
Prof. Dr. İlber Ortaylı
Kadir Has Üniversitesi Büyük Konferans Salonu’nda 22 Mayıs tarihinde Contemporary İstanbul’un düzenlediği Cl Dialouges ‘Cosmopolitics I’ İstanbul-Berlin-New York isimli konferansta bulundum ve gecikmeli de olsa konferans notlarımı ve daha ziyade gözlemlerimi paylaşıyorum.
Bir gerçeği de en baştan itiraf etmekte yarar görüyorum, konferansa katılmayanlar için açıklamalarım çok da anlamlı olmayabilir, belirtmeyi bir görev bilirim.
Cl Dialouges konferans dizisinin ikincisi, bu yıl ana tema olan ‘kozmopolitizm’ çevresinde şekillenen konuşmalara sahne oldu. Sanırım New York, Berlin ve İstanbul üçlüsünün ele alınmasının temel nedeni de dünyanın en kozmopolit şehirleri olduğu düşüncesinden ileri gelmekteydi.
Akademie der Künste’nin sanat direktörü Dr. Johannes Odenthal, Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı Prof. Dr. İlber Ortaylı, yönetmen Peter Lilienthal, yazar Mario Levi, New York Pratt Enstitüsü öğretim üyesi Prof. Ayşe Yöner ve müzisyen Mercan Dede’nin katılımlarıyla gerçekleşen konferansın en belirleyici ve etkili bölümü –bana sorarsanız- İlber Ortaylı’nın konuşmasıydı. Ortaylı’nın konuşmasının başlarında yaptığı ‘kozmopolitizm’ tanımına dikkat çekmek ve hafızaları zorlamak isterim. Ortaylı’nın konuşması süresince her üç şehir için belirlediği kozmopolit olan ve ol-a-mayan unsurlar dikkat çekiciydi.
İkincisi düzenlenmesi sebebiyle ‘Contemporary Cl Dıalouges’ konferanslar dizisi henüz yolun başında… Ümit ediyorum ki bizler konferansların gelenekselleştiğine, çok daha profesyonel ve planlı bir biçimde, her defasında kendini yenileyerek, tecrübe kazanarak bu yola sabırla devam ettiğine, katılımların genişlediğine tanık olalım. Zira bu konferansta kozmopolitizmin çerçevesi net bir biçimde çizilemedi ve ‘insan unsuru’ bizzat kendi elleriyle yarattığı her ‘şey’in bir parça gölgesinde kaldı.
‘Kozmopolitizm üzerine diyaloglar’ diye söz edeceğim konferansın bir diğer eksikliğini hissettiğim unsur ‘dil’ oldu ki insanlık tarihine birebir tanıklık eden ve tıpkı ‘insan’ gibi nefes alan, gelişen, değişen, kimi zaman yozlaştığından endişe duyulan –tıpkı insan olgusu gibi- ve insan evladı var oldukça varlığını ona paralel sürdürecek olan dil… Dayatmacı, kapitalist dil İngilizce’nin gölgesinde kaldı. Tıpkı sosyal yaşamın her alanında olduğu gibi… Bu noktada kozmopolitizm üzerine diyaloglar, sınıfta kaldı. Katılımcıların ve dinleyicilerin çok büyük bir bölümü –yüzde 90’ın üstünde olduğunu tahmin ettiğim bir oran verebilirim- Türkçe biliyor olmasına karşın, konferansın yapıldığı yer İstanbul ve konu çok kültürlülük olmasına karşın, anadili Almanca veya Türkçe olan konuşmacılar konuşmalarını İngilizce yaptılar. Bu tıpkı örnek gösterilen şehirlerin de belli konularda dayatmacı ve kimi zaman kendinden olmayanı görmezden gelen yapısı kadar ironikti ya da konu kozmopolitizm de olsa kültürel dayatmacılığın ulaştığı son noktanın bir göstergesiydi aslında. Bu bağlamda şunu rahatlıkla, altını çizerek ve defalarca tekrar etmekten usanmadan söyleyebilirim, hakim kapitalist dil İngilizce, konferansın temel konusu çok kültürlülüğü gölgede bıraktı.
Bir kültürü ifade etmenin en şık yolu o kültürün izlerini taşıyan ve ortak tarihi belleğe sahip olduğu anadilidir bence. Sanırım Odenthal Berlin duvarının yıkılışı ve onu izleyen süreçte Almanya’da yaşananları anlatırken hiçbir duygu ya da düşünce o süreci Almanca kadar hissedemezdi ve hissettiremezdi bizlere.
Konferans notları…
İlber Ortaylı konferansın en etkili ismiydi, onu takiben Mario Levi’den söz edebilirim. Katılımcılar içinde daha genç bir isim olduğu için daha dinamik ve insana yakın açıklamalar yapacağı beklentisi içinde dinlemeye başladım Mercan Dede’yi ama evrensel değil daha kendi içine yönelik açıklamalar yaptı. Bu tür konuşmalara eskiden felsefi derdik ama artık en azından felsefeyle alakalı olmadığını biliyoruz. Mercan Dede müziklerini kendisinin yaptığı -fonda ney üflediği- bir kısa film izletti bizlere. Film gerçekten şahaneydi ama kültürel olgular geri planda kalmıştı ve bana sorarsanız fon müziği olarak Vivaldi’nin ‘4 Mevsim’ konçertosu da pekala yakışırdı.
En büyük hayal kırıklığını ‘Contempoparary İstanbul’ dergisinde söyleşisini okuduğum Berlin Künst Akademie hocalarından Odenthal yaşattı bana. Şahsen hiç değilse, İlber Ortaylı’nın eleştirilerine karşı Berlin’i savunmasını beklerdim ama yap-a-madı. Burada bir anekdotla konuyu genişletmek isterim. Ortaylı, Berlin’in tarihsel süreçte Doğu Berlin ve Yahudi olan tarafıyla barışmak yerine o bölümü ve bugün yaşan Türk göçmen gerçeğini görmezden geldiğini ileri sürmüştü. Yine Ortaylı konuşmasında New York’un hakim Avrupa ve özellikle Anglosakson kültüre, üst-orta sınıf Avrupalı’ya hitap eden bir kültürel misyon belirlediğini ve Amerika’nın acı gerçeği siyahilere, varoşlara ve daha pek çoklarına sırtını döndüğü gerçeğini gündeme taşımıştı. Belki bu nedenle özellikle New York’un tarih sahnesindeki iki yüz elli yıllık geçmişini de göz önünde bulundurarak gerçek anlamda kozmopolit bir şehir olmak için henüz yolun başında olduğuna ilişkin sinyaller vermişti. İşte Odenthal, tam bu noktada Berlin’e ilişkin Ortaylı’yı çürütecek bir kaç kanıt ortaya sürebilirdi, nitekim yap-a-madı ve bunun yerine ‘New York’u yok sayamayız’ demeyi ve bu yönde bir iki kelam etmeyi yeğledi.
Oysa tarihin nabzını tutmuş bir şehirden –Berlin’den- yakın tarihe tanıklık etmiş bir akademiden gelen Odenthal, Berlin birleştikten sonra bölgede sanatın zenginleştiğinden ve özgürleştiğinden söz ettikten sonra, konuşmasının ilerleyen bölümlerinde bir faşizm tehlikesinden söz etti ki sanırım İlber Ortaylı’yı haklı çıkaran bir noktaya değinmiş oldu. Demek ki Berlin, Batı tarafından gelen kültürel çeşitliliğe kucak açtığı kadar Doğu’dan gelene kucak açmamıştı.
Ayşe Yönder, New York mimarisinden söz etti ve bu anlamda mimari açıdan New York’u inceleme fikri heyecan vericiydi. Çünkü onlarca farklı tarihsel ve kültürel birikimden gelen insan toplulukları bir arada ve hem zamanlı olarak birbirinden değişik mimari çizgilerin tarihsel köklerinden kopuk olmasına karşın yan yana canlanmasına neden oldular. Ama Yönder de bu noktada tarihsel ve insani unsurlardan ziyade daha teknik unsurlardan söz etmeyi yeğledi.
Başlangıçta da belirttiğim üzere dil, insani ve yaşayan bir unsur olduğu için insana, sosyal olana ve çok kültürlülüğe en yakın olandı. Zaten kitapları itibariyle de Mario Levi konferansın edebiyat ve İstanbul ayağı idi orada. Şahane bir İstanbul temsiliydi, kendisinden daha uygun bir başka isim düşünülemezdi. Bence konferanstaki herkesi ilgilendiren, güzel bir konuşma örneği yapıyordu ki ben Beşiktaş’ta bir sınava yetişmek üzere salonu terk etmek zorunda kaldım.
Simultane tercüme sırasında teknolojik aksaklıklar tükenmek bilmedi. Frekans değişti durdu, bunu da belirtmeden geçemeyeceğim.
Suya sabuna dokunmayan, liberal bir bakış açısının arkasından, alt metinler kanalıyla tek yönlü kapitalizm dikte etmek, yaşını başını almış, söz konusu konferansa katıldığına göre belli bir entellektüel birikime ve dünya görüşüne sahip insanlara sunulası bir unsur değil. Bence Cl Dialouges konferansları düzenlenirken, bu detayın üstünde daha çok durulmasında yarar var. Takipçiler olarak, iyi hazırlanmış ve düşünülmüş konu ve konuklar hak ettiğimize inanıyorum.
Son olarak, konferansa katılımı artırmanın yöntemleri üzerine düşünülmeli… Bence sanat ve sanata dair her şey hem de bunca emek ortaya konmuşken, çok daha fazla ilgi görmeyi hak ediyor.







