
Joseph Beuys
Dünya sanat ile değişir mi? 20 yüzyıl sanatında o bir simyacı, sanat ise onun felsefe taşı…
Çocukluğu boyunca sanata özellikle Lehmbruck heykellerine ilgi duyan 1921 doğumlu Beuys, liseden sonra tıp fakültesinde okumaya karar verir. Fakat 2. Dünya Savaşının patlaması ile kendini bir savaş pilotu olarak sıcak savaşın içinde bulur. 1944′te uçağının Kırım’a düşmesi ile başından yaralanan Beuys hayatı boyunca hep savaşın yarattığı bu acıya dikkat çekmek üzere keçe şapkasını bir nişan misali başında taşır. Bu kaza onun hayatı, ruhu, dünyaya bakışı, yapmak istedikleri konusunda radikal değişikliklere yol açar.
Kazadan sonra Alman birlikleri tarafından kurtarılsa da Kırımdaki Tatar kabileleri tarafından kurtarılıp yağ ve keçeye sarılarak iyilleştirildiği yönünde bir efsanesini uydurur. Bu nokta aslında ‘batı medeniyeti’ ni sorgulamaya başladığı zamandır. İlericilik, modernizm, bilim, ticaret gibi alanlarda sınır tanımayan ve bunların getirdiği avantajlara karşı aç gözlüleşen batı medeniyeti iki büyük dünya savaşına neden olmuş; vahşi ve ilkel olduğu düşünülen kabileler halinde yaşayan toplumlar -ve özellikle doğu toplumları- ise dünya, çevre ve insan ruhuna bu denli büyük zararlar vermemiş, böyle yıkımlar yaratmamıştır. Beuys’un kurtarılışına dair uydurduğu efsane ile dikkat çekmek istediği de aslında bu nokta…
Savaş sonrasında Staatliche Sanat Akademisi’nde eğitim alır; bu eğitimin ardından Beuys’taki yansımlar 1950′lerde ‘Genişletilmiş Sanat’ (Extended Art), ‘Plastik Teori’, ‘Sosyal Heykel’ gibi derin kavramlarla ortaya çıkar. Bu kavramlar sanat eserinin sadece estetik, form, renk, ışık gibi öğelerle değerlendirilmemesi ve aslında sanatın madde üzerine aktarılmış düşünce, iddia, tez, isyan, sorgulama formları da olması gerektiğini vurgular. Nasıl ki bir taşı yontarak ortaya bir heykel çıkarabiliyorsak, toplumu da bu şekilde beslenen bir sanatla yontarak iyileştirebileceğimizi iddia eder. Bu bağlamda Beuys artık bir simyacı olarak algılanabilir.
Simyacılara göre ‘madde’ Beuys’a göre ise ‘toplum’ hastadır ve eğer iyileştirilebilirse ortaya altın çıkar. İşte Avrasya kavramı, Beuys’un elinde aslında altın yaratmak üzere olması gereken bir karışımdır. (Bu arada batılı simyacılar kimyasal işlemlerle altın ve zenginlik elde etmeyi amaçlarken, doğulu simyacılar bunu ruhsal dönüşüm ve hakikate erme olarak algılarlar!) Batı medeniyeti ile Doğu’nun spiritüelliği harmanlandığında ‘gelişirken ruhunu kaybetmeyen, teknolojik ama çevreye zarar vermeyen bir toplum’ ortaya çıkacaktır’ yani altın!
Simyacı Beuys kirli ve hasta olanı, arınmış ve mükemmel olana dönüştürmeyi amaçlar. Bu süreç sanatın kendisidir. Beuys’a göre sanat; ruhu okşayan, göze hoş görünen estetik bir değer değil; insanı şaşırtan, şoka uğratan, bazen iğrendiren, patlayıcı, sarsıcı haliyle insanı düşünmeye, anlamaya, isyan etmeye, sorgulamaya ve böylece dönüşüme uğratmaya yarayan bir felsefe taşıdır. Bu taşa dokunan hiçbir şey aynı kalmamalıdır. Beuys’un kullandığı her malzeme, teknik her performans, üniversitede verdiği her ders bu dönüşümü sağlamayı amaçlayan karışımın öğeleridir.
Kurtarılma hikayesindeki yağ ve keçe Beuys’un kişisel dönüşümünü temsil eder. ‘Yaralı-hasta’ Beuys yağ-keçe-ilkel toplum spiritüelliğinden oluşan bir karışımla harmanlanarak dönüşür. Savaşa giden askerden çok farklı bir şekilde, bir şaman doktor, bir simyacı olarak geri döner. Ruh-beden, doğu-batı, iyi-kötü, Alman-Yahudi, ilkel-gelişmiş gibi ikilemlerden arınır, bu arınma sürecini sanatı yoluyla insanların bilgisine, hizmetine, kullanımına sunar.
20. yüzyılın ‘kavramasal sanat’ öncülerinden bu simyacının ve öğrencilerinin eserleri Sakıp Sabancı Müzesi tarafından bizim de hizmet ve kullanımımıza sunuldu. Sanattan anlayan- anlamayan her sanat izleyicisine söylemek istediğim, bazı eserlerin sadeliğinden yola çıkarak ‘bu da sanat mı’, ‘ne var, ben de yaparım’ gibi iç seslere kulak tıkamaları yönünde… Sergideki eserlere, bunların aslında birilerinin isyanı, fikirleri, idealleri, sorgulamaları ve en önemlisi ‘dönüşümleri’ olarak bizi de tepkimeye sokup dönüştürmeyi amaçlayan ve ‘bizdeki altın’ı ortaya çıkarabilecek ilhamlar içeren felsefe taşları olarak bakmalı… Aslolan taşın kendisi değil, maddeyi altına dönüştürmesi değil midir zaten?







