “diyalektik” açıdan farklılıklar taşısa da, gerçekte derin bir birlik içindedirler.

Nesnelerin, olguların nasıl ve neden olduklarını açıklayan bilimlerin kendi konu alanlarını ilgilendiren tanımlara baktığımızda hiçbir biçim ya da olgunun tek başına tanımlanmadığını, herhangi bir şeyin ancak bir başka nesne ile ilişkisine göre açıklandığını görürüz. Bildiğimiz her şey bir ilişki, bir birleşme ürünüdür. Yani, neden-sonuç ilişkisine bağlıdır. Sanat ve doğa arasında “ diyalektik” bir ilişki vardır. İnsan doğayı anladıkça, doğayı ve nesneleri farklı algılayacak, bunun sonucunda da sanatta üreteceği yeni biçimleri doğaya eklemeye devam edecektir.

Sanatçı doğadan alımlanan diyalektik ilişkiyi kendi varoluş evrenine taşırken, bir bilim insanının ölçülebilir, deneylenebilir, üretimini gerçekleştirmez. Sanatçı bu ilişkileri öznel yaratımın insanlaştırma duyumsallığını önde tutar. Sanatın evreni, ne doğanın ne de toplumun doğrudan realitesini taşır. O, doğanın ve toplumun diyalektik gerçeğinden yola çıkıp, karşıtların çatışmasını olumlu bir gelişme ile sonlandırır. Sanat, diyalektik bir ilişkiden doğar, bu yasalardan bağımsız değildir. Sanatçı, sadece doğa karşısında değil, kendisi ile çatışmasından ortaya çıkan, yaratım potansiyeli ile de üretir. Sanatçı bu durumda düşsel gücünün yoğunlaşması sonucu, imgesel biçimleri kullanarak, biçimlere anlam yükleyerek doğa ile yakınlığını korur.

Doğaya bakış biçimindeki ayrımlar, sanat anlayışlarındaki ayrımlara da işaret eder. Doğa, mistik bir bakış açısı için sezgisel bir kavrayışla görünenden yani maddeden yola çıkıp madde ötesine ulaşma olanağı tanır. Bir realist için doğa, görünen gerçeğin tanımlanması için çıkış noktasıdır. Bir idealist için ise doğa, olabilenden olası kusursuzluğa açılan kapıların anahtarını taşırken, bir romantik için kendi duygularının yansısının saklı olduğu gizemli evrendir.

Doğanın maddesel nesneler alanı olarak bilimsel ve felsefi anlamda bir gerçekliği vardır. İnsan için vazgeçilmez yaşam kaynağı doğa bu bağlamda; insanın kendi bireysel varlık gerçekliğini ortaya koyma çabasını desteklerken, sanatçının ilk estetik ve “aşk” gibi duygu arayışlarının da alanı olmuştur. Duyarlı tutum doğaya kendini, dileklerini, öngörülerini, kaygılarını, bunalımlarını, özlemlerini yansıtır; gerçekçi dünyadaki bütünsellikte kendini bütünün bir parçası ama özellikle bir parçası olarak araştırır. Her sanatçı, doğayı kendi bilincine, kendi kişisel tarihinin özelliklerine göre anlamlandırırken; onda güzeli aşkla gören kişidir. Bu da aslında sanatçının doğaya kendisini yansıttığını ya da imgelerinin karşılığını yine doğada arayarak anlam yüklediğini göstermektedir.

Sanatçı kimi zaman aşkın büyüsü içinde yaşar. Görünenle kendi arasındaki roller sürekli yer değiştirir. Bu nedenle çoğu ressam şeylerin kendilerine baktığını dile getirmişlerdir. Klee’nin ardından Andre Marchand şöyle der: “Bir ormanda, birçok kez, ormana kendimin bakmadığını hissettiğim olmuştur. Kimi günler ağaçların bana baktığını, bana konuştuğunu hissettim… Ben oradaydım, dinliyordum… Bence ressam evren tarafından delinmelidir, onu delmek istememelidir… Ben içten batmış, gömülmüş olmayı beklemekteyim. Belki de ortaya çıkmak için resim yapıyorum…” (Ponty, 1996)
Doğa sanatçı için dolaylı ya da dolaysız anlatım olanakları sunan en önemli referanstır. Sanatçının yaşamındaki var olma nedenlerini anlamlandırabilmesinin bir yolu da doğaya ya da doğanın herhangi bir nesnesine duyduğu aşkla mümkün olabilir. Bu aşkı yansıtabilmesi ise yine sanatla olasıdır.
Bu bağlamda sanatın doğayı taklit etmediği, ondan üstün, onu aşan bir şey olduğu düşüncesinden hareketle, sanatçının aşkına dair imgelerini yüklediği ve kendisine sonsuz kaynaklar sunan yine doğadır. Evrene sürekli yeni imgeler yükleyen sanatçı, yarattığı evrenin de ilk ve gizemli anlarının tek tanığıdır.
Yürekteki sıçramaların, geri kaçışların, bilinmeyenlerin ve belirsizliklerin anlatım dili sanatı yaratan sanatçı, tüm içsel sarsıntılarıyla devinen bir aşıktır doğa karşısında.

KAYNAKÇA

1. AYVAZOĞLU Beşir – Aşk Estetiği, Kültür Serisi 71, Yayın No:258 syf. 59-64 Birlik Yayınları 1997 İSTANBUL
2. BAYRAKTAR Fulya – “Hz.Mevlana’da Aşk Ya da Bir Aşk Varlığı Olarak İnsan”,Yayınlanmamış Konferans Metni, Celal Bayar Üniversitesi Aralık 2009 MANİSA
3. BERGSON Henry – GÜLME, MEB Yay. , İSTANBUL s.99-102
4. BERGSON Henry – Aynı Yapıt. s.105-106
5. BERGSON Henry – Oevres, Edition du Centenaire, PUF, Paris, 1963, s.483 vd.
6. CAN Şefik – Klasik Yunan Mitolojisi s. 60-61 İnkilap Kitabevi 4. Basım İSTANBUL
7. CEVİZCİ Ahmet – Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yay. İSTANBUL 2000
8. DOYRAN E. Yıldız – “Doğanın Biçimleniş Yasaları Bağlamında Sanatsal Kurgu”, H.Ü. Sos.Bil.Enst. Yayınlanmamış Sanatta Yeterlik Tezi, Nisan 2002,ANKARA
9. FAURE Elie – Rönesans Sanatı, Çev. =Bertan Onaran sf.15, Zigana Yay. Sanat –1 2008, İSTANBUL
10. GÖKÇE KARASU Nurdan – “Renk ve Işık ile Tinsel ve Düşünsel Mekanlar Yaratma” H.Ü.Sos.Bil.Enst. Yayınlanmamış Sanatta Yeterlik Tezi, Mayıs 2004
11. HAMİLTON Edith – Mitologya (Mithology) Çeviren : Ülkü Tamer, Varlık Yay. : 475, 9.Basım : 1997 İSTANBUL
12. KANDINSKY Vasilly – “ Art Book; Kandinsky – Soyut Sanatın Öncüsü”, Dost Kitabevi Yayınları, Ed. Fisun Demir, 1999, 48
13. NIETZSCHE Friedrich – “Musikinin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu” Tercüme Dergisi, 1940, C. I, S.3 Ayrıca bkz. Ionna Kuçuradi, Sanata Felsefeyle Bakmak, s.23
14. PALA İskender – Kitab-ı Aşk, Alfa Yay. Edebiyat Güncel 22, sf. 27, 2005 İSTANBUL
15. PONTY Maurice Merleau – Göz ve Tin, sf. 41-42 Metis Yay. İSTANBUL 1996


Etiketler:
Kategoriler: Makaleler

Sanat Eseri Satışında Sosyal Medya Pazarlamasının Önemi – Salih Seçkin Sevinç

11 Ocak 2010
Facebook.com

Facebook

Salih Seçkin Sevinç / Artimetre

Günümüzde ortalama her birey zamanının önemli bir kısmını bilgisayarının başında, herhangi bir sosyal paylaşım ortamında ilgilendiği bir konu hakkında bilgi toplayarak ya da bu konuda bilgi sahibi olan insanlarla aynı web sitelerine girip fikir alışverişi yaparak geçiriyor. Peki bu sosyal paylaşım ortamlarından kast edilen nedir? Aslında bunun sınırları henüz net bir şekilde belirlenmemiş olmakla beraber halen gelişmekte olan bir mecra olduğu için ana oyunculardan yalnızca bir kısmının isimlerini vermem doğru olacaktır; Bloglar, Google, MSN, Facebook, Youtube, Twitter, Myspace, Flickr, Digg, Delicious v.b.

Artık birçoğumuz herhangi bir ürün veya hizmet satın alma kararını bu ürünü veya hizmeti satın almış olan kişilerin Internet üzerindeki tecrübe ve yorumlarını inceledikten sonra veriyoruz. Bizimle aynı uğraşları veya benzer zevkleri olan insanlarla beraber aynı sanal topluluklarda biraraya geliyor ve onlarla kendi tecrübelerimizi eşzamanlı olarak paylaşmaktan büyük zevk duyuyoruz. Çalışmalarımızı, eserlerimizi, yazılarımızı, bir saat önce ne yediğimizi, şu an neye odaklandığımızı, neye canımızın sıkıldığını, yani paylaşmaktan çekinmediğimiz herşeyi istediğimiz herkesle her an paylaşabiliyoruz.

İşte bu alt kültürün oluşturduğu yeni pazarlama alanı, geleceğin pazarlama çalışmalarına da yön verecek olan son derece etkili bir yolu oluşturmuş oldu. Daha önce hiçbir pazarlama enstrümanında göremeyeceğiniz kadar hedefe yönelik olan bu yeni araçlar, geleceğin pazarlama çalışmalarında çok önemli yere sahip olacaklar.

Sosyal Medya olarak adlandırılan bu alanların hepsi klasik anlamda ürün ve hizmetlerin pazarlanmasının yanı sıra, sanatçıların ya da galerilerin de bir araya gelerek kendi portföylerinin sergilenmesi ve satılması imkanını doğurmuştur. Doğru kurgulandığı takdirde bu model kusursuz bir pazarlama döngüsünü sağlamaktadır.

Sanat eseri satışlarının geleceği internettedir.

Klasik ürün veya hizmet satışına yönelik pazarlama çalışmaları henüz geleneksel reklam mecraları içerisinden dışarı çıkamamıştır.. Bunun nedeni sosyal medya alanlarındaki reklam, tanıtım, CRM gibi faaliyetlerin tamamının çok düşük bütçelerle yürütülmesidir. Mevcut konkürler ve dev medya satın alma duvarları içinde hapis olan kurumların bu alanları etkili kullanmaya başlamasına daha epey yol vardır. Hal böyle iken bu alt kültüre ait alanlar ayrıca fonksiyonları gereği de sanat ve kültür işleri ile uğraşanların uzmanlaştığı, yoğunlaştığı ve hakim olduğu yerler haline gelmeye başlamalılar.

MySpace.com

MySpace

Sosyal Medya ağı’nda yer alan enstrümanlar ve oyuncular yıllar içinde elbette değişecektir ancak sanal dünyada yerlerini almaya başlayan markalar işin manifestosunu belirleyen temelleri atmaya çoktan başladılar bile.

Bugün internet üzerinden satışa yönelik önde gelen internet markaları önemli sosyal paylaşım siteleri için yazılımlar ve uygulamalar geliştirmekte, sosyal medya ağları ile iletişimin sürekliliğini sağlamaktadır. E-Bay, Etsy gibi günde milyonlarca kişinin ziyaret ettiği dev alışveriş merkezleri sosyal medya ağlarına yönelik sürekli uygulamalar geliştirmektedir.

Bütün bu bahsedilenleri uzunca bir örnek ile detaylandıracak olursak; A sanatçısı veya B galerisi; normal bir web sitesinden defalarca üstün uygulamalara sahip olan blogger.com’dan kendi adına tamamen ücretsiz bir blog oluşturup burada en son etkinlikleri veya portföye eklenen son eserleri anında izleyiciler ile paylaşabilir, eserin satışının yapıldığı siteye veya sitelere link verebilir, buradan doğrudan satış yapabilir, eser ile ilgili yorumları alabilir, ortak ilgi alanlarındaki kişilerle zincir bağlantılar oluşturabilir, izleyicilerin güncellemelerden haberdar olması için e-mail listesine kayıt olmalarını sağlayabilir, beğenilere göre eklenecek ücretsiz yazılımlarla sitenin içeriğini ve görselliğini zenginleştirebilir, kurduğu siteyi belirleyeceği günlük bütçe ile Google Adwords de sponsor bağlantılarda en üst sıralarda gösterebilir, Facebook’ta ya da Myspace’de sanatçı ya da galeri adına kurulan global sayfalarda ortak ilgi alanlarına sahip daha fazla hayran ve izleyici kitlesi ile buluşturabilir, eserleri yine bu sayfalarda ya da görsel paylaşım sitelerinden önde gelenlerinde gösterebilir, galeriyi veya doğrudan sanatçıyı tanıtıcı görsellerden birer video oluşturup bunu Youtube veya benzeri sitelerde yayına sokarak galerinin veya sanatçının yayıldığı yüzü genişletebilir ve bütün bunların hepsi arasında çarpraz bağlar oluşturarak edinilen bütün bilgileri tek bir havuzda toplayabilir.

İşin en güzel kısmı da bütün bunları ilgili kişinin tamamen kimseye bağlı kalmadan, medya satın almaları yapmadan, sıfıra yakın pazarlama bütçesi ile tek başına yapabilecek olmasıdır.

Bu bağlamda internet, insanlara pazarlama alanında daha önce tanınmamış sınırsız imkanlar tanımaktadır.Yine de atlanmaması gereken nokta bütün bu bahsedilen alanların kurgulanmasının uzmanlık gerektirdiğidir.

Twitter.com

Twitter

Daha somut bir örnek daha verelim; A galerisi bir sanatçısını yurt dışında bir sergi ile tanıtacak. Bunun duyurusunu kendi web sitesinde yapacağı gibi, milyonlarca kişinin kullandığı Facebook’ta sanatçıya özel oluşturulan ücretsiz sayfada ve yine aynı şekilde kendi galerisi adına yaptığı sayfada duyurabilir. Facebook reklamlarını kullanarak belirleyeceği günlük bütçe ile sanatçının gideceği ülkedeki yaş, cinsiyet, eğitim durumu, ilgi alanları v.b kriterleri seçerek doğrudan hedef kitleye yönelik reklam çalışmasını oluşturabilir, bu reklamlardan varyasyonlar çıkararak kendi galerisinin web sayfasına veya Facebook’daki sayfasına ya da blog’una izleyicileri yönlendirebilir.

Dünya’nın önde gelen ve sanata yön veren galerilerinden biri olan Saatchi Galeri’de sergi açmayı düşünmeyecek ya da koleksiyonuna girmeyi talep etmeyecek bir sanatçı yoktur sanırım. Bugün Saatchi Gallery’nin internet sitesinde kendinize ait bir portfolyo hazırlayabilir ve Saatchi Gallery’nin web sitesinin içine yüklediğiniz eserlerinizin olduğu linki gururla etrafınızdaki insanlara iletebilirsiniz.

Saatchi Gallery’nin bu hizmeti de kendine ait bir sosyal medya mecrasıdır. Kültür ve Sanat alanının önde gelen bütün isimler hızla kendi sosyal medya devrimlerini tamamlamak zorundadırlar. Çünkü bu alan klasik reklam mecralarının aksine sanat eseri satışı için en uygun zemini sağlamaktadır.

İki yüz milyon aktif kullanıcısı ile hergün yüz milyonlarca kişinin profilini güncellediği Facebook ve Myspace’de sizinle aynı ilgi alanlarına sahip olan insanların olduğunu bir kere daha belirtmek isterim. Orada eserlerinizi ve portföyünüzü tanımak isteyen binlerce kişi sizleri bekliyor.

Yoksa sizin hala Facebook’ta bir sanatçı ya da galeri sayfanız yok mu?

Bu makale ilk olarak RH+ Sanart Dergisi Ekim 2009 sayısı’nda yayınlandı.


Etiketler:
Kategoriler: Makaleler

Sanatta Dil ve Üslup Üzerine…

20 Ekim 2009

Dil ve üslup üzerine...

Dil ve üslup üzerine...

Dil, insanlar arasındaki en temel iletişim aracı… Özellikle son on yıldır tüm dünya dilleri evrensel ve bir yanıyla da dayatmacı dil ‘İngilizce’nin tesiri altında… Televizyon kültürünün?! de bu durumun üstüne tüy diktiği apaçık…

Fatma AKMAN

Öncesinde de kültürler arası etkileşimlerin çeşitli nedenlerle arttığı dönemlerde dillerde bir bakış açısına göre ‘bozulma’ bir diğerine göre ise ‘birbirine benzeşme’ hali görülmüştü. Buradan anlıyoruz ki tarihte dönem dönem insanlar haklı olarak benzer kaygılar taşımışlar.

Üslup ise hedefe giden farklı yol ya da yöntemler… Sözlerin dizilimi, seçilen sözcükler ve hatta bir duygu/ durum ya da her ne ise artık anlattığınız onu ‘doğru’ ifade etmeye çalışırken kullanılan sözcük sayısı…

‘Bunları bir tek ben biliyorum, şimdi de size evrenin sırrını veriyorum’ diye yazmıyorum pek tabi ki. Üstteki iki paragrafta sözünü ettiğim bu iki kavramı mümkün olan en yalın ve anlaşılabilir biçimde yazıya dökmeye çalıştım. Bittabi dilin, hedefi on ikiden vurduğu alanların başında edebiyat geliyor. Anlatma becerisinin, ‘iletişme’ halinin sanata dönüştüğü alan aslında edebiyat…

Dilin en çok yıprandığını düşündüğüm alanların içinde ise yazılı ve görsel medya unsurları başı çekiyor. Ardından akademik makale ve akademik çeviriler… Benim bu alanda listem uzar gider de dürüst olmak gerekirse asıl derdim ‘plastik sanatlar’la… Çünkü benim nezdimde sorunun önemli bir bölümünü plastik sanatlar alanında yazılmış ve yazılmakta olan tüm makaleler oluşturuyor.

Zaman zaman daracık sütunlara, bir kaç satırda çok şey sığdırma gereği ve aynı hatayı yüzlerce kez yapmanın verdiği bir körlük hali yaygın medya unsurlarında… Medyanın temel problemi bu, bir de iki çift lafı bir araya getiremeyen barbie bebekleri…

Akademik makale ve çevirilerinde ise devletin eğitim politikasına kara çalmak dışında bir şey gelmiyor elimden. Zira yabancı bir dilde –ülkemiz şartlarında verilen dil eğitiminin bütününü ele alınca- yazıp çizmek, bir başka deyişle ‘o dili bildiğinden emin olmak’ zaten yeterince zor… Tamamen teknik ve tek başına yeni bir ‘dil cumhuriyeti’ gibi ele alınmasında bir sakınca görmediğim bilimsel meseleler ve araştırma konularını anadilde bile anlamak oldukça güç… Haliyle ikisinin bir karma-karışımı olan akademik makalelerde gerçek bir kaosa neden oluyor bu durum. Kaldı ki özellikle tıp, mühendislik gibi uzmanlık alanları; zaten tamamen sayısal zekâya yönelik ve sosyal zekâsı, iletişim becerileri çok da güçlü olmayan insanların haklı egemenliklerinde… Bu alanlarda şahane bir dil ve üslupla yazılmış, şahane akademik makaleler okumanın bir yolu bulunur mu bir gün, açıkçası umudum yok. Ama görünüşe göre bu alanlarda böyle bir arz da talep de oluşmamış zaten. Gelelim, plastik sanatlara…

Plastik sanatlarla yakınlaşmamızın mazisi, ‘profesyonel’ anlamda bir yıldan daha kısa bir süre… Bu süre içerisinde modern sanatlar alanında mümkün olduğunca çok eleştiri-makale okumaya ve yazılı-görsel medya unsurlarını takip etmeye çalıştım. Yapılan işlerin niteliği hakkında konuşmak için -kendi adıma- henüz ‘erken’ olduğu kanaatindeyim. Beni bu alanda -öncesinde de- en çok huzursuz eden mesele, plastik sanatlar alanında yazılmış makalelerin neredeyse tamamının dilinin yanlışlarla dolu ve oldukça ‘kasıntı’ bir üslupları olması…

Evet! Tam anlamıyla kasıntı…

Gereksiz bir biçimde tepeden bakan, zorlama bir üslupla, -yazanın da anlamını bilip bilmediğinden yer yer emin olamadığım- terimlerle iyice lezzetsiz bir çorbaya dönüşmüş; uygun, adabınca kurulamamış ve Elif Şafak tadında özne-yüklem uyuşmazlığı gibi basit!? hatalarla dolu, upuzun cümleler…

‘Tek tek ele alındığında her biri gayet hoş noktalara temas eden, her biri kendi içinde tutarlı ve anlamlı sözcükler –buraya kadar her şey dil denen organizmanın büyüleyiciliğinden zaten- nasıl olur da bir araya geldiğinde bu kadar manasız bir sesler dizilimi halini alır!’ Bu alanda yazılmış makalelerin bende bıraktığı iz budur, efen’im!

Plastik sanatlar alanında ortaya konmuş tüm yazınlarda dilin beceriksizce tüketilişinin yanında, bir de sanki entelektüeller arasında bir tür ‘Osmanlı geleneği’nin sürdürülmesi keyfimi kaçırıyor.  Bu durumu halkın Türkçe konuşmasıyla saray efradının Osmanlıca konuşmasına benzetiyorum. Günümüz ve Osmanlı entelektüeli arasındaki tek ve çok önemli fark ise saray efradının gerçekten Osmanlıca adında bir dili muntazam konuşup yazabiliyor oluşlarıydı. Oysa bu tip makaleleri okuduğumda, makaleyi kaleme alanın kibrinden, egosundan ve ‘ne kadar anlaşılamaz bir metin/ cümle yazarsa kendini o kadar önemli/ değerli hissedeceği duygusu’ndan başka bir şey gözüme çarpmıyor. Ne demeli buna?

‘Ağabeyler, ablalar! Hepiniz önemlisiniz bizler için. Daha yalın, kasmadan ve anlaşılabilir yazınca eksilmez, hatta bizim de sanat tarihçilerin de nezdinde kıymetlenirsiniz. Hadi bilgi birikiminizi, mümkünse Türkçe, bizlerle de paylaşın.’ Böyle bir serzenişte bulunmak acaba okuduklarımızı anlama hakkımızı geri getirir mi? Ya da artık her anlamda birbirinden iyice uzaklaşan sosyal sınıflar arasında haberleşme kanalıyla da olsa yeniden organik bir bağ kurulabilir mi?

Bu durumun en dramatik yanı da bu makaleleri kaleme alan insanların mutlaka birden fazla yabancı dili konuşmayıp adeta şakımaları… Memleketin ve dünyanın en saygın okullarında çeşitli sanat dalları üzerine ciddi akademik ve bireysel çalışmalar yürütmüş olmaları…

Son olarak, bu durumun en ironik yanı da kime bu konuda dert yansam -buna tanıdığım, bildiğim ressamlar da dahil- bu konuda benden dertli çıkmış olmaları…


Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
1 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Makaleler

Banu Küçüksubaşı’nın kaleminden J. Beuys Notları

12 Ekim 2009
Joseph Beuys

Joseph Beuys

Dünya sanat ile değişir mi? 20 yüzyıl sanatında o bir simyacı, sanat ise onun felsefe taşı…

Çocukluğu boyunca sanata özellikle Lehmbruck heykellerine ilgi duyan 1921 doğumlu Beuys, liseden sonra tıp fakültesinde okumaya karar verir. Fakat 2. Dünya Savaşının patlaması ile kendini bir savaş pilotu olarak sıcak savaşın içinde bulur. 1944′te uçağının Kırım’a düşmesi ile başından yaralanan Beuys hayatı boyunca hep savaşın yarattığı bu acıya dikkat çekmek üzere keçe şapkasını bir nişan misali başında taşır. Bu kaza onun hayatı, ruhu, dünyaya bakışı, yapmak istedikleri konusunda radikal değişikliklere yol açar.

Kazadan sonra Alman birlikleri tarafından kurtarılsa da  Kırımdaki Tatar kabileleri tarafından kurtarılıp yağ ve keçeye sarılarak iyilleştirildiği yönünde bir efsanesini uydurur. Bu nokta aslında ‘batı medeniyeti’ ni sorgulamaya başladığı zamandır. İlericilik, modernizm, bilim, ticaret gibi alanlarda sınır tanımayan ve bunların getirdiği avantajlara karşı aç gözlüleşen batı medeniyeti iki büyük dünya savaşına neden olmuş; vahşi ve ilkel olduğu düşünülen kabileler halinde yaşayan toplumlar -ve özellikle doğu toplumları- ise dünya, çevre ve insan  ruhuna bu denli büyük zararlar vermemiş, böyle yıkımlar yaratmamıştır. Beuys’un kurtarılışına dair uydurduğu efsane ile dikkat çekmek istediği de aslında bu nokta…

Savaş sonrasında Staatliche Sanat Akademisi’nde eğitim alır; bu eğitimin ardından Beuys’taki yansımlar 1950′lerde ‘Genişletilmiş Sanat’ (Extended Art), ‘Plastik Teori’, ‘Sosyal Heykel’ gibi derin kavramlarla ortaya çıkar. Bu kavramlar sanat eserinin sadece estetik, form, renk, ışık gibi öğelerle değerlendirilmemesi ve aslında sanatın madde üzerine aktarılmış düşünce, iddia, tez, isyan, sorgulama formları da olması gerektiğini vurgular. Nasıl ki bir taşı yontarak ortaya bir heykel çıkarabiliyorsak,  toplumu da bu şekilde beslenen bir sanatla yontarak iyileştirebileceğimizi iddia eder. Bu bağlamda Beuys artık bir simyacı olarak algılanabilir.

Simyacılara göre ‘madde’ Beuys’a göre ise ‘toplum’ hastadır ve eğer iyileştirilebilirse ortaya altın çıkar. İşte Avrasya kavramı, Beuys’un elinde aslında altın yaratmak üzere olması gereken bir karışımdır. (Bu arada batılı simyacılar kimyasal işlemlerle altın ve zenginlik elde etmeyi amaçlarken, doğulu simyacılar bunu ruhsal dönüşüm ve hakikate erme olarak algılarlar!) Batı medeniyeti ile Doğu’nun spiritüelliği harmanlandığında ‘gelişirken ruhunu kaybetmeyen, teknolojik ama çevreye zarar vermeyen bir toplum’ ortaya çıkacaktır’ yani altın!

Simyacı Beuys kirli ve hasta olanı, arınmış ve mükemmel olana dönüştürmeyi amaçlar. Bu süreç sanatın kendisidir. Beuys’a göre sanat; ruhu okşayan, göze hoş görünen estetik bir değer değil; insanı şaşırtan, şoka uğratan, bazen iğrendiren, patlayıcı, sarsıcı haliyle insanı düşünmeye, anlamaya, isyan etmeye, sorgulamaya ve böylece dönüşüme uğratmaya yarayan  bir felsefe taşıdır. Bu taşa dokunan hiçbir şey aynı kalmamalıdır. Beuys’un kullandığı her malzeme, teknik her performans, üniversitede verdiği her ders bu dönüşümü sağlamayı amaçlayan karışımın öğeleridir.

Kurtarılma hikayesindeki yağ ve keçe Beuys’un kişisel dönüşümünü temsil eder. ‘Yaralı-hasta’  Beuys yağ-keçe-ilkel toplum spiritüelliğinden oluşan bir karışımla harmanlanarak dönüşür. Savaşa giden askerden çok farklı bir şekilde, bir şaman doktor, bir simyacı olarak geri döner. Ruh-beden, doğu-batı, iyi-kötü, Alman-Yahudi, ilkel-gelişmiş gibi ikilemlerden arınır, bu arınma sürecini sanatı yoluyla insanların bilgisine, hizmetine, kullanımına sunar.

20. yüzyılın ‘kavramasal sanat’ öncülerinden bu simyacının ve öğrencilerinin eserleri  Sakıp Sabancı Müzesi tarafından bizim de hizmet ve kullanımımıza sunuldu. Sanattan anlayan- anlamayan her sanat izleyicisine söylemek istediğim, bazı eserlerin sadeliğinden yola çıkarak ‘bu da sanat mı’, ‘ne var, ben de yaparım’ gibi iç seslere kulak tıkamaları yönünde… Sergideki eserlere, bunların aslında birilerinin isyanı, fikirleri, idealleri, sorgulamaları ve en önemlisi ‘dönüşümleri’ olarak bizi de tepkimeye sokup dönüştürmeyi amaçlayan ve ‘bizdeki altın’ı ortaya çıkarabilecek ilhamlar içeren felsefe taşları olarak bakmalı… Aslolan taşın kendisi değil, maddeyi altına dönüştürmesi değil midir zaten?


Etiketler:
Kategoriler: Makaleler

Çağdaş Toplumda Sanat Müzesinin Rolü – Banu Küçüksubaşı

04 Ağustos 2009

Metropolitan Sanat Müzesi

Metropolitan Sanat Müzesi

Çağdaş bir toplumda sanat müzesi o toplumun maddi kimliğini oluşturmasında, korumasında ve bu kimliği uluslar arası düzeye taşımasında en büyük etmenlerden biridir. Toplumun ortak yüzü-birikimi ve ortak ideali-iddiası o toplumun sanatına yansır. Sanat müzesi de bu olgunun vitrinini oluşturur.

 

Sanat müzesi olmayan bir toplum zaten çağdaştan sayılmaz, sayılmamalıdır! Çağdaşlığın bir ölçütü de toplumun ne kadar artı ürüne sahip olduğu ve bunu nasıl değerlendirdiğidir. Bilindiği gibi bir sanatçı toplumun ürettiği artılarla yaşamını sürdürür. Sonuçta sanat olmazsa yaşanmaz bir olgu değildir. Ama bir toplum karnını rahatça doyuruyorsa sıra ruhu doyurmaya gelir. İşte aslında sanat eseri aynı zamanda toplumun refah düzeyinde ne derece gelişme gösterdiğinin bir göstergesi, bir prestij meselesidir. Çağdaş olma iddiasıyla uluslar arası platforma çıkan bir ülkenin sanat müzesi yoksa,g elişmemişse ya da sayısı azsa bu ülke diğerlerinin arasında kendisini gösteremeyecek ve kabul görmeyecektir.

Ülkemizi ele alırsak önde gelen aileler yabancı iş ortaklıkları vesilesi ile bunun çağdaş toplumlarda ne derce önemsendiğinin farkındalığı ile sanat koleksiyonlarını müze çatısı altında toplamayı seçmişler böylece sadece sanat koleksiyonu oluşturmak değil onu topluma mal etmenin uluslararası iş dünyasında onlara prestij kazandıracağını anlamışlardır. İşin ekonomik boyutunu konuşacak olursak sanat müzesi yabancı sermaye gözünde çağdaşlık, prestij ve güven anlamına gelmekte ve yapılacak iş ortaklıklarında rakipler karşısında avantaj sağlamaktadır.

Batı ülkelerinde sanat müzeleri önünde oluşan uzun kuyruklar ve bunların çoğunun yabacılardan oluşması sanat müzelerinin o ülkenin turizmi açısından ne kadar önemli olduğunun göstergesidir. Bugün Louvre Müzesi’nin adı, içerisinde bir çok arkeolojik eser barındırmasına rağmen Da Vinci’nin Mona Lisa’sıyla birlikte anılır. Bu  tablonun önünde fotoğraf çekmek isteyen kalabalığın bir bölümünün sırf Mona Lisa’yı görmeye geldiğini söylemek yanlış olmaz…

İşte böyle bir baş yapıtı tanımlamak konserve etmek, sunuşunu layığıyla yapmak için donanımlı bir müze, sanat üzerine uzman bir müze ya da  bir sanatçı adına kurulacak bir müze gerekir. Gerçi modern sanat müzeleri yaptıkları retrospektiflerle bir sanatçının bütün dönemlerini baştan sona ele alma işlevini süreli olarak yerine getirebilmektedir.

Sanat müzeleri çeşitli eserlerin izinin sürülmesi, tarihlendirilmesi, korunması, restorasyonunun yapılması gibi konularda sanata olduğu kadar sanat tarihine de katkıda bulunur. Sanat müzesi sanatın tarihini yazmada başvurulacak en önemli kaynaktır. Tuttuğu envanter ve çalıştırdığı uzman kadroyla bir sanat eserinin en güvenli referansıdır. Kim hangi tarihte ne üretti? Özellikle modern sonrası sanatta en büyük sorunlardan biridir bu. Dolaysıyla günümüzün tarihi yazılırken modern sanat müzelerinin ve onların koleksiyonlarının referans olarak alınacağını düşünmek yanlış olmaz. Sanat nedir? Ne değildir? Kim sanatçıdır, kim değildir? sorularının cevabı verilirken sanat müzelerinin birikimleri esas alınacaktır.

Yaşayan bir sanatçı için eserinin sanat müzesinde yerini alması büyük bir prestijdir. Sanat Piyasası olarak tabir ettiğimiz ticari ortamda eserin maddi değerini arttırdığı dolayısıyla sanatçının yaşam ve üretim koşullarını iyileştirdiği gibi koleksiyonerler nezdinde prim sağlar. Sanatçının yurtdışına açılmasında rol oynar.

Sanat müzelerinin bütün müzelerde olduğu gibi eğitim misyonunun varlığını da belirtmek gerekir. İnsanlar geçmişten beri ne düşündüler, ne hissettilerse bunu görsel olarak sanat yoluyla dışa vurdular. Bizi bugüne taşıyan geçmişimizde neler oldu? Hayat, değerler, görüşler nasıldı? Biz sonraki kuşaklara ne bırakacağız? İşte bütün bunların görsel kaydı ile sanat müzesi başlı başına bir eğitim kurumudur.

Bir toplumun kimliğini oluşturmada, dünyaya gösterilen yüzü olmada, bu kimliği ve yüzü geleceğe taşımada bu kadar önemli olan, bunun yanında ülke ekonomisine dolaylı olarak katkısı bulunan, üretilen kültürün vitrini sanat müzesi olgusunun Türkiye’mizde de ele alınmaya başlaması sevindirici bir gelişme olmakla beraber henüz yeterli değildir. 2010 İstanbul Kültür Başkenti gibi projelerle sanat müzesi sayısının artmasını diliyoruz.

Banu Küçüksubaşı


Etiketler:
Kategoriler: Makaleler