Dünya Nereye Gidiyor?
Türkiye Nereye Gidiyor?
Sanat ve Edebiyat Nereye Gidiyor?
Şiir Nereye Gidiyor?
Ya da
Kılavuzu Karga Olanın Burnu…
Ekrem Kahraman

Michelino'nun freskinde Dante, cehennemin girişinde Araf Dağının yedi eteğinde ve Floransa şehrinde, üstte cennet küresi, elinde İlahi Komedya'yı tutuyor.
İtalyan şair Dante ünlü yapıtı İlahi Komedya‘yı Ortaçağ’dan Rönesans’a doğru evirilmeye başlayan bir geçiş sürecinde 14. yüzyılın başlarında yazdı. Siyasi görüşleri ve tavrı nedeniyle doğduğu, yaşadığı şehir Floransa’dan sürgün edilmişti.
Verona ve Ravenna’da sürgünde olduğu sırada anavatanı, halkı ve çağı için korkularının, endişelerinin iyice artıp kabardığı bir gece yarısı gerçek ile düş arası bir yolculuğa çıkar. Dolaşırken günahkârlığı imleyen karanlık bir ormanda yolunu kaybeder. Sabaha karşı gün ağarırken bir tepenin eteğinde Antik Çağın simge isimlerinden –hayranı da olduğu- şair Vergilius ile karşılaşır. Vergilius daha ilk görüşte Dante’nin içinde bulunduğu sıkıntılı durumun, çektiği acının farkına vararak ona yardım etmeye karar verir. Bütün kötülüklerden arınması, insanlık ve toplumla ilgili doğru yargılara varmasını kolaylaştırmak için O’na “öteki ölümlü dünyayı göstermek” ister. Dante’nin elinden tutarak bu düşsel yolculuğa birlikte devam ederler.
İki farklı çağa ait şair karanlık ormanda el ele, gönül gönüle ilerlerken dibine doğru inildikçe daralan derin bir çukur olarak tanımlanan Cehennem’de yarı beline kadar baş aşağı buzlara gömülü olarak baş şeytan Lucifer’e rastlarlar. Lucifer gökten dünyaya düşmüş ve düştüğü yerde büyük, derin bir çukur açılmıştır. Çukurdan taşan toprak ise çevrede yüksek bir tepe oluşturmuştur. Bu iri tepe Araf‘tır ve Dante’nin tanımlamasına göre Araf yedi katlıdır. En üstteki kat ise şu üzerinde yaşadığımız yeryüzünden başka bir yer değildir. Çukurda buzlar arasındaki baş şeytan ise baş aşağı çakılı olduğu buzların arasından bütün yeryüzünü ve insanlığı derinden etkilemeye ve yönetmeye devam etmektedir.
Peki, Dante İlahi Komedya gibi destansı, çağının çağdaşı bu büyük epik şiiri hangi tarihsel, toplumsal koşullarda, hangi kaygılarla, hangi iç dürtülerle, niçin yazmış olabilir? Şiirin adı Komedya olduğu halde neden ‘öteki dünya’ya ait Cehennem-Araf-Cennet gibi trajik bölümlerden oluşturulmuştur?
Hatırlayalım; Dante’nin yaşadığı 1300’lü yıllarda Avrupa’da siyasal toplumsal düzen derin dönüşümler, çağsal sarsıntılar içerisindedir. Feodal güçler arasındaki mücadelenin yer yer feodalitenin parçalanarak yerini yeni krallıklara, prensliklere, senyörlüklere, cumhuriyetlere, bıraktığı yeni ve karmaşık bir süreç yaşanmaktadır. Ülkesi İtalya derin bir kargaşa içerisine düşmüş, toplum neredeyse ikiye bölünmüş gibidir. Pisa, Verona ve Arezzo gibi kentlerde yaşayan egemen Soylu Aileler Cephesi ülke yönetiminin Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğuna bağlanmasını isterlerken başta Dante’nin kenti Floransa olmak üzere Milano, Bologna gibi büyük kentlerde yaşayan Halk Cephesi ise İtalya’daki yerel prenslikler ile cumhuriyetleri destekleyerek yerel yönetimlerin siyasi özgürlüklerini, bağımsızlıklarını savunmaktadırlar. Bu iki siyasi güç arasında baş gösteren çatışmalar giderek kanlı iç savaşlara yol açmıştır.
Dante daha başından itibaren çağının ve ülkesinin bir aydını olarak Halk Cephesi içerisinde yer almıştır. Tarihin garip cilvesine bakınız ki 700 küsur yıl sonra ve neredeyse 100 yıldır Türkiye’yi sağa sola savurup duran “dünya işleri ile din işlerinin birbirinden ayrılması” (laiklik) ile vatanı Floransa’nın bağımsızlığı yönünde bir siyasi görüş savunmaktadır. Ona göre ülkeyi yöneten kral insanları yeryüzünde mutlu kılmakla, papa da bu insanları öbür dünyadaki sonsuz mutluluğa hazırlamakla yükümlüydüler. Dante bu yöndeki siyasi görüşleri ve faaliyetleri nedeniyle önce para ve sürgün cezasına çarptırılarak sürgüne gönderilecek, sonra da sürgündeyken gıyabında ölüm cezasıyla cezalandırılacaktır. Sonradan hakkında af çıkarılmasına rağmen şair doğduğu ve çok sevdiği Floransa’ya bir daha hiç dönmeme kararı verecektir. O’nun bu davranışı, egemen siyasi muhataplarınca küstahlık olarak değerlendirilecek ve hakkında bir kez daha yeniden ölüm cezası verilecektir. O ise dönmeme kararında ısrar edecek ve doğduğu şehir Floransa’ya bir daha geri dönemeyecektir. Ömrünün son yıllarını Verona ve Ravenna’da geçirecek ve orada ölecektir.
İlahi Komedya işte böyle bir toplumsal, siyasal tavra sahip şair ve düşünürün, böylesi bir kargaşa ve geçiş çağının destanı. Anavatanından uzak, arkadaşları tarafından ihanete uğramış, ölüm korkusu ve yalnızlık içinde mücadeleci bir insani ruhun, toplumsal trajedinin ağıtıdır.
Zaten İlahi Komedya’yı bir şiir olarak çağları aşırıp çok daha güçlü bir biçimde günümüze kadar getiren öz de bu karakterinden gelmektedir.
Düyun-ı Umumiye emekli memurlarından Sami Bey’in kızı Leyla, tıpkı bey babası gibi ulusal duygudan yoksun, iflah olmaz bir ‘Batı’ hayranı ve bunun için öz değerlerinden her an vazgeçebilecek bir kişiliktedir. “Alafranga” özentileri, meftunu olduğu Batılı çevrelerle ilişkilerindeki seviyesiz, ahlaki düşkünlük ve doymak bilmez hırsları yüzünden nişanlısı Necdet ile yolları giderek ayrılacak, içinden çıkılamaz biçimde soysuzlaşarak derin bir bataklığa sürüklenecektir.
Bu insani, toplumsal ahlaki kayma sadece Leyla’ya ait bir aymazlık olmadığı bir yana, söz konusu çevrelerde durum giderek bir toplumsal travmaya dönüşecektir.
Anadolu halkı açlık, sefalet ve cehalet içerisinde kıvranırken sarayın işgal güçleriyle işbirliği içerisindeki yöneticileri, Bab-ı Âli mensupları, batılılık özentisi içerisindeki aileler ve sözde aydınlar ikbal, makam, para, mal vb. kişisel çıkarları için işgalci subaylarla sefahat içerisinde bir hayat yaşamaktadırlar. Dönemin Beyoğlu, Şişli, Nişantaşı ve Teşvikiye çevrelerinde oturan önde gelen bazı Türk ve Levanten ailelerin kadınları, kızları İngiliz, Fransız subaylarla yozlaşmış, onursuz ve ahlaksız ilişkiler içerisindedirler. Bu kadınlar işgal altındaki bir ülkenin kadınlarıdır. Kendi ruhlarına, iffetlerine, insanlarına, uluslarına, ülkelerine alabildiğine yabancılaşıp tıpkı Dante’nin İlahi Komedya’sında olduğu gibi karanlık bir ormanda kaybolmuşlardır. Babaları, kardeşleri ya da kocaları işgalcilere yakın olmak, bu yakınlıktan kişisel parsa kapmak ve üç kuruşluk dünyalık hırsları uğruna ülkelerinin aleyhine her şeyi yapmaya hazırdırlar. Bu yüzden de işgalcilerin çıkarlarının, biricik savunucuları ve uygulayıcısıdırlar. Ruhlarını ve beyinlerini saran aymazlık, mal, mülk, para hırsı, bireysel, toplumsal ahlaki iğrençlik, pislik İstanbul’da kol gezmekte; yabancılaşma, bencillik ve kokuşmuşluk bulaşıcı bir hastalık gibi her yere yayılarak İstanbul’un bütün seçkin çevrelerini sarmıştır.

İşgal altındaki İstanbul’un anlatıldığı Sodom ve Gomore, bilineceği üzere Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Kiralık Konak, Hüküm Gecesi, Yaban, Ankara, Bir Sürgün vb. Milli Mücadele edebiyatı içerisinde yer alan romanlarının en başında geliyor… Romanda, Tevrat’tan aktarılarak yazılanlara göre Sodom ve Gomore, Lût ve İbrahim peygamberlerin dönemlerinde Filistin’de, halkın her türden ahlaki çürüme içerisine düşmeleri nedeniyle Allah’ın gazabına uğramış iki lanetli şehrin adıdır. Yazar daha romanın girişine Tevrat’tan şu bölümü aktarır: “Diyarınız harap olmuş ve şehirleriniz ateşe yanmıştır. Tarlalarınızı ecnebiler önünüzde yiyorlar. Ve ecnebiler tarafından harap edilmiş gibi viranedir. Ve sayhan kızı bağda olan kulübe gibi, hıyar tarlasında bulunan hayme gibi, muhasaraya alınmış şehir gibi kalmıştır. Rabbülcünud bize cüz’i bir bakiye bırakmasaydı biz ‘Sodom’ gibi olur idik; ‘Gomore’ye benzer idik…”
Ve ekler: “İstanbul, düşman işgali altında iken romanın yazarına böyle görünmüştü…”
Edebiyat eleştirmeni Atilla Özkırımlı’ya göre, derin bir toplumsal çöküşün getirdiği tarihsel bir çürümenin romanıdır Sodom ve Gomore. Kitapta dönemin aydınlarına, medyaya, Batı’da eğitim görmüşlerin, politik yetkililerin aymazlıklarına, dalaletlerine, ihanetlerine, İstanbul’a, Beyoğlu’na hüzünle bakan Yakup Kadri’nin “İşte Sodom burası, Gomore burası!” dediği yazılıdır. Yazar yapısı bozulmuş, zıvanadan çıkmış olabildiğince yozlaşmış kişiliklerden oluşan ve etik olarak çöken bir toplumun eninde sonunda mutlaka ilahi bir cezaya çarptırılacağı inancındadır.
Bir başka inceleme yazarı Berna Moran da, “Alafranga Züppeden Alafranga Haine” başlıklı incelemesinde Sodom ve Gomore’deki Batı hayranı kimliklerin Tanzimat romanıyla birlikte oluşmaya başlayan alafranga züppe tipinin gelişerek vardığı son aşama olduğunu belirtir. Bu tip asalak, kişiliksiz, değersiz, yoz, işbirlikçi ve ‘hain’ bir kimliktir.
Milattan önce 3150-1550 yılları arasında Ortadoğu’da Lût ve İbrahim peygamberlerin hikayelerinden oluşmuş Sodom ve Gomore imgesini 1918-1920’nin işgal altındaki İstanbul’una, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’na getiren, oradan da günümüze taşıyıp emperyalizm ve işgal ile bağ kurduran da içeriğindeki bu insani, toplumsal trajediden başka bir şey değil. Yakup Kadri’nin söz konusu romanı zaten bu tarihsel, ideolojik insani öz nedeniyle romandır biraz da ve bu özelliğiyle de Türk romanında farklı, özgün bir yeri vardır.
Görüleceği üzere hiçbir düşünce, sanat, edebiyat ürünü ortaya öyle durup dururken gökten zembille inmiyor; inmez de…
Bu bağlamdan bakıldığında günümüzde sanat ve edebiyatın nesnel durumunun ne olup olmadığı elbette bir başka yazının konusu… Ne var ki burada yine de konunun kıyısından köşesinden dürtüklemenin ne zararı olabilir ki? Fakat beni bu yazıda asıl ilgilendiren sanat ve edebiyatın kendisinden çok bunların yapıcıları sanatçı ve edebiyatçıların nesnel durumları. Siyasi, toplumsal aymazlıklar karşısındaki uyanıklıkları, öngörüleri, tutumları, güncel korkuları, çağsal endişeleri ve kaygıları, zaafları, eksiklikleri, aymazlıkları, insani ya da toplumsal entelektüel kargaşaları…
Son birkaç yıldır ilgili ortamlarda aklı başında kim bir diğeri ile karşılaşacak olsa hemen hemen aynı soru çıkıyor ağızlardan: Neler oluyor? Ve arkasından arka arkasına benzer endişeli, düşünceli, kaygılı sorular dökülüyor:
Günümüze ait çağsal akıl, duyarlık, düşünce, bilgi, kültür, etik değerler, vicdan, insanlık nereye gidiyor böyle?
Dünyanın sahipliği iddiasındaki siyasi merkezlerce öngörülen küresel emperyalist proje ve olası trajik gelecek ne? Adına ‘hayat’ dediğimiz sonsuz enerji kaynağı günümüzde ne durumda? Bilim, sanat ve düşünce bu noktada hangi pozisyonu almış görünüyor? Bu bağlamda Türkiye nerede duruyor? Düşüncede, sanatta ve edebiyatta aslında neler oluyor?
Son elli yıldır Türkiye’de -bireysel ve ulusal onur da dahil- hiçbir şey bu kadar para ve çıkara indirgenmiş değil. Ahlak, ideal ve felsefe hiç bu kadar manipüle edilmiş, azınlıkta ve yalnız bırakılmış/kalmış değil…
Peki, Milli Kurtuluş Savaşı sonrası başlayan cumhuriyetleşme, aydınlanma sürecinin sanatçı, edebiyatçı, entelektüel ruhuna ne oldu, nereye gitti? Ya dünün Cumhuriyet sevdalısı, devrimci, demokrat, antiemperyalist idealisti, hayalperesti, ütopyası olan ve bunun peşinde koşan yurtsever, insanlık sever 1968 kuşağı devrimci Türk entelektüeli nereye gitti? Nasıl oldu da çok kısa bir sürede bu hale geldi? Nasıl böylesine para, pul, mal, mülk, makam hevesine esir düştü? Ne oldu da kendisinden, insanlık ütopyalarından, aydınlanmacı iddialarından kolayca vazgeçebildi ve ruhunu ‘şeytan’ ile haşır neşir hale getirdi?
Toplumun okumuş, öncü kesimleri neden geçmişte kendisiyle aynı safta görüp tanıdığı günümüzün köşe başlarını tutmuş toplum yönlendiricilerini, yazarları böylesine sert suçlamalara tabi tutuyorlar? Ya da daha direkt soralım: Acaba günümüzün Lucifer’leri, Leyla’ları kimler, neredeler ve günümüzde hangi rolü oynuyorlar, ne yapıyorlar?
O ünlü ve yaygın ifadeyle ‘bir kırılma noktası’nda bulunuyoruz. Doğru!
Yine tarihsel yeni bir çağ yangınındayız. Doğru!
Yeni dönüşümlere açık trajik bir sürecin en ateşli boğumlarından geçiyoruz ki bu acılar, bu sağa sola savrulmalar, bu salla patik haller de zaten bu yüzden. Bu da doğru…
Küreselleşmeci yönlendirmeciler neredeyse son 50 yıldır kendi tasarladıkları bu süreci ‘Tarihin Sonu’ olarak adlandırıyorlar ve birbirine bağlı bir dizi ‘son’lar teorisi ileri sürüyorlar: ideolojinin sonu, ütopyanın sonu, sanatın sonu, insanın sonu… vb.
Peki, bu doğru mu? Durum gerçekten de öyle mi? Öne sürüldüğü gibi gerçekten de ‘büyük anlatılar’ dönemi, devrimci ütopyalar çağı ‘son’a mı erdi? Günümüzün gerçek bilim adamları, düşünürleri, bağımsız öngörü sahipleri durumu nasıl değerlendiriyorlar? Sanat ve edebiyatın, bağımsız entelektüel düşüncenin ateşli insani ruhuna ne oldu? Kaç entelektüel, sanatçı, edebiyatçı, şair içinde bulunduğu çağ yangınının farkında, dünyayı saran alevleri ruhunda ve aklında hissedip ifade edebiliyor?
Eğer değilse insanlığın iddia edildiği gibi bir ‘son’lar durumundan çok bir ‘başlangıçlar’ dönemine geçiyor olduğunu nasıl görecek? Göremezse nasıl ilerleyecek? Kendisine hangi pozisyonu seçecek, kişisel tutumunu, sanatını neye göre kuracak?
Kim aksi yönde ne iddia ederse etsin öyle görünüyor ki gerçek anlamda bir ‘yeniden yeni’ler sürecine doğru ilerliyoruz. Bu süreçte bir yandan yeni içerikler, yeni formlar öne sürülecek; öte yandan ise eski kavramlar yeniden tanımlanıp yeni kavramlar oluşturulacak…
Bunun aynı zamanda şu anda yaratıcı/dönüştürücü insani özün önünde duran en vicdani, en insani, toplumsal ve tarihsel bir sorumluluk olduğu görülüyor.
Bu kargaşa ve kaos çağında bilimin, sanatın, edebiyatın, şiirin, felsefenin ve insanlığın neyle karşı karşıya olduğu endişeyle merak ediliyor ki bu ne kadar şaşkın ve umutsuz bir duruma işaret ederse etsin yine de iyi ve olumlu bir şey. Çünkü çağımızın baştanbaşa küresel ideolojik manipüleler çağı olduğunu düşünmeyen, görmeyen yok gibi. Bilim, sanat ve düşünce alanlarının düşünme, bulma, keşfetme, yaratma vb. alanları olarak her şeye rağmen yine de hala mahrem, masum bir niyet ve enerji taşıdığı da söylenebilir. Yani sanat ve edebiyat hala en insani gelecek tasarımının dolaysız gerçekleştiği sonsuz ve ütopik bir alan. Burada hayatı çekip çeviren, kuran, yürüten her şey var: niyet, merak, düşünce, felsefe, bilgi, beceri, deney, tecrübe, buluş, iddia, çalışma, müzik, şiir, edebiyat, film vb… Sanatçı ise, bilinen bütün tanım ve anlamların da ötesinde tarihsel bir özne olarak doğrudan, çıkarsız insani girişimin; üne, makama, paraya, mala ‘tamah en’ tarihsel misyonu birazcık unutulmuş gibi duran olağan fakat zorunlu kahramanı… Yine aynı biçimde bilim adamı, felsefeci, entelektüel ya da politikacı da aynı anlam, işlev ve pozisyona sahipler?
O zaman günümüzdeki bu gürültülü fakat sağır sessizlik niye?
Araştırmacı yazar Yılmaz Dikbaş’ın yapmış olduğu araştırmaya göre bugün Türkiye’de 300’den fazla sözde sivil toplum örgütü -oldukça masum gibi gösterilmeye çalışılsa da- ne yazık ki AB, ABD, Soros Vakıfları vb. ile hibe karşılığı bir işbirliği içerisindedirler. 53’ü devlet, 26’sı özel olmak üzere ülkemizde 79 üniversitede, bir AB siyasi projesi olan Erasmus Programı uygulanmaktadır. Emperyalist niyetlerle, programlar, projeler karşılığında verilmiş hibe paralar ile öğretim üyeleri, öğrenciler, ilgili çevreler parayı verenin düdüğü yönünde ‘geliştirilmekte’, sözde bilimsel ya da sanatsal çalışmalar yapılmakta, hazırlanan bilgi raporları zorunlu olarak hibe sahibi ülkelere ve dış siyasi merkezlere büyük bir aymazlıkla sunulmaktadır.
Küreselleşmenin enstrümanları olarak yeniden tasarlanıp görevlendirilmiş küratörler, bienaller ve güncel sanatçılar kanalıyla sanat alanı, uluslararası küresel sermayeye bağlı yayınevleri kanalıyla da edebiyat alanı yeniden dizayn edilmektedir. Sanat ve edebiyat tümüyle zaptu rap altına alınmak üzeredir.
İlgili devlet kurumlarının da açıkladıkları gibi ulus devlet olarak Türkiye’yi yok etme hedefli böylesi bağımlı ilişkiler ve paralarla hangi özgür düşünce, sanat, bilim yapılabilir ki?
1920’li yıların Milli Kurtuluş Savaşı galibi mazlum Türkiye, 1990’lı yıllardan itibaren bol keseden hibeler dağıtan emperyalist ülkeler ve siyasi merkezler tarafından intikamcı, zalim, pervasız ve insanlık dışı bir kıskaca alınmıştır. ABD ve AB tarafından Kuzey Irak ve Kıbrıs’tan bütün olanaklar kullanılarak sıkıştırılmakta, medya kanallarıyla düşünce, sanat ve kültür manipüle edilerek bağımsız bir ulusun beyni, kalbi ve ruhu teslim alınmak istenmektedir.
Türkiye’yi bölüp parçalamak ve parça parça köle yapmak için her yolu, her fırsatı, her ilgi, eğilim, niyet ve ulusal zaafı sonuna kadar kullanan AB 2010 yılı için İstanbul’u B tipi kültür başkenti seçti. Sanat ve kültür çevrelerinde yaşanılanlara ve konuşulanlara bakılırsa düşünce, sanat ve kültür çevrelerine, sanatçılara, kurumlara sözde sanatsal ve kültürel projeler (!) karşılığı milyonlarca Euro para hibe olarak dağıtılmış durumda. İstanbul Güncel Sanat çevreleri 1 yılı bulan kültür başkenti muhabbetleri arasında AB’den ve değişik fonlardan gelen miktarların dedikodularıyla çalkalanıyor. Sanat, kültür çevrelerindeki büyük bir çoğunluğun ise aslında neler olup bittiğinden haberleri bile yok. Bazıları, AB’den para almanın haklı, derin, ‘milli’, ‘Atatürkçü’ ve ahlaki (!) felsefelerini oluşturmakla meşguller. Bazılarıysa yükselen masum, ulusal, vatansever sesleri, itirazları susturmak için bir yandan ‘tutuculuk, içine kapalılık, milliyetçilik, ırkçılık’ suçlamalarına sarılırlarken bir yandan da seslerini çıkaranları belli ortamlardan dışlamakla meşguller.
Her türlü düşünsel, duygusal entrika, ikiyüzlülük, ahlaksızlık ne yazık ki her sahici entelektüel enerjiyi zorlamakta, sinsice kuşatarak yok etmeye çalışmaktadır. Medya alabildiğine manipüle edilmiş, edebiyat ve yazılı metin neredeyse iğdiş hale getirilmiş, felsefe sindirilmiş ya da emperyalist Batı merkezlerinin emrine sunulmuştur. Düşünce, sanat, kültür ve hayatta insani olan ne varsa paraya, pula, mala tabi kılınmıştır. Artık güncel sanat alanlarında Lucifer’lik, Leyla’lık tavrı en çok prim yapan sanat (!) davranışı olmuştur ve rağbettedir. Sanatçılıkları, küratör kimlikleri tartışmalı bazı seçmeler alabildiğine pohpohlanmakta, önemli uluslararası sanatçılar, küratörler olarak ilan edilmektedir.
Bütün bu olanların bağımsız, özgür ve gerçek düşünceyle, sanatla, kültürle ne ilgisi olabilir?
Neden, niçin, nasıl?
Peki, durum Türkiye için böyle iken dünyada farklı mı? Yani örneğin ‘Özgürlükler ülkesi’ (!) Amerika’da, ‘demokrasinin beşiği’ (!) Avrupa’da sanat, edebiyat, düşünce özgür mü, bağımsız mı? İnsani mi, toplumsal mı ve çağdaş mı? O zaman günümüzün seçkin sanatçıları Joseph Beuys, Enzo Cucchi, Anselm Kiefer, Jannis Kounellis 1985’li yıllarda Basel’de bir araya gelerek neden ısrarla ve endişeyle Avrupa’yı tartışmışlardı ve niçin Batı kültüründe/uygarlığında yeniden yeni Bir Katedral Etmek istemişlerdi?
Neden?
Çünkü bizim hala uygarlığın beşiği olarak kabul ettiğimiz Avrupa/Batı onlara göre donup kalmış, çökmüş, tıkanmış bir uygarlıktır ve artık kendi geleceğini kurmaktan bile acizdir.
Evet, Batı düşüncesi son 100 küsur yıldır tartışmasız bir biçimde derin bir krizde. Birinci Dünya Savaşı sonrası başlayan süreçte Avrupalı entelektüel çevrelerde derin bir hayal kırıklığı, geleceğe güvensizlik duygusu ve ideal boşluğu oluştu. Çünkü modernist düşüncenin ve duyarlığın burjuva demokratik devrim ütopyaları yaşanan savaşla büyük bir deprem geçirmişti. Eşitlik, özgürlük, kardeşlik, adalet, insanca yaşam vb. değerler tümüyle deforme olmuş, felsefe ve ideal trajik bir sefalete sürüklenmişti.
Günümüzde bütün dünya, her ulustan, sınıftan, cinsiyetten, yaştan, kültürden insan, ülke ve her anlamdaki hayat tehdit altında… Fakat ne yazık ki entelektüel düşünce bu çağsal felaket karşısında alabildiğine etkisiz, basiretsiz, pısırık, kimliksiz ya da liberal küreselleşmeci hegemonyanın hizmetinde kiralık durumunda… Bu aynı zamanda küreselleşme, yeni dünya düzeni, ABD, AB, BOP ve Ortadoğu karşısında insanlığın edilgen pozisyonu da demek… Çünkü tarihsel anlamda teklemeye başlayan insanlığın aklı/kalbi artık uzunca bir süredir Ortadoğu bölgesinde özellikle de Türkiye’de atıyor. Bu nedenle küreselleşmeci güçler bütün ideolojik argümanları, hırsları ve her türden insanlık dışı aygıtları ile insanlığın bu yeni/gelecek merkezine sinsice yükleniyorlar. Üstelik de bunu ideolojik ve düşünsel olarak köşe başlarına yerleştirdikleri sözde entelektüeller kanalıyla gerçekleştiriyorlar.
Aslında sadece Türkiye değil üzerinde yaşadığımız coğrafya, ayak bastığımız topraklar da, çevremizi saran doğa ve iklim de, bütün masumiyetlerine ve insanlık için heyecan uyandırıcı enerjik niyetlerine karşın artık yeterince güvenli ve tekin değil. İnsanlık gelecekten umutsuz, hayalsiz ve mecalsiz… Artık tüm insanlık tartışmasız bir biçimde ve tarihsel olarak her an feryat edip durduğumuz şu anımızdan çok daha tehlikeli ve büyük bir insanlık trajedisine doğru ilerliyor.
Peki, insan çağının çağdaşı olamıyor ya da saf ‘insan’ olarak kalamıyorsa sanat yapmayı, şiir yazmayı, söylemeyi sürdürebilir mi?
Ne yazık ki önüne konulan sadakaya, paraya, makama hayır deyip reddetmeyi bir türlü beceremiyor insan varlığı. Eğer o diyemiyorsa sanatçı nasıl diyecek? Günümüzde insanın ve sanatçın yine de böyle bir şansı hala söz konusu mudur?
Sanat ve edebiyat artık etik değerleri dışlamışsa, bu nedenlerle de sahici estetik değerlerin kapılarını da ister istemez kapatmış sayılmaz mı?
Günümüzde sanatın ve edebiyatın varlığı da tıpkı insanın öz varlığı gibi büyük bir tehditle karşı karşıyayken günümüzde sanatının çağının çağdaşı insani ve sanatsal yeni bir vizyonu olabilmesi mümkün müdür gerçekten de?
Yaşadığımız çağın yeni bir ortaçağ olduğu yönünde ciddi düşünsel/bilimsel iddialar var.
Çağımızda insan hızla kendi öz ‘insaniliği’ni ötekileştiriyor.
Cehaletin ve çıkarcılığın böylesine at koşturduğu, her insani değeri hoyratça harcadığı bir çağda artık aydınlanma devrimi kaybetmiştir denilip çıkılmalı mıdır?
Sanayi devrimiyle birlikte anılan modernizmin sona erdiğini post-modernistler ilan etmişlerdi. İddiaya göre dünya ekonomik sistemi sanayi üzerine kurulu olmaya devam ediyordu ama sanayi devriminin düşünsel, ideolojik, insani iddiaları sona ermişti. Sözüm ona tarihin sonuna gelip dayanmıştık. Bununla da kalınmamış ideolojinin sonu, sanatın sonu, bilimin sonu, kültürün sonu, ütopyanın sonu, dahası insanın sonu da gelmişti.
Kendi gelecek iddialarını da bu trajik, kurgusal yıkılış teorisi üzerine oturtmuşlar ve sözüm ona yeni muhtemel neo liberal bir gelecek ideolojisi oluşturmuşlardı.
Ne var ki artık günümüzde son yüzyılın en temel argümanı ideolojik/kültürel iddiası olarak öne sürülen bu Amerikan yapımı kurgusal neo liberal post-modernizmin kendisi de tıkandı…
Çünkü “Büyük anlatılar dönemi sona erdi” denile denile insanlığın yaşayan, sahici, sonsuz ortak ütopyası çıkmaza sokuldu. Dünyamız artık derin bir kriz içerisinde debelenip duruyor…
Onca yüksek sesli neo liberal küreselleşmeci sözde felsefi iddialara ve kurgulanan şaşaalı medyatik görüntülere karşın reel egemen bireysel/toplumsal politik, ekonomik, sanatsal, kültürel argümanların felsefi, ideolojik alt yapıları çökmüş durumda…
İşte yine aynı yerde, aynı konkav aynanın karşısında ve bir başınasın kardeşim!
Yine ülke… yine dünya… yine düşünce… yine sanat…
Yine insanlık… yine ne olacak peki?
Yine aynı sorunlar… yine aynı sorular… yine aynı yavan cevaplar…
Yine aynı kaygılar, endişeler… yine aynı akıl tutulması…
Çaresizlik!
Bütün olanların, olmayanların, yaşananların, yaşanmayanların
Söylenebilmişlerin söylenememişlerin bedeli yine aynı insanlık muamması:
“Nereye payidar nereye?”
Sanki bütün dünyayı tam teçhizatlı organize bir yıkım ekibi dolaşıyor…
Karanlığın ağacı sürekli saçlarını yıkıyor.
Her ruhun kara korsan bayrağı sonuna kadar açık ve dik başlı…
Fakat güvensiz… Fakat geleceksiz… Fakat yalnız… Fakat ayazda…
Yaşam yine o bildik karar tehdit altında…
Kara düşünce… kara sanat… kara bilim… kara medya…
Elinde sözcüklerden, imgelerden başka bir şey yok
Ve hala aynı bakir hayal!
“Dünyanın bütün ülkeleri ve işçileri birleşiniz!”
İşte yine aynı yerde, aynı konkav aynanın karşısında ve bir başınasın dostum!
Aklında, duyarlığında mağara bir boşluk… Derin bir deprem çatlağı…
Kimsesiz… Sahipsiz…
Kalbinde hala ceviz ağacından ağdalı bir keman Eski Yunan’dan…
Herkes sürekli konuşuyor ama hiç kimseler bir şey söylemiyor çağa ait…
Herkes sürekli bir şeyler söylüyor ama hiç kimse hiç kimseleri duymuyor sanki!
Hiç kimse insan ağacının rüzgarına vermiyor göğsünü!
Kulaklarını yanındakinin kalbine koymuyor!
Sağır!
Bencil!
İnsansız!
Ülke yok!
Halk yok!
Hukuk yok!
İş yok!
Ekmek yok!
Hayat yok!
İrade, basiret, karar tarumar…
Üniversiteler tutuklu… Entelektüeller şaşkın… Sanat uykuda…
Şiir ve edebiyat akılsız ve ruhsuz…
Ve hayalsiz… Ve ütopyasız… Ve hukuksuz…
Ve vicdansız… Ve etiksiz… Ve insansız… Ve çelikten beton duvarlar arasında…
Önünde on yol… Yüz yol birden… Yüzü de kaos ve kargaşa!
Bini de manipüle ve iğfal edilmiş! Bini de soğuk… Kanatıcı… Ve umut kırıcı…
Ve sen farkında bile değilsin olanların!
Kaybolmuşsun o karanlık müzminleşmiş ormanda!
Yine o iğdiş ormanda: kanatlarının kopup düştüğü artık…
Ama Dante değilsin!
Yakup Kadri Karaosmanoğlu değilsin!
Yani Vergilius’un yok!
Yani artık İstanbul’un bile yok!
Vatanın yok!
Açık, günümüz Türkiye’si yeniden yeni bir siyasal, toplumsal, kültürel, ideolojik bir hesaplaşmayla karşıya… Milli Mücadele ile kurulan antiemperyalist milli cumhuriyet ile emperyalizm arasındaki amansız savaşta –şimdilik- medyanın çeyrek asırdır aracılık ettiği, övgüler düzdüğü, emek harcayıp büyük yatırımlar yaparak besleyip büyüttüğü popüler güncel kültür, manipüle edilmiş bilgi ve ideoloji ile çağcıl, tarihsel ‘topyekûn çöküş’ ve kötülük hali kazanmış görünüyor…
Evet durum aynen böyle: Bu koşullarda kazanması daha baştan tasarlanan/belli olan bu girişimin diğer suç ortakları ABD ile bölgesel projesi BOP ve AB’nin Türkiye’de epey yol aldığını kabul etmek lazım. Geleneksel siyasal sağ ya da sol dinamiklerin ABD, AB ve terör konularındaki siyasal aymazlıkları, şaşkınlıkları, büyük bir travmaya dönüştürülen kültürel ve düşünsel manipülasyon, son zamanlarda entelektüel içeriğinden aşırı saptırılan Doğu-Batı, laiklik-irtica, Türk-Kürt, modernizm-post modernizm vb. tartışmalardaki siyasi çıkarcılık ve bunlarla hedeflenen gelecek tercihi konusundaki tarihsel körlüğün maçı almaya yakın durduğu kanaati çok yaygın. Siyasal, toplumsal bir gelecek tasarımı olarak sunulan sahte, kof ve tehlikeli form BOP ve AB hayaleti/ütopyasızlık geçmişin etkin dinamiklerini fazlasıyla dağıtmış durumda. Güncel olanın dayanılmaz hafifliği, siyasal, ideolojik manipülasyon, düşünsel, bilimsel, sanatsal hortumculuk, mal/mülk/makam hırsı tamahkârlığı her yeri sarmış, buna karşı direnebilecek güçlerse umutsuzluğa kapılıp korkmuş, sinmiş görünüyor.
Türkiye bütün uçlarından tutuşmuş cayır cayır yanmaktadır. Aslında tüm dünya, Amerika, Avrupa, Sanayi Devrimi, aydınlanmanın tarihsel kaleleri, idealleri yanmaktadır. Bütün bir çağ yanmaktadır. Ortadoğu yanmaktadır. İnsanlık yanmaktadır. Sanat, edebiyat, şiir, bilim, kültür yanmaktadır. Gelecek idealleri yanmaktadır. Türkiye’de şehit cenazeleri kalkan haneler, köyler, kasabalar, kentler, aileler, ana-baba, kardeş, sevgili, nişanlı, komşu, arkadaş yürekleri, aklın ve vicdanın geleceği yanmaktadır.
Böylesine travmatik/trajik bir durumda gerçek bir entelektüel aslında ne olduğunu, asıl gerçeği söylemeyecekse ne zaman söyleyecek? Bir bilim adamı, bir sanatçı, edebiyatçı, bir şair iç feryadını Dante’leştirmeyecekse, Yakup Kadri’leştirmeyecekse o ateşli ruhunu, yeteneğini başka nerede dillendirecektir?
Fakat bütün olumsuzluklarına rağmen yine de altı yeniden yeniden çizilmesi gerekir ki, bu büyük ideolojik, etik bireysel/toplumsal çöküşün kazanması elbette insanlık adına alabildiğine travmatik ve trajiktir ama aynı zamanda tarihsel bir dönemece/devrime de işaret etmektedir. Şu an Türkiye bilimsel olarak –her açıdan- bu tarihsel dönüşüme her zaman olduğundan çok daha yakın duruyor. Son Anayasa değişikliği referandumunda 12 Eylül ve darbe argümanlarının ısrarla kullanılması fakat yine de 12 Eylül 1980 Anayasası‘na verilen % 92 evet oyunun % 58’e gerilediğini, buna karşılık hayır oylarının ise % 8’dan % 42’ye yükseldiğini gösteriyor. Bu şaşkın kargaşada bunun bir yenilgi değil, umut verici ve gelişmeye açık bir sonuç olduğu görülmelidir. Bu nedenle, bunca olumsuzluklara karşın yine de Türkiye -henüz- kaybetmedi. Çünkü ülkenin bu hale düşmesinde oy olarak büyük bir role sahip güncel, şaşkın ‘çoğunluk’, kişisel/mesleksel/kurumsal beklentileri uğruna içine gömüldükleri bataklıkta alabildiğine tatlı bir rehavete kapılmış görünseler de, yine de gözünü kulağını dört açmış tetikte bir bekleyişe geçmiş durumundalar. Her yer, her şey, her an alabildiğine gergin. Onca gürültü patırtı insanda derin bir sessizlik duygusu uyandırıyor. Gürültüsünü duyduğumuz bu ürkütücü sessizlik ülkenin geleceğini belirlemeye de aday görünüyor. Çünkü bundan öncekilerden farklı olarak yaklaşan daha derin bir siyasi/toplumsal krizin alabildiğine dönüştürücü ve tarihsel fırsatlar oluşturduğu çoğu aklı başında kişi tarafından yeniden yeniden ifade ediliyor. Çünkü deniz bitti. Çünkü yolun sonuna gelindi. Çünkü artık ‘devlet baba’nın satılacak malı, mülkü kalmadı. Hatta bütün ‘her şey iyi, her şey yolunda’ , ‘dünyada Türkiye’nin itibarı arttı’ türü pompalamalara rağmen ülkenin kendisine ait bir ekonomisi, borsası, yasası, itibarı da kalmadı. Bu yüzden de tercih edilen iktidarın sorunların hakkından gelebileceğine artık dostları da pek inanmıyorlar. AKP’nin sadece geçici süre uzatmaları oynayabileceğinin pekala da farkındalar ve tercihleri de bu güncel farkındalıktan…
Öte yandan ancak uyanık olanların hissedip görebilecekleri deprem öncesi benzeri büyük bir uğultuyla gelen derin krizin işaretlerini görüp daha şimdiden gerekli tedbirleri almayı zorunlu gören geniş bir öncü ve zinde güçler trafiği her gün biraz daha birikip yoğunlaşıyor…
Bir iş yerinde sarı sendikaya kayıtlı üyeler gerçeği ve gelecek tıkanıklığını yeterince algıladıkları halde önlerine getirilen yeni ve başka bir sendikayı acaba neden tercih etmezler, edemezler; (edebiliyorlar mı?) hiç düşündünüz mü? Eğer bir iş yerinde çok kötü koşullarda çalışan birisi -daha çok da kriz süreçlerinde- neden cesaret edip de oradan ayrılıp yeni bir işe atılamaz dersiniz? (Atılabiliyorlar mı?) Ya da daha baştan kötü inşa edilmiş ve daha ilk hafif deprem sarsıntısında bile hasar görüp de bilim adamlarınca ‘tehlikeli ve bir an önce yıkılmalı’ raporu verdikleri bir apartmanın sakinleri bütün uyarılara karşın oturdukları binayı niçin terk edemezler (ediyorlar mı?) dersiniz?
Benzer sorular ve cevaplar istenildiği kadar çoğaltılabilir… Fakat cevap hepsinde de aynı ve açık: Çünkü hem derin bir kriz sezgisi içerisindedirler hem geleceğe güvenleri yok, hem de -doğru ya da yanlış- alternatif ötekilerin bir öncekinden temel bir farkları bulunmadığı kanaatindedirler. O nedenle de o an ki sallantılı, krizli durumu olası riskli her türden pozisyona tercih etmekten asla kaçınmazlar, kaçınamıyorlar da zaten.
Buna ister çaresizlik, ister kurnazlık ya da akıllılık deyin sonuç değişmez. Yani halkın siyasi tercihi ne yazık ki gelecek idealine duyulan inançtan çok çaresizliğe karşı çıkarcı, geçici çözüm yönündedir.

Ali Şen (1918-1989)
Hani eski Türk filmlerinde genellikle Şener Şen’in babası Ali Şen’in oynadığı bir ağa tipi vardır. Ağa, köyün en güzel kızına göz koymuştur ve amacına ulaşmak için de kızın yoksul babasını senet karşılığı planlı bir biçimde sürekli olarak borçlandırmaktadır. Hikayenin bamtelindeki kızın ise başka bir sevdiği vardır ve fakat o da yoksuldur. Kolayca tahmin edilebileceği gibi zamanı geldiğinde kız sevdiğine değil köyün ağasına verilmek zorunda kalınacaktır. Çünkü ne yazık ki, kızını pek seven babanın ve babasını çok seven kızının ve ona aşık delikanlının başka çareleri yoktur.
Burada baba Türkiye, halk da (seçmen) köyün en yoksul fakat güzel kızı… Böylesine borca batırılmış, her yönden başkalarına muhtaç kılınıp bağımsız davranabilme olanaklarını yitirmiş bir Türkiye başka nasıl tanımlanabilir ki? Şu an yoksul halk kesimleri de tıpkı Türkiye gibi ancak borçlanarak, geçici kredi kartı oyunlarıyla ayakta durabilir haldedir ve bu nedenle de çıkmazdadır. Elbette Türk toplumu ilerlemek, ‘değişmek’ istiyor. Doğru! Fakat bunun için seçilen yol, girilen risk akıllı, ahlaki, ekonomik, siyasal olarak ne kadar onurlu, kalıcı ve gelecek vaat ediyor? Ya “Dimyat’a gidilirken evdeki pirinçten de olunursa…” ne olacak?
Aslında her şey olağan… Halk dalkavukluğu yapmanın alemi de yok. Üstelik sırası da değil. Toplumlar da, halklar da, aydınlar da, bilim adamları da, sanatçılar da yanılır, yanılabilir. Tarih hırsa, aç gözlülüğe, şımarıklığa, mal/mülk tamahkârlığına kapılıp hatalar yapmış, borca/ipoteğe batmış, iflasa/çöküşe sürüklenmiş, korkak, pısırık, güçsüz, basiretsiz kalarak kendi muhtemel ‘iyi’ geleceğini yok etmiş halkların/toplumların da tarihidir. Ne demişler: “Kılavuzu karga olanın burnu şeyden çıkmazmış!”
Hatırlansın; Muhammed’i Hz. Muhammed, Mustafa Kemal’i Atatürk yapan süreçler topyekûn çöküş süreçleri değil miydi? Hz. Muhammed’i ve Atatürk’ü bu süreçler öncesindeki topyekûn çöküşün dayanılmaz hafifliği ile yükselen muhalif güçlerin insani gelecek hayali enerjilerinin ateşi ve insani ağırlığı belirledi. Atatürk’ün gençliğe hitabesinde söylediği “gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet” hali tam da şu ana/olanlara uygun bir tanımlama.
Türkiye hızla yine benzer bir sonuca doğru ilerliyor. Bunu göremeyen, hissedemeyen sanat, edebiyat, şiir, entelektüel düşünce, siyasi merkez bırakınız geleceği kurmayı, kendi sahici varlığını bile kuramaz, kurmuş görünse bile koruyamaz.





















