Köşe Yazıları

Sakın “2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul!” Demeyin Bana! Artık Kusacağım Geliyor!

20 Mart 2010

Ekrem Kahraman


Daha baştan söyleyeyim de…

Sakın yanlış anlaşılmasın!

2010’a da, İstanbul’a da, kültür başkenti kavramını da, çağdaş düşünce, sanat ve kültüre de, bu uygarlıklar merkezi (başkenti), güzelim İstanbul’un Avrupa kültür başkenti olmasına da, demokratik devrimci aydınlanmacı uygarlık Avrupa’sına da,  hiçbir itirazım yok.

Aksine İstanbul bundan çok daha fazlasını hak ediyor…

İtirazım burjuva demokratik devrimci, aydınlanmacı Avrupa uygarlığının insani, kültürel, sanatsal, siyasal, tarihsel değerlerini gerçekten benimsemek, gelişmek bir yana bu aydınlanmacı birikimi ısrarla görmezden gelip onu reddedişe… Dahası bir yandan da bu büyük insanlık birikimini (Avrupa modernitesi) Amerikancı post modern safsatalarla ‘eskimiş, demode olmuş, tıkanıp donmuş ve çağdışı’ olarak gören, özünü sinsice boşaltıp salt bir kabuğa indirgeyen kaba bakış açısına… Fakat öte yandan da bu büyük tarihsel devrimci birikimi arsızca kendisine çıkar ve gelecek kapısı etmekten de kaçınmayan ikiyüzlü kültürel görgüsüzlüğe…

Avrupa kültür başkenti diye diye bir kültürsüzleşme odağı haline getirilen bu AKP’li belediyecilik faaliyetlerine, cehalet ve rant üzerine kurulan ve kültür başkenti programlarına sokulan sözde şehircilik projelerine, kaldırım döşemeciliğine…

İtirazım, kültür başkenti diye diye para peşinde bunca şaklabanlaşmaya, derin kültürel yozlaşmaya, sözde demokrasi ve ideal goygoyculuğuna, aşırı kirlenmiş güncel kofluğa…

Her nerede, kim ya da hangi kurum tarafından nasıl beceriliyorsa çağdaş diye diye çağdaşlığı iğdiş etmeye çalışan bu çağdaş kültürsüzlüğe, sanatsızlığa, insanlığı yok eden küreselleşmeci ideolojiye, derin hayalsizliğe ve ütopyasızlığa…

İtirazım bu şahane körlüğe, akılsızlığa, ufuksuzluğa, özsüzlüğe, kendine inançsızlığa, güvensizliğe, bu ümitsiz, amansız geleceksizliğe, basiretsizliğe…

Ah duyar gibiyim şimdi; yine denilecek ki: “Bu ülkede ne zaman iyi bir şeyler yapılacak olsa hemen bir kulp takılıp eleştirilir; zamanı mı şimdi!”

Hayır, hayır tam zamanı!

Üstelik de kültürel S.O. S

(…—…)

Fakat benim derdim sadece bu da değil!

İtirazım bu vasatlığa, can sıkıcı ortalamaya…

Fazıl Say

Fazıl Say

İtirazım Fazıl Say’ın bestesi ‘İstanbul’un ilk defa kendi ülkemizde, İstanbul’da değil de ancak bir diğer kardeş Avrupa kültür başkenti Ruhr’da çalınmak zorunda kalınmasına, buna yol açan kör hesapsızlığa, yönetim densizliğine…

Hayalsiz, hesapsız, kitapsız, kütüphanesiz, galerisiz, müzesiz, kültürsüz kültürsüzlüğe…

Tarihsel, geleneksel kültürüne bile sahip çıkmakta bunca yıldır aciz kalmış bu sahte kültür severliğe (!)… Sürekli olarak ikiyüzlü davranmakta marifet bulan, çağdaş bir düşünce/sanat/kültür ütopyası, programı, projesi olmayan bir iktidarın/ülkenin hangi yüzle, hangi kültürle hangi Avrupa’nın kültür başkenti olabileceğinin söylenebilmesine…

Aklı başında sayılan bazı sözde aydınların, sanatçıların, kültür adamlarının, güncel akılların da buna inanabilmesine…

Eğer gerçekten de öyle bir niyetiniz varsa siz önce kendi ülkenizin bir ya da birkaç şehrini kültür üreten bir merkeze, sonra da sadece Avrupa’nın değil bütün dünyanın gıptayla baktıkları kültür başkenti haline getirin de görelim…

Siz önce kendi insanınızı, toplumunuzu düşünce/sanat/kültür üreten, üretilenlerin özgürce paylaşıldığı çağdaş ve özgür bir Türkiye’de yaşatın da görelim. Bakın bakalım o zaman aslında bir turizm faaliyetinden ibaret o kıytırık unvanlara bu kadar sevinmenize, böbürlenmenize gerek kalacak mı?

Haydi diyelim ki kendi ülkeniz için bu kadarcık bile hayaliniz, ütopyanız, planınız, programınız yok. Siz İstanbul’u önce kendi ülkenizin gerçekten de kültür üreten başkenti haline getirip de göğsünüzü gere gere bunu bütün dünyaya ilan etseniz ya… Bu da mı aklınıza gelmiyor ey akıllılar! Elerinizdeki bunca olanağa rağmen buna da mı gücünüz yok? Sizlere sanatı, kültürü, kültür başkenti olmayı, ütopyayı, çağdaş demokrasiyi, insan haklarını, hukuku vb illa da ABD ya da AB’nin mi hatırlatması gerekiyor?

Nerede Avrupa kültür başkenti olarak böbürlendiğiniz İstanbul’un çağdaş sanat galerileri, müzeleri, çağdaş konser salonları, tiyatroları, konferans salonları, çağdaş kütüphaneleri?

Nerede ülkenizin modern, çağdaş sanat ve kültür kurumları, hani bunun için ayrılmış yeterli devlet olanakları, bütçeleri?

Hani nerede, hangi koşullarda sanat üretiyor çağdaş sanatçılarınız, sanatınız, kültürünüz, sanat/kültür kurumlarınız ne durumda? Hani çağdaş düşünürleriniz, felsefecileriniz, kültür adamlarınız, kültür dergileriniz, araştırma/planlama kurumlarınız, kendi yetiştirdiğiniz ve dünyaya sunup da insanlığa katacağınız sanat/kültür değerleriniz?

Düşüneni, konuşanı, yazanı, yapanı, gazeteciyi, kültür adamını, üniversite rektörlerini, siyasi parti liderlerini, milli kurtuluş savaşı mirasçısı askerleri, hukuku, insan haklarını hukuksuzca Silivri hapishanelerine koyup da hangi kültürün başkenti olunabilir ki Allah aşkına?

Eğer bu sorulara hesap soran gözlerimizin içine bakarak başınızı dik tutup da ve gururla cevap veremiyorsanız ne yapsanız fasa fiso…

İtirazım bütün bu fasa fisolarınıza…

İtirazım sahici ve samimi olmayan niyetlerinize, sözde planlarınıza, programlarınıza, özgün ve çağdaş olmayan güncel hezeyanlarınıza…

Aha buradan altını çiziyorum ki; bir sanatçı olarak eğer gaflete düşüp de sizin o çağdaşlık diye sunmaya çabaladığınız güncel körlüğünüze ortak olursam, eğer kültür-sanat diye yutturmaya çalıştığınız bunca yaygara ve yolsuzluğa batmış, kalitesiz taşra panayırı filminizde rol alırsam yuh olsun bana!

Bu, bu ülkenin onurlu geçmişine ve geleceğine verilmiş bir namus sözüdür!

Başkasını bilemem, bir şey de diyemem! Ama kendimi bilirim: Avrupa kültür başkenti fonlarınızdan gelip de gırtlağımdan 3 kuruşunuz geçmez!

Fakat eğer farkına varamayıp da dolaylı bir yoldan geçerse de her kuruşu, her lokması haram olsun bana! Eğer bir gün bir yerlerde o alabildiğine kirlenmiş AB fonları bütçelerinizden 3 kuruş para alma niyetiyle “hiç olmazsa günlük harcamalarımı karşılayayım bari” diye taşra tüccarı kurnazlığıyla küçük, akıl almaz, sipariş projeler hazırlayarak etrafınızda el pençe divan dolaşırken gören olursa beni, yuh olsun bana!

İsmime de, varlığıma da, bugüne kadar düşünce, sanat, kültür adına onca yaptıklarıma da, hala söndürülemeyen içimdeki derin insani, devrimci sanatçı ruhuma da, aklıma da, ayaklarıma da, hayatıma da yuh olsun!

Aha buradan bir kez daha ikaz ediyorum kendimi: Bugüne kadar olduğu gibi, sanat/kültür ortamındaki diğer benzer onurlu, kardeş sanatçılar, yazarlar, düşünürler, siyasiler ve kültür adamları gibi… bütün dürüst ve namuslu insanlar gibi… adam gibi… aydın gibi… gerçek sanatçı gibi… ve her nerede, ne olursa olsun…

Yine hep böyle bu ‘han-ı yağmacı’ ‘egemen sisteme muhalif’, onurlu, ahlaklı akıllı, bilgili, birikimli, dürüst, çalışkan, dik duruşlu ve hayalperest kal ey Ekrem Kahraman!

Ya sizler, ey köşe başlarını ele geçirmiş bu devrin güncelhan-ı yağma’cıları?

Tevfik Fikret

Tevfik Fikret

Sizlere de ancak Tevfik Fikret’in o ünlü şiiri armağan edilir artık!

Başka ne denilebilir ki?

Tam zamanıdır!

Han-ı Yağma

Bu sofracık, efendiler – ki iltikaama muntazır

Huzurunuzda titriyor – bu milletin hayatıdır;

Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtazır!

Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hupur…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,

Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!

Efendiler pek açsınız, bu çehrenizden bellidir

Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?

Bu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftehir!

Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı zi-safa sizin,

Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say

Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray,

Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;

Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,

Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!

Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar

Gurur-ı ihtişamı var, sürur-ı intikaamı var.

Bu sofra iltifatınızdan işte ab ü tab umar.

Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,

Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!

Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını

Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini

Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini.

Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,

Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!

Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!

Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,

Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı pür-neva sizin,

Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!”

Fakat sakın sanattan, kültürden, kültür başkentinden, çağdaşlıktan, insanlıktan söz etmeyin bana!

Sanat da, kültür de, çağdaşlık da sizin o günübirlik alabildiğine ‘paragöz’, ‘gelgeç’ plastik, güncel yollarınızdan asla geçmez!

Olur a eğer gaflete düşüp geçerse de aç/susuz kalır, kurur ve oradan bir daha asla yeşermez!

Hani ne demişler:

“Dökme suyla değirmen taşı dönmez!”

Ruhr, Almanya

Ruhr, Almanya

Ne olmuş, ne olmuşmuş da İstanbul Avrupa Kültür başkenti olmuşmuş?

Hikaye şu:

Üç şehir: Essen?Ruhr (Almanya), İstanbul (Türkiye), Peç (Macaristan).

Üçü de bu yıl  “2010 Avrupa Kültür Başkenti”.

Fakat İstanbul’da bizimkilerin kopardıkları yaygaraya, sanal olacaklar/yapılacaklar iddiasına bakarsan sanırsın ki sadece İstanbul Avrupa’nın kültür başkenti.

Sanırsın ki bütün Avrupa bir araya gelmiş de “çok hak ediyor, bu yüzden de  bu yıl da kültür başkentimiz İstanbul olsun bari!” demişler.

Sanırsın ki İstanbul’un yanı sıra Essen/Ruhr ve Peç şehirleri de Avrupa kültür başkenti filan değiller. Çünkü ne konuşmalarda, ne programlarda bu şehirlerin adları geçiriliyor. Aksine ıkına sıkına bu şehirlerin adları gizlenmeye, anılmamaya, görülmemeye, onların adında İstanbul geçen olağan, sahici programları bile telaffuz edilmemeye çalışılıyor.

Elbette bu da bir “kültür” olsa gerek ama neyin kültürü?

Oysa “kültür başkenti” projesi Avrupa’da çeyrek yüzyıldır gürültüsüzce uygulanıp duran, hayatlarının sıradan bir parçası ve olağan bir AB projesi. Bizim için ise kültürden, sanattan çok Türkiye’nin tepesinde sallanıp durulan, kılıç biçiminde olağan bir siyasi faaliyet… Kim yaparsa yapsın, öyle abartıldığı gibi bundan ötesi de, fazlası da yok aslında…

Bakın ne olmuş da, nasıl olmuşmuş da kültür adına İstanbul gibi onca badireden geçmiş, büyük tarihsel birikimlere, tecrübelere sahip, görmüş geçirmiş bir şehir bile böyle zaafa düşmüş, düşürülmüş?

Bilindiği üzere, Avrupa Kültür Başkenti kavramı başlangıçta dönemin Yunanistan Kültür Bakanı Melina Mercouri’nin önerisiyle “Avrupa kültürüne değer katan, Avrupa’ya katkı sağlayan” Avrupa kentlerini onurlandırmak ve Avrupa içi dolaşımı teşvik amacıyla ilk kez, 1980’li yıllarda dillendirmeye başlanmış. Önerinin Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi tarafından benimsenmesiyle de bu unvana ilk kez Mercuri’nin Yunanistan’ın başkenti Atina 1985’te sahip olmuş.

Unvan 1985-2000 yılları arasında daha baştan belirlendiği gibi sadece AB’ye üye ülke şehirlerinden birine verilmiş. Fakat 2000 yılına gelindiğinde yeni bir kültürel özgürlük/anlayış adına değil ama “yeni bir bin yıl” nedeniyle hem aynı yılda birden fazla kente, hem de AB adayı olan ülkelerin şehirlerine de verilmeye başlanmış…

Peki, bugüne kadar Avrupa’da hangi şehir kültür başkenti şanına kavuşmuş, şöyle bir hatırlayalım:

1985. Atina – Yunanistan

1986. Floransa – İtalya

1987. Amsterdam – Hollanda

1988. Berlin – Almanya

1989. Paris – Fransa

1990. Glasgow – İskoçya

1991. Dublin – İrlanda

1992. Madrid – İspanya

1993. Anvers – Belçika

1994. Lizbon – Portekiz

1995. Lüksemburg

1996. Kopenhag – Danimarka

1997. Selanik – Yunanistan

1998. Stockholm – İsveç

1999. Weimar – Almanya

2000. Avignon – Fransa,
Bergen – Norveç,
Bologna – İtalya,
Brüksel – Belçika,
Helsinki – Finlandiya,
Krakov – Polonya,
Reykjavik - İzlanda,
Prag - Çek Cumhuriyeti,
Santiago de Compostela – İspanya

2001. Porto - Portekiz,

Rotterdam – Holanda

2002. Bruges – Belçika,

Salamanca - İspanya

2003. Graz - Avusturya

2004. Genova – İtalya,

Lille – Fransa

2005. Cork – İrlanda

2006. Patras - Yunanistan

2007. Lüksemburg

Sibiu [Romanya]

2008. Stavanger [Norveç]

Liverpool [İngiltere]

2009. Vilnius [Litvanya],

Linz [Avusturya]

2010. Essen/Ruhr [Almanya],

İstanbul [Türkiye],

Peç [Macaristan]

Önümüzdeki 2011 yılında da Turku [Finlandiya] ve Tallinn [Estonya] Avrupa kültür başkentleri olacaklarmış…

Sonrakiler de şimdiden belliymiş…

Fakat burada ilginç bir ayrıntı var ve işin sırrı da bu ayrıntıda gizli zaten.

Her ne kadar kültür başkenti olarak seçilmiş olsa da bu şehirler arasında sadece İstanbul Avrupa tarafından doğrudan Avrupa’ya ait bir kültür/şehir sayılmıyor.

Kaldı ki zaten Türkiye de AB üyesi değil ve AB’nin bugünkü benmerkezci kafası değişmediği sürece hiçbir zaman da yapılmayacak.

Çünkü öyle bir muhtemel niyet ve irade AB’de hala yok.

Çünkü Avrupa-Batı için kendi deyimleriyle İstanbul -ve elbette Türkiye- ‘her zaman ve şimdi’ daima ‘Orient’

Yani onlara göre İstanbul-Türkiye kendileri gibi Avrupa-Batı değil daha baştan Doğu… Bu yüzden de ortada kültür dışı başka bir hesap durumu söz konusu…

Her nedense Avrupa kültür başkenti olan her şehir doğrudan uluslararası seçici kurulun önerisi ve Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi inisiyatifi ile seçilirken sadece İstanbul bizimkilerin oluşturmuş oldukları sözde ‘sivil toplum hareketi’nin ısrarı ve mahareti ile Avrupa kültür başkenti seçilmiş.

Niye?

Çünkü iktidarda AB yanlısı AKP hükümeti bulunsa da Türkiye Cumhuriyeti devletiyle AB arasında hala tarihten gelen derin bir kültürel/siyasi menfaat çatışması var. Siz görmezden gelip yok deseniz de var. Bu yüzden de sözünü etmiş oldukları o sivil toplum hareketleri ile AB arasında kültürel olmaktan çok doğrudan AB çıkarlı siyasi bağlantılar ve ilişkiler söz konusu ve bu iki kültür arasında olması gerekenden çok daha farklı bir zeminde yürüyor…

Sir Jeremy Isaacs

Sir Jeremy Isaacs

IKSV’nin kendi Web sitesinden öğrendiğimize göre, uluslararası seçici kurulun başkanı, İngiliz Sir Jeremy Isaacs da bu durumu doğruluyor. Isaaks 2010 seçimiyle ilgili yapmış olduğu basın toplantısında, İstanbul’un hangi kültürel değerlerinden ötürü böyle bir karar verdiklerini şöyle açıklıyor: “İstanbul önerisinin hazırlanışında görülen, hem aşağıdan yukarı olan süreç hem de sivil toplumun etkin işlevi, (seçimde) kritik nitelikler olarak görülmüştür.”

Yani neymiş?

“Aşağıdan yukarı bir süreç… sivil toplum… etkin işlev… ve kritik işlev…”

Yani kültür, ulusal kültür, tarihsel kültür, Doğu-Batı kültürü, çağdaş kültür, kültürler arası diyalog filan hak getire… Ne varsa ne yoksa o çok anlamlı kritik işlevde…

O nedenle de iddiam o ki salt bu nedenlerle bile şu andaki Avrupa/AB -gerçek Avrupa uygarlığına yabancılaşarak onun karşıtı haline gelmiş olan Avrupa-, Türkiye’de cumhuriyet kültürüne bağlı hiçbir şehre o şatafatlı unvanı layık görmez!

Örneğin Ankara  hiçbir zaman Avrupa kültür başkenti seçilemez…

Anti emperyalist tutumunda direndiği ve cumhuriyetin merkezi olmaya devam ettiği sürece vermezler çünkü…

Ne demişti Hürriyet Gazetesi köşe yazarı Yılmaz Özdil?

“Tırışkadan Teyyare!”

Kardeşim benim!

“Ayniyle vaki!”


Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
1 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Köşe Yazıları

En Pahalı Mı? En Değerli Mi? – Ekrem Kahraman

13 Şubat 2010
mavi-senfoni

Mavi Senfoni - Burhan Doğançay

Ekrem Kahraman

Sanat A.Ş.

FORBES (Türkiye) ekonomi/finans dergisi Ekim/2009 sayısında Türkiye’nin “En Pahalı Ressamları 50” başlıklı bir dosya yayımladı. Dosya içerisinde bu ‘en pahalı 50 ressam’dan oluşturulmuş bir de isim listesi/sıralaması yer alıyor. Liste birkaç yıldır ticari olarak aşırı zorlanıp sıkıştırılan ve altüst edilen sanat piyasasını biraz daha karıştırmaya yetti de arttı bile. Zaten ortamda bir süredir bienaller ekseninde oluşturulmaya çalışılan güncel sanat merkezli uluslararası isimler manipülasyonu ile İstanbul Modern Sanat Müzesi kanalıyla yaratılmaya girişilen yeni değerler hiyerarşisi sanat çevrelerinde yeterince tartışma yaratmıştı.

Buna bir de Burhan Doğançay’ın 1 milyon TL açılış fiyatıyla müzayedeye çıkarılan bir resminin 2.777.000 TL’ye satılması da eklenince övgüler, dedikodular, soru işaretleri bir kez daha ortalığı kaplamakta gecikmedi.

Basına yansıyan bilgilere göre resmi yine FORBES’in dünyanın ‘en zenginleri’ listesine yerleştirilen Murat Ülker satın almış. Satış sonrasında Murat Ülker ile resmin asıl sahibi olup da müzayede kanalıyla satışa çıkaran Oktay Duran’ın iş dünyasında ortak oldukları ortaya çıkmış. İlginç! Fakat burada ilginç olan bir başka nokta daha var: “En pahalı 50 ressam” listesinde daha aradan bir ay bile geçmeden sıralama değişmiş durumda. Yani artık o listede ikinci olan birinci, birinci olan da ikinciliğe düşmüş bile…

Hatırlayalım: söz konusu resim müzayedeye “Pazar günü şehirde milli maç havası esecek” kehanetleriyle konulmuş, sanatçısı ise “resminin 1 milyon TL’ye satılmaması durumunda Türkiye’de bir ‘felaket’ yaşanacağını…” ileri sürmüş ve hemen arkasından da “Resmim satılmazsa bence Türkiye sanat meselesini kapatsın” demişti. Sanatçıya göre eğer “ Bu resim yüksek fiyata satılırsa dünyada pek çok galerinin dikkatini çekecek, yabancı koleksiyonerler Türkiye’ye gelecek”ti.

Omer Uluc

Ömer Uluç - (1931 - 28 Ocak 2010)

Açıklamalara göre, ayrıca aynı müzayede de Fahrelnisa Zeid’in bir resmi 1.325.000 TL’ye, Ömer Uluç’un bir resmi 536.000 bin TL’ye, Adnan Çoker’in bir resmi 176.000 TL’ye ve ilk kez müzayedeye çıkarılan Canan Şenol imzalı bir video art çalışması da 24 bin TL’ye satılmış.

Satışın arkasından medyada atılan başlıklar ise şöyle: “Biraz spekülasyon, biraz merak (Ömer Uluç)”,  “Kalıcı olacak mı? (Ahu Antmen)”, “Birçok müze açılacak (Yahşi Baraz)”, “Dünya müzeleri almazsa olmaz! (Raffi Portakal)” vb…

Fakat bütün bu bilgilere karşın sanat çevrelerinde ise -medya dışında- çok daha başka şeyler konuşuluyor. Sanat piyasasında “bir balon şişirildiği”, “bunun da hiç kimseyi ikna etmediği”, “bu balonların çok geçmeden patlayacağı ve gerçeğin ortaya çıkacağı” vb öne sürülüyor…

Öyle görünüyor ki önümüzdeki süreçte çok daha tartışılır fiyat hareketleri, manipülasyonlar, sözde satışlar, kabuller, retler, sert çekişmeler, gruplaşmalar olacak. Bazı isimlerin fiyatları hızla ‘artacak’, bazı isimler aynı hızla ‘düşecek’, bazı isimler ise bir süre bir kenarda unutulacak fakat bir süre sonra da onlar parlatılacak. Çünkü artık sanat piyasasında da vahşi kapitalizm dedikleri ekonomik sistemin ‘en’ vahşi çekim alanına doğru hızla ilerliyoruz. Ünlü Amerikalı romancı Jack London’nun o ünlü romanının adındaki gibi “vahşetin çağrısı” sadece çağımız insanının değil aynı zamanda çağdaş sanatçıların ve sanat piyasasının üstüne üstüne geliyor. Kapalı kapılar ardında kotarılan kurgular, sanatçılara önerilen ‘teklif’ler kulakları, niyetleri, masumiyet alanlarını, toplumsal kültürel ve insani ‘ütopya’ları tırmalayıp duruyor…

Piyasa, piyasa denilen ve uzunca zamandır gelmesi temenni edilen pazar sistemi de bu aslında. Yani son zamanlarda büyük bir hevesle/çabayla öne çıkarılmaya çalışılan da bundan başka bir şey değil… Elbette bu da bir önceki galeriler sürecinin değerlerinin göz ardı edilmesini, en azından bir süre alt raflara konulmasını da öne çıkarıyor ve yeni müzayedeler sürecini iktidara taşıyor…

Fakat kim ne derse desin, ne yaparsa yapsın -söz konusu isimler de dahil- çağdaş sanatçı telaffuz edilen onca abartılı rakamlara rağmen yine de parayla bu yeni ilişkisine henüz alışmakta zorlanıyor. Sanatçı hala sözü edilen paranın kaynağı, niyeti, miktarı ve anlamıyla ilgili büyük bir şaşkınlık içerisinde… Bu yüzden de resim fiyatları, yüzdeler, oranlar, sözleşmeler, üzerinden yürütülen pazarlıklar karşısında yaşadığı utangaçlığı aşmaya çalışıyor. Bir yandan bu yeni duruma uymaya çalışıyor, diğer yandan da yeni ve çok daha büyük, farklı karakterde bir atölyede yeni bir ‘üretim’ tesisi kurmaya girişiyor. Çünkü piyasaya yeterince ve gerektiği evsafta mal verilmesi, arz edilmesi gerekiyor. Bunun için de bu yeni üretim alanlarında bundan önceleri hiç rastlanmadığı kadar -ücretleri bu yeni sistemin patronlarınca ödenen fakat SSK’ya da tabi kılınmayan- sürekli sanatçı sekreterleri, asistanları ile 8-10 sanat işçisi çalıştırılmaya başlanıyor. Üstelik de bu durum sadece Türkiye’de değil bütün dünyada da böyle işliyor…

sanat as

Sanat A.Ş.

Uluslararası küresel liberal sisteme ait küresel sermaye ile çağdaş sanat ilişkisini, oluşturulmaya çalışılan yeni sanat piyasasını, bunun küreselleşmeci ideolojisini, sanatçı da dahil bunun yeni enstrümanlarını, Uluslararası İstanbul Bienali’nin adım adım bu doğrultuda nasıl da dönüştürüldüğünü 1995 yılından bu yana yazıp duruyorum ama yazdıklarım bazı çevrelerce çoğunlukla ‘komplo teorileri’ gibi algılanmaya çalışıldı. Bir de şu var: Ne yazık ki ne oluyor olduğuyla ilgili siz çok daha önceden yazmış olsanız da yazdıklarınız özgün düşünceler olarak kabul görebilmesi için illa da bunun bir Batılı tarafından yazılmış olması lazım ki inanılsın. Yazının girişine ara üst başlık olarak kullanmış olduğum Sanat A.Ş. İngiliz sanat tarihçi ve yazar Julian Stallabras’ın (yazılış tarihi 2004) Türkçe’ye de çevrilen bir kitabının adı. (Sanat A.Ş., İletişim yayınları, 1.baskı 2009; İstanbul)

Belki bu kitaptan birkaç alıntı aktarırsam ne demeye çalıştığım daha kolay anlaşılır?

“Şöminenin üstünde asılı bir Picasso, bir tütün patronu için ne işe yarıyorsa, sanat da küresel piyasada bir yer kapabilmek için girdiği kaba saba itiş kakış içindeki bir kent için aynı işlevi görür. (sh. 43) (…) Sanat eseri fiyatları ve satış hacmi, hisse senedi piyasasıyla at başı gider ve dünyanın belli başlı finans merkezlerinin aynı zamanda en önemli sanat satış merkezleri olması hiç de rastlantı değildir. Bu paralelliği tespit ettiğimizde, sanatın yalnızca amaçsız bir serbest oyun (özgürlük) bölgesi olmadığını kavrarız; sanat piyasası, aynı zamanda sanat eserlerinin, yatırım, vergiden kaçınma ve kara para aklama gibi çeşitli amaçlar için kullanıldığı ikincil bir spekülasyon piyasasıdır.(sh.15) (…)  Mesela İstanbul Bienali, Türkiye hükümetinin, üyeliğin gerektirdiği seküler ve neoliberal standartlara güçlü uyum sağlandığı konusunda Avrupa Birliği’ne (AB) güvence verme çabasının ürünüdür. (sh. 43) En çok rağbet gören çağdaş sanat, neoliberal ekonominin çıkarlarına hizmet eden sanattır -ticaretin önündeki engelleri, yerel dayanışmaları ve kültürel bağlılıkları kesintisiz bir melezleme süreci içinde yıkarak neoliberal ekonomiyi güçlendiren sanat-. Bu kimseyi şaşırtmamalı ama çağdaş sanat dünyasının kendisi hakkındaki görüşü ile gerçekte yerine getirdiği işlev arasında büyük bir uyumsuzluk var. (sh.165) (Fakat ne iyidir ki yine de) çağdaş sanat ile sermaye arasındaki yakınlaşmayı farklı düzeylerde ve eleştirel bir yaklaşımla irdeleyen birçok sanatçı var. (sh.17)”

Sanat piyasasında aslında neler oluyor?

Sanatçı-sanat-piyasa ilişkisi başlangıçta bazı sanat galerileri ve sanat dergileri tarafından gündeme özellikle taşınmaya çalışılıyor, bunun için aşırı çaba harcanıyordu. Bir süredir buna antik eserler ile sanatın artık yaşamayan eski ustaları üzerinden bir piyasa kuran müzayede evlerinin de katılımları ve çağdaş sanata da yönelmeleriyle durum başka bir boyuta yükseltilmiş oldu. Zaman içerisinde müzayede evleri birer pazar enstrümanı olarak hızla gelişerek galerilerin önlerine geçtiler. Önceleri galeriler ile müzayede evleri arasında oluşan bu rekabet alanı sonradan doğrudan piyasanın asıl sahipleri paranın yöneticisi bankalar ile ilgili küresel ekonomi, borsa, medya vb. çevrelerinin de ‘iş çevirme’ye, kurmaya giriştikleri bir alan haline dönüşmekte gecikmedi. Geçtiğimiz yıl bu alana uluslararası müzayede kuruluşlarının da katılımlarıyla pazar çok daha fazla miktarda paranın at koşturduğu, karakteri gereği manipülasyonlara giriştiği farklı bir noktaya gelip dayandı. Yani önceleri “Çağdaş Türk sanatının uluslararası pazarlara taşınması gerektiği” temennilerinin dillendirilmesiyle başlayan süreç giderek “Avrupalı koleksiyonerler kapımızı çalmaya başladı” türü reklama dayalı bir pazar açılımına gelip oturdu. “Borsaya, dolara güvenmeyen sanat eserine koşuyor!”, “Dolardan daha fazla kazandırdı”, “Küresel dalgadan çıkış yolunu buldular”, “Düşük fiyatlar da bile yüksek kar elde ediliyor”, “Resmin psikolojik getirisi yüzde 28”, “Bu da yatırımın sanat boyutu!” vb. manşetlerle piyasalar küresel sermaye ile bağlantılı ‘piyasa kurucuları’ tarafından aşırı abartılı ve tümüyle reklam kokan bir psikolojik harekatla canlandırılmaya, yönetilmeye çalışılıyor. Yani bir bakıma konu ilk kez ciddi anlamda sanat ortamlarının ‘dar alan paslaşmaları’nın, naif niyetlerin, temennilerin dışında tam da beklenmesi gerektiği gibi bir profesyonel küresel ekonomik alanın nesnesi haline geliyor. Sanat ortamı ise buna karşı naif bir biçimde hala “Sanat mı, para mı?” türü -yine de- tümüyle kültürel-sanatsal ekonominin gerçek değerlerine dikkat çekmeye ve bu argümanlar üzerinden haklı bir gerçek sanatsal değerler tartışması açmaya çalışıyor ama sesi ‘vahşetin çağrısı’ altında boğulup kalıyor… Çünkü artık kalk borusu çalmış, uzunca bir süredir kurumlaştırılan İstanbul bienalinin de sürüklemesiyle küresel sermaye bağlantılı bir küreselleşmeci sanat piyasası harekatı başlamış durumda… Kimsenin hiç kimsenin sesini duyamayacağı ‘vahşi’ bir arenadayız artık.

Bugüne kadar elbette sanat sanat alanında kotarılıyordu ama piyasa çok daha başka bir şeydi ve kendi sahici ulusal piyasasını onca yıldır oluşturamamış ya da çarpık geliştirmiş çağdaş sanat ortamı neredeyse bambaşka bir gerçekle karşı karşıya kalmıştı. Buna uluslararası küresel sermayenin kendi enstrümanlarıyla para kazanma planları, projeleri ile yönlendirdiği küresel kültür/sanat ekonomisinin niyetleri de eklendiğinde durum daha da karmaşıklaştı ve sözünü etmiş olduğumuz yeni duruma bağıra çağıra böyle böyle gelindi.

İşte Türkiye’nin “En pahalı 50 ressamı” listesi de tam bu toz duman arasında kotarıldı.

Medyadan bazı bilgiler aktaralım ve zihinlerimizi tazeleyelim:

“İki iktisatçıdan Türk resim piyasası analizi

kaplumbaga-terbiyecisi

Kaplumbağa Terbiyecisi - Osman Hamdi

1990’larda bazı özel banka ve işadamları resme yatırım yapmaya başladı. Birçoğunun da bunu spekülatif amaçlı yaptığını biliyoruz. Fiyatlar bu şekilde yukarı çıktı. Türkiye’de toplam koleksiyonerler belki 200’ü bulmaz. Gelir oldukça, borsa büyüdükçe, kaliteli modern binalar yapıldıkça sanata ilgi artıyor. Artık müzeler de resim fiyatlarını yukarı çıkarabiliyor. Mesela portre koleksiyonu yapıyorlar, eksik olan iki portre varsa onu almak için fiyatları yukarı itiyorlar. Bazı sanat eleştirmenleri Kaplumbağa Terbiyecisi’nin böyle bir kızışmadan dolayı bu fiyatı bulduğunu, uluslararası piyasaya çıksa bu fiyatlara satılamayacağını söyledi.”

(…)

EKONOMİK KRİZ SANATI ANINDA ETKİLİYOR

Piyasada iki grup var, biri spekülatif grup, diğeri de koleksiyoner grup. Piyasaya koleksiyonerler hakim olursa getiri daha az oluyor, spekülatörler baskın olunca fiyat hareketleri daha yüksek, piyasa daha dalgalı. Sanat yatırımı, kendi başına riskli, dalgalı ama bir yatırım sepetinin içine girdiğinde toplam riski azaltan bir unsur…”

(20. 04. 2008 tarihli Hürriyet gazetesi)

“Küresel dalgadan çıkış yolunu buldular

Dünyada kriz beklentisinin arttığı ve küresel dalgalanmanın tüm yatırım araçlarını riske attığı bir dönemde sanata yönelim, Türkiye`de özellikle bankacılar tarafından yakından izleniyor. Çünkü bankalar, yıllardır sanat alanındaki girişimlerinden elde ettikleri birikimi müşterileri için ciddi bir yatırıma dönüştürme peşinde.

(…)

Yıllardır prestij ve tanıtım amacıyla sanata destek veren bankalar, edindikleri birikimi artık varlıklı müşterileri için karlı bir yatırıma dönüştürmeye başladı.

Bu alanda ilk adımı Yapı Kredi attı, peşi sıra Akbank hızlı bir giriş yaptı. Dünyada müzecilik alanının iki devinden Christie`s ile Yapı Kredi, Sotheby`s ile Akbank işbirliğine gitti. Bankalar sadece Türkiye sanat piyasasını değil, küresel piyasayı da takibe alarak öneriler hazırlıyor.

Yapı Kredi Bankası ve Akbank, özel bankacılık hizmetinin kapsamına sanat danışmanlığını da alarak, bankacılık kulvarında yeni bir rekabet alanı açıyor. Her iki banka da uluslararası müzayede devleri ile işbirliği içinde sanat danışmanları ve ekspertizlerden oluşan kadrolarıyla milyon dolarlık hesapları bulunan müşterilerine sanat eserlerinden oluşmuş güvenli ve karlı bir yatırım portföyü oluşturmak için yarışta. Üstelik bankalar sadece Türkiye sanat piyasasını değil, küresel piyasayı da takibe alarak öneriler hazırlıyor, müzayedeleri izliyor, hangi sanatçıların ön plana çıktığını tespit ediyorlar. Bankaların bu atağı, sanat piyasasında önümüzdeki yıllarda daha da hızlanacak ciddi bir kabuk değişiminin de başlangıcı oluyor.

(…)

‘Bir bankanın sanat tarihini değiştirdiği görülmüş şey mi?’

Yapı Kredi Bankası`nın son zamanlarda sessiz sedasız yayımlanan reklam sloganı bu. Kampanyanın sanat piyasasındaki hareketliliğe denk gelmesi elbette tesadüf değil…”

(10. 06. 2008, www.rotahaber.com)

“Eserleri dünyada trend oldu Türk sanatçılara gün doğdu

DÜNYANIN önde gelen sanat merkezleri rotayı Uzak Doğu’dan Türkiye’ye çevirince bir anda prim rekorları kırılmaya başlandı.

Bunda da Sotheby’s, Christie’s gibi müzayede kuruluşlarının oryantalistlerin yanı sıra, çağdaş Türk sanatçılarını da ön plana çıkarması etkili oldu. Türkiye’de organize edilen müzayedelerin yılık hacmi, 100 milyon dolara ulaşırken, bu organizasyonlara yurtdışından da teklif akmaya başladı…”

(04.10. 2009 tarihli Hürriyet gazetesi)

Bu bilgiler tümüyle ve olduğu gibi gazetelerden aktarıldı. Kuşkusuz ki bunlara benzer çok daha fazla manipüle haber ve bilgi aktarmak mümkün. Fakat ilginçtir, her nedense sanatçılar ile medya ve sanatçıların kendi aralarında alandaki en sert tartışma FORBES dergisinde yayımlanan söz konusu dosyada yer alan ‘en pahalı 50 ressam’ listesi yüzünden patlak vermiş görünüyor. Bu da söz konusu dosyanın, reklam kokan yazıların, hedefine ulaştığını gösteriyor: Piyasa -sahici değerler üzerine oturmamış ve yeterince geniş çaplı olmasa da- iyice kızışmış durumda ve sanat ortamının/piyasasının dikkate değer isimlerinin de –bir biçimde- bu oyunun içerisine çekilmeleriyle sonuçlandı. Bu da ortamdaki yaratıcı enerjilerin giderek ve hızla sanattan piyasaya doğru bir eksen kırılmasına doğru kaydırıldığını gösteriyor.

Bu da ister istemez bir tartışmayı gündeme taşıyor:

‘En pahalı’ mı, yoksa en değerli mi?

Mehmet_Guleryuz

Mehmet Güleryüz

Söz konusu “en pahalı 50 ressam” listesinin ilk sırasında yer alan Mehmet Güleryüz’e göre “Türk resmine olan ilgi biraz gecikti ama arttı. Resim en sağlam yatırım aracı olarak gözüküyor. Fiyatlar kitleleri ilgilendiriyor. 1 milyon TL konusu kritik bir konu. Rakamlar vardır, bir de reel rakamlar vardır. Reel değerleri alıcılar bilir. 1 milyon TL’yi konuşturuyorlar bize. 1 milyon TL’yle neler alınabilir? Önce bunu sorgulamak lazım. 1 milyon TL’yle Türk resminin kaçta kaçından büyük bir koleksiyon yaparsınız? Bu resmin yurtdışı karşılıkları var mıdır?” (15.11. 2009 Milliyet Gazetesi)

Ekonomik değeri olan her mal ve metanın her zaman aynı değeri taşıyıp taşımadığı bir yana sanat söz konusu olduğunda ‘en pahalı’ olanın da her zaman ‘en değerli’ olmadığı biliniyor. Hele hele ‘en değerli’ olanın çoğunlukla zamanında, çağında fark edilemediği yönündeki tarihsel tecrübe bütün görkemiyle önümüzde duruyor. Fakat bu tarihsel bilgiler günümüz için ne kadar geçerli? Yani değerli ile pahalı arasındaki kritik nokta günümüzde bu piyasa ve oyun kurucuları arenasının yarattığı değerler kargaşasında nerede duruyor? Bu iki bıçak sırtı kavram arasında kurulan yeni oyun alanı piyasa yakın gelecekte daha başka nelere gebe?  Para piyasalarında bile uluslararası küresel manipülatif mali güçlere bağlı piyasa -sadece Türkiye’de değil küresel alanda da- çağdaş sanata neyi getirip karşılığında neleri alıp yanında götürüyor/götürecek acaba? Korkarım bu tarihsel soruların muhtemel bilimsel, kültürel cevapları her zaman olduğu gibi kısır ve konuşulduğunda hiç de şık olmayan bir alana çekilip orada boğulmak üzere. Çünkü sorun aslında neler oluyordan ya da kültürel/sanatsal değerlilikten çıkarılıp “Kim hangi sırada?” ya da “niye benim adım listede yok?” türü sıradan, günübirlik, bencil sızlanmalara dönüştürülmüş durumda. Öyle ki dergideki dosyayı hazırlayan imza sahipleri bile yazılarında ‘ressam’ diye tanımladıkları, kendilerince önemli ve ‘pahalı ressam’ların bu listede yer alamamasına bir hayli üzüldüklerini, söz konusu ettikleri ‘müstakbel’, ‘en pahalı’ o isimler adına hayıflandıklarını itiraf etmekten kaçınmıyorlar. İlgili sanat çevreleri ise konunun toplumsal/kültürel/sanatsal/insani özünden, piyasanın gadrine uğramış birçok sanatçının tırpanlanmış olmasından, liste hazırlanırken galeri ve atölyeden satış rakamlarının hesaba katılmamasından şikayetle listenin salt küresel mali/piyasa niyetinden çok oradaki isimlere yönelik “Neden o, nasıl olur?” türü duygusal bir tepkiye sarılıyor. Öte yandan ‘en pahalı ressam’ listesinde yer alabilmiş olanlardan bazılarının da listedeki yerlerine itiraz ettikleri, aslında daha üst sıralarda yer almayı hak ettikleri, kendilerine karşı ‘pis’ bir oyun oynandığı yönünde bir itirazla bir başka kavga verdikleri kulaktan kulağa yayılıyor…

Lebriz.com internet sitesinin veritabanından* yola çıkılarak hazırlandığı özellikle belirtilen FORBES dergisindeki yazının girişinde Amerikalı ‘kültür ekonomisti’ ekonomi profesörü, yazar ve sanat koleksiyoncusu William Jack Baumol’a ait bir alıntı yer alıyor:

“Bu ‘pis’ bir oyun. Para kazanılıp kazanılmayacağı da belli değildir.”

Gerek bu alabildiğine salt piyasa/para oyunu kokan sözlere, gerek dergide yazılanlara, gerekse oluşturulan listenin, telaffuz edilen rakamların gerçek ve hakkaniyetli olup olmadığına katılıp katılmamayı bir yana koyalım hemen altını çizmeliyiz ki alıntı yapılan yazı 1986 yılında yazılmış. Yani aradan tam 23 yıl geçmiş. Çünkü o günlerden bu yana köprülerin altından çok sular geçmiş durumda ve sanatın kendi masumiyet alanı düşünce/atölye/yapma/satma/kullanma mecraları bile küresel sermaye tarafından kimliği değiştirilerek başka bir yere taşındı. Artık tümüyle küresel sermayeye ve onun ideolojisine ‘angaje’ bir ‘kültürel Ceo’ olarak yeniden kurumlaştırılan küratör kanalıyla sanatın kavramları ve formları tıpkı son günlerin tartışma konusu GDO’lu ürünler gibi sürekli olarak manipüle edilip duruluyor. Üstüne üstlük sözüm ona bu küreselleşmeci sözde entelektüel, kültürel Ceo’lar, küresel kültür/sanat ekonomisinin de baş aktörleri durumundalar… Günümüzde bu aktörler de dahil küresel ekonominin bütün ceo’larının planları, stratejileri sonucu bu ‘pis oyun’a çok daha başka ‘mide bulandırıcı’ oyunlar eklenerek küresel bir ekonomik sanat/kültür sisteminin kurgulandığı da bilinmez değil…

Biliniyor ki artık yeni bir dönemdeyiz ve bu dönemde bir iş adamı, olarak GDO’lu ürünler ürettirip büyük bir bilimsel manipülasyon ile reklamlar yaptırıyor ve sonucunu bile bile insanlara satıyor ve servetine servet katıyor. Fakat aynı iş adamının kendisi çocuklarına o ürünlerden asla yedirmiyor, kendisine ait küçük tarlasında/bahçesinde organik tarım yöntemleriyle domates/biber/patlıcan yetiştirip sadece onları tüketiyor. Değişen bir şey yok aslında: Bu iki yüzlülük sanatta da aynen geçerli… Yani sanata yatırım yapan, koleksiyon oluşturan, müze kuran, sanat tacirliği yapan sermaye sahibinin bir satmak üzere ressamlar listesi var; bir de asla satmak, elinden çıkarmak istemediği, çok sevdiği ama satış listesine koymadığı başka bir ressamlar listesi daha var…

Baumol’un ifadesiyle “bu pis bir oyun” gerçekten de…

forbes_ekim

Forbes Ekim 2009

Peki, FORBES dergisi kapısını kendisinin de aralamaya çalışıyor göründüğü bu ‘pis oyun’un neresinde duruyor? Bu sorunun cevabı tam da oynandığını ima ettiği ‘oyun’un neresinden tutmaya çalıştığı sorusunun cevabında gizli: Pis bir oyun çevrildiğini ima edip de hemen arkasından bir liste hazırlayarak bir ‘en pahalı’lar hiyerarşisi kurulmaya ya da tartışması yaratılmaya çalışılıyor. Öyle ya da böyle; bu da ister istemez aynı ‘pis oyun’un parçası olarak önümüze getirilip konuluyor ve gördüğünüz gibi bizler de sanatın tarihsel, kültürel, düşünsel, dilsel, estetik, özgün insani değerleri yerine tümüyle paraya dayalı bunları tartışıp duruyoruz.

Son yıllarda başta borsa olmak üzere ekonominin her alanında olduğu gibi bilgi, düşünce, sanat ve kültür ekonomilerinde de sürekli bir manipülasyonla karşı karşıya olduğumuzu herkes görüyor. Tartışmasız, “en pahalı ressamlar 50” listesi de bu manipüleler dizisinden ve kuşku yok ki ‘en pahalı’ tanımlaması da tıpkı diğer ‘en’ sınıflandırmalarında olduğu gibi doğrudan pazarlamayla ilgili ticari bir niyetin, yöntemin sonucudur. (Hürriyet Gazetesi Pazar ekindeki en iyi pizza, en iyi kebap, köfte, kelle-paça, baklava, muhallebi, en iyi brunch, en iyi cafe vb.) Bu da her zaman ‘en’ olanın medya kanalıyla sonradan yerleştirilen değeri üzerinden oluşturulmaya çalışılan kurgusal bir oyuna işaret eder. Bu türden samimiyetsiz art niyetli oyunlar üzerinden kurulan entrikalar ve manipülasyonların çağdaş sanat ticaretinde bir süre sonra büyük ticari kayıplara, hayal kırıklıklarına yol açacağı bir yana oluşabilecek gerçek bir piyasayı da daha doğmadan öldürür ya da iyice geciktirir.

Forbes dergisindeki söz konusu yazıda İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Aylin Seçkin’in şu sözleri aktarılıyor: “Piyasada temel alınacak veri yok. Galerilerden birinci el piyasa hakkında sağlıklı veri almak imkansız. Atölyeden yapılan satışları hiç söylemiyorum bile…” Yine listenin ilk sırasına yerleşmiş olan Mehmet Güleryüz’ün oğlu, Galeri X-ist’in kurucularından Kerimcan Güleryüz ise “…sonuçta sanatçı ve galerilerin düzgün olmayan bir zeminde iş yaptığı, yapıtların ise tamamen manipülatif fiyat hareketlerine maruz kaldığı bir pazardan söz ediyoruz.” diyor ki doğrudur. Bu durumda -kendi aktarımlarına rağmen yine de- FORBES dergisinin kaynak olarak göstermiş olduğu ‘Lebriz.com’ veri tabanındaki müzayede satış sonuçları ile ne kadar sağlıklı bir sonuca gidilebilir ki? Galerilerin birer ticari kuruluş olarak mali sırlarını açıklamıyor olmaları elbette anlayışla karşılanabilir. Ne var ki çoğunlukla ‘manipüle” üzerinden iş kuran müzayede kuruluşlarının sanat alanındaki gerçek satış rakamlarını bütün boyutlarıyla ve açıklıkla gösterdiklerin/göstereceklerini kim iddia edebilir ki? Kaldı ki zaten ilgili ekonomi literatüründe ‘manipülatif’ kavramı da bu yüzden kullanılmıyor mu? Yani gerçek bilgi, değer ya da durum çıkar amaçlı spekülatif bir çarpıtmayla karşı karşıya…

Leo Steinberg

Leo Steinberg

Rus asıllı Amerikalı sanat tarihçi, sanat eleştirmeni Leo Steinberg daha 1968’li yıllarda New York Modern Sanatlar Müzesi’nde vermiş olduğu bir konferansta şöyle bir kehanette bulunmuştu:

“Sanat artık bizim bildiğimiz sanat değil; en geniş anlamında sanat, nakit para demek. Giderek büyüyen dorukları da dahil sanatın tamamı, bildik değerler tarafından yutulmuş durumda. Bir on yıl daha geçsin, banka kasalarında resim biçimindeki teminatlara dayanan yatırım fonlarının saklandığını göreceğiz”

(Julian Stallabrass, Çağdaş Sanat A. Ş./ çağdaş Sanat ve Bienaller, İletişim Yayınları, 1. Baskı 2009)

Aradan on yıl değil yirmi yıl geçti ve “resim biçimindeki teminatlara dayanan yatırım fonları”nın arkasından sanat çok ‘bildik (vahşi) değerler’ tarafından ‘yutul’makla da kalmadı neredeyse sindirilip başka biri şeye dönüştürüldü.

Sanat ticareti bütün dünyada özellikle 1960’lı yıllardan itibaren bir sıçramaya girdi ve bizim gibi ülkelerin gıpta ettikleri dünya sanat piyasası da ancak bu süreç sonucunda oluşabildi. Bunun en önemli nedeni daha İkinci Dünya Savaşı öncesinden itibaren ABD’li koleksiyonerlerin Avrupalı ressamlardan satın almış oldukları birikimleri ile savaşın hemen arkasından ABD devletinin siyasi hedeflerine paralel olarak modern sanat yapıtları satın alarak/aldırarak sanat piyasasına da güçlü bir biçimde yatırım yapmalarıydı. Bu girişim giderek onlara bir dünya sanat piyasası oluşturma ve bunun da tek değer belirleyicisi olma üstünlüğü sağladı. O şöminenin üzerinde asılı ‘en pahalı’ Picasso, Van Gogh, Dali resimleri efsaneleri de bu dönemde ortaya çıktı. Bu süreçte ABD devleti kendi sanatçılarına çok büyük boyutlu resimler sipariş etti ve bunları devlet destekli çok büyük organizasyonlarla, reklamlarla Avrupa’da ülke ülke, başkent başkent, müze müze dolaştırdı. Tarihsel modern Avrupa’nın elinden ‘modern’lik üstünlüğü böyle böyle alındı ve dünya sanatına öncelikle piyasa üzerinden el konuldu. 1950’li yıllardan itibaren dünya sanatçılarının en önemli isimleri New York’ta  toplandı. Özellikle 1980’li yıllardan başlayıp 1990’lı yılların ortalarına kadar dünya sanat piyasalarında önemli fiyat artışları yaşandı. Bu bir tür ‘sidik yarışı’ydı aslında. Devletin sağladığı teşvikler ve kolaylıklarla çağdaş sanat eserlerinin fiyatları aşırı yükseltildi. Fakat sonra da tıpkı çıkıldığı yoldan önemli düşüşler yaşandı. Öte yandan bu fiyatların yükselmesinde Japon sermayesinin de önemli bir rolü oldu. Japonlar sanata çok para yatırdılar ama 1993’lü yıllarda girilen ekonomik kriz sonrasında aldıkları resimleri yok pahasına satmak zorunda kaldılar.

Bu şunu gösteriyor: Dünyada uluslararası küresel bir sanat piyasası oluşumu aslında çok eski ve uzun bir tarihe sahip değil. Bu yüzden böyle benzer bir sanat piyasası kavramı bizde de yeni yeni oluşuyor ve bunda da şaşılacak bir durum yok. Ne var ki bugüne kadar artık yaşamayan ustalar üzerinden yürütülen aşırı manipüle bir kar hareketi ile hemen onun yanı başında bilinçsizce, kör/topal kurulmaya girişilen yaşayan sanatçılar koleksiyonu macerasının sonuçlarının salt para ve ‘en pahalı’ kavramları üzerinden tartışmaya açılması da büyük bir değerler karmaşasına işaret ediyor. Piyasa daha bu sanatsal/kültürel değersizlikler/hayal kırıklıkları üzerine kurulu ham dalganın yıkıcı sonuçlarını henüz aşmadan bugün aceleyle ve hırsla tümüyle manipülasyonlar üzerine oturtulmaya çalışılan bir başka ama çarpık, manipülatif dalganın kollarına bırakılıyor. Kanımca günümüz çağdaş sanatı için de, piyasası için de en önemli tehlike bu…

Öyle görünüyor ki 2010’lu yıllara gidilirken çağdaş sanatta aslında ‘ikincil piyasa’ olarak tanımlanan müzayede evleri giderek ‘birincil ve asıl piyasa’ olarak kurumlaşan galerilerin yerini/tahtını sallıyor. Bu durum galerilerin ikincil olmalarıyla da değil yıkılıp yok olmalarıyla da sonuçlanacak gibi görünüyor. Tek koşulla: galeriler de müzayede evlerinin bir parçası olmayı reddetmedikleri sürece… Bunun ne sonuçlar doğuracağı ise tamamıyla başka bir yazının konusu…

* Lebriz.com yetkilileriyle görüştüğümüzde kendilerinin “en pahalı ya da çok satış ” gibi bir araştırma niyetleri olmadığını, sadece müzayede satışlarıyla bir veritabanı oluşturduklarını söylüyorlar. Öte yandan FORBES dergisi yazarlarının kendi sitelerindeki veritabanını bile yanlış kullandıklarını söylüyorlar. Çünkü söz konusu veritabanındaki satışların bir bölümünün ‘kağıt işler’, bir bölümünün ise ‘küçük işler’ olduğunu, bunun da doğal olarak bir birim tuval üzerine çalışmalardan daha ‘ucuz’ olacağını, bu nedenle dergi tarafından belirlenen ortalama eser fiyatı değerinin yanlış belirlendiğinin altını çiziyorlar. Söylediklerine göre bu da liste sıralamasında bir takım yanlışlıklar içerdiğini, bu yanlışlar düzeltildiğinde de liste sıralamasında da bir takım değişiklikler olabileceğini belirtiyorlar.

İlgililere önemle duyurulur!

*Yazarın izni ile Genç Sanat Dergisi Aralık 2009 Sayısından alınmıştır.

Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
2 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Köşe Yazıları

Peki Bu Manipülasyon Değil Mi?

10 Şubat 2010
mavi-senfoni

Burhan Doğançay - Mavi Senfoni

Salih Seçkin Sevinç – Artimetre

Ekim ayında “Forbes Farkıyla Türk Çağdaş Sanat’ına Yatırım Yapanlar Yandı…” başlıklı bir yazı yazmıştım. Yazıyı yazdıktan hemen sonra birçok yerden tebrik ve teşekkür telefonları aldım. Bu yüzden FORBES’in daha sonraki sanat piyasası için hazırlayacağı tüm yazılar için alıcılarım her daim açık.

7 Şubat Pazar günü Sabah gazetesi’nin İşte İnsan eki’nde FORBES Genel Yayın Yönetmeni Burçak Güven’in “Sanat piyasası ve dört işlem bilmeyen gazeteciler!” başlıklı yazısını okudum.

Yazıyı okuyunca aklıma bir atasözü geldi. “Kelin ilacı olsa önce kendi başına sürermiş.

Yahu, Ekim ayında Forbes daha önceki yazımda eleştirdiğim ne olduğu belirsiz bir Türk Çağdaş Sanat Piyasası analizi yapmamış ve bunun için bir çok yerden de haklı eleştiriler almamış mıydı? Bu dört işlem bilmeyenler o zaman Forbes’de miydi?

Yazı biraz hem suçlu hem güçlü durumunda olmuş.

7 Şubat 2010′da Sabah gazetesindeki yazıyı okumayanlar için ufak bir özet yapayım:  Burçak Güven burada neredeyse Forbes’te olan pozisyonundan tamamen bağımsız bir gazeteci gibi (zaten yazı gazete itibari ile de FORBES’ten bağımsız bir şekilde yazılmış) Forbes dışında İş Dünyası ve Ekonomi dergilerinin yaptığı analizleri beğenmeyerek, Sanat Piyasası’nın manipüle edildiğini söylerek FORBES’i  yüceltmiş ve “Hadi bakalım oralar FORBES’in işi, siz oralara girmeyin. Biz zaten yazıyoruz, bir de siz kafaları karıştırmayın.” der gibi olmuş. İyi de Burçak hanım, beğenmediğiniz ekonomi ve sanat uzmanlarını eleştirirken, bu kişileri dört işlem bilmemekle ve sağlama yapmamakla suçlarken, FORBES 2009 Ekim sayısında “Türkiye’nin En Pahalı Ressamları” yazınızda sizin sağlamacılarınız ve dört işlemcileriniz neredeydi desek yeri midir? Yeridir.

Burçak Güven’in 7 Şubat 2010 tarihli yazısının tamamını okumak isteyenler burayı tıklayabilir.

Ha birde “Sanat Bilmenin Dayanılmaz Üstünlüğü” ara başlığında küçümseyici sanatçı tavırlarından bahsederek sanatın herkes içinciliği üzerinde de her türlü metaforu zorlayan bir halkçı yandaşlık yaratmaya çalışılmış.  Piyasadaki gürültüyü duyan ama henüz hiçbirşey anlamayan sermaye sahiplerine kol kanat gerilmiş. Burçak hanım, Adnan Çoker’i  Hülya Avşar’a “siz ne anlarsınız resimden” temalı azarında görmüştük derken Avşar’a da pek sempatim yoktur ama deyivermiş. Rüzgar Gülü gibi…

Kendime hemen şunu soruyorum… Peki Burçak Güven böyle bir yazı niye yazar?

  • Sanat piyasasına ilk biz el attık. Kimse dokunmasın diye
  • Önceki yazımızda çok eleştiri aldık. Bunu bir toparlamak lazım diye
  • Sonraki FORBES analizlerine zemin hazırlamak için
  • Sanat’la ilgilenen, eser alma potansiyeli olan ama bilgisizliği nedeni ile nereden başlayacağını kestiremeyen kitleyi yanına çekip FORBES analizleri ile yönlendirmek için
  • Gerçekten sanatı sevdiği için
  • Escobar ve Botero arasındaki ilişkiyi sevdiği için

İlk üç önermemin arkasındayım. Sonuncusun espri olduğu açık.

Bir de yazıda bahsi geçen İktisatçı Cemil Ertem ve Dr. Özgür Uçkan’ın hazırlayacakları endeksi sabırsızlıkla bekliyorum. Sn. Uçkan’ın endeks öncesi makalelerini takip ediyorum. Bu kadar eleştiri sonrasında çok sürreel projeksiyonlar görürsem şaşırmam.

FORBES’in Türk Çağdaş Sanat Piyasası ile ilgili hazırlayacağı tüm belge, analiz, araştırma, makaleyi Artimetre olarak yakından takip ediyoruz. Ayrıca FORBES’in bundan sonra hazırlayacağı raporlar da metodolojisini iyileştireceğine inanıyoruz. Bunun için gereken desteği vermeye de hazırız.

Not: Daha önce FORBES’in Yaşayan En Pahalı Ressam araştırmasını metodolojisi ile birlikte eleştiren bir yazı yazmıştım. “Forbes Farkıyla Türk Çağdaş Sanatı’na Yatırım Yapanlar Yandı” isimli yazımı okumak için tıklayın.


Etiketler:
Kategoriler: Köşe Yazıları

11. İstanbul Bienali Ardından Eleştirel Bir Bakış

18 Kasım 2009

11b_afisBienal, başka sergiler gibi değil. Bir ‘dizi sergi’ de değil. Toplamda bir konusu ve kavramı olan, bir cevabın veya arayışın peşinden koşan.. bunu da iki yılda bir yapılan, hatırı sayılır bir bütçesi olan, duyurulması ve insanlarla paylaşılması için de kampanya düzenlenen bir etkinlik bütünü diyelim adına. Bu yılki konusu da oldukça çekici idi: İnsan neyle yaşar?

Soruyu ilk duyduğumda, aklıma “insan sevgiyle yaşar!” demek geldi. Sonra verdiğim cevaplar ise sırasıyla ölümle, pişmanlıkla, umutla oldu.

4 Balkanlı kadının küratörlüğünü yaptığı ve “İnsan Neyle Yaşar?” sorusuna cevap arayan 11. İstanbul Bienali, 3 mekanda başladı. Sorunun vaat ettiği potansiyeli zihnimde heyecanla taşıyarak tüm etkinlik mekanlarını gezdim.. Antrepo’daki 3 adlı yapıt, anlatımdaki sadeliği ve dolambaçsızlığı, ayrıca politik bir söyleme bulaşmadan sadece dünya kaynaklarının adaletsiz paylaşımından etkileyici bir dille bahsetmesi oldukça becerikli bir sergileyişti. Yine aynı mekanda “Devrimi beklerken” adlı eserde ise, birbirinin aynısı 5-6 siyah beyaz karikatürün her birinde bir prenses ve bir de öpülmeyi bekleyen kurbağa var. Parçalar arasındaki tek fark, sadece kurbağaların renkleriydi. Zaman geçer, ama asıl beklenen gelmez, onun yerine vaatleri söyleyenler değişir. Devrim bir türlü olmaz!

Mekanda başka etkileyici ve yeni birtakım ifade biçimleri kullanan sanatçıların heyecan verici eserleri vardı. Sırayı Tütün Deposu ve ardından Rum Okulu aldı. Kanımca en önemli ve ilgi çekmesi beklenen yapıtlar, Antrepo’ya getirilmişlerdi. Şimdi zihnimde canlandırdığımda, diğer iki mekanın o kadar çekici olmadığını hatırlıyorum.

bienalcikuratorekipTek tek, bütün sanatçıları veya eserleri kritik edecek değilim. Ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim: “İnsan neyle yaşarmış?”, bunun cevabını alamadım. Böyle bir soruya karşılık, düzenlenen mekanlar, seçilen eserler çok bağlantısız, ilgisiz ve anlaşılmazdı. Öyle bir söz söyleyelim ki, kimse bir şey anlamasın! Öyle videolar çekelim ki, çok üst bir dilden konuştuğumuz sanılsın, ama ne demek istediğimiz hiç anlaşılmasın. Haydi anlaşılmadık, yüzeyselde -sığ olsun razıyım- bir görünür çekiciliğimiz de olmasın.

Ey sanatçılar ve de sanatçı adayları; ne söylediğiniz kadar, nasıl söylediğiniz de önemli değil mi? Hatta nasıllık daha da önemli değil mi?

Tasarım Kültürü ve Yönetimi eğitiminden Tansel Korkmaz’ın verdiği derste söylediği sanat eseri tarifi önemli bir göstergeye işaret ediyor: Karşısına geçtiğinizde, heyecanlanıyorsanız, mutlu hissediyorsanız, ferahlıyorsanız, işte o baktığınız şey muhtemelen bir sanat eseridir. Eh peki, bu bienalde bunca alanı dolduran ve izleyicisine, bir miktar anlam veya coşku aktaramayan düzenekler neyin nesidir? Anlamsızlık da bir anlam olsun, tamam.. Ama herkes mi aynı dili konuşur canım? O zaman o kadar seçime, o kadar sanatçı ve eser çeşitliliğine ne gerek var?

bienal3Bienal küratörlerim, sanatçılarım, destek veren holdinglerim; emeklerinize ve paranıza yazık olmasın. Kumaşı kesmeden önce iyice ölçün. Sonra ortaya anlamsız ve amacına hizmet etmez, boşluklara çizikler atan işler çıkmasın. Çok büyük laflar etmeye gerek yok, basitçe de söyleseniz anlarız. Yeni ifade seçenekleri oluşturmaya çalışırken, var olanları es geçmeyin ki, biz fukara izleyiciler de yabancılık çekmeyelim. Anlamsızlığa ve absürdlüğe bu kadar sarılmayın ki, ayakları biraz olsun yere basan paylaşımlarımız olsun. Sonra böyle olunca, bienali bu sene gezer, üzerinde heyecanla sohbetler ederiz. Bir sonraki bienali de heyecanla bekleriz… İyi sözlerle analım sizleri.. Değil mi ama?

Serdar Gencer


Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
2 Yorum »

Etiketler:
Kategoriler: Köşe Yazıları

Yapma, Etme Metin Asağ !

04 Kasım 2009
ressam-foto-1

Metin Asağ ve İttifağı

Yazmayayım diyorum. Sabrediyorum ama kılıcımı kınından çıkardım bir kere … Ben diyorum ki, “Ya, insaflı olayım.”  Onlar diyor ki, “A, lütfen önce ben, önce ben.” Bir konu var ki artık gözüme gözüme sokulunca  yazayım dedim.

Metin Asağ diye bir ressam var. Daha önce Ayasofya’da sergi açtı. Şimdi Paris’te açmış. Tebrikler. Sürekli basın bildirisi gönderiyor kendi e-mailinden. Çabasını takdir ediyorum. Her hafta ikişer tane geliyor maillerden. Ancak mailin şu başlığı nedir yahu? “Paris’te ünlü ressam Metin Asağ’ın eserlerine yoğun ilgi.”  Ön yazıya da bir göz atalım.

“Fransa’da “Türkiye Mevsimi”etkinliklerinde ünlü ressam Metin Asağ’ın açılışı yapılan”les turcomanies de metin asag”konulu Türkiye ve Harikaları projesi Fransızları büyüledi. Ortak paydada kültürleri buluşturan eserler için Fransız yetkililer” Muhteşem “ve  “Olağanüstü” gibi ifadeler ile tanımlamaya çalıştılar.”

Ya, bir ünlü ressam ! (ayrıca bu ressam kendine ünlü ressam diyor) neden kendi e-mail adresinden gönderdiği mailde yaptığı işi ”Muhteşem” ve “Olağanüstü” diye tanımlar ve kendini böyle komik bir duruma düşürür anlamıyorum. Bırak bu tanımları başkaları senin adına yapsın. Basın bildirinde sen sadece yaptığın işi yaz. Bırak sıfatları başkaları yerine koysun, eleştirileri başkaları yapsın. Eserlerini başkası övsün, sergiyi başkaları yersin.

Peki Metin Asağ nasıl bir ressam? İsmail Acar nasıl bir ressam ise, Metin Asağ’da öyle bir ressam. Osmanlı sultanlarının portrelerini yapıyor. Miğferler, Kaftanlar, Napolyon’un Mısır Seferi, Çini Vazo, At Alınlığı v.b. birbirinden eklektik birçok temaya sahip geniş bir portföyü var.

Hele Asağ’ın Fransa’ya gideceği için yaptığını düşündüğüm  “Napolyon’un Mısır Seferi” ve Kırım Savaşı’nın anlatıldığı bir “Üçlü İttifak” tabloları var ki; bakın sanatçının gönderdiği “olağanüstü” basın bildirisinde onlardan nasıl bahsedilmiş.

“Metin Asağ’ın farklı kültürleri ve medeniyetleri olağanüstü harmanladığını kaydeden yetkililer, “sonuç sürprizlerle dolu”diye konuştular. Ancak sürpriz, son 30 yıldır Fransa ‘da hiç yapılmayan Napolyon’a ait tablo ile geldi. Napolyon’un  Mısır seferinin yorumlandığı çalışma bir hayli ilgi çekti. Bu tablo ile karşılaşan kimi sanat tarihçileri Türkiye’nin Avrupa Birliğine Girmesi yolunda, Türkiye’den Fransa’ya bir jest  mi soruları ile karşılaşan Asağ  bir hayli şaşırmış. Sanatçının usta firçasından çıkmış “Kırım Savaşı’nın anlatıldığı üçlü ittifak(Fransız,İngiliz ve Osmanlı)tablosunun verdiği anlamlı mesaj ile Roma, Bizans, Osmanlı medeniyetleri ile “Ayasofya ve Mozaikleri” gibi mimarlık, tarih ve sanatın buluştuğu tabloları da sergilenen eserler arasında yer aldı. “

Basın bildirisi mizah dergisi tadında…

Yazının başında gördüğünüz tablo yukarıda bahsedilen ve Asağ’ın da yanında poz verdiği ”Kırım Savaşı” isimli Avrupa birliği için jest olan tablosu…Fransız, Osmanlı ve İngiliz abilerin “Biz Bir İttifakız” mesajı verdiği tablonun arka fondaki görseli de Eugène Flandin’in Dikilitaş tablosunun ta kendisi.

Yapma, etme Metin Asağ !


Paylaş: FacebookTwitterDeliciousDiggStumbleUponTechnorati
5 Yorum »

Kategoriler: Köşe Yazıları