Ekrem Kahraman

Daha baştan söyleyeyim de…
Sakın yanlış anlaşılmasın!
2010’a da, İstanbul’a da, kültür başkenti kavramını da, çağdaş düşünce, sanat ve kültüre de, bu uygarlıklar merkezi (başkenti), güzelim İstanbul’un Avrupa kültür başkenti olmasına da, demokratik devrimci aydınlanmacı uygarlık Avrupa’sına da, hiçbir itirazım yok.
Aksine İstanbul bundan çok daha fazlasını hak ediyor…
İtirazım burjuva demokratik devrimci, aydınlanmacı Avrupa uygarlığının insani, kültürel, sanatsal, siyasal, tarihsel değerlerini gerçekten benimsemek, gelişmek bir yana bu aydınlanmacı birikimi ısrarla görmezden gelip onu reddedişe… Dahası bir yandan da bu büyük insanlık birikimini (Avrupa modernitesi) Amerikancı post modern safsatalarla ‘eskimiş, demode olmuş, tıkanıp donmuş ve çağdışı’ olarak gören, özünü sinsice boşaltıp salt bir kabuğa indirgeyen kaba bakış açısına… Fakat öte yandan da bu büyük tarihsel devrimci birikimi arsızca kendisine çıkar ve gelecek kapısı etmekten de kaçınmayan ikiyüzlü kültürel görgüsüzlüğe…
Avrupa kültür başkenti diye diye bir kültürsüzleşme odağı haline getirilen bu AKP’li belediyecilik faaliyetlerine, cehalet ve rant üzerine kurulan ve kültür başkenti programlarına sokulan sözde şehircilik projelerine, kaldırım döşemeciliğine…
İtirazım, kültür başkenti diye diye para peşinde bunca şaklabanlaşmaya, derin kültürel yozlaşmaya, sözde demokrasi ve ideal goygoyculuğuna, aşırı kirlenmiş güncel kofluğa…
Her nerede, kim ya da hangi kurum tarafından nasıl beceriliyorsa çağdaş diye diye çağdaşlığı iğdiş etmeye çalışan bu çağdaş kültürsüzlüğe, sanatsızlığa, insanlığı yok eden küreselleşmeci ideolojiye, derin hayalsizliğe ve ütopyasızlığa…
İtirazım bu şahane körlüğe, akılsızlığa, ufuksuzluğa, özsüzlüğe, kendine inançsızlığa, güvensizliğe, bu ümitsiz, amansız geleceksizliğe, basiretsizliğe…
Ah duyar gibiyim şimdi; yine denilecek ki: “Bu ülkede ne zaman iyi bir şeyler yapılacak olsa hemen bir kulp takılıp eleştirilir; zamanı mı şimdi!”
Hayır, hayır tam zamanı!
Üstelik de kültürel S.O. S
(…—…)
Fakat benim derdim sadece bu da değil!
İtirazım bu vasatlığa, can sıkıcı ortalamaya…

Fazıl Say
İtirazım Fazıl Say’ın bestesi ‘İstanbul’un ilk defa kendi ülkemizde, İstanbul’da değil de ancak bir diğer kardeş Avrupa kültür başkenti Ruhr’da çalınmak zorunda kalınmasına, buna yol açan kör hesapsızlığa, yönetim densizliğine…
Hayalsiz, hesapsız, kitapsız, kütüphanesiz, galerisiz, müzesiz, kültürsüz kültürsüzlüğe…
Tarihsel, geleneksel kültürüne bile sahip çıkmakta bunca yıldır aciz kalmış bu sahte kültür severliğe (!)… Sürekli olarak ikiyüzlü davranmakta marifet bulan, çağdaş bir düşünce/sanat/kültür ütopyası, programı, projesi olmayan bir iktidarın/ülkenin hangi yüzle, hangi kültürle hangi Avrupa’nın kültür başkenti olabileceğinin söylenebilmesine…
Aklı başında sayılan bazı sözde aydınların, sanatçıların, kültür adamlarının, güncel akılların da buna inanabilmesine…
Eğer gerçekten de öyle bir niyetiniz varsa siz önce kendi ülkenizin bir ya da birkaç şehrini kültür üreten bir merkeze, sonra da sadece Avrupa’nın değil bütün dünyanın gıptayla baktıkları kültür başkenti haline getirin de görelim…
Siz önce kendi insanınızı, toplumunuzu düşünce/sanat/kültür üreten, üretilenlerin özgürce paylaşıldığı çağdaş ve özgür bir Türkiye’de yaşatın da görelim. Bakın bakalım o zaman aslında bir turizm faaliyetinden ibaret o kıytırık unvanlara bu kadar sevinmenize, böbürlenmenize gerek kalacak mı?
Haydi diyelim ki kendi ülkeniz için bu kadarcık bile hayaliniz, ütopyanız, planınız, programınız yok. Siz İstanbul’u önce kendi ülkenizin gerçekten de kültür üreten başkenti haline getirip de göğsünüzü gere gere bunu bütün dünyaya ilan etseniz ya… Bu da mı aklınıza gelmiyor ey akıllılar! Elerinizdeki bunca olanağa rağmen buna da mı gücünüz yok? Sizlere sanatı, kültürü, kültür başkenti olmayı, ütopyayı, çağdaş demokrasiyi, insan haklarını, hukuku vb illa da ABD ya da AB’nin mi hatırlatması gerekiyor?
Nerede Avrupa kültür başkenti olarak böbürlendiğiniz İstanbul’un çağdaş sanat galerileri, müzeleri, çağdaş konser salonları, tiyatroları, konferans salonları, çağdaş kütüphaneleri?
Nerede ülkenizin modern, çağdaş sanat ve kültür kurumları, hani bunun için ayrılmış yeterli devlet olanakları, bütçeleri?
Hani nerede, hangi koşullarda sanat üretiyor çağdaş sanatçılarınız, sanatınız, kültürünüz, sanat/kültür kurumlarınız ne durumda? Hani çağdaş düşünürleriniz, felsefecileriniz, kültür adamlarınız, kültür dergileriniz, araştırma/planlama kurumlarınız, kendi yetiştirdiğiniz ve dünyaya sunup da insanlığa katacağınız sanat/kültür değerleriniz?
Düşüneni, konuşanı, yazanı, yapanı, gazeteciyi, kültür adamını, üniversite rektörlerini, siyasi parti liderlerini, milli kurtuluş savaşı mirasçısı askerleri, hukuku, insan haklarını hukuksuzca Silivri hapishanelerine koyup da hangi kültürün başkenti olunabilir ki Allah aşkına?
Eğer bu sorulara hesap soran gözlerimizin içine bakarak başınızı dik tutup da ve gururla cevap veremiyorsanız ne yapsanız fasa fiso…
İtirazım bütün bu fasa fisolarınıza…
İtirazım sahici ve samimi olmayan niyetlerinize, sözde planlarınıza, programlarınıza, özgün ve çağdaş olmayan güncel hezeyanlarınıza…
Aha buradan altını çiziyorum ki; bir sanatçı olarak eğer gaflete düşüp de sizin o çağdaşlık diye sunmaya çabaladığınız güncel körlüğünüze ortak olursam, eğer kültür-sanat diye yutturmaya çalıştığınız bunca yaygara ve yolsuzluğa batmış, kalitesiz taşra panayırı filminizde rol alırsam yuh olsun bana!
Bu, bu ülkenin onurlu geçmişine ve geleceğine verilmiş bir namus sözüdür!
Başkasını bilemem, bir şey de diyemem! Ama kendimi bilirim: Avrupa kültür başkenti fonlarınızdan gelip de gırtlağımdan 3 kuruşunuz geçmez!
Fakat eğer farkına varamayıp da dolaylı bir yoldan geçerse de her kuruşu, her lokması haram olsun bana! Eğer bir gün bir yerlerde o alabildiğine kirlenmiş AB fonları bütçelerinizden 3 kuruş para alma niyetiyle “hiç olmazsa günlük harcamalarımı karşılayayım bari” diye taşra tüccarı kurnazlığıyla küçük, akıl almaz, sipariş projeler hazırlayarak etrafınızda el pençe divan dolaşırken gören olursa beni, yuh olsun bana!
İsmime de, varlığıma da, bugüne kadar düşünce, sanat, kültür adına onca yaptıklarıma da, hala söndürülemeyen içimdeki derin insani, devrimci sanatçı ruhuma da, aklıma da, ayaklarıma da, hayatıma da yuh olsun!
Aha buradan bir kez daha ikaz ediyorum kendimi: Bugüne kadar olduğu gibi, sanat/kültür ortamındaki diğer benzer onurlu, kardeş sanatçılar, yazarlar, düşünürler, siyasiler ve kültür adamları gibi… bütün dürüst ve namuslu insanlar gibi… adam gibi… aydın gibi… gerçek sanatçı gibi… ve her nerede, ne olursa olsun…
Yine hep böyle bu ‘han-ı yağmacı’ ‘egemen sisteme muhalif’, onurlu, ahlaklı akıllı, bilgili, birikimli, dürüst, çalışkan, dik duruşlu ve hayalperest kal ey Ekrem Kahraman!
Ya sizler, ey köşe başlarını ele geçirmiş bu devrin güncel ‘han-ı yağma’cıları?

Tevfik Fikret
Sizlere de ancak Tevfik Fikret’in o ünlü şiiri armağan edilir artık!
Başka ne denilebilir ki?
Tam zamanıdır!
“Han-ı Yağma
Bu sofracık, efendiler – ki iltikaama muntazır
Huzurunuzda titriyor – bu milletin hayatıdır;
Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtazır!
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hupur…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!
Efendiler pek açsınız, bu çehrenizden bellidir
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?
Bu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftehir!
Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı zi-safa sizin,
Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!
Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say
Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray,
Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;
Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!
Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar
Gurur-ı ihtişamı var, sürur-ı intikaamı var.
Bu sofra iltifatınızdan işte ab ü tab umar.
Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!
Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini
Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini.
Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!
Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı pür-neva sizin,
Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!”
…
Fakat sakın sanattan, kültürden, kültür başkentinden, çağdaşlıktan, insanlıktan söz etmeyin bana!
Sanat da, kültür de, çağdaşlık da sizin o günübirlik alabildiğine ‘paragöz’, ‘gelgeç’ plastik, güncel yollarınızdan asla geçmez!
Olur a eğer gaflete düşüp geçerse de aç/susuz kalır, kurur ve oradan bir daha asla yeşermez!
Hani ne demişler:
“Dökme suyla değirmen taşı dönmez!”

Ruhr, Almanya
Ne olmuş, ne olmuşmuş da İstanbul Avrupa Kültür başkenti olmuşmuş?
Hikaye şu:
Üç şehir: Essen?Ruhr (Almanya), İstanbul (Türkiye), Peç (Macaristan).
Üçü de bu yıl “2010 Avrupa Kültür Başkenti”.
Fakat İstanbul’da bizimkilerin kopardıkları yaygaraya, sanal olacaklar/yapılacaklar iddiasına bakarsan sanırsın ki sadece İstanbul Avrupa’nın kültür başkenti.
Sanırsın ki bütün Avrupa bir araya gelmiş de “çok hak ediyor, bu yüzden de bu yıl da kültür başkentimiz İstanbul olsun bari!” demişler.
Sanırsın ki İstanbul’un yanı sıra Essen/Ruhr ve Peç şehirleri de Avrupa kültür başkenti filan değiller. Çünkü ne konuşmalarda, ne programlarda bu şehirlerin adları geçiriliyor. Aksine ıkına sıkına bu şehirlerin adları gizlenmeye, anılmamaya, görülmemeye, onların adında İstanbul geçen olağan, sahici programları bile telaffuz edilmemeye çalışılıyor.
Elbette bu da bir “kültür” olsa gerek ama neyin kültürü?
Oysa “kültür başkenti” projesi Avrupa’da çeyrek yüzyıldır gürültüsüzce uygulanıp duran, hayatlarının sıradan bir parçası ve olağan bir AB projesi. Bizim için ise kültürden, sanattan çok Türkiye’nin tepesinde sallanıp durulan, kılıç biçiminde olağan bir siyasi faaliyet… Kim yaparsa yapsın, öyle abartıldığı gibi bundan ötesi de, fazlası da yok aslında…
Bakın ne olmuş da, nasıl olmuşmuş da kültür adına İstanbul gibi onca badireden geçmiş, büyük tarihsel birikimlere, tecrübelere sahip, görmüş geçirmiş bir şehir bile böyle zaafa düşmüş, düşürülmüş?
Bilindiği üzere, Avrupa Kültür Başkenti kavramı başlangıçta dönemin Yunanistan Kültür Bakanı Melina Mercouri’nin önerisiyle “Avrupa kültürüne değer katan, Avrupa’ya katkı sağlayan” Avrupa kentlerini onurlandırmak ve Avrupa içi dolaşımı teşvik amacıyla ilk kez, 1980’li yıllarda dillendirmeye başlanmış. Önerinin Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi tarafından benimsenmesiyle de bu unvana ilk kez Mercuri’nin Yunanistan’ın başkenti Atina 1985’te sahip olmuş.
Unvan 1985-2000 yılları arasında daha baştan belirlendiği gibi sadece AB’ye üye ülke şehirlerinden birine verilmiş. Fakat 2000 yılına gelindiğinde yeni bir kültürel özgürlük/anlayış adına değil ama “yeni bir bin yıl” nedeniyle hem aynı yılda birden fazla kente, hem de AB adayı olan ülkelerin şehirlerine de verilmeye başlanmış…
Peki, bugüne kadar Avrupa’da hangi şehir kültür başkenti şanına kavuşmuş, şöyle bir hatırlayalım:
1985. Atina – Yunanistan
1986. Floransa – İtalya
1987. Amsterdam – Hollanda
1988. Berlin – Almanya
1989. Paris – Fransa
1990. Glasgow – İskoçya
1991. Dublin – İrlanda
1992. Madrid – İspanya
1993. Anvers – Belçika
1994. Lizbon – Portekiz
1995. Lüksemburg
1996. Kopenhag – Danimarka
1997. Selanik – Yunanistan
1998. Stockholm – İsveç
1999. Weimar – Almanya
2000. Avignon – Fransa,
Bergen – Norveç,
Bologna – İtalya,
Brüksel – Belçika,
Helsinki – Finlandiya,
Krakov – Polonya,
Reykjavik - İzlanda,
Prag - Çek Cumhuriyeti,
Santiago de Compostela – İspanya
2001. Porto - Portekiz,
Rotterdam – Holanda
2002. Bruges – Belçika,
Salamanca - İspanya
2003. Graz - Avusturya
2004. Genova – İtalya,
Lille – Fransa
2005. Cork – İrlanda
2006. Patras - Yunanistan
Önümüzdeki 2011 yılında da Turku [Finlandiya] ve Tallinn [Estonya] Avrupa kültür başkentleri olacaklarmış…
Sonrakiler de şimdiden belliymiş…
…
Fakat burada ilginç bir ayrıntı var ve işin sırrı da bu ayrıntıda gizli zaten.
Her ne kadar kültür başkenti olarak seçilmiş olsa da bu şehirler arasında sadece İstanbul Avrupa tarafından doğrudan Avrupa’ya ait bir kültür/şehir sayılmıyor.
Kaldı ki zaten Türkiye de AB üyesi değil ve AB’nin bugünkü benmerkezci kafası değişmediği sürece hiçbir zaman da yapılmayacak.
Çünkü öyle bir muhtemel niyet ve irade AB’de hala yok.
Çünkü Avrupa-Batı için kendi deyimleriyle İstanbul -ve elbette Türkiye- ‘her zaman ve şimdi’ daima ‘Orient’…
Yani onlara göre İstanbul-Türkiye kendileri gibi Avrupa-Batı değil daha baştan Doğu… Bu yüzden de ortada kültür dışı başka bir hesap durumu söz konusu…
Her nedense Avrupa kültür başkenti olan her şehir doğrudan uluslararası seçici kurulun önerisi ve Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi inisiyatifi ile seçilirken sadece İstanbul bizimkilerin oluşturmuş oldukları sözde ‘sivil toplum hareketi’nin ısrarı ve mahareti ile Avrupa kültür başkenti seçilmiş.
Niye?
Çünkü iktidarda AB yanlısı AKP hükümeti bulunsa da Türkiye Cumhuriyeti devletiyle AB arasında hala tarihten gelen derin bir kültürel/siyasi menfaat çatışması var. Siz görmezden gelip yok deseniz de var. Bu yüzden de sözünü etmiş oldukları o sivil toplum hareketleri ile AB arasında kültürel olmaktan çok doğrudan AB çıkarlı siyasi bağlantılar ve ilişkiler söz konusu ve bu iki kültür arasında olması gerekenden çok daha farklı bir zeminde yürüyor…

Sir Jeremy Isaacs
IKSV’nin kendi Web sitesinden öğrendiğimize göre, uluslararası seçici kurulun başkanı, İngiliz Sir Jeremy Isaacs da bu durumu doğruluyor. Isaaks 2010 seçimiyle ilgili yapmış olduğu basın toplantısında, İstanbul’un hangi kültürel değerlerinden ötürü böyle bir karar verdiklerini şöyle açıklıyor: “İstanbul önerisinin hazırlanışında görülen, hem aşağıdan yukarı olan süreç hem de sivil toplumun etkin işlevi, (seçimde) kritik nitelikler olarak görülmüştür.”
Yani neymiş?
“Aşağıdan yukarı bir süreç… sivil toplum… etkin işlev… ve kritik işlev…”
Yani kültür, ulusal kültür, tarihsel kültür, Doğu-Batı kültürü, çağdaş kültür, kültürler arası diyalog filan hak getire… Ne varsa ne yoksa o çok anlamlı kritik işlevde…
O nedenle de iddiam o ki salt bu nedenlerle bile şu andaki Avrupa/AB -gerçek Avrupa uygarlığına yabancılaşarak onun karşıtı haline gelmiş olan Avrupa-, Türkiye’de cumhuriyet kültürüne bağlı hiçbir şehre o şatafatlı unvanı layık görmez!
Örneğin Ankara hiçbir zaman Avrupa kültür başkenti seçilemez…
Anti emperyalist tutumunda direndiği ve cumhuriyetin merkezi olmaya devam ettiği sürece vermezler çünkü…
Ne demişti Hürriyet Gazetesi köşe yazarı Yılmaz Özdil?
“Tırışkadan Teyyare!”
Kardeşim benim!
“Ayniyle vaki!”








AYNANIN İKİ YÜZÜ
Bir zirvede habire şiştikçe şişene bak
Bir tabanda her adım yıkılıp düşene bak
Bir ülke yansa bile yan gelip yatanlara
Bir yangın söndürmeye çarıksız koşana bak.
ABDURRAHİM KARAKOÇ