Banu Küçüksubaşı – Artimetre
Bundan birkaç sene önce Sabancı Müzesinde şahit olduğum, -500. Yıl Musevi Müzesi’nin de yılda bir, iki kez gerçekleştirdiği – çok gerekli bir uygulama nihayet İstanbul Müzeleri bünyesinde daha yoğun bir şekilde hayata geçmeye başladı. Sık sık sergi yenileyen müzelerimizin mutlaka işbirliği yapması gereken bir zümre var ise o da rehberlerdir. Rehberler çok gezen, çok gören, çok okuyan, çoğunluğu birkaç lisan konuşan birikimleri su götürmez ve her milletten kitleleri yönlendiren bir topluluktur. Herşeyden biraz bilmek zorunda olan bu meslek grubunun üyeleri için yapılan bu tür bilgilendirmeler sonucunda müzelerin ziyaretçi sayısı ve hasılatı hiç şüphesiz olumlu etkilenecektir. Sonuçta sergiler ile gerçekten ilgilenmeyen ama açılışlarda ‘Bende oradaydım.’ demek için boy gösteren bir çok kişiye nazaran daha faydalı olacakları kesin.
Pera Müzesi Genel Müdürü Özalp Birol rehberler için verilen bu kokteyle ev sahipliği yaptı. Gerek müze ve bugüne kadar gerçekleştirdiği sergiler, gerekse bağlı olduğu Suna-İnan Kıraç Vakfı hakkında ayrıntılı bilgiyi sıkmadan bizzat aktardıktan sonra Picasso’nun Suite Vollard Gravür Sergisi ile ilgili giriş konuşmasını yapıp rehberleri müze uzmanlarına yönlendirdi. Gerçekten örnek bir organizasyon ve özenli bir sunumdu. Bu tip bilgilendirme toplantılarının hele 2010 da bütün müzelerdeki her sergi başlangıcı ve süresince yapılması çok faydalı olur.
Sergilere geldiğimizde şu an Pera Müzesinde süreli olarak iki sergi yer almakta. Birincisi yukarıda bahsettiğim Picasso-Suite Vollard Gravür sergisi. Suite Volard, 20. Yüzyılın tanınmış sanat simsarlarından Ambroise Vollard tarafından ısmarlanan 100 tane gravürden oluşuyor. Ambroise Vollard Pera Müzesinin Marc Chagal-Yaşam ve Aşk- sergisinde de yer almış ‘La Fontain’den Masallar’ ve ‘Ölü Canlar’ ilüstrasyon ve baskı serilerini de ısmarlayan kişidir. Gravürlerde Picasso’nun tablolarında okunan kendine has lisanından cümleler çok rahat seçiliyor. Ayrıca kırmızı duvarların üzerine bazı gravürlerden sahnelerin büyütülerek yapılmış olması gerçekten çok estetik ve hoş bir görünüm oluşturmuş.
Sanatı sadece estetik algı ile değerlendiren izleyici kitlesi renksel hazzı gravürler de yakalayamayabilir ancak özel müzeciliğin daha çok yeni olduğu ülkemizde uluslararası yapılmış her anlaşma ve sergi değişimi gelecek yıllarda yapılacak daha büyük ve sansasyonel sergilerin habercisidir. Bu yüzden müzelerimizin bu yöndeki her çabası takdir edilmeli. Sonuçta bir üçüncü dünya ülkesi olan Türkiye’ye bu tür sergileri getirmek çoğu zaman olağanüstü çabalar ve hatırı sayılır bir maddi destek gerektiriyor.
İkinci süreli sergi Hipodrom/At Meydanı İstanbul’un Tarih Sahnesi adını taşıyor. Gerçekten iyi düşünülmüş bir kurgu çünkü İstanbul’un kurulduğu 4.yüzyıldan günümüze kadar İstanbul’a dair olan biten her şeyin izini At Meydanında bulmak mümkün. Sergi Constantine’in büstü ile başlıyor ve kronolojik bir sıra izliyor. Bizans zamanına ait arkeolojik buluntuların bir çoğu İstanbul Arkeoloji Müzesi’nden, bir kısmı yurtdışındaki müzelerden sağlanmış. Duvarlarda İstanbul’un Konstantinapolis olduğu zamanlara ait, buluntulardan yola çıkılarak bilgisayar ortamında yapılmış mimari canlandırmalar var. Bu da gerçekten sizi alıp tarihi bir zaman ve kente doğru sürüklüyor.
Biz Türkiye olarak aslında Bizans’ı dünyaya borçluyuz. Çünkü birçok Slav kökenli halk kendi orijinlerini Bizansta buluyor. Topraklarımız da bulunan geçmiş medeniyetler sadece bize değil bütün dünyaya ve dünya tarihine aittir. Bu bakış açısı ile yeterince ele alamadığımız Bizans diye adlandırılan Doğu Roma Medeniyeti’ne yaklaşmak, onu yeniden canlandırmak bu sergideki gibi yeniden kurgulamak, hem uluslararası kültürel platformlarda prestij hem de turizm geliri olarak bize geri dönecektir.
Serginin devamında ise 15. Yüzyıldan itibaren At Meydanın’da artık Osmanlıları görüyoruz. Çoğunluğu Topkapı Sarayı’ndan, diğer bir kısmı ise özel koleksiyonlardan toplanmış portre, ferman, rahle, şamdan gibi objeler İstanbul’un Osmanlı yüzünü görkemli bir şekilde yansıtıyor. Sergi gerek kurgu, gerek sergileyiş biçimi bakımından başarılıydı.
Her iki sergi de 18 Nisan’a kadar Pera Müzesi’nde gezilebilir.









