Köşe Yazıları

Forbes Farkıyla Türk Çağdaş Sanat’ına Yatırım Yapanlar Yandı…

29 Ekim 2009

forbes_ekimBu ayın dergilerini karıştırırken yeni rastladım. Forbes dergisi Ekim ayında bir yazı hazırlamış ve bunu tutmuş kapağına kadar taşımış; Başlık:  ”Türkiye’nin En Pahalı Ressamları.” Dergiyi elinize aldığınızda Editör’ün giriş yazısının tamamını bu iddialı içerik üzerine ayırdığını görüyorsunuz. Sayın Burçak Güven yazısının başlığını da şöyle atmış:  ”Forbes Farkıyla Türk Çağdaş Sanatı”. Vay, Vay… Şimdi bakalım neymiş bu fark?…

Forbes rakamlarla konuşmayı seven bir Finans&İş dünyası dergisi. Doğal olarak bu konuda da rakamların konuşulmasından ve sanatın güzel bir yatırım aracı olarak bahsedilmesinden doğal birşey yok. Güven, yazısında Türk Çağdaş Sanatı’nın yükselişinden ve Türkiye’nin dünya sanat arenasında çok iyi bir yere gelmekte olduğundan bahsetmiş. Buraya kadar tespitleri ve yorumları çok güzel…  Ancak yazının sonrası gerçekten ilginç. Bakın Burçak Güven sonrasında ne demiş?

“Bu yüzden Ekim sayımızda FORBES Türkiye’de ilk kez göreceğiniz bir liste var: Türkiye’nin yaşayan en pahalı ressamları listesi! Yine FORBES metodolojisi ve FORBES farkıyla hazırlanan bu liste üzerinden Türk çağdaş sanatının son dönemdeki yükselişine yakından bakıyor ve bu pazarın gelecekte nereye doğru evrileceğine dair bir analiz yapıyoruz.

Bundan böyle her yıl tekrar edeceğimiz bu listedeki değişimler, sanatseverlere ve yatırımcılara rehberlik edecek. Hem de ülkenin en spekülasyona ve dedikoduya açık, en az veri ve bilgi olan pazarlarından birinde size yönderlik edecek. Çünkü yine FORBES farkıyla hazırlandı ve tamamen uzman yorumlarının yanı sıra rakamlara ve somut bilgilere dayanıyor.” İşte burada kesiyoruz !  Zaten yazının bundan sonraki kısmı TEFE, TÜFE, beklentiler ve temennilerden ibaret.

Şimdi soruyorum? “Hem de ülkenin en spekülasyona ve dedikoduya açık” diye özellikle belirttiğiniz ayrıca yazıda “Uzmanlarınızın!” da aynı şeyi yazılarında belirttiği sadece belirli galeri sahiplerinden aldığınız kısıtlı enformasyonla işin içine basit bir standart sapma bile koyamadan, toplam rakamların satılan eser adedine bölünmesi ile bakkal hesabı bir işlemden farkı olmayan analizinizin farkı nerede? Müzayede, galeri, doğrudan sanatçı satışı çorbasından ortaya çıkan veriler ne kadar sağlıklı? Bu çorba ne çorbasıdır?  Bu metodoloji Forbes’in  farkı ise, Forbes’in hiçbir yazısına, yorumuna güvenemem bundan sonra…

forbes12008 Ocak ve 2009 Ağustos’u kapsayan 1,5 senelik zaman diliminde uyguladığınız metodolojide Lebriz.com’un müzayede veri tabanının kullandığınızı ancak Lebriz.com’un verilerinin sadece müzayede sonuçlarını içerdiğini bilerek ve bunu bir eksiklik olduğunu kabul ederek sanki hesaplarınızın doğruluğunu haklı çıkartacakmış gibi  kendisi başlıbaşına bir SPEKÜLASYON ve MANİPÜLASYON olan Sotheby’s in Çağdaş Türk Ressamları müzayedesi ve Christe’s Dubai müzayedelerini de eklemiş olduğunuzu belirtiyorsunuz… Efendim bundan sonra bol “Ancak” lı yazınızda Uzmanlarınız! şunu da belirtiyor. “Ancak kısmen de olsa galeri sahipleri sanatçılarının güncel satış fiyatları konusunda bizi bilgilendirdi.” Aferin onlara ! Kısmen her zaman güzel bir veridir… Kısmeni standart sapma kabul edelim.

Allah aşkına bu yazıyı size kim yazdırdı? Resmen spekülasyon mafyasına kurban gitmişsiniz.

Bundan sonra hersene böyle bir değerlendirme yapacağınızı belirtmişsiniz. Madem böyle birşey yapacaksınız öyleyse şunlara dikkat edin.

1. Müzayede ile galerilerde satılan eserleri aynı potaya koymayın. İlla ikisini bir potaya koyacaksanız aralarındaki korelasyonu belirtin. Hele hele dünyada Türkiye için ilk kez yapılan Sotheby’s ve Christie’s müzayedelerini hiç koymayın.

2. Bir sanatçının değeri 1,5 senede anlaşılmaz. 5 senede de anlaşılmaz.  Sanatçının hayattayken kıymetli olması eserlerinin iyi bir yatırım aracı olacağı anlamına gelmez. Sir Lawrence Alma Tadema, Viktoryan dönemin altın çağını yaşamış bir ressamdır. Ama ne üzücüdür ki Modern resmin yükselişi ile birlikte çağdaşları tarafından yerden yere vurulmuş ve resimleri hayattayken kıymetsiz birer tuval parçası olmuşlardır. Adamcağız bunun üzüntüsünden rahatsızlanmış ve yaşama gözlerini yummuştur. Herhalde bu; bir ressamın ömründe tecrübe edebileceği en kötü şey! Sanatçının ölümünden 50 sene sonra sanatının etkisi anlaşılmış, itibarı geri verilmiş ve eserleri şu anda müzayedelerde milyon dolarlara satılan bir ressam olmuştur.

3. Bir sanatçıyı kıymetli kılan esas şey, sanatçının hayat hikayesi ve onun hikayesini paylaşmak isteyen koleksiyonerlerin, izleyicilerin sanatçıyla olan bağları ve söylevleridir.

4. Sanat, her ne kadar bir yatırım aracı olarak görülse de esasen bir gönül işidir. Kültür ve zevk ile alakalıdır. Aldığınız eseri beğenerek ve severek almıyorsanız ve sizin için bir hikayesi yoksa inanın bir yatırım değeri de yoktur.

5. Gerçekten emin olmadan ve bağımsız oyuncuları bulup konuşmadan yazmayın.

Kusura bakmayın ama benim bir sonrakinde  ”SERBEST PİYASA EKONOMİSİ ve IMF DENGELERİ” isimli bir yazı yazmam ne kadar çiğ olacaksa sizin de bu yazınız o kadar çiğ olmuş.

Keşke yazınız doğrudan ”Türk Müzayedelerinde Yaşayan En Pahalı 50 Ressam” ya da “ Subjektif  Bir Gözle Türk Sanatı” olsaydı.

Sevgili Forbes ekibi, Türk Çağdaş Sanatı adına gerçek manada konuşabilecek sağdan saysanız 10, soldan saysanız toplam 10 kişi var.

Meydan boş, ama o kadar boş değil elbet !

Salih Seçkin Sevinç / Ekim 2009


Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
5 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Köşe Yazıları

Artimetre Editör’den…”Kazan Kaynıyor…”

05 Ekim 2009

salih-sbArtimetre’de son zamanlarda hareketlenmeler olduğunu farketmişsinizdir. 2 sene önce Plastik Sanatlar alanında başlattığımız yazılarımız bundan sonra yine ağırlıklı olarak Plastik Sanatlar ekseninde olmak  üzere Sinema, Müzik, Edebiyat gibi konu başlıklarını de içeriyor olacak. Kurulduğu günden bu yana bağımsız bir şekilde habercilik anlayışını sürdüren Artimetre eleştirel duruşu, taraf olmayışı ve özgün içeriği ile Türkiye’de  “Plastik Sanatlar” alanında bir ilki gerçekleştirdi.

Siz sanatseverlerden gelen destek ile de hedefimizi daha da yükseltiyor ve yine bu anlayışı bir basamak daha yukarı taşımaya başlıyoruz.

Yeni yıl için kullanıcı dostu  görsel altyapı çalışmalarımızı da hızlandırdık. İçerik dışındaki farklılığı da en kısa sürede göreceksiniz.

Bu arada izleyicilerimizde merak ediyordur “Yeni sezon yazıları geliyor ama Artimetre neden Bienal’den, Sarkis’ten, Joseph Beuys’dan hiç bahsetmiyor.” diye… Sıkı durun! Herkesin takip edip konuştuğu güncel sanat etkinlikleri için İstanbul’a yeni indirme yapıyoruz sevgili sanatseverler. Bugüne kadar bekledik, izledik, dinledik…Baktık ki canım İstanbul’un her köşesi, her geçidinde bir sanat etkinliği duyurusu asılır olmuş.  Bu şehir ne kadar “Sanatsal” bir kent olmuş dedik ! Bir tarafta Bienal, öte yanda Joseph Beuys bir diğer tarafta İstanbul Modern kendimizden birşeyler bırakalım diye bizi Sarkis’in sergisine çağırıyor. Kazım Taşkent’i  de unutmamak lazım. Herkes işi gücü bıramış, krizi unutmuş sanat adına kendinden birşey bırakmak için İstanbul Modern’e koşuyor. Bienal bir yüceltildi, pir yüceltildi. Gazetelerin kültür sanat köşeleri moda yazarı olması gereken arkadaşlarla doldu taştı. İstanbul İstanbul olalı bu kadar sergi, sanat, kavramsallık görmemiştir herhalde dedik. Biz ekibimizle iyice pişirdik ve kazanı kaynattık. 

Yakında burada detaylı yazılarımızı ve eleştirilerimizi buluyor olacaksınız.

Herşey aşk, tutku ve sanat adına daha iyisi için…

Sevgiyle…


Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
1 Yorum »

Kategoriler: Köşe Yazıları

2010 İstanbul, Nekka Ekmek Okka Köfte

09 Mart 2009

peyamigurel2010′da Avrupa’nın Kültür Başkentlerinden biri olacağız.  Yalnız değiliz, aynı statüde iki şehir daha var.  Almanya’dan Essen, Macaristan’dan Pecs şehri. Abartılmaması gereken bir statü.  Daha önceki yıllarda Kültür Başkentliği yapan şehirlerden kaç tanesini ve hangi etkinlikleri ile hatırlıyorsunuz ?  Cevap verebilecek okurların sayısının çok az olacağını tahmin etmek güç değil.  Yani büyük ölçüde kendimiz çalıp kendimiz oynayacağız.

Kültürel özellik ve kimliği öne çıkmış bir şehir olmak,  öyle proje düzenlemekle olmuyor.  Galatasaray’ın UEFA şampiyonu olmasının daha etkili ve ses getirici olduğunu 2010 yılı bittiğinde hatırlatacağım.  Sokakları şenlendirmeyeceğiz,  başarımız ve kıvancımız için sevinç gözyaşları dökmeyeceğiz.  Böyle beklentileri olanlara duyurulur.

“Tanıtımımıza çok katkısı olacak,  Avrupa’da saygınlığımız daha da artacak”  v.b. beklentileri lütfen unutun.

Hiç mi işe yaramıyacak ?

Elbette yarar,  daha doğrusu yarayabilirdi ve hatta hâlâ umutvar olabiliriz.  Nasılsa kendimiz çalıp oynayacağız hiç olmazsa bu şehrin birikimine katkı sağlasın diye düşünebiliriz.  Ancak,  ne yazık ki bu da zor gözüküyor.  2010 ajansının bütçe kalemlerine baktığınızda % 70′i  bina,  merkez ve restorasyona geri kalanı projelere ayrılmış.  Bu durum,  kültürel kavrayışımızı açıkça ortaya koyuyor.  Bütçenin bu şekilde pay edilmesi Avrupa’nın bütün kültür başkentleri için dayattığı bir şey midir yoksa bizim tercihimiz midir, onu bilemiyorum.  Ama bizim tercihimiz ise, bize çok uygun olduğunu düşünüyorum. Biz bina, tesis gibi açılış yapılacak yerler inşa etmeyi pek sever olduk.  Ecdadımız,  yani kültürel mirasımız ise sadelikten yana idi.  Avrupa’daki saraylarla, Topkapı Sarayını karşılaştırmanız bunu farketmek için yeterlidir.

Oysa,  kültür insanla başlar insanla biter.  Kültür yaşam tarzıdır,  davranış ve iletişim nezahetidir,  görgüdür,  paylaşımdır,  katılımdır,  sezgilerin derinleşmesidir ve de bütün bunların sağlıklı bir zeminde aktarılabilir olmasıdır.  Virgül üstüne virgül koyarak uzatabiliriz bu kavramları velakin özeti insan güzelliğidir.  Mekanlar ve tesisler önemsiz demiyorum,  elbette ihya edilmesi ve onarılması gereken çok önemli mekanlarımız var ancak keşke projeler için daha fazla pay ayrılabilseydi.

Projelerin hepsini bilmiyorum ama 2010 projelerinde sürdürülebilirlik ilkesi çok önemli imiş.  Bu iyi işte.  En azından 2010 bitti defterleri kapatalım olmayacak.  Projeler hizmet vermeye devam edecek.
Lakin bu sürdürülebilirlik ilkesinin bir handikapı var.  Mirasının sürdürülebilirliğini reddeden bir toplum nasıl sürdürülebilir projeler üretebilecek,  ite kaka mı ?  Şöyle ki,  bir rivayete göre 2010 projeleri Başbakana sunulmuş o da geleneğimize dair hiçbir proje yok bu nasıl iş diye ikaz etmiş ve bunun üzerine geleneğimize ilişkin bir editör masası kurulmuş.  Sağolsun Başbakan,  ama işte,  ite kaka.  Halbuki tersi olabilmeliydi.  Kültürel mirasımız ve birikimimiz ile ilgili (doğal olarak) o kadar çok proje olmalıydı ki (hele İstanbul gibi bir şehir için ),  Başbakanımız modern projelerin biraz daha geliştirilmesini istemeliydi.

Bir de çok seslilik muhabbeti var.  Hani İstanbul çok farklı etnik kökenlerin birarada yaşayabildiği en önemli şehirlerden biri ya,  bu özelliği de öne çıkartılacakmış.  Beyler, geçmiş olsun ama bu da reddettiğimiz bir miras.  Bu konuda,  uluslararası dengelerin gerektirdiği ölçüde  adımlar atmak zorunda olan bir toplum zihinsel değişimini olgunlaştırmadan doğal ve içtenlikli girişimlerde bulunamaz.  Yapay olur, sırıtır.  Orası hem çok önemli bir özelliğimiz hem de yumuşak karnımız.

İşte ekmeğin nekka ettiği ve köftenin okka olduğu yerler deyip devam edelim ve insan odaklı kültür kavrayışına ilişkin şöyle projeler var mıdır diye soralım ve olumlu cevaplar alacağımızı umalım.

Güzel Sanatlar okullarımız için ne gibi yatırımlar yapılıyor ( hoca, atelye, döküman, kapasite vb ) ?
İstanbul ve yaşam kültürü ile ilgili yeni kaç tane müze açılıyor ?
Devlet Güzel Sanatlar Müzesi için ne gibi açılımlar öngörüldü?
Geleneksel sanatlarımızla ilgili müze ve akademiler planlandı mı?
Kültür adamı, hoca ve ustaların yaşam koşullarını değiştirmek için neler yapılıyor?
Milli eğitimle işbirliği yapılarak orta öğretimden üniversiteye kadar sanat eğitimi ile ilgili hangi projeler üretildi? (döküman, gezi, malzeme vb)
Bu alanlarda hizmet veren öğretmenlerimize yönelik,  onların birikimlerini geliştirici hangi projeler var?
İstanbul kültürünü İstanbul’da değilde Avrupa’da tanıtacak hangi faaliyetler organize edildi?

Durdurayım kendimi çünkü bu sorular uzayıp gidecek. Önce bunlara olumlu cevaplar alalım hele.

Ve ne olur,

Bütün bu handikaplara rağmen bu güzel şehir, Avrupa kültür başkentliği gibi sınırlı bir ölçeğin ötesinde dünya başkenti olabilme potansiyeline sahiptir.
Bu potansiyeli bile, gözlerinizi kapatıp seslerini dinlediğinizde size kıvanç verecek ve gözlerinizi yaşartacaktır.

Güzel İstanbul’un güzel insanlarına

Peyami Gürel
09.03.2009


Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
1 Yorum »

Kategoriler: Köşe Yazıları

Merhaba

03 Mart 2009

Merhaba

peyamigurel1Hem ressam olacaksın, hem biraz kültür yalamış yutmuş olacaksın hemde biraz sosyal bilimlere aşina olacaksın, ondan sonra oturup sohbet formatında yazı yazacaksın.

Valla ,adamı tefe koyarlar
ve hatta karizmanı ( ne işe yararsa ?) bir anda çiziverirler
ve dahi hatta arkandan bir araba laf ederler…… of ki of.

Duyar gibiyim  “Bu kadar derinlikli  (ontoloji, hermetizm vb) işler yapan bu zat böyle gündelik meselerle uğraşır mı ?” “ Ağar abi ve hoca bilinen bu adam tutmuş nelerden bahsediyor.”  “ abi son yazısını okudun mu, hamburger (ila ahiri) muhabbeti yapmış” ve gibi  ve gibi ve gibi….

Olsun, sağlık olsun.

Ne derinlik bizim, ne ağarlık ne de hocalık. Ortaya çıkan çıkmıştır çıkacak olan da sırasını beklemektedir bu biiir.

İkincisi, aslında bütün gizemler ve derinlikler gün, saat ve saniyeler de gizlidir.

Üçüncüsü, herhangi bir materyalden yapılmış bir kulem ya da kalem yoktur.

Demem odur ki, zaman, nefes ve güç yettiğince gözlem ve düşüncelerimi sizlerle paylaşmaya çalışacağım.

Misal olsun diye bu akşam Beyoğlu’ndan dönerken yoldaki bir izlenimimi paylaşayım.

Bir kere, ilk defa fünikilere bindim. Bu füniküler tüneldeki gibi değil. İki önemli farkı var. Birincisi zınk diye kalkıp zınk diye durmuyor. Yavaş yavaş, sizi sarsmadan hareket ediyor. İkincisi bölgenin eğimi hesap edilerek aracın içi kademeli dizayn edilmiş. Vücudunuz dik durmak için özel bir çaba harcamıyor.
Sonra Kabataştan deniz otobüsü ile Bostancı….
Bostancı’dan da trene binip Maltepe’ye gideceğim ama daha bir on dakika var. Neyse, perona çıktım ve hem bekliyorum hemde etrafı izliyorum. Hafif volta atarken baktım sıralardan birinde genç bir arkadaşım oturmuş  elinde de bir ney hafif hafif üflüyor.
Belli ki daha yolun başında, aksak çıkan sesler ve soğuk nefesli tınılar peronu dolaşıyor. Ama hiç istifini bozmadan üflemeye devam ediyor ve çalışıyor. Hoşuma gitti….
Beraber aynı kompartımanda geldiğim bu genç arkadaşıma başarılar diliyorum. Umarım günün birinde yine bir peronda neyiyle sıcacık bir eser geçerken selamlaşırız….

Ve de dördüncüsü

Sürçü lisan ederiz, peşinen hoşgörüle

Tekrar merhaba

Peyami Gürel

03.03.2009


Kategoriler: Köşe Yazıları